faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2012 Pazar

ÜLKENİN KADERİNİ PAYLAŞARAK DEĞİŞTİRMEK VE OSSIETZKY




1931, leipzig. iki yazar, carl von ossietzky ve walter kreiser, "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmek" suçlarından 18'er ay hapis cezasına çarptırılıyor.

alman imparatorluğu'nun birinci dünya savaşı'nda aldığı yenilginin sonuçlarından biri, savaşın galiplerinin – kısa ömürlü olacak – weimar cumhuriyeti'ne getirdiği askeri kısıtlamalardı. 1931'e gelindiğinde, weimar cumhuriyeti'nin ölü doğmuş bir cumhuriyet projesi olduğu; bir yanda naziler ve diğer sağcıların, diğer yanda komünist parti'nin başını çektiği devrimci örgütlerin gittikçe güçlenmesi karşısında ayakta kalamayacağı çoktan herkesçe bilinen bir gerçeğe dönüşmüştü. alman devleti artık versailles anlaşması'nın getirdiği yasağı – resmen ve açıkça – çiğneyerek silahlanmaya hız vermekte, kara ve hava kuvvetlerini büyütmekteydi. almanya bu konuda emperyalist devletler arasında yalnız değildi, on milyonlarca insanın yaşamına mal olacak ikinci dünya savaşı ufukta belirmiş, avrupa'da hava barut kokuyordu.

ancak, savaşı komünistlerin, sosyal demokratların ve liberallerin ihaneti ile kaybettiklerine inanan
alman sağının işi ikinci bir kez şansa bırakmamak konusundaki kararlılığı, almanya'da birinci dünya savaşı'ndan çıkarılan yegane ders değildi. sosyal demokratların 1914 yılında savaşa verdikleri destekle güçten düşmüş olan anti-militarist hareket, kasım devrimi ile birlikte yeniden alman siyasetinde önemli bir rol almış; savaşın arkasında bıraktığı maddi ve toplumsal yıkım, weimar cumhuriyeti'nde sol liberal pasifistler ile sosyalist ve komünist anti-militaristlerin, avrupa'yı ezip geçen büyük felaketin tekrarlanmasının önüne geçmek temelinde birbirine yaklaştığı bir politik ortamın doğuşuna neden olmuştu. toplumsal bir mücadele olarak anti-militarizmin iki ayağından birini birinci dünya savaşı'nda eline silah almış, kendi ülkelerinin muktedirlerinin çıkarları uğruna, kendilerinden tek farkı başka topraklarda doğmuş olmak olan insanları öldürmüş eski askerler oluştururken, ikinci ayağınıysa bertolt brecht, erich mühsam, otto dix, ernst toller, kurt hiller, kurt tucholsky ve carl von ossietzky gibi isimlerin başrolleri oynadığı entelektüel bir mücadele alanı oluşturuyordu.

weimar cumhuriyeti'ndeki anti-militarist yayınların en önemlilerinden biri die weltbühne'ydi. 1905 yılında siegfried jacobsohn tarafından die schaubühne adıyla kurulan dergi, kurt tucholsky'nin 1913 yılındaki katılımıyla birlikte başlangıçtaki tiyatro dergisi kimliğinden sıyrılmış ve politik konuların da yer aldığı bir yayına dönüşmüştü. savaşın sona ermesinin ve cumhuriyetin ilanının ardından die weltbühne anti-militarist kimliğiyle almanya'nın entelektüel dünyasında önemli bir iz bıraktı. hiçbir zaman büyük bir okuyucu kitlesine ulaşamamış olsa da, bir "yazarların okuduğu yazarlar" dergisi olmasıyla almanya'daki entelektüel tartışmalarda belirleyici bir rol oynamayı başardı. jacobsohn'un 1926 yılındaki ölümünün ardından derginin başına kurt tucholsky geçtiyse de, tucholsky dönemi uzun sürmedi; jacobsohn'un ölümünden kısa bir süre önce başyazarlık ve redaktörlükle görevlendirdiği carl von ossietzky 1927 mayısı'nda derginin başına geçti.

die weltbühne ossietzky yönetiminde altın yıllarını yaşadı. bir yandan derginin tirajı jacobsohn yönetiminde asla ulaşamadığı 15 bin sınırını aşarken, diğer yandan gerek almanya'nın birçok şehrinde gerekse ülke dışındaki almanca bilen entelektüeller arasında die weltbühne'de yayımlanan yazıların tartışıldığı okuma grupları doğdu. anti-militarist yayın çizgisi nedeniyle ödediği bedel, ossietzky-tucholsky işbirliği ile çıkan derginin saygınlığını daha da artırdı. alman devletinin versailles anlaşmasını çiğneyerek yeniden savaş hazırlıklarına giriştiğini açığa çıkarması nedeniyle die weltbühne'nin karşılaştığı hukuki baskıların doruk noktasını, 1931 yılında ossietzky ile kreiser'in "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmekten" suçlu bulunarak 18'er ay hapis cezasına çarptırıldıkları weltbühne davası oluşturuyordu.

ateşli bir milliyetçilik karşıtı olmasına rağmen, kaderini almanya'nın kaderine bağlayan yazar, dostlarının ısrarlarına rağmen, ülkeyi terk etmek yerine hapse girmeyi tercih ediyordu: "sadakat nedeniyle değil, en büyük rahatsızlığı mahpus olarak verebileceğimden hapishaneye giriyorum." 1911 yılında, 22 yaşında başladığı yazarlık macerasına birinci dünya savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalan ossietzky, 1916 yılında askere alınmış, batı cephesinde siper kazmaktan sorumlu bir birlikte görevlendirilmişti. askerliği sırasında savaş karşıtı yazılar kaleme alması, alman barış topluluğu'nun hamburg bürosu yönetim kuruluna seçilmesi ve savaş karşıtı etkinliklere konuşmacı olarak katılması belki de, bir yandan ossietzky'nin kaderi ile almanya'nın kaderinin yollarının hiç ayrılmamasının, diğer yandan yazarın anti-militarist ve milliyetçilik karşıtı mücadelesinin almanya'nın kaderinde ne olursa olsun sürmesinin en iyi örneği.

kendini cumhuriyet'in kasım devrimi'nin ideallerine sadık bir muhafızı olarak gören carl von ossietzky, keskin zekası ve dili ile, weimar'dan ııı. reich'a giden yolda cumhuriyeti faşist düşmanlarına karşı savunma görevini üslenmişti. ancak ossietzky'nin cumhuriyet ile yaşadığı ilişki tek taraflı bir aşktı. faşistler karşısında savunduğu cumhuriyet, weimar'da kurulan – ve ossietzky'nin kendisinin de sert bir biçimde eleştirmekten kaçınmadığı – cumhuriyet değil, hayallerinde yaşattığı, kısa ve başarısız bir parti girişiminde ilkelerini ortaya koyduğu demokratik bir sosyalizmdi. ve ossietzky, güzel bir geleceğin hayalleriyle elle tutulan gerçekliğin iç içe geçtiği kafasındaki cumhuriyeti sevdiyse de, weimar cumhuriyeti ne ossietzky'yi ne de ossietzky gibileri hiç sevmedi, sevemedi. "güzel günler görmek" isteyen entelektüellerini sevmezdi devletler; ossietzky belki de bunu anlamış ama kabullenmek istememişti: "acıya işaret eden, almanya'da acıya neden olandan çok daha tehlikeli kabul ediliyor."

weimar cumhuriyeti'nin sağ gözü kördü; "komünist tehdit" devletin gözünden hiç kaçmaz, sert biçimde cezalandırılırken, insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinde başrol oynamamış olsa, chaplin'in diktatör dolayımı olmadan da güldürecek olan hitler'in önderliğindeki nsdap, iktidar yürüyüşünde büyük sermayenin kayda değer bir kesimi ve ordu ile sivil bürokrasinin içindeki otoriter-milliyetçi gelenek tarafından destekleniyordu.

1932 yılında af ilan edilmesi sonucunda hapisten çıkan yazar, ölüm döşeğindeki bir cumhuriyet ile karşılaştı. komünistler ile sosyal demokratların anti-faşist bir cephe kurarak nasyonal sosyalistleri durduracağı yönündeki son umutları da boşa çıkan ossietzky, bir kez daha dostlarının çağrılarına kulak asmayarak almanya'dan kaçmayı reddetti: "ülkesinin zehirlenmiş ruhuna karşı etkili bir şekilde mücadele etmek isteyen herkes, onun genel kaderini paylaşmak zorundadır." almanya'dan kaçmaktansa cezaevine girmek, ossietzky'ye kalan son direniş yöntemiydi.

ve ossietzky almanya'nın kaderini paylaştı: 27 şubat 1933 gecesi, reichstag yangını daha sönmeden gestapo tarafından tutuklandı ve berlin-spandau cezaevine atıldı. 1933 yılında, ilk kurulan toplama kamplarından biri olan sonnenburg'un yine ilk mahkumlarından biriydi; artık yalnızca almanya dışında bir adı olacak, almanya'da 562 numaralı mahkum olarak anılacaktı. 1934'te hollanda sınırı yakınlarındaki esterwegen toplama kampına nakledildi. diğer mahkumlarla birlikte o da, kampın bulunduğu bölgedeki bataklıkların kurutulması amacıyla insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı. aynı yıl içinde, katlanılmaz çalışma koşulları ve yetersiz beslenme nedeniyle bir deri bir kemik kalmış halde hastane koğuşuna kaldırıldı. toplama kampını kontrol eden ss, ossietzky'yi esterwegen'den canlı çıkarmamayı kafasına koymuştu. ancak uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmemek adına açık bir cinayetten kaçınıyordu. tüm mahkumların karşı karşıya olduğu kötü muameleye, kampta kalan diğer mahkumların iddialarına göre, öldürmek amacıyla ossietzky'ye hastane koğuşunda bilinçli olarak verem mikrobu enjekte edilmesi eklendi. isviçreli diplomat carl jacob burckhardt'ın 1935 sonbaharında ossietzky'yi esterwegen'de görmeyi başardığında karşılaştığı, "titreyen, ölü gibi solgun, duygusuz gözüken, tek gözü şişmiş ve dişleri kırılmış bir şey, bir yaratıktı."

1934 yılında – sürgünde faaliyet yürüten – alman insan hakları birliği'nin carl von ossietzky'nin nobel barış ödülü alması için başlattığı kampanya, dünyanın dikkatinin yazarın içinde bulunduğu korkunç koşullara çekilmesini sağladı. 1935 yılının mayıs ayında uluslararası  baskısı sonuç verdi ve ossietzky berlin polis hastanesi'ne kaldırıldı. burada ileri derecede verem teşhisi kondu. aynı yılın kasım ayında göstermelik olarak serbest bırakılarak, sürekli gestapo gözetiminde olacağı westend hastanesinde bir odaya yerleştirildi. nobel barış ödülünü alması için yürütülen kampanya 1936 yılında hedefine ulaştığında, naziler ödülü almak için oslo'ya gitmesine izin vermedi.

ossietzky'nin seçimlerle ulaşılabileceğine inandığı demokratik ve sosyalist cumhuriyetin yerinde, toplumu "ein volk, ein führer" şiarıyla disipline ederek insana dair güzel olan her şeyi öldürmek için elinden geleni ardına koymayan, daha yüksek meta üretkenliğine erişmek adına, yazarın kendisinin de kurbanı olduğu toplama ve çalışma kampları sistemi ile mahkumları ölümüne çalıştıran nasyonal sosyalizm vardı. başka bir dünyanın hayalini kurmak yerine, içinde yaşadığı almanya'yı güzelleştirmek isteyen yazar, ölümün almanya'dan gelen bir usta olduğu gerçeğiyle karşılaştı. 4 mayıs 1938'de berlin'deki nordend hastanesinde veremden öldüğünde üstüne toprak atmak nazilere kalmıştı ama mezarını kazan, nazilerin iktidarı almalarının öncesinde, weimar'ın muktedirleri olmuştu.


(yazı 6 mayıs tarihinde politikART dergisinde yayımlandı.)

7 Eylül 2011 Çarşamba

DORTMUND 2011


3 eylül cumartesi günü naziler, almanya'nın batısında en güçlü oldukları şehirlerden biri olan dortmund'da “ulusal savaş karşıtı gün” yürüyüşlerini gerçekleştirdi. dresden'de yıllık olarak düzenlenen ve avrupa'nın en büyük nazi yürüyüşlerinden biri olan “dresden bombardımanının kurbanlarını anma” yürüyüşünün yapılmasının, antifaşistlerin kararlı mücadeleleri sonucunda imkansız hale gelmesiyle, dortmund yürüyüşü nazilerin almanya çapında en önemli kitlesel etkinliği olmaya aday.

antifaşistler, dresden'de olduğu gibi dortmund'da da nazileri yürütmemeyi amaçlıyordu. yürüyüş güzergahındaki caddeleri kitle yığınağıyla tıkamak için on binden fazla insan şehrin sokaklarındaydı. naziler, dresden travmasını tam olarak üstlerinden atamamış ve bir kez daha yineleneceğinden çekinmiş olacaklar ki, sayıları yedi yüz civarında kalmıştı. şehrin sosyal demokrat belediye başkanı dahi, polisin nazileri engellemeye çalışanların suç işlediği açıklamasına karşın antifaşist eylemcileri desteklediğini açıklamıştı. ancak, polisin elinden geleni ardına koymayarak yürüyüşü koruma kararlılığı göz yaşartıcı sprey, cop ve tazyikli suda vücut bularak, nazilere bir kez daha almanya sokaklarında insanlık düşmanı ideolojilerinin propagandasını yapma olanağı verdi.

çoğunlukla şiddetsiz oturma eylemleriyle, faşizmin yanında savaşa da tepkilerini göstermek isteyen eylemcilerin birçoğu, polis şiddetinin kurbanı oldu. yaralıların sayısı tam olarak bilinmezken, üçte biri on sekiz yaş altındaki gençlerden oluşan iki yüz yetmiş kadar antifaşist eylemci gözaltına alındı. gözaltındaki eylemcilerden suyu dahi esirgenirken, polisin tavrını yumuşatmaya çabalayan sol parti parlamenterleri de etkisiz kaldı. (dortmund'un da yer aldığı) nordrhein-westfalen eyalet parlamentosu sol parti grup başkanı wolfgang zimmermann'ın danışmanı da, polis şiddetini protesto etmesinin karşılığını dövülüp hastanelik edilerek aldı.

nazilerin dresden'de durdurulmasının ancak yıllar süren bir mücadele sonucunda başarıldığı düşünülecek olursa; kararlı bir mücadelenin, polis şiddetine ve devletin antifaşist hareketi kriminalize etme çabasına karşın önümüzdeki yıllarda faşist propagandaya dortmund sokaklarında da tek bir santimentrekare dahi bırakmaması büyük olasılık.

ırkçılığın, özellikle de müslüman düşmanlığının hızla yayıldığı günümüzde, nazi partisi npd'nin (“nationaldemokratische partei deutschlands” – almanya ulusal demokrat partisi) mecklenburg-vorpommern'de, kimi seçim bölgelerinde yüzde otuzun üstünde oy alarak ve toplamda yüzde altıyla eyalet meclisine girmeyi başardığı düşünülecek olursa, faşizme karşı mücadelenin hala güncelliğini koruduğu apaçık ortada.

10 Haziran 2011 Cuma

HAFIZAMIZ SİLİNİRKEN

jorge semprun yıllar sonra buchenwald'da...

daha önce buchenwald toplama kampı'nı yazmıştım. buchenwald'ın ömründen yıllar çaldığı insanlardan biri ispanyol yazar jorge semprun.1943 yılında fransa'da işgalci nazi ordularına ve fransız işbirlikçilerine karşı antifaşist direnişte ("résistance") mücadele ederken yakalanan semprun, buchenwald 11 nisan 1945'te mahkumların isyanı sonucunda özgürleşene kadar toplama kampındaki direnişin bir parçasıydı.

2005 yılında, insanlığın buchenwald belasından kurtulmasının altmışıncı yıldönümünde şöyle demişti:

"2015 yılında faşizmin kurbanlarını anma etkinliklerinde ölümden kurtulanlardan hiçbirisi olmayacak."
jorge semprun, 2015 yılında buchenwald isyanı'nın yetmişinci yılında aramızda olmayacak. 7 haziran 2011 salı günü paris'te hayata gözlerini yumdu...

12 Şubat 2011 Cumartesi

BİR CİNAYET GİRİŞİMİ - İKİNCİ RAUND


nazilerin, berzan'a saldırısından, 17 yaşındaki antifaşistin günlerce bilinci kapalı komada kaldıktan sonra ölümden döndüğünden daha önce bahsetmiştim. (okumayanlar için: burada) saldırının üstünden aylar geçti, berzan'ın sağlık durumu neredeyse eskisine döndü. ve olayın üstünden birkaç gün geçtikten sonra - çember daralmaya başlayıp yakalanacağını anlayınca - teslim olan, çoğunluğu antifaşistlere yapılan saldırılardan oluşan kabarık sabıka dosyası nedeniyle yaşadığım bölgede, frankonya'da, tanınan bir nazi olan peter rausch halen tutuklu. önümüzdeki günlerde olayın mahkemesi görülecek.

saldırının ardından otonomlardan "ılımlı antifaşistler"e kadar uzanan çeşitli siyasi çevrelerden insanların kurduğu "solikomitee gegen rechts" ("sağa karşı dayanışma komitesi") 17 şubat'ta birincisi yapılacak olan duruşmalarda nazilerin izleyici olarak yer alamaması için mahkeme salonunu doldurmaya çağırdı. tarihin bir cilvesi sonucu rausch, iki dünya savaşı sonrası nazilerin yargılandığı ünlü "nürnberg mahkemeleri"nin yapıldığı 600 numaralı salonda yargılanacak.

polis, daha önce benzer mahkemelerde nazilerin içeri girebilmesi için elinden geleni yapmış; bavyara robocopları ("usk"), faşistlerin kurbanlarını ve yakınlarını tehdit etme ve sindirme özgürlüğünü garanti altına almak için fiziksel müdahalede bulunmaktan çekinmemişti. ancak bu kez işleri her zamankinden zor olacak, zira birçok insan tarihin tekerrür etmemesi için 600 numaralı salonda buluşacak.

gerek mahkemelerin, gerekse polisin faşist saldırıların üstünü örtme tavrının uzun bir geleneği var. geçtiğimiz nisan ayında yaşanan ve berzan'ın şans eseri ölümden kurtulduğu olayın sonrasında da polis, hem saldırganın bir nazi, hem de kurbanın göçmen olduğunu kamuoyundan gizlemek için elinden geleni yapmıştı. binlerce insanın katıldığı eylemler karşısında suskunluğunu korumayı başaramayan polis yetkilileri, uzunca bir süre faşist şiddet yerine "karşıt görüşlü gençlerin çatışması"ndan bahsetmeyi seçtiler. (tanıdık geliyor değil mi?)

yukarıda da belirttiğim gibi saldırgan peter rausch, antifaşistlere karşı gerçekleştirdiği çok sayıda saldırı dolayısıyla sabıkalı, ancak şimdiye kadar aldığı cezalar mahkemelerin faşistler söz konusu olduğunda ne kadar ılımlı olduğunu kanıtlar nitelikte. buna karşın otonomlar arasında duvara tebeşirle slogan yazmaktan dahi para ve hapis cezalarına çarptırılanlar mevcut.

kendi kendini "insan hakları şehri" ilan eden nürnberg belediyesi, ünlü "nürnberg mahkemeleri"nin yapıldığı 600 numaralı mahkeme salonunda birkaç ay önce uluslararası konukların da katılımıyla nazilerin işlediği insanlık suçlarına ve "nürnberg mahkemeleri"ne dair bir sergi açmış ve açılışta şehrin nazi geçmişiyle hesaplaşılacağı ve 1945 öncesi nazilerin kalesi olmaktan doğan tarihsel sorumluluktan kaçılmayacağı mesajını vermişti.

politikacıların ve bürokratların sözlerinin en gerçek ifadesini "atmak" fiilinde bulduğunun ve vaatlerinin boş olduğunun bilincinde, nazilere ve faşistlerin her türlüsüne propaganda serbestisi tanımama görevini nürnbergliler kendi ellerine alıyor. bu nedenle nürnbergli antifaşistler, 17 şubat'ta başlayan mahkemeyi, polisin, savcılığın ikiyüzlü tutumlarının ve sanığın benzer davalarda sayısız defalar hafif cezalarla yırtmasının ışığında takip edecek ki, faşist saldırganlar kamuoyunun algısı dışında korunup kollanamasın ve kurbanlarını ve yakınlarını tehdit etme, sindirme şansını elde edemesinler.

antifaşizm; devlete, mahkemelerine, polisine bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir! kuzuyu kurda emanet etmek, bu durumda yapılabilecek en aptalca şeydir.

faşizm bir düşünce değil, insanlık suçudur!

3 Şubat 2011 Perşembe

FAŞİST OLUNCA İNSAN ÖLDÜRMEK BU KADAR KOLAY İŞTE

alex'in ölümünün ardınan göttingen'de yapılan eylemden...

1990 yılını 1991'e bağlayan yılbaşı gecesi alex selchow göttingen yakınlarındaki rosdorf''ta iki nazi tarafından öldürüldü. 21 yaşındaki gencin ölüm nedeni olarak aldığı on bıçak yarası ve kafasına aldığı darbeler kayda geçecekti. olay yerinden geçen polis araçları durup araya girme gereği görmemişti. ancak ambulansın olay yerine varmasının ardından polis de belirdi. aynı gece alex'in de daha önce katıldığı yılbaşı partisi tam beş kez nazilerin saldırısına uğradı. polis, saldırganları takip etmek yerine partide bulunanların kimliklerini tespit etmeyi tercih etti.

aynı gece, alex selchow'un öldürülmesinin birkaç saat öncesinde iki genç naziler tarafından hastanelik edilmişti. alex'in öldürülmesinin ardından yine göttingen yakınlarındaki adelebsen'de iki kişi daha naziler tarafından öldüresiye dövüldü. ve yine aynı bölgede yeralan weende'de bir kişinin daha naziler tarafından karnından bıçaklanarak ağır yaralı hastaneye kaldırılması için yalnızca birkaç saat geçmesi yetecekti.

bu saldırılar, alman devleti'nin yansıtmayı sevdiği gibi münferit vakalar değildi. 1981'de göttingen yakınlarındaki mackenrode'de bir nazi örgütü olan "özgürlükçü işçi partisi"nin lideri karl polacek tarafından kurulan nazi eğitim merkezi, bölgede nazi aktivitelerinin yoğunlaşmasına ve sayılarının gittikçe artmasına yol açmıştı. kendilerini güçlü hisseden nazilerin solculara, punklara ve göçmenlere yönelik saldırıları günlük yaşamın bir parçası haline gelmişti.

80'li yılların sonunda silahlı nazi grupları sokakta terör estiriyor, spor haline getirdikleri saldırılarına sayısız kundaklama olayını da ekliyordu. işte alex selchow'un hayatını kaybettiği o yılbaşı gecesi nazi terörünün doruk noktalarından biriydi. ama bir daha artık nazilerin şansı o kadar yaver gitmeyecekti.

olayın duyulmasının ardından 200 kişi rosdorf sokaklarındaydı. bir sonraki cumartesi günüyse 5000 kişi göttingen'de sokağa çıkacaktı. artık naziler sınırı aşmıştı: göttingen ve çevresinde gençler örgütlenip nazi terörünün karşısına dikilmeye başladılar. ve bugüne değin büyük bedeller ödeyerek nazileri büyük ölçüde püskürtmeyi başardılar.

ama biz yine o yılbaşı gecesine dönelim... 21 yaşındaki alex eğlenmeye gittiği yılbaşı partisinden çıkmış, bir arkadaşıyla beraber ailesiyle birlikte yaşadığı eve doğru yürüyordu. karşılarına çıkan 17 yaşındaki iki nazi, oliver simon ve sven scharf, rosdorf'taki bir başka yılbaşı partisinden "biz solcu avlamaya gidiyoruz" diyerek ayrılmışlardı. alex'i tam on kez bıçaklayarak ve kafasını tekmeleyerek öldürdükten sonra partiye geri dönerek "birinin işini bitirdik" dediler ve uyumaya gittiler.

olayı izleyen günlerde polis çeteler arası çatışmalardan bahsedecek ve nazi saldırılarını yalanlayacaktı. göttingen emniyet müdürü lothar will: "polisin elinde sözde nazi saldırıları hakkında bir bulgu yok. olaylar otonomların iddialarından ibaret. kesinlikle söylemek istiyorum ki, göttingen'de hiçbir nazi saldırısı olmamıştır." oysa polisin kendi kayıtları dahi göttingen ve çevresinde 1990 yılında nazilerin beyzbol sopasından tabancaya kadar çok çeşitli silahlar kullandığı 105 saldırı hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu söylüyordu. üstelik yargılananların arasında mackenrode'de bir kadına güpegündüz baltayla saldıran "özgürlükçü işçi partisi" başkanı polacek de vardı.

1991 yılının ağustos ayında görülen mahkemede oliver simon - dört yılını yattıktan sonra "iyi hal"den çıkacağı - bir ıslahevinde altı yıl hapis cezasına çarptırılırken, diğer saldırgan sven scharf dört hafta hapisle cezalandırılacaktı. 1 ocak 1993 yılında alex selchow'u anmak ve nazi terörünü lanetlemek için yapılan bir gösteride alex'in babası - daha sayısız defalar yinelenecek - durumu özetleyecekti: "bildiğiniz gibi katilin yardakçısı dışarıda, katilse altı yıl ceza aldı. daha doğrusu dört yıl, çünkü cezasından iki yıl düşülecek. alex'in ölümünün ardınadn şimdiden iki yıl geçti - iki yıl daha ve o da serbest kalacak. faşist olunca insan öldürmek bu kadar kolay işte."

27 Aralık 2010 Pazartesi

FAŞİSTİM, FAŞİSTSİN, FAŞİST!


türkiye solu son zamanlarda hem düzeyli siyasi tartışma yürütme yeteneğini, hem de engin kelime dağarcığını gözler önüne seriyor. eskiden "oportünist", "revizyonist" falan da pek bir sevilirdi, şimdi artık yalnızca "faşist" moda. faşistler, "liberal faşistler" ve "kemalist-faşistler" (yerine göre "nasyonal sosyalist", yani "nazi" de deniyor tabii.) olarak ikiye ayrılıyor. oysa ne yazık ki siyasi tartışma, karşıdakinin sinirini en çok bozacak terimi bulup avazın çıktığı kadar bağırarak yürütülmüyor. o yapılana olsa olsa kavga denir.

faşist ya da faşizm "kötü"nün eşanlamlısı değildir, siyasi bir terimdir ve belirli bir sisteme işaret eder. iki solcu kavgada birbirlerine "faşist" dediklerinde, ağızlarından çıkanı kulakları "orospu çocuğu" olarak duyar. siyasetsizleştirilmiş, içeriksizleştirilmiştir faşizm kavramı, düşmana yaralayacağı yerden vurmaktır tek dert. (bu hastalığın kökü de çok derindedir: marx'ın kendisi, eleştirinin hedefi düşmana yaralanacağı yerden vurmaktır, der. biz-düşman tanımı proletarya-burjuvazi şeklinde olsa da.)

faşizm, bırakın her "düşman"a karşı nefret kusmakta kullanılacak bir sözcük olmamayı, bütün baskıcı, ırkçı vs. rejimleri tanımlamakta da kullanılamaz. kullanıldığında sözcüğün anlamı belirsizleşir, asıl tanımladığı şeyi artık doğru düzgün tanımlayamaz hale gelir. sözcüklerle, kavramlarla düşünürüz, sözcüklerimiz, kavramlarımız basitleştiğinde düşüncelerimiz de basitleşir. "şey"leri adlandıramadığımızda, "şey"leri düşünemeyiz de.

örneğin liberalizmin eleştirilebilecek, dahası bence eleştirilmesi zorunlu sayısız özelliği vardır. temel kurgusu hatalıdır. ama liberalizm faşizmden bambaşka bir şeydir. ve türkiye solundaki genel alışkanlığın aksine, kemalizm de faşizme eşitlenemez. siyaset biliminde kemalizme cuk diye oturan "otoriter kalkınmacılık" diye bir terim vardır örneğin. ve kemalizmi örneğin almanya'daki nasyonal sosyalizmden ayıran özellikler de bu terimle ortaya konmuş olur. kemalizmi tanımlamakta, akrabalığına ve tarihteki flörtüne rağmen, faşizm sözcüğünü kullanmak, yalnızca siyasi algımızın görece körleşmesine yolaçar. böylece yalnızca ortaklıkları, benzerlikleri vurgular, farkları silip atarsınız.

derdimi daha basit - ve gayrisiyasi - bir örnekle anlatmaya çalışayım: "hepsi üstüne oturmaya yarar, aralarındaki farklar ikincildir" diye, çekyat, koltuk, kanepe, sandalye, tabure gibi kavramları tedavülden kaldırıp "oturgaç" kelimesini hepsinin yerine ikame etmeye kalkarsanız, "kitabı otugaçın üstüne bırak" dediğinizde karşınızdaki ne yapacağını bilemez. "bu gece bende kal, oturgaçta yatarsın" cümlesi de, çekyat yerine taburenin üstünde kıvrılıp yatma çağrısı olarak anlaşılabilir.

mustafa kemal - faşizm, inönü - faşizm, menderes - faşizm, kenan evren - faşizm, özal - faşizm, rte - faşizm... eee, ne anladık bu işten? hani tarihte değişmeyen tek şey değişimin kendisiydi?

4 Aralık 2010 Cumartesi

HAYALETLER VE BEN


giysileri delip geçen, insanın içine işleyen bir soğuk, eller eldivenlerin içinde ağrımaya başlıyor. rüzgar insanın tüylerini diken diken ederek eserken, insanlar ceketlerini, önüne duvar örmek ister gibi iki elleriyle çekiştirerek daha da sıkı kapamaya çalışıyor. aklıma buchenwald'ın ayazı düşüyor. etrafımdaki yaşlı insanlara bakıyorum, acaba aralarında buchenwald'da kalmış kimse var mıdır? çevremde gerçekten de toplama kamplarındaki zulmü yaşamış, ailelerinin, arkadaşlarının yanıbaşlarında ölmelerine tanıklık etmiş, ama inatla vahşete karşı koyarak yaşamayı başarmış insanlar var. dachau'da, ausschwitz'de, matthausen'da, neuengamme'de, treblinka'da, varşova gettosu'nda. üstlerinde ince kumaştan tutuklu üniformalarıyla buchenwald'ın meşhur ayazına kafa tutmuş, yoklama sırasında soğuğun insanın kemiklerini en derinden sızlattığı teftiş alanında kürklü ss'lerin emriyle saatlarce beklemiş insanlar.

trenler geçiyor gözümün önünden, akordiyon çalıyor esther bejarano, trenler geçiyor gözünün önünden, durmadan "yük"ünü gaz odasına boşaltmaya giden trenler.

yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller, adi suçlular... belki de tek ortak noktaları aynı trenlere, faşistlerin insanları ölene kadar çalıştırdığı, derilerinden abajurlar, kitap ciltleri yaptırdığı toplama kamplarına giden trenlere binmiş olmaları.

nasıl anlatıyordu esther bejarano o trenleri: insanların üst üste yatmak zorunda kalacağı kadar dolu hayvan taşıma vagonlarında, tuvalet ve yiyecek olmadan günlerce süren yolculuk. kimsenin nereye götürüldüklerini bilmediği, insanlık dışı yolculuk şartlarına dayanamayan, yattıkları uykudan bir daha uyanamayan hastaların ve yaşlıların cesetlerinin günlerce diğer yolculara eşlik ettiği trenler.

ve insanlar sonunu görüp göremeyecekleri meçhul olan bu yolculuğun ücretini baştan ödüyordu. evet, yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller ve adi suçlular... hepsi de zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet aldılar.

hayat bazen fena halde kötü bir şakaya benziyor, anlatandan başka kimsenin gülmediği bir şakaya. ve faşizm; iktidarın alabildiğine mutlaklaşıp, keyfiliğini trt 2'de geceleri yayınlanan bir belgeselin katılığıyla dışavurduğu faşizm. kötü şakaların en büyüğü, en kötüsü. nasıl da gülmüştür alman demiryolları işletmelerinin genel müdürü insanlara zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet keserken.

ah, kafayı böylesine tarihe, on yıllar önce insanların çektiği acılara, faşizme takmanın ne anlamı var... hem savaş bitti, nazilar kaybetti, faşizm - adı üstünde - tarih oldu. almanya artık "demokratik"!

öyleyse neden o trenler hiç aklımdan çıkmıyor?

"almanya'da 175 yıl demiryolları" kutlaması için angela merkel'in de katılacağı bir kutlama yapılacak bugün nürnberg'de. 175 yıllık geçmişi anlatırken 1933-1945 arasını tarihten silen "demiryolları müzesi"nin çevresi trafiğe çoktan kapatılmış, makineli tüfekleriyle polisler yolları kesmiş. almanya'da 175 yıl önce ilk trenin yola çıktığı nürnberg'de angela merkel'i ve diğer "demokratik" konukları koruyorlar - zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet parası ödeyen yahudilerden, komünistlerden, anarşistlerden, çingenelerden, aslanayağı korsanlarından, eşcinsellerden ve adi suçlulardan.

yanımda hayaletler, karlı ve soğuk nürnberg sokaklarında yürüyorum. soğuk içime işliyor. yanımdaki hayaletler soğuğu hissetmiyor, onlar soğuğu hissetmeyi bırakalı yıllar olmuş. komünist tökezleyen anarşistin koluna giriyor, eşcinsel çingeneye "hatırlıyor musun" diyor "yine böyle soğuk bir öğleden sonraydı", ve aslanayağı korsanı yahudiye bir çiçek veriyor. hep beraber ıslıkla bir şarkı tutturuyoruz. ve biliyoruz, makineli tüfekler hayaletlere işlemez.

175 yılın anısına "demokratik" demiryolları işletmeleri bilet paralarını iade etmeye karar vermiş - yahudiye, komüniste, anarşiste, çingeneye, aslanayağı korsanına, eşcinsele ve adi suçluya... parayla sigaramızı yakıyoruz, derin bir nefes çekiyoruz ısınmak için... ve esther bejarano "karlı kayın ormanı"nı söylüyor...

23 Kasım 2010 Salı

YAŞAMAK, HER ŞEYE RAĞMEN YAŞAMAK


esther bejarano'nun ikinci dünya savaşı'nın bittiği, almanya'da faşizmin çöktüğü anı anlatan cümlelerini bloga koymuştum, ancak daha sonradan bu cümlelerin tek başına fazla bir şey ifade etmediğini fark ettim. esther bejarano'nun auschwitz cehennemini anlatan cümlelerini de, yaşanan vahşeti kavramamıza biraz olsun yardımcı olacağı umuduyla çevirmeye ve yayınlamaya karar verdim. italik ve koyu yazılan alıntılar da, bana ait olan cümleler de esther'in "her şeye rağmen yaşıyoruz" adlı kitabından derleme...


"trenin nereye gittiğini bilmiyorduk. vagonlar ağzına kadar doluydu ve neredeyse hiç hareket edemiyorduk."
esther bejarano, çok sayıda hasta ve yaşlı insanın hayvan taşıma vagonlarındaki günlerce süren bu korkunç yolculuğun sonunu göremediklerini anlatıyor. yolculuğun zorluklarına dayanamayanların cesetleri günlerce vagonlarda kalıyordu. neuendorf'tan tanıdığı diğer gençlerle birlikte ölüm trenine bindirilen esther, aşık olduğu eli heyman'la beraber bu cehennem yolculuğunu sağ atlatacaktı. ama tren hedefine vardığında esther'le eli sevgili olamayacaklardı, gittikleri yerde buna ne yer ne de zaman vardı, auschwitz'te her saniye yaşam savaşıyla geçmek zorundaydı. ve esther'in arkadaşlarından çoğu faşist ölüm kampına karşı verdikleri mücadeleyi kaybedecekti.

"trendeki herkes aynı soruyu soruyordu: 'nereye götürülüyoruz?' tren pek çok defalar durdu, küçük, demir parmaklıklı pencereden bir şey görmek mümkün değildi. tren her durduğunda 'artık geldik, vagonun insanın üstüne yapışan havasından kurtulacağız' diye düşünüyorduk. ama her defasında tren yeniden yola koyuluyordu. kelimelerle anlatılamayacak birkaç günlük bir yolculuktan sonra tren yeniden durdu ve kapılar açıldı. indik ve sivil giyimli adamlar bizi dostça selamladılar. çalışma kampına geldiğimizi ve kadın ve erkeklerin ayrılacağını söylediler. ünlü rampadan az ileride birkaç kamyon duruyordu."

esther ve diğer tutsakların bu rampanın anlamını kavramaları ancak sonradan olacaktı. auschwitz'e vardıkları gün, kampa oldukça uzun bir yol olduğundan hasta ve özürlülerin, küçük çoçuklu annelerin, hamile ve kırk beş yaşından büyük kadınların kamyonlara binmesi gerektiği söylendiğinde akıllarına kötü bir şey getirmeyeceklerdi. bu sözler dostane bir jest gibi gelecekti: "çoğu insan itaatkarca kamyonlara bindi. ebeveynlerinin yanında gitmek isteyen gençler engellendi, onlara yürüyebilecekleri söylendi. kamyonlar doğrudan gaz odalarına gidiyordu, ama biz daha bunu bilmiyorduk."

esther, diğer genç kadınlarla birlikte yürüyerek "arbeit macht frei" ("çalışmak özgürleştirir") yazan o büyük kapıya ulaştı. kapıdan girerken duyduğu sözleri bugün bile hatırlıyor: "yahudi domuzları, size çalışmanın ne demek olduğunu göstereceğiz!"

"daha sonra dövmelendik. yani sıraya girdik ve sol kolumuza bir numaranın kazınmasını bekledik. benim numaram 41 948'di." 41948, aynı bu numaranın koluna olduğu gibi, ölüm kampında gördükleri, yaşadıkları da hafızasına bir daha silinmemesine kazınacaktı. dövmelerin ardından tutuklu üniformaların dağıtımı gerçekleşti. o anda acı gerçeğin farkına vardılar: "sıradan bir çalışma kampında böyle üniformalar olmaz, toplama kampındayız." esther ve kader arkadaşları polonya'ya, auschwitz ölüm kampına getirilmişlerdi. "numara koluma işlendikten sonra ne düşündüğümü hala hatırlıyorum: 'demek ki 41 947 kişi benden önce buradaydı. şimdi neredeler acaba?"

kaldığı koğuşun kıdemli mahkumları, esther'in schubert'in, bach'ın, mozart'ın eserlerini ne kadar güzel çaldığını keşfedecek ve ona şarkı söyleteceklerdi. karşılığında esther bir parça ekmek, hatta bazen bir parça sosis alacaktı. bir gün çaykovska, kampta tutsak olan bir orkestra şefi, ss'in emriyle "genç kız orkestrası"nda çalacak müzisyenler aramaya başladı. kıdemli mahkumlar, hilde grünbaum, sylvia wagenberg ve esther'i önerdiler. üç hafta içinde orkestra, sabahları ve akşamları çalışma birliklerinin giriş ve çıkışlarına kampın kapısında marşlarla eşlik etmeye başlayacaktı. kısa zaman sonra "genç kız orkestrası" yahudilerle dolu trenler auschwitz'e vardıklarında da kampın büyük kapısında durmaya ve marş çalmaya başlayacaktı: "insanlar avrupa'nın dört bir yanından geliyor ve doğrudan gaz odalarına gönderiliyorlardı. trenle yanımızdan geçip gider ve çaldığımız müziği dinlerken mutlaka şöyle düşünüyorlardı: 'müzik çalınan bir yer o kadar da kötü olamaz.' bu, bizim için ruhsal açıdan korkunç bir yüktü. bu insanların gaz odalarına gönderildiğini çok iyi biliyorduk. ama arkamızda silahlı ss haydutları duruyordu ve çalmayı bıraktığımız anda bizi öldüreceklerinden korkuyorduk. bugün hala bu görüntü gözümün önünden gitmiyor..."

esther'in hafızasına kazınan korkunç görüntüler ağzına kadar insanlarla dolu, gaz odalarına giden trenlerden ibaret değil: "ss kadınlarının tutsakları kırbaçlattığı sonsuz yoklama törenleri de gözümün önünden gitmiyor. yirmi beş kırbaç; çoğu mahkum on kırbaçtan sonra bilincini kaybederdi, ama kırbaç inmeye devam ederdi. her gün bir deri bir kemik kalmış cesetlerin yolda yattığını görürdük. üst üste el arabalarına doldurulur, krematoryuma götürülürlerdi. çoğu kadın ruhsal ve fiziksel açıdan bitik haldeydi. kimi kadınlar umutsuzluktan hayatlarını sonlandırmak için elektrik yüklü çitlere koşardı. dikenli tellerde asılı kalmış ölü kadınlar... bu da asla unutamayacağım korkunç bir görüntü. benim de ss canavarlarının zalimliklerine artık tanık olmamak için kısa zamanda ölmeyi umut ettiğim birçok an oldu."

22 Kasım 2010 Pazartesi

ALMANYA TESLİM OLDU! SAVAŞ BİTTİ! HITLER ÖLDÜ!



"restaurantta yalnızca bizim olmamız beni şaşırtıyordu. almanlar'ın hepsi saklanmıştı, 'belki amerikan askerlerinden korkuyorlardır" diye düşündüm.


restaurantta otururken dışarıdan büyük bir gürültü geldi. hiçbirimiz ne olduğunu bilmiyorduk. amerikalılar'ın bizi uyarmasına rağmen dışarı çıkıp neler olduğuna bakmak istiyorduk. o nedenle askerler de bizimle birlikte dışarı çıktılar. kızıl ordu kasabaya girdiğini gördük ve askerlerin bağırdığını duyduk: almanya teslim oldu! savaş bitti! hitler öldü!


ondan sonra olanlar çılgınlıktı. amerikan ve rus askerleri birbirlerini kucaklıyor, öpüyor, kendilerinden geçiyordu. ve biz tüm bu olup bitenlerin ortasındaydık.


biraz sonra bir rus askeri bunu kutlamamız gerektiğini söyledi. ve pazar meydanındaki büyük bir dükkana girip, vitrinde duran dev gibi bir hitler resmini aldı. amerikan ve rus askerleri resmi pazar meydanının ortasına koyup ateşe verdiler. askerler de dahil herkes yanan hitler resminin etrafında dansediyor, bense akordiyon çalıyordum. işte bu benim faşizmden kurtuluş hikayem."




esther bejarano

18 Kasım 2010 Perşembe

EDELWEISSPIRATEN



ve "edelweißpiraten" ("aslan ayağı korsanları")... isimlerini yakalarına taktıkları "edelweiß" ("aslan ayağı") çiçeğinden alan, 3. reich'ta bütün gençlerin "hitler gençliği"ne katılmalarının zorunlu hale gelmesinin ardından "vicdani red"dini yaşayan gençlik grupları...

birinci dünya savaşı'nın ardından yoksulların açlık ve umutsuzluktan başka hiçbir şeyleri olmadığı dönemlerde, almanya'nın büyük şehirlerinin yoksul mahallelerinden kaçıp, soluğu doğada almakta bulmuştu işçi sınıfının çocukları. doğada yürüyor, kamp ateşlerinin başında toplanıyor, gitar çalıp, şarkılar söylüyorlardı.

1933'de almanya'daki bütün gençlik örgütlerinin yasaklanması ve "hitler gençliği'ne katılmanın zorunlu hale gelmesiyle, "hj"un 100 bin olan üye sayısı ilerleyen yıllarda 8,7 milyona kadar çıkacak (ki bu sayı o dönemki alman gençliğinin yüzde 98'i anlamına geliyor), nsdap'nin gençlik örgütünden bağımsız olarak gençlerin herhangi bir etkinlik yapması yasaklanacaktı. yüzde 98'lik kesimin hikayesini hepiniz az çok biliyorsunuz: "hitler gençliği"nin ardından sa, ss, wehrmacht; devletin bebeklerin yüzde 98'inden katil yaratmasının hikayesi... kimisi toplama kampında bekçi oldu, yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin yakıldığı fırınlara odun attı, kimisi rusya'da, polonya'da, fransa'da kardeşlerini, kardeşlerimizi öldürdü, birçoğu efendileri adına öldürmek için gittikleri uzak diyarlarda kendi yaşamlarını da bıraktı. ama biz yüzde 2'nin bir parçası olan "aslan ayağı korsanları"nın hikayesine kaldığımız yerden devam edelim...

"hitler gençliği" sokaklarda devriye geziyor, zorunlu etkinliklerden kaçan, nazilerden bağımsız gruplaşan, faşizme rağmen gençliğini yaşamaya çalışanların peşine düşüyordu. yeraltında faaliyeti sürdüren komünist gençlik örgütleriyle ilişki kuranlar, kendi çapında illegal işlere bulaşan gençlik çetelerine üye olanlar ve "hitler gençliği"nden çeşitli nedenlerden atılmış olanların yanında faşizm öncesinden gelen doğa yürüyüşlerinden, şarkılı, içkili akşamlardan, kızlı-erkekli grupların çırılçıplak soyunup göllerin, nehirlerin serin sularına bırakmasından vazgeçmek istemeyenler de kovuşturmaya uğruyordu.

kamp ateşinin başında, geçmişten gelen geleneksel şarkıların yanında çoğunluğu "hitler gençliği"nin marşlarının üstüne yeni sözler yazılmasıyla ortaya çıkan şarkılar da söyleniyordu. "hitler gençliği"nde cinsiyet ayrımı önemli bir ilkeyken, "aslan ayağı korsanları"nın genç kızları da aralarına kabul etmeleri, erkeklerin "erkek" gibi, kadınların "kadın" gibi yetişmesinin büyük önem taşıdığı 30'lu-40'lı yılların alman toplumunda, "ahlaksızlık"ları hakkında yapılan propagandaya güç katıyordu. disiplin, vatan sevgisi, namus gibi değerlerin "beş para etmediği" bu grupların varlığı, nazi iktidarı için katlanılamazdı.

baskılar, "korsanlar"ın yaşamını zorlaştırıyordu belki, ama aynı zamanda faşistlere anladıkları dilden cevap vermeyi de ihmal etmiyorlardı: tek yakaladıkları "hitler gençliği" yöneticilerini dövüyor, sokaklarda devriyelerle kavga ediyorlardı. artık "gençler sorunlarını kendi aralarında çözsün" dönemi kapanıyordu. "korsanlar"la başa çıkamayan "hitler gençliği"nin ağlamaları, gestapo'nun devreye girmesiyle sonuçlanıyordu. artık tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları "korsan" olmanın karşılığıydı.


ikinci dünya savaşı'nın başlaması, gençliğin askerileştirilmesinin önemini daha da arttırıyor; bu durum, "korsanlar"a "halkı askerlikten soğutma" (tanıdık mı geldi?), "alman halkının birliğini bozma", "gestapo'ya mukavemet" ve "vatana ihanet" suçlamaları, ve nihayetinde toplama kampına gönderilmek ya da idam olarak geri dönüyordu. nazilerin en sevdiği "dolaylı idam" yöntemlerinden biri, "korsanlar"ı askere alıp, ölümün kesin olduğu görevler vermekti. örneğin doğu cephesine gönderilen eski "korsan" bruno bachler, mayın tarlalarında el ele tutuşarak bütün alanı tarayacak biçimde yürümeye zorlandıklarını anlatıyor. nazilerin öldürdüğü "aslan ayağı korsanları"nın sayısı tam olarak bilinmiyor. hem nazilerin, gerçek ya da sözde muhaliflerini öldürmek için kullandıkları yöntemlerin çeşitliliği, hem de "korsanlar"ın birbirlerini çoğunlukla isim yerine lakaplarıyla tanıyor olmaları, net bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor. ama ikinci dünya savaşı bitip, naziler iktidarı kaybettiğinde hala hayatta olanların küçük bir azınlık oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

kendi dönemlerinin "punk"ları olarak görebileceğimiz gençlerin varoluşu bile başlı başına faşist rejime karşı bir direniş eylemiyken; gittikçe radikalleşen "korsanlar"ın gerçekleştirdiği direniş, zamanla yahudilerin ve asker kaçaklarının saklanmasından, "kuşlama" ve "yazılama" gibi eylemleri kapsayacak biçimde güçleniyordu. genelde sokak dilini kullanıyor ve - kimse korkusundan uzun bir bildiriyi yerden alıp okumaya cesaret edemeyeceğinden - kısa metinler yazıyorlardı...

örneğin:

"artık kahverengi sürünün sonunu getirelim! bu sefalette ölüyoruz.
bu dünya bizim dünyamız değil!
başka bir dünya için savaşmalıyız,
bu sefalette ölüyoruz!"

ya da:
"bok ne kadar kahverengiyse, köln de o kadar kahverengi. uyanın artık!"



gibi...

faşizm öncesinde işçi hareketinin kalelerinden olan köln-ehrenfeld'de "korsanlar"ın direnişi doruğa ulaşıyordu. toplama kampından kaçmış olan hans steinbrück'ün çabalarıyla "korsanlar", asker kaçaklarıyla, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmış insanlarla, saklanarak holocaust'tan kurtulmaya çalışan yahudilerle birlikte yüz kişiyi aşan bir direniş ağı oluşturuyor, bildiri dağıtma ve yazılama yapma gibi eylemlerin yanında sabotajlar yapıyor ve buldukları silahlarla gestapo'ya karşı kendilerini savunuyordu.


birgün, silahlarını ve nazilerden çaldıkları diğer eşyalarını sakladıkları kilerin ihbar edilmesinden sonra, gestapo baskınında ehrenfeld grubunun birçok üyesi ve gizledikleri yahudiler nazilerin eline düştü. bir sonraki gün evin önünde bekleyen gestapo devriyesiyle "korsanlar" arasında çıkan çatışmada bir polis, bir sa ("sturmabteilung") üyesi ve bir de "hitler gençliği" devriye sorumlusu öldü. ilerleyen günlerde ehrenfeld, grubun yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması için yaptığı, amok koşusunu andıran eylemlere sahne oldu. ve 63 kişi "ehrenfeld grubu"na üye olmaktan tutuklandı.

hans steinbrück, yakalandıktan sonra şöyle diyecekti:
"arkadaşlarımla beraber almanya'nın savaşı mümkün olan en kısa sürede kaybetmesi için elimizden geleni yapacaktık. bu nedenle bir cephanelik oluşturduk. silahlarla savaşın sürdürülmesi için önemli olan üretimi ve cephe bu yakınlara geri çekildiğinde tren yollarını sabote edecektik."

10 kasım 1944 günü aralarında steinbrück'ün de bulunduğu on üç kişi halka açık bir şovla idam edildi. aralarında en genç olan bartolomäus schenk 16 yaşındaydı.

savaş bittikten ve almanya faşist olmayı bırakıp "demokratik" olmaya başladıktan sonra, "korsanlar"ı dün nazi olarak kovuşturanlar, bugün "demokrat" olarak kaldıkları noktadan devam edeceklerdi. ne "demokratik" kurumlar, ne de bölgeyi işgal etmiş olan amerikan ordusu sevecekti "korsanlar"ı. nazilerin 1930'larda başladığı işi, demokratlar 1940'larda bitirdi. 1950'lerde artık "aslan ayağı korsanları" yoktu. almanya, olması gerektiği gibi "çalışkan" ve "itaatkar"dı...

16 Kasım 2010 Salı

10 KASIM - ÖLÜM


korkmayın, "atam, atam, sen kalk da ben yatam" demeyeceğim. onu yapan zaten yeterince var. (yeterince ne demek? diktatörünü ölümünün 72 yıl sonrasında ruh çağırma seanslarıyla anan bir ülkede, bu stockholm sendromu salgınına kendini kaptıran her bir insan olması gerekenden bir fazladır!) artık 10 kasım'ın çevresine yuvalanmış, hakkında konuşabileceğimiz birden fazla ölüm var... dünyada dört dakikada bir işçinin iş kazasında hayatını kaybettiği düşünülecek olursa, geçtiğimiz 10 kasım'da da yaklaşık 360 işçi öldü mesela. üretimin katliam anlamına geldiği bir ekonominin karşısında tek tek "yatan"lara "kalk" demenin ağırlığı ne olabilir ki? ama biz yine de 10 kasım'da ya da hemen öncesinde/sonrasında ölen, adı kolay kolay unutulmayacak olan insanlarla devam edelim.

örneğin geçtiğimiz 8 kasım'da 1976-1983 arasında arjantin'i kan kırmızısına boyayan cuntanın jorge videla ve orlando agosti'yle beraber liderlerliğini yapan antonio massera öldü. massera, aynı zamanda cunta döneminde işkencehane ve cezaevi olarak kullanılan deniz kuvvetleri mühendislik okulu esma'nın başında bulunuyordu ve 4 binden fazla insanın işkence görmesinden ve öldürülmesinden doğrudan sorumluydu.

arjantin'deki askeri diktatörlüğün "süper beyni" olarak biliniyordu massera. işkence merkezi "club athletico"da çok çalışmaktan yorulan işkenceciler, dinlenip stres atmak için masa tenisi oynarken, kurbanları kusana kadar 3. reich'ın propaganda bakanı joseph goebbels'in nutuklarını dinlemek zorunda bırakılırdı. "ülkedeki kaosa karşı mezarlıklardaki düzen"i vaad etmişti massera... ve bu hedefe ulaşmak için ülke çapında 700 işkencehane kurdu. acımasızlığıyla tanınırdı, emri altında çalışan işkenceciler "(amiral) sıfır tolerans" adını takmışlardı massera'ya. kaçırılan hamile kadınların bebekleri işkenceci polislere evlatlık verilirken, kendileri ya ceset ya yarı-ceset halinde uçaklardan atılan binlerce insanın arasına karışmıştı.

ve ahmet kaya öleli 10 yıl olmuş. söyleyecek fazla bir şey yok. "taraf"lı, "hürriyet"li kavgalara meze yapılmasın yeter! biz kendi başımıza da "bahtiyar" dinleyip, küfür savurmasını biliriz...

31 Ekim 2010 Pazar

FUNNY GAMES IN SALO


insanın, film zevki hakkında hiçbir şey bilmediği, hatta tanımadığı birilerine bir filmi önermesi kolay bir iş değil. özellikle de önerilen film öyle herkesin beğeneceği türden değilse... bu gerçeği deneme-yanılma yöntemiyle öğrendim, öğrenirken de bayağı bir küfür işitmek durumunda kaldım. avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"ini sinemada izlemiş, çok beğenmiştim. gerilim sinemasının hız ve müziğin ritmindeki değişikliklere indirgenemeyeceğini gösteren muhteşem bir filmdi. şiddetin estetize edilmeden, saf ve - dolayısıyla - iğrenç haliyle gösterilmesini "iğrenç" bulan ve "funny games"i skandal ilan eden basının tepkilerine haneke'nin kendisi "şiddeti her zaman olduğu şekilde, tüketilemeyecek bir şey olarak göstermenin yollarını arıyorum" şeklinde yanıt verecekti. "funny games", televizyondaki ve anaakım sinemadaki estetize edilmiş, sindirilmesi kolay şiddetin normalliğine radikal, çünkü gerçekçi bir karşıt oluşturuyordu. ben daha filmin etkisinden çıkamadan, bir arkadaşımın yeni sevgilisiyle ilk buluşmasında izlemesi için hangi filmi önereceğim sorusunun birden çok cevabının olması mümkün değildi: "funny games"! arkadaşımın buluşması, benim önce telefonda, sonra da yüz yüze birer küfür tiradı yememle sonuçlandı.

(yıkılmadım, ayaktayım, "funny games"i sinirleri sağlam olan ve gerilmek isteyen herkese öneririm. ama haneke'nin 1997'de çektiği avusturya yapımı orijinal versiyonu izleyin. yıllar sonra "funny games US" adıyla çekilen amerikan yapımı remake'ten - özellikle oyunculuk açısından - kat kat daha iyidir.)



"funny games"ten ağzım yandığından yıllarca yoğurdu üfleyerek yedim. kime hangi filmi tavsiye edeceğime daha bir dikkat eder oldum, tanımadığım insanlaraysa "braveheart" gibi "everbody's darling" olan filmler dışında hiçbir şey önermedim elimden geldiğince. ama demek ki tamamen uslanmamış olacağım ki, okurlarının kimler olduğunu bilmediğim los lunes al sol'da izlemesi her babayiğidin harcı olmayan bir filmi izlemenizi telkin etmeye karar verdim: "salo ya da sodom'un 120 günü"...



"salo...", ünlü italyan yönetmen pier paolo pasolini'nin son filmi ve - bence - başyapıtı. 1975 yılında "salo..." sinemalarda gösterime girmeden öldürülen pasolini, aynı zamanda sergio citti'yle beraber - marquis de sade'ın "sodom'un 120 günü" adlı kitabına dayanan - filmin senaryosunu da yazmış. film, marquis'nin sodom'unun yanında dante'nin "ilahi komedya"sından da yapısal izler taşıyor.

marquis de sade'ın adının geçmesi, herhalde "salo..."nun neden tavsiye edilmesi güç bir film olduğu konusunda biraz olsun fikir vermiştir. (marquis de sade'ı tanımayanlar için: sadizm sözcüğünün kökü sade... sade'ın "sodom'un 120 günü"nü okumuş olanlar için: film kitaptan daha "evcil"...) ancak pasolini "sodom'un 120 günü"nü birebir beyazperdeye aktarmak yerine, ikinci dünya savaşı'nın bitiminin hemen öncesinde alman işgali altında kuzey italya'da kurulan kukla devlet salo cumhuriyeti'ne uyarlayarak tek kelimeyle muhteşem bir faşizm anlatısı çıkarmış.



artık günleri sayılı olan salo cumhuriyeti'nin elitinin dört temsilcisi yanlarında orta yaşlı dört fahişeyle 9'u erkek, 9'u kız 18 genci italya'nın çeşitli yerlerinden silah zoruyla kaçırtarak salo'daki bir şatoya kapatıyor. ve kurallara uymamanın cezasının ölüm olduğu bir oyun başlıyor. faşist elit, cinsel tacizden tecavüze, tasma takıp gezdirmekten dışkı yedirmeye, "kul"larının üstünde mutlak iktidarını kuruyor. tutsak gençlere yapılan muamele gittikçe iğrençleşirken, çaresizliklerini kabullenerek herşeye alışmalarını, her biri kendi yalnızlığıyla başbaşa olduğundan sayıca kendilerinden çok daha az olan işkencecilerinden korkmalarını ve onlara boyun eğmelerini izliyoruz.

pasolini, faşizmin mutlak iktidarının kitlelerin mutlak iktidarsızlığı anlamına geldiğini sade ve vurucu sahnelerle ortaya koyuyor. faşizmin, bok yedirilenlerin sesini çıkarmaması, ellerinden geldiğince yutkunurken gülümsemeye çalışması olduğu beynine kazınıyor izleyicinin. pasolini tüm bunları anlatırken; sinirleri bozuluyor izleyicinin, midesi bulanıp öğürmeye başlıyor. şiddet ve işkence tüm çıplaklıklarıyla her ana ve mekana o kadar egemen oluyor ki, pasolini izleyiciye gözlerini yumup bir sonraki sahneyi bekleme şansını tanımıyor. faşist elitin mutlak iktidarından da, sıradan insanların mutlak iktidarsızlığından da kaçamıyorsunuz. belki tam da bu nedenden şiddeti de-estetize etmenin peşine düşmüş michael haneke "dünyada şiddeti göstermesi gerektiği gibi, olduğu gibi, kurbanların acı çekmesi olarak göstermeyi başaran tek bir film var, o da 'salo ya da sodom'un 120 günü'" diyor...

28 Ekim 2010 Perşembe

KATİLLER YİNE İŞ BAŞINDA


19 yaşındaki ırak göçmeni kamal öldü. naziler bir insanı daha öldürdüler. arkadaşlarıyla leipzig tren garının önündeki parktan geçip gitmek istemişti kamal. iki nazi, 28 yaşındaki daniel k. ve 32 yaşındaki marcus e. derisinin renginden göçmenlik akan gruba küfretmeye başladılar. ve sonra kamal'a saldırdılar. kamal karnından aldığı bıçak yarasının etkisiyle yere yığıldı ve bir daha kalkmadı. aldığı yara çok derindi, kaldırıldığı hastanede can verdi.

bu leipzig'de nazilerin 1994'ten bu yana işlediği altıncı cinayet. kamal'dan önce achmad ve nino göçmen, bernd eşcinsel, klaus ve karl-heinz yoksul oldukları için nazilerin hedefi olmuşlardı. kamal'ın katilleri kısa bir süre önce ağır yaralama ve tecavüzden yattıkları hapisten çıkmışlar. ve bilinen tanınan naziler. biri olay anında üstünde "kick off antifacism" yazan bir sweat-shirt giyiyordu.

polis ve savcılık için kamal'ın ölümü yalnızca sağ gözlerini yummak için bir fırsat daha demek. leipzig savcılığı sözcüsü ricardo schulz "saldırının ırkçı nedenlerden yapıldığına dair dayanak olmadığını" açıklamakta gecikmedi. savcılığın ve polisin kamal'ın öldürülmesinin nazilerin ırkçı bir eylemi olup olduğunu açıklamalarının yolu bundan sonra - her zaman olduğu gibi - kamuoyu baskısından geçiyor.

daha önce nürnberg'de arkadaşım berzan nazilerin saldırısına uğradığında şöyle yazmışım: "berzan dün komadan uyandı, umarım bir gün tamamen iyileşecek, bu faşist saldırıdan vücudunda iz kalmayacak. ama diğer berzanlar o kadar şanslı olmayabilir. ve benim gibi, berzan gibi sıradan insanlar bu sorunun çözümünü polise, devlete bıraktığı sürece çözülen hiçbir şey olmayacak."

25 Ekim 2010 Pazartesi

TEK GÖZÜ KÖR DEVLET


türkiye'de devletin - iş cezalandırmaya gelince - sağ gözü kördür. en edebi ifadesini "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"de bulan bu körlük, tüm demokratikleşme, kontragerillayla hesaplaşma masallarına karşın bugün de devletin baskı aygıtlarının olağan repertuarının nadide bir parçası olmaya devam ediyor.

bütün televizyon kanallarının, gazetelerin, polisin "güvenlik söylemi" üretme atölyelerinin tezgahından çıkmış ifadesiyle, kelimesine dokunmadan "karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan gerginlikte..." sözleriyle duyurduğu üniversite çatışmaları hayatımın birkaç yıllık bir bölümünün rutin gerçekliğiydi. istanbul üniversitesi'nin beyazıt meydanı'na bakan tarihi kapısı ardına kadar açılırdı döner bıçakları ve satırlarla silahlanmış faşistler merkez kampüse daha rahat girebilsinler diye. sivil ve üniformalı polisler eşlik ederdi faşist güruha. yaralanıp koşamayan, çatışamayanlar polisin eline düşer, gözaltına alınır, cezalandırılırdı. solcuysanız yaralı olmak çatışmaya katılmanın kanıtıydı, faşistseniz yaralamak hiçbir şey. hepimiz - devrimciler, faşistler, polisler - bilirdik oyunun kurallarını ve her nasılsa istanbul'un göbeğinde güpegündüz - polisin kontrolünde ve basının eşliğinde - bu cinayete teşebbüs - ve zaman zaman cinayet - oyununun tekrarlanması bizden başka kimseyi ilgilendirmezdi.

"devlet için kurşun atanın da, yiyenin de şerefli" olduğu yıllardı, epey de bir kurşun atıldı o yıllarda devlet için. kurşunu yiyen tarafsa genelde bizdik. atanlar o kadar "şerefli"ydi ki, 90'lı yıllar boyunca istanbul üniversitesi'ndeki faşist saldırıları yöneten zafer özbek sonradan hakim yapıldı. benim elde edebildiğim tek "şeref" payesiyse üniversiteden atılmak oldu. tüm bunlar normaldi, ne "reis"in hakim yapılması, ne de benim üniversiteden atılmam kimseyi ilgilendirdi.

susurluk'u yaşadık ve normaldi. bakar-görmez körler için sıradan faşizm belgeseli gibiydi. "bir emniyet müdürü, bir aşiret reisi milletvekili, bir faşist kontrgerilla" diye başlayan bu "fıkra" gerçek olamayacak kadar gerçekti. ne demişti sayın devlet büyüğümüz: "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"...

gün geldi, yargısız infazların, gözaltında kayıpların ölüm nedeni oranlarında üst sıralara tırmandığı yerler oldu türkiye'de. ve herşey normaldi, kimse şaşırmadı. bir bizim tansiyonumuz düştü beyaz renault görünce...

20 yılda tam 351 kürt çocuğu öldürdü devletin resmi kolluk kuvvetleri. ve çocuklar kendilerini öldürenlere taş attılar. sonuçta "taş atan çocuklar" terörist oldu, cinayetse meşru müdafa. devlet "adam olacak çocuk" olduklarından şüphelenmiş olacak ki, hepsi de "10-10-10, 40 puanla şampiyon" oldular, yetişkin olarak yargılandılar. hapis yattılar.

ve - rachel dink'in deyimiyle - "bir çocuktan katil yaratan"lar hatalarını anlamış olacaklar ki, bir katilden çocuk yaratma işine giriştiler. ve başardılar da. ne demişti devlet büyüğümüz: "bana sağcılar cinayet işletiyor dedirtemezsiniz." ne kadar da haklıymış, biz hala kimseye "sağcılar cinayet işliyor" dedirtemiyoruz.

nurtopu gibi "demokrasi"miz hayırlı olsun! kürt çocukların 351 kere öldürülme hakkını da, hrant dink'in katili ogün samast'ın çocuk mahkemesinde yargılanma hakkını da bahşeden devlete şükürler olsun! ve hatta: yetmez ama evet! ogün samast serbest bırakılsın, mercedes'inin bagajına roketatar konup milletvekilleriyle buluşturulsun! hukuk okumadığı için hakim yapamayız, ama ombudsman yapılsın ki, kırmızı pasaportu da eksik olmasın!

14 Ekim 2010 Perşembe

ALMANYA'DA FAŞİZAN EĞİLİMLER



"almanya'da yabancı düşmanlığı ne kadar yaygın?" sosyal demokrat SPD'ye yakın bir vakıf olan "friedrich-ebert-stiftung" bu soruya bir yanıt bulmak amacıyla bir araştırma düzenledi. sonuçlar ne yazık ki - ve beklendiği üzere - oldukça olumsuz: almanlar'ın yüzde 34'ü yabancıların "vermeden almak" için almanya'ya geldiğini düşünüyor. ve doğu almanlar'ın yüzde 75'inden fazlası müslümanların ibadet olanaklarının sınırlandırılmasından yana.

araştırmayı yöneten bilim adamları, "aşırı sağcılığı" altı değişik temel momente ayırarak toplumun bu akıma yatkınlığını incelemişler: sağcı bir diktatörlüğü arzulamak, şovenizm, yabancı düşmanlığı, antisemitizm, sosyal darwinizm ve nasyonal sosyalizmi övme (ya da insanlığa karşı işlediği suçları görmezden gelme).

araştırmanın sonuçları, bu altı momentten toplumda en yaygın olanların yabancı düşmanlığı, şovenizm ve antisemitizm olduğunu gösteriyor. doğu almanya'da her üç, batı almanya'daysa her dört alman'dan biri yabancı düşmanı düşünceleri benimserken; "yabancılar yalnızca sosyal devleti sömürmek için almanya'ya geliyor" diyenlerin oranı doğuda yüzde 47,6, batıda yüzde 30,8, ki bu da almanya genelinde yüzde 34,3'lük bir orana tekabül ediyor.

"friedrich-ebert-stiftung"un düzenlediği araştırma bunun yanında faşizan eğilimlerin - yaygın önyargıların aksine - doğu almanya'ya özgü olmadığını bir kez daha gösteriyor. örneğin antisemitizm ya da şovenizm batı almanya'da doğudakine oranla daha çok taraftar buluyor. araştırmayı yönetenlerden oliver decker de bu fenomene dikkat çekiyor: "araştırmanın sonuçları aşırı sağcı fikirlerin doğu almanya'ya özgü bir fenomen olmadığını, toplumun merkezinde de olmak üzere her kesimde, her yaş grubunda yaygın olduğunu açıkça ortaya koyuyor."

"almanya'nın şimdi ihtiyacı olan bütün halkı temsil eden tek bir güçlü parti" cümlesinin arkasında duranların oranı yüzde 23,6 (batıda % 22,6, doğuda % 27,4). ki bu fikrin yaygınlığının artmasındaki en önemli etkenlerden biri, insanların bir yandan - haklı olarak - politikacıların kendilerini seçen insanların (ya da nüfusun genelinin) gereksinimlerine ve arzularına göre davranmadığını düşünmesi, diğer yandansa kaderlerinin iplerini ellerine alma konusunda "isteksiz" olmaları.

araştırma - daha önce de değindiğim gibi - islamofobinin artma eğiliminde olduğunu da doğruluyor: örneğin "araplar'dan rahatsız oluyorum" diyenlerin oranı yüzde 55'ken, "müslümanların ibadet özgürlükleri ciddi oranda kısıtlanmalı" diyenler almanya çapında yüzde 58,4'e ulaşmış durumda (doğuda % 75,7, batıda % 53,9).

27 Eylül 2010 Pazartesi

VATANDAŞ


vatandaş... vergi veren ve komşusunu gammazlamaya hazır...

faşizmin temelinde vatandaş var, vatandaşlık bilinci var. itaatkar ve ispiyoncu vatandaşlar temel taşını oluşturmasalar faşizmin, "esas oğlan"lardan bir halt olmaz. gamalı haçla, üç hilalle, bok rengi gömleklerle gezinecek hıyar her zaman yeterince çoktur da, dedim ya, onlar tek başına küçüktür ve mide bulandırır ancak.

bir avuç faşistten korkmam. döver, hatta öldürürler belki beni de, ama nasıl yaşayacağıma karışamazlar. ona ben karar veririm. ben vatandaştan korkarım.

suratına tükürülse "yarabbi şükür", bok yedirilse "yarasın" der vatandaş. başka türlüsünün elinden gelmediğine inanır. her yerde ve çoktur, ama yalnızdır. insanlarla değil, devletle kurar ilişkisini... kendi yapamadığını yapanı sevmez, cezalandırır elinden geldiğince. yüksek sesle müzik dinleyeni, köpeğini tasmasız gezdireni, denk düşerse gerillayı, eşkiyayı, hele - tadından yenmez ama - iyice faşizmden yana esiyorsa rüzgar kürt'ü, yahudiyi, ermeni'yi ihbar eder.

vatandaş net - ve mümkünse katı - kurallar ister. ne kadar çok şey kurala bağlanmışsa, yaşamını o kadar az kendisinin belirleyeceğini bilir. ve dolayısıyla kuralların "esirgeyen ve bağışlayan" yüce iktidarların gözünde yanlış yapma olasılığını azaltacağını. kuralları, kanunları kimin, neden yaptığı, neyin yasaklandığı değil, kuralların varlığıdır önemli olan. vatandaş kurala uyar...

vatandaş, afganistan'da takma sakal takar, almanya'da çöplerini türlerine göre ayırır, ermenistan'da türkler'i, türkiye'de ermeniler'i sevmez.

pierre joseph proudhon "iktidar, ne hakkı, ne kerameti, ne de iffeti olan yaratıklar tarafından izlenmek, soruşturulmak, gözetlenmek, yönlendirilmek, yasalara uydurulmak, düzene sokulmak, kapatılmak, telkinlere ve vaazlara maruz kalmak, denetlenmek, yorumlanmak, değerlendirilmek, sansüre uğratılmak ve komuta edilmektir; iktidar, kişinin her hareketinde, her eyleminde ve yaptığı her işlemde, mimlenmesi, kaydedilmesi, nüfus sayımına tabi tutulması, vergilendirilmesi, damgalanması, fiyatlandırılması, değerlendirilmesi, patentinin alınması, yetkilendirilmesi, müsaadeye tabi kılınması, tavsiye edilmesi, ihtar edilmesi, men edilmesi, doğru yola sokulması ve düzeltilmesi anlamına gelir. devlet, haraca bağlamak, terbiye etmek, fidye ödemeye mecbur bırakılmak, sömürülmek, tekelleştirilmek, gasp edilmek, baskı altına alınmak, gizemlileştirilmek, soyulmak anlamına gelir; bütün bunlar, kamu yararı ve halkın çıkarları için yapılır. daha sonra ilk direniş belirtisi ya da şikayet sözcüğünde, kişi baskı altına alınır, para cezasına çarptırılır, hor görülür, tedirgin edilir, takip edilir, apar topar alınıp götürülür, dövülür, boğularak idam edilir, hapse atılır, vurulur, makineli tüfekle taranır, yargılanır, hüküm giyer, sürgüne gönderilir, kurban edilir, satılır, ihanete uğratılır ve üstüne üstelik bir de küçük düşürülür, alay edilir, kızdırılır ve onuru kırılır, devlet işte budur; onun adaleti de ahlakı da budur" demişti. işte proudhon'un anlattığı o iktidarla, devletle benim vatandaşım aynı madalyonun iki yüzüdür. tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur...

insanların komşularını ihbar etmedikleri bir dünyada yaşamak istiyorum!

9 Eylül 2010 Perşembe

DEDE, NE YAPTIN?


almanya'da 68'le ilgili en yaygın teorilerden biri, hareketin ciddiyetini elinden almak ve herşeyi anne-babaya isyan basitliğine indirgemek noktasına varan, 68 kuşağının nazi ebeveynleriyle hesaplaşmak motivasyonuyla harekete geçtiği iddiasıdır. böylece, ikinci dünya savaşı'nın ardından dünya çapında yeniden ortaya çıkan gençlik hareketi politize edilmiş bir kitlesel ödipus kompleksine indirgenecektir.

tabii bu yolu izleyenler daha çok "anlayış gösteren", "ciddi", hatta "sol" gazeteler. bu arada belirli durumlarda anlayış göstermenin, daha doğrusu anlayış gösteriyormuş gibi yapmanın nasıl bir ciddiye almama, karşıdakinin akli ehliyetine dil uzatma hali olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. buna karşın bild ve şürekası ("axel springer verlag") daha doğrudan, "bu teröristlere kim dur diyecek" tarzı bir hedef gösterme politikası izlemişti. (ama bu yazının konusu almanya'da 68 olmadığından bild'in meyvesini veren sistemli provokasyonu hakkında uzun uzadıya yazmıyorum şimdilik.)

oysa "baba, ne yaptın?" sorusu çok değerliydi... ikinci dünya savaşı sonrası müttefikler tarafından cezalandırılan bir avuç sembol kişilik dışında "nazisizleştirme" ("entnazifizierung") politikası kağıt üstünde kalmış, örneğin "3. reich"taki nazi polis müdürleri "demokrat" polis müdürleri olarak, nazi hakimler "demokrat" hakimler olarak hem toplumsal konumlarını korumuş, hem de kısmen nsdap'nin tek parti, hitler'in "führer" olduğu dönemde takip edip cezalandırdıkları insanları, bu sefer "demokratik" sistem adına takip edip cezalandırmayı sürdürmüşlerdi. kısacası 1933-1945 arasında toplumun tepesinde olup, on milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olanlar, büyük ölçüde hala toplumun tepesinde yeralıp yalnızca "eski günler"den bahsetmemeyi yeterli görmüşlerdi.

"baba, ne yaptın?" bu soru, bırakın hareketin ciddiyetsizliğini ifade etmeyi, faşizm sonrası 68'in gerçek ve samimi bir mücadele olmasının anahtarıdır. tek başlarına uçup gidecek soyut kavramlar bu soruyla ete kemiğe bürünmüştür. ortada bir insanlık suçu varsa, birilerinin de suçlu olması gerektiğini topluma hatırlatmaktır sorunun ödevi. ve "babam da olsan affetmem" demektir.

ben kendi sorumu soramadım... 6-7 eylül 1955 günlerinde yaşananların ne anlama geldiğini kavradığımda çok sevdiğim dedem çoktan aramızdan ayrılmıştı. ama dedemin sözü geçen tarihte istanbul'da olmadığını bilsem de, bu soruyu aklımdan atmayı bir türlü başaramıyorum: "dede, ne yaptın?"

o iki aşağılık günde istanbul'da olsaydın, ne yapardın? kimin omzuna değerdi omzun? yahudi komşunu mu saklardın, rum esnafın dükkanını yağmalayan güruhun önüne mi dikilirdin? tecavüzcülerden hesap mı sorardın?

utandın mı? yoksa sen de yağmacıların resimlerine sempatiyle mi baktın gazete sayfalarını çevirirken?

sahi, kimdin sen dede?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...