feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2011 Salı

HIRSIZIN HİÇ SUÇU YOK!


embesiller tarafından yine embesiller için - işaret parmağı her daim azarlamak için yukarıda - didaktik komedi üreten levent kırcagiller'in "türkiye, komedyenler için çarpıklıklarıyla bir cennet, biz insanları en çok toplumsal çarpıklıkları vurgulayarak güldürüyoruz." açıklamalarına karşıt bir de cem yılmaz'ın "her şey güllük gülistanlık olsun, bakın ben sizi güldürecek ne çok şey buluyorum"u vardır. (levent kırca'dan cem yılmaz'a komedide yaşanan dönüşüm, kuşkusuz toplumda yaşanan dönüşümün bir sonucu, daha doğrusu bir parçası. olur da zaman, mekan ve ruh halim izin verirse ilerde bu konuda da birkaç kelime etmek isterim.) güneşli pazartesiler'de yazdıklarım kuşkusuz komedi değil, insanları güldürme konusunda özel bir iddiam da yok. ilgimi çeken, çoğunlukla da beni öfkelendiren konular hakkında sözümü söylüyorum.

daha önce de muhafazakar ahlak üstüne bir-iki kelime karalamış, bir defasında "muhafazakar ahlak ikiyüzlüdür [...] kendi davranışını gözden geçirmek, hayatını daha 'iyi' yaşamak değil, başkalarını baskı altına almak, onların üzerinde iktidar kurmaktır varoluş nedeni." demiş, bir diğer yazıda elimden geldiğince ironik bir dille muhafazakar ahlakın (ya da ideolojinin) ezen-ezilen, fail-kurban ilişkilerini ters çevirme eğilimini ortaya koymaya çalışmıştım. insanın söylediği söze, oluşturduğu teoriye günlük hayattan kanıtlar toplaması, normal koşullar altında - en azından bilimsel açıdan - olumlu bir durum. ama örneğin "faşizm geliyor, kapıya dayandı" teorisini ortaya atan bir insanın hayatın içinde savını destekleyen kanıtlarla karşılaştığında sevinç duyması olsa olsa hastalıklı bir ruh haliyle açıklanabilir. bütün gözeneklerimden ruh sağlığı fışkırmasa da, çok şükür "hepimiz yakında öleceğiz demiştim, bakın ölüyoruz"u gözlerimde haklılığın verdiği gurur ve sevinç parıltısıyla ve yüzümde bir gülümsemeyle söyleyebilecek kadar tırlatmadım.

uzun sözün kısası, muhafazakar ahlak konusunda söylediklerime dair bir örnekle karşınızdayım. ama - cem yılmaz gibi - "siktirin gidin hayatımdan, ben sinema ve edebiyat hakkında da yazarım, size ihtiyacım yok" demeden edemeyeceğim...

mardin'de 25'iyetişkin 26 erkek tarafından 7 ay boyunca tecavüz edilen 12 yaşındaki n.ç.'nin hikayesini hepiniz duymuşsunuzdur sanırım. (bundan sonra n.ç. yerine "nilüfer" diyeceğim, ki bir üçüncü sayfa haberi karakterinden değil, gerçek bir insandan sözettiğimizi unutmayalım.) 2002 yılında ortaya çıkan olayın mahkemesi, 8 yıl sonra, geçtiğimiz ekim ayında sonuçlanmış, 26 tecavüzcünün tamamı, mümkün olan en hafif cezalara çarptırılmışlardı: 18 yaşın altındaki bir sanık 3 yıl 2 aya, "eylemi teşebbüs aşamasında kalan" bir diğeri 1 yıl 4 aya mahkum edilirken, geri kalan tüm tecavüzcüler 5'er yılla cezalandırıldı. "bu kadar da olmaz" mı diyorsunuz? durun, daha yeni başladık: sanıklardan hiçbiri yukarıda yazan cezaları yatmayacak, çünkü mahkeme tüm bu cezalarda "iyi hal" indirimine gitmeye karar vermiş. nilüfer'e tecavüz eden erkeklerden en yüksek cezayı alan bu durumda 4 yıl 10 aya çarptırılmış oluyor.

mahkemenin, "iyi hal" gerekçesini aynen aktarıyorum: 
"n.ç.’nin mağduresi olduğu olayların ahlaki radaetinin (kötülüğünün) farkında olduğu, bu olaylara ruhsal yönden karşı koymaya muktedir olduğu halde kendi iradesiyle para kazanmak amacıyla sanıklar t. ve e. ile irtibata geçtiği veya bunlarla irtibata geçen diğer sanıklarla ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır. adli tıp’ın tespitine göre, mağdurenin olay tarihindeki gerçek yaşı 15’tir. sanıkların maddi veya manevi bir cebir kullandıklarına dair unsurun bulunmaması, mağdurenin yaşının da kanunun suç olarak kabul ettiği 15 sınırında olması nedeniyle, sanık t. ve e. dışındaki sanıklar için cezaların alt sınırdan tayin edilmesi gerektiği kanısına ulaşılmıştır.”
"iyi hal" gerekçesini bildiğimiz türkçe'ye çevirirsek ortaya şu çıkıyor: 25'i yetişkin 26 erkek 12 yaşındaki nilüfer'e tecavüz etmemiş, nilüfer illa onlarla sevişmek istemiş, onlar da kıramamışlar. hem zaten "acıtmadan sikmişler". nilüfer'in yaşı 12 miydi, 15 mi, bilmiyorum. bilmek de istemiyorum, açıkçası umrumda değil.

devam ediyorum: nilüfer "olayın ahlaki radaetini müdrik"miş (türkçesi: "olayın ahlaki açıdan kötü olduğunun bilincinde"ymiş, bu vesileyle türkiye'de hukuk dilinin neden hala osmanlıca olduğunu "müdrik" oldum: dertlerini türkçe anlatmaya kalksalar, hukuka olmayan güvenimiz yerini mahkeme salonlarının tutuşturup, karşısına geçip, sigara yakıp yangını izlememize bırakacak. ve kimse bir an için olsun haklılığımızdan şüphe duyamayacak), peki yaşananların "ahlaki açıdan kötü" olduğunu nilüfer biliyordu da, 26 tecavüzcü bilmiyor muydu? diyelim ki, nilüfer epey bir "müdrik"ti, canı da acayip 26 kelli felli, götlü göbekli "amca"yla 7 ay boyunca anal seks yapmak istiyordu, peki hırsızın hiç mi suçu yok? nilüfer ya da başka bir çocuk "beni öldürün" dese öldürmek de mi mesele olmaktan çıkacak?

cezaları alt sınırdan verilmeyen ve "iyi hal"den indirilmeyen "t." ve "e."nin kadın olduklarını da atlamayalım. iyi olmayan halleri, "kendi yaşadıkları iffetsiz hayatı 13 yaşında bir çocuğa da yaşatmak şeklinde gözüken olumsuz tutum ve davranışları"ymış. bir çocuğu, yetişkin erkeklere pazarlamak iyi bir hal değil kuşkusuz ve bunu yapanların kadın olması da işlenen suçu hafifletmiyor. ama "t." ve "e."nin yaşadıkları hayat "iffetsiz"ken, 26 erkeğin halinin "iyi" olmasına ne demeli? orhan çeker'in "tecavüzde kadının da suçu var"ını "tecavüzün tek suçlusu kadın" olarak okumamız gerektiğini daha açık gösterecek bir örnek var mı? yukarıda ne demiştik: hırsızın hiç mi suçu yok? yok, hırsızın hiç suçu yok. konu tecavüzse bütün suç ev sahibindedir. erkek tecavüz eder, kendine tecavüz ettirmemek kadının görevidir. o yüzden nilüfer'i pazarlayan iki kadın "iffetsiz" ve 9'ar yıl yatacak, tecavüz eden 26 erkekten hiç biriyse, "iffetsiz" kadınlarla yatmak gibi "erkek" olmanın gereğini yerine getirmek dışında bir şey yapmadıklarından alt sınırdan ceza alıp, "iyi hal" indiriminden yararlanarak en fazla 4 yıl 10 ay yattıktan sonra hapisten çıkacak. tek eksik nilüfer'e de bir 9 yıl ya da 19 yıl verilmesi: utanmamış mı "iffetsiz iffetsiz" kendinden kaç yaş büyük erkeklerle cinsel ilişkiye girmeye? bir de "hak yolu" dururken "bok yolu"? hem de bunu 12 yaşında yapıp çocuklarımıza da kötü örnek olacak, yok öyle yağma...

bu mesele, hiçbir zaman nilüfer, onu pazarlayan 2 kadın ve 26 tecavüzcüsü arasında değildi zaten. ikisi tutup, yirmi altısı tecavüz ederken, "hani bana, hani bana" diyen milyonlar hep ama hep oyunun bir parçasıydı. mahkemenin gerekçeli kararı, malumu ilamdan öte bir anlam ifade etmiyor. nilüfer'e tecavüz eden 26 kişi değil, mahkemeleri, yasaları, kültürü, ahlakı, aile yapısı, devleti ve daha aklıma gelmeyen binbir kurumu ve özelliğiyle bütün bir toplumdur. buyrun marilyn french'in tecavüzü münferit bir olay olmaktan çıkarıp, bir olgu, erkeğin kadının üstünde erk uygulamasını sistematik olarak yeniden üreten toplumsal bir iktidar ilişkisi olarak tanımlayan sözlerini yeniden tartışalım: "erkekler [...] gözleriyle, yasalarıyla, kodlarıyla bize tecavüz eder."

9 Şubat 2011 Çarşamba

"BÜTÜN ERKEKLER TECAVÜZCÜDÜR!"


"bütün erkekler tecavüzcüdür!" amerikalı yazar marilyn french'in bu cümlesi, kaleminden çıktıktan sonra feminist hareketin genetik kodlarına işleyerek izler bırakan, "erkek dünya"ya oturaklı bir yumruk indiren radikal bir yergi. french'in sözlerinin radikalliği, ilk bakışta dünyanın yarısını karşısına alıyor, düşman ilan ediyor gibi durmasından değil, tecavüzü münferit bir olay olmaktan çıkarıp, bir olgu, erkeğin kadının üstünde erk uygulamasını sistematik olarak yeniden üreten toplumsal bir iktidar ilişkisi olarak tanımlamasında yatar. french, "erkekler [...] gözleriyle, yasalarıyla, kodlarıyla bize tecavüz eder" diyordu.

french, kadınların, evde, işte, okulda ayrımcılığa uğraması, iktidarın öznesi olmasına - "erkek"leşmediği sürece - izin verilmeyerek nesneleştirilmesi ve tecavüz birbirinden ayrı düşünülemez demek isterken; içinde bulunduğu bağlamdan koparılarak ünlenen sözleri, dünyanın en yanlış anlaşılan cümleleri arasında tepelere tırmanacaktı. yalnızca french'i ve hemen sonrasında bütün feministleri "erkek düşmanı" ilan edecek olan muhafazakar akıl değil, feminist hareketin sözde radikal kesimleri de "bütün erkekler tecavüzcüdür"ü içeriksiz bir savaş çığlığına dönüştürecekti.

söylemediği sözlerle, anlatmadığı hikayelerle ünlenen insanlar hep hüzünlendirmiştir beni. ama marilyn french'i anışım nedensiz değil. "bütün erkeklerin tecavüzcülüğü"nün hayaleti karşıma dikildi, french'i anmamazlık edemedim. muhafazakar akıl, french'in toplumsal bir yaratık olarak "tecavüzcü" olarak tanımladığı erkeği, biyolojik bir yaratık ("çüklü") olarak tecavüzcü ilan etti: akp milletvekillerinin hazırladığı bir yasa tasarısı, birden fazla defa tecavüz suçundan hüküm giyenlerin kimyasal olarak hadım edilmesini öngörüyor.

şeriatımtrak bir aristo mantığı haykırıyor meclis sıralarından: "siklerini keselim - taşaklarıyla beraber kökten; hadım edelim onları, erkekliklerini ellerinden alalım!" öyle ya, kolu olmayan çalamaz, penisi olmayan penetre edemez, eh artık moderneştik de, bastık mı ilacı, büzülüverir tecavüzcülerin testisleri... oysa erkeğin kadına penisi olduğu için değil, erkekegemen toplumsal iktidar ilişkileri onu, toplumsal erkeği, iktidarın öznesine, kadınıysa erkeğin iktidarının nesnesine dönüştürdüğü için tecavüz ettiğini görmez muhafazakar akıl. penis, tecavüzün hem aracı, hem öznesi, hem de gerekli ve yeterli önkoşuludur onun için.

düşünüşü, aslen nasıl tecavüzcüleştiğimize ayna tutar. "penisli olmak" üstünden tanımlanıyormuş gibi yapılan, ama hiçbir zaman iktidardan, sertlikten, güçten bağımsız olmayan, hep belirli davranış biçimlerini içeren "erkek", o kadar iktidarlıdır ki, tecavüz etmesinden doğal bir şey olamaz. ("iktidarsız" sözcüğünün erekte olamayan anlamına gelmesi bile ciltlerce yazının anlatamayacağını anlatmaya yeter ya, biz yine de devam edelim.) öyleyse yegane çözüm tecavüzcüyü "erkeklik"ten çıkarmak, hadım etmektir.

toplumsal olarak yaratılmış anlamlar, kendi yaratılışlarını, tarihselliklerini gizlemek için hep yaratılışlarının ötesine işaret ederler: türk ulusu, 19. yüzyılın sonlarında modern bir ulus projesi olarak icat edilmemiş, kurumsallaştırılmamıştır mesela, asena'yla beraber sığındığı vadiden fışkırıvermiştir dışarı; ya da - bizim tanıdığımız biçimi ve içeriğiyle - aşk, insanların yaratımı değildir, ebedi ve ezelidir. işte - yine bizim tanıdığımız biçimi ve içeriğiyle - erkek de (ve tabii ki kadın da), toplumsal olarak tanımlanmamıştır. o, kendi yaratılış mitolojisinde ebedi iktidar, ebedi tecavüzcüdür.

tecavüz, münferit bir olay değil, toplumsal bir olgu, bir ilişki, iktidar biçimidir. öznesi de, "penisi olan" değil, toplumsal iktidar olan erkektir. zorla girilen cinsel ilişki, her gün, her dakika kendini yeniden üreten tecavüzün bir biçimi, olsa olsa (sembolik) doruk noktasıdır. tecavüzsüz bir dünya için toplumsal birer yaratık olarak kadının ve erkeğin (en azından bugünkü anlamlarıyla) ölmeleri kaçınılmazdır. ben erkeklikten istifa ettim. size de tavsiye ederim. ve inanın penisiniz ve testisleriniz de ilk defa özgür olacaklar...

27 Aralık 2010 Pazartesi

...ZAYIFLIK...BAŞARISIZLIK...


ursula k. le guin’in dancing at the edge of the world kitabından ali tamur tarafından çevrilmiş, 1983 yılında mills koleji mezuniyet töreninde yaptığı çarpıcı ve ilginç konuşmanın kadın erkek ilişkilerini iktidar, başarı olgularından yola çıkarak yorumlaması ve yeni bir dil yaratması itibariyle okumaya değer olduğunu düşündüğüm için paylaşıyorum:

"mills koleji idaresine bana sık sık elde edemediğim, bir topluluk önünde kadınların diliyle konuşma şansını verdiği için teşekkür ederim. mezunlar arasında erkeklerin olduğunu biliyorum ve onları dışlama gibi bir niyetim yok, tam tersine. bir eski yunan trajedisi vardır. yunanlı yabancıya “yunanca biliyorsan başını salla, anlayayım bilmediğini” der. yine de mezuniyet töreninde tüm mezunların erkek olduğu veya erkek olması gerektiği ön kabulü yapılıyor.12.yüzyıldan kalma, erkeklerin üstünde harika görünen, bizi ise mantara veya hamile bir leyleğe benzeten cüppeler giyiyor olmamız da bu yüzden: tüm entelektüel geleneklerimiz erkeklere mahsus. halk önünde halkın diliyle, klan veya ulusun diliyle konuşulur, bizim klanımızın dili de erkek dili. tabii, kadınlarda bu dili öğrenebilir, aptal değiliz ne de olsa. söylediklerine bakarak margaret thatcher’i ronald reagan’dan indira gandi’yi general somoza’dan ayırt edebiliyorsanız bana da anlatın. bu dünya erkeklere ait ve erkeklerin dilini konuşuyor. sözcükleri güce yönelik, güç ile ilgili sözcükler. uzun bir yoldan geliyoruz, ama hiçbir yol yeterince uzun değil. kendinizi satarak bile oraya ulaşamazsınız, çünkü orası da onlara ait, size değil.

belki güç hakkında, hayat mücadelesi hakkında yeterince söz işittik. belki biraz da zayıflık sözcüklerine ihtiyacımız var. şimdi, bu fildişi kuleden gerçek dünyaya karışmanızı ve orada zaferlerle dolu bir kariyer yapmanızı dilemek veya kocanıza yardım etmenizi ve ülkemizi korumanızı, güçlendirmenizi ve her atıldığınız işte başarıdan başarıya koşmanızı dilemek yerine bir kadın gibi konuşsam ne olur acaba? dediklerim hoş görünmeyecek, kulaklarınızı tırmalayacak. mesela çocuk istiyorsanız, çocuklarınız olmasını diliyorum. sürüyle değil iki tane. çocuklarınız güzel olmasını diliyorum. sizin ve onların aç kalmamanızı, sıcak ve temiz bir yuvanızın olmasını, arkadaşlarınızın olmasını ve sevdiğiniz bir işinizin olmasını diliyorum. bu kadar mı? biz üniversiteye bunun için mi gittik yani? başarıdan bahsetmedim. başarı, bir başkasının başarısızlığı anlamına geliyor. başarı, düşlemeye devam edebileceğimiz bir amerika rüyası sadece, birçok yerlerde ve bu arada ülkemizde milyonlarca insan korkunç bir yoksulluk gerçeğiyle yaşıyor. hayır, size başarı dilemiyorum. başarı hakkında konuşmak bile istemiyorum. konuşmak istediğim konu başarısızlık.

sadece insan olduğunuz için başarısızlıkla tanışacaksınız. güçlü olduğunuzu sanırken, adaletsizlik, ihanete uğrama ve yerine konmayacak kayıplarla karışılacaksınız. güçlü olduğunuzu sanırken zayıf olduğunuzu öğreneceksiniz. mülk edinmeye çalışacaksınız ve mülkleriniz size sahip olacak. kendinizi, bu güne kadar da bunu yaşamış olmalısınız, karanlıkta yalnız ve korkuyor bulacaksınız. sizin için temennim, kardeşlerim, oğullarım, kızlarım orada, o karanlıkta yaşamınızı sürdürebilmenizdir. başarıya tapan akılcı uygarlığımızın inkâr ettiği, yaşamın olamayacağını bir sürgün yeri olarak gördüğü o yabancı topraklarda yaşayabilmenizdir.


biz, şu anda da yabancıyız. kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. bu onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım. cinsellikten bahsetmiyorum, cinsellik kadın olsun, erkek olsun herkesin kendi ayaklarının üstünde durabilmesi gereken bir alan. dünyadan, erkeklerin rekabetine dayalı, saldırganlık, otorite ve güç üstüne kurulmuş dünyasından bahsediyorum. eğer orada kadın olarak yaşayabilmek istiyorsak bir miktar ayrımcılık yapmaya zorlanmış durumdayız. mills koleji de böyle bir ayrımcılığın maddeleşmiş bir hali zaten. savaş oyunlarının dünyası bizim tarafımızdan veya bizim için kurulmadı, orada savaş maskeleri takmadan soluk almamız bile mümkün değil. ve bir kere savaş maskesini taktıktan sonra çıkartmak çok zordur. bundan sonraki yaşantımızda, yaşamımızı, kolejdeyken bir miktar yapabildiğimiz gibi, kendi değerlerimize göre yönlendirebilmemiz nasıl mümkün olabilir peki? erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisi için çalışarak değil, bu onların oyunu. erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisine karşı mücadele ederek de değil, bu oyunu onların kurallarıyla oynamak olur. ama bizim yanımızda olan erkeklerle beraber, bizim oyunumuz bu işte. üniversite bitirmiş özgür bir kadın neden hayatını maço erkeklere hizmet ederken veya onlarla kavga ederek geçirsin? neden hayatını onların terimleriyle yaşasın? maço erkek bizim terimlerimizden, akılcı, olumlu ve rekabete dayalı olmayan terimlerimizden korkuyor. onlardan tiksinmemiz, onları inkâr etmemizi istedi bizden. toplumumuzda kadınlar yaşadı ve yaşadıkları için onlardan tiksinti duyuldu. hayatın kocaman bir bölümünden, çaresizlikten, zayıflıktan, hastalıktan, rasyonel olmayan bölümünden tiksinti duyuldu; gölgede, derinde, hayatın derinliklerinde duran, pasif, bulanık, kontrol edilemeyen, içgüdüsel ve kirli bölümünden. işte bize ait olan bu bölümdür, cengâverlerin inkâr ettiği ve üstlenmediği bölüm; biz kadınlara ve bize katılmaya hazır olan erkeklere. doktor olmayan sadece hemşire olabilen, cengâver olmayan sadece sivil memur olan, şerif olmayan sadece kızılderili olabilen bizlere. ülkemiz burası işte, gece. bir de ışıl ışıl bir gündüzümüz de var elbette, yayalar ve ekili parlak çayırlarla dolu olan. ama oraya henüz ulaşmış değiliz sadece öncülerin hikâyeleri var elimizde oraya ait. ve oraya asla maçoları takip ederek ulaşamayacağız. oraya sadece, kendi yolumuzu çizere, kendi ülkemizden, kendi karanlığımızı yasayarak ulaşabiliriz. sizin için ümidim kardeşleri, ülkemizde mahkûmlar olarak, kadın olmaktan utanarak, sosyal sistemin psikopatlığı içinde ezilerek değil yerliler olarak yaşamamızdır. orasını yuvanız olarak bellemeniz, kendi kendinizin efendisi olmanızdır, kendinize ait bir odanız olmasıdır. orada, sanat mı, bilim mi, işletme mi, yerleri süpürmek mi, hangi konuda iyiyseniz onu yapmanız ve kadın olduğunuz için ikinci sınıf iş çıkarttığınızı söyleyenlere cehenneme kadar yolları olduğunu söylemenizdir; işiniz için erkeklerle eşit ücret almanızdır. ne hükmetme nede hükmedilme ihtiyacı duymanızdır. hiç bir zaman kurban gitmemeniz, ama aynı zamanda hiçbir zaman başkaları üzerinde güce sahip olmamanızdır. başarısızlıkla karşılaştığınızda, yenildiğinizde, acı çektiğinizde karanlığın bizim ülkemiz olduğunu hatırlamanızdır, savaşların ve zaferlerin olmadığı ama geleceği içinde taşıyan karanlığın. köklerimiz yerin derinliklerinde, dünya bizim ülkemiz. kutsanma umudumuz yukarılarda değil, yeryüzünde ve aşağılarda yatıyor. casusu uydular ve füzelerle dolu gökyüzünde değil. gözleri kamaştıran ışıkta değil, ruhumuzu besleyen, bize insan ruhu veren karanlıkta."

gand

24 Kasım 2010 Çarşamba

KISA KISA - GARİP


* bu sabah yıllar önce ortadan kaybolan bir arkadaşımı rüyamda gördüm. nerede olduğunu, bunca yıl neler yaptığını sormak istedim, ama rüyada yapmak, söylemek istediğim şeyi bir türlü denk getirip yapamam, söyleyemem durumu tekerrür ettiğinden beceremedim. gerçek hayatta istanbul türkçesi konuşan arkadaşım, rüyamda orta anadolu türkçesi konuşuyordu. rüyayı görürken de bu garipliğin farkına vardığımı hatırlıyorum. ayrıca son gördüğümde olduğundan çok daha zayıftı ve yüzü de kendi yüzü değildi. ama yine de karşımdakinin kaybolan arkadaşım olduğunu biliyordum. bir insanın kimseye bir şey söylemeden ortadan kaybolması ne kadar garip bir durum. geride kalanlar için yaşadıkları sürece içlerini kemiren bir merak, yakalarını bırakmayan bir beklenti anlamına gelse de; her şeyi geride bırakıp, arkada bıraktıklarına bir daha dönüp bakmamacasına çekip gitme tasavvurunun bile kendine özgü bir çekiciliği var.

* amcam, yakın bir arkadaşının babasının "sigara almaya gidiyorum" diyerek evden çıktığını ve tam otuz yıl sonra, sigara almış bir şekilde yeni zelanda'dan döndüğünü anlatmıştı. üç çocukla birlikte ortada bıraktığı karısı, babasız büyüyen çocukları, kardeşleri, terkedilmelerine ve bunca yıl haber alamamalarına rağmen sıcak bir karşılama yemeği düzenlemişler. amcam yemekte arkadaşıyla sohbet ederken "konuştuğunuza göre yemeği bitirdiniz herhalde" diye tavır koyarak "sofra adabı" öğretmeye kalktığını anlatıyordu bu garip adamın.

* ibrahim tatlıses'in program yaptığı bir otelde sahneye çağırdığı on yaşındaki bir kız çocuğuna "küçük orospu" demesi, olay yerinde olan kültür bakanı ertuğrul günay'ın tepki göstermek yerine tatlıses'le kızın ailesini barıştırma yoluna gitmesi bütün gazetelerde, internet sitelerinde vs. haber oldu. o yüzden tatlıses'in sözlerinin üstünde durmak yerine, "kader"in ("kadın adayları destekleme ve eğitme derneği") olayın ardından gösterdiği tepkiye değineceğim. dernek, basın açıklamasında şu sözleri kullanmış: "argoda, 'para karşılığı seks işçiliği yapan' kadınları tanımlamak için kullanılan ve türkiye'de erkeklerin kadınları aşağılamak için hakaret amacıyla kullandıkları bu kelimenin hele de bir çocuğa karşı 'fütursuzca, şuursuzca, saygısızca' kullanılması büyük bir ayıp olmasının yanı sıra suçtur." on binlerce kadının para karşılığında erkeklerle seks yapmak zorunda kalmasının, meslekleri nedeniyle toplumdan dışlanmalarının, hakaretlere, tacizlere, tecavüzlere maruz kalmasının, damgalanmasının, kovuşturulmasının karşısında erkek egemen ve insanın kendisi de dahil her şeyi metalaştıran toplumla yüzleşmek, hesaplaşmak yerine, yalnızca "orospu" sözcüğünün "fütursuzca, şuursuzca, saygısızca" söz konusu mesleği icra etmeyen küçük bir kıza hitaben kullanılmasına tepki koyanlar, (ya farkında olmadan ya da bilerek ve isteyerek) erkek egemen ve "her koyunun kendi bacağından asıldığı" toplumun saflarında yerlerini alıyorlar. zira dertleri ne "para karşılığı seks işçiliği yapan" kadınların "kader"iyle (onlar zaten sadece milletvekilliğine aday olan kadınların "kader"i), ne de toplumun "orospu"luğa mahkum ettiği kadınların kendisini suçlu ilan edercesine sözcüğün hakaret olmasıyla. toplumun ışık görmeyen bodrum katına hapsedilen, itilen-kakılan, aşağılanan "orospu"lar dursunlar durdukları yerde, yeter ki "orospuluk" yapmayan küçük kıza layık görülmesin bu ünvan. feminizmi nerelerinden anlamışlarsa oralarına soksunlar bir zahmet!

* "kadınlar fuhuşa karşıdır!" ne zaman böyle düşünmeye başladım, nasıl bu sonuca vardım bilmiyorum. kendimi bildim bileli sahip olduğum bu önyargı kumdan bir kaleymiş. gerçeklerle karşılaştığımda çok çabuk yıkıldı ve şoku üstümden hala atabilmiş değilim. kadınların fuhuşa karşı olduğu kurgusu benim kafamda, öyle "genelevleri basalım, içerde kimi bulursak kafasını kıralım" tarzı ahlakçı bir tepkiyi değil, kadınların erkek egemen toplumda kendi ezilmelerinden yola çıkarak "orospu"ların yaşamlarını, "kader"lerini anlayabileceklerini imliyordu. oysa "genelevler olmasa bu erkekler yolda bize sarkıntılık eder" düşüncesi o kadar derine işlemiş ki, fuhuşun varlığı - fazla göz önünde olmaması kaydıyla - kadınların da büyük bir çoğunluğunun desteğini alıyor. böylece erkek egemen toplumun ancak bir totalite olarak varlığını sürdürebildiği, her kadının (daha doğrusu her insanın) insanca yaşamasının, tek bir kadının insanca yaşamasının önkoşulu olduğu gözden kaçıyor. "sana tecavüz etsinler, seni taciz etsinler, ezsinler, iktidarsızlaştırsınlar ki, ben kurtulayım"ın yerine "sana tecavüz etmesinler ki, bana da etmesinler"in alması tek kurtuluş yolumuz...

* ezilen insanların, diğer ezilen insanlarla empati kurarak sorunu ezme-ezilme ilişkisinin kendisinde bulacaklarına dair "çocukça" umudum binbir hayal kırıklığıyla çoktan tarihe gömüldü. eşcinsellerin ırkçılığa karşı çıkması, kürtler'in çingenelere sahip çıkması, işsizlerin sokak çocuklarının halinden anlaması ne kadar daha güzel, özgür ve kardeşçe bir yaşamın mümkün olması için zorunluysa da, insanların kendiliğinden böyle bir bilinç geliştireceklerine dair umudum kalmadı. bakalım nasıl olacak bu işler...

21 Ekim 2010 Perşembe

YORUMSUZ - III


"sözün bittiği yer"i hep bir klişe olarak düşünürdüm, yanılmışım, o "yer" gerçekten varmış...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

FRANSA'DA ÖRTÜNME YASAĞI


geçtiğimiz günlerde fransa parlamentosu yüzü örten çarşaf ("nikab" ve "burka") giymeyi yasakladı. nikab ve burka giymek fransa'da artık yalnızca devlet dairelerinde, okullarda vs. değil, sokakta da yasak. yasağa rağmen örtünen kadınları 150 euro, karısını ya da kızını zorladığına kanaat getirilen erkekleri 15 bin ile 30 bin euro arası para ve bir yıl hapis cezası bekliyor.

aslında avrupa'da nikab ve burkayı ilk yasaklayan ülke bu yılın nisan ayında belçika olmuştu, ama bu yazıyı yazmak 5 milyon nüfusla avrupa'da en çok müslümanı barındıran fransa'nın yasayı çıkarmasına kısmet oldu.

ancak yasaklanan yalnızca dini bir giysi olarak çarşafın belirli versiyonları değil aslında, kamuya açık alanlarda insanların yüzünü tanınmayacak şekilde örtmesi genel olarak yasaklandı. örneğin yürüyüşlerde eylemcilerin maske, atkı vs. ile yüzlerini örtmeleri de bu yasağın kapsamına giriyor, ki tartışmanın alevlenmesi de geçtiğimiz yıl strassbourg'daki nato zirvesine karşı yapılan gösteriler sırasında yaşanan sokak çatışmaları sonrasına denk düşüyor. kanunda öngörülen üç istisna, kask takan motorsiklet sürücüleri, karnaval katılımcıları ve tanınmamak amacıyla maske kullanan polisler. bu açıdan değerlendirildiğinde yasa aynı zamanda muhaliflerin kendilerini devletten korumalarının önünde engel teşkil ediyor.

ama biz yine de işin inancı nedeniyle örtünen kadınlarla ilgili kısmına dönelim, zira böyle bir yasağın toplumun ağır bir tepkisiyle karşılaşmadan yasalaşabilmesi kesinlikle buradan geçiyor.

yasağın toplumsal destek kazanmasında iki söylem düzlemi önem kazanıyor: bunlardan birincisi "güvenlik". çarşaf giyen bir insanın kimliğinin tespit edilmesinin zorluğu ve "çarşafın altında acaba ne var?" sorusunun fransa'da gittikçe artan bir biçimde "kalaşnikof ya da patlayıcı madde olabilir mi?" sorusuyla perçinlenmesi insanların bu yasağa olumlu yaklaşmalarındaki önemli etkenlerden biri oldu. (bir de tabii inatla çarşafın altında seksi iç çamaşırı hayal etmek isteyen bir kesim var, ama o başka bir konu tabii.) insanların güvenlik gereksinimlerinin medyal propaganda aracılığıyla paranoya derecesinde polisiye-askeri anlamda bir güvenlik arayışına doğru sürüklenmesi, onyıllardır sahip olunan güvenliklerin (sağlık sigortası, ekonomik güvenceler, çalışan nüfusun sosyal hakları vs.) hızla ortadan kaldırılması sürecine eşlik ediyor. (zygmunt bauman, bu bağlamda insanların sürekli azalan oranda karşılanan "safety" gereksiniminin daha fazla "security"yle absorbe edilmesinden bahsediyor.)

sözünü ettiğim düzlemlerin ikincisiyse genel olarak insan hakları, özeldeyse kadın hakları. bir baskı aracı olarak örtünmenin kadının onurunu ayaklar altına aldığı söylemi, fransa parlamentosunun ve - şimdiye kadar ciddi bir tepki göstermeyen - halkının, ezilen müslüman kadınları kurtarma görevini kendinde görmesini sağladı. fransa devlet başkanı sarkozy yasağı meşrulaştırmak amacıyla şöyle demiş: "fransa, insanlık onuru, kadınlık onuru ve toplumun birarada yaşamı hakkında belirli değerleri olan yaşlı bir ulus. yüzü tamamen örtecek biçimde giyinme, bizim için temel, cumhuriyet için yaşamsal önemde olan bu değerleri öyle derinden yaralıyor ki, yasaktan başka bir çözüm mümkün değil."

bir kadının örtünmeye zorlanması tabii ki korkunç bir durum. ama burada korkunç olan kadının yüzünün görünmemesinden çok zorlamanın kendisi. tarihte "ileri" ve "geri" adını verebileceğimiz iki yönün olduğu, kısacası tarihin başı ve sonu olan çizgisel bir yol olduğu yanılsamasını bir kenara bırakırsak, örtünmenin yasaklanmasının özünde mini eteğin yasaklanmasından pek bir farkı yok. sonuçta devlet (ya da toplum ya da her ikisi birden) belirli bir giyinme normu saptıyor. ve bu normdan sapmayı yasaklıyor. örtünmeye zorlanan kadın, bu yasayla açılmaya zorlanıyor. ortada nesne olarak kadın, bir yandan "örtün" diyen bir iktidar çekiştiriyor, diğer yandan "soyun" diyen bir diğeri. oysa bir şekilde "onur" kavramının içi doldurulacaksa, bu kadının nesne olmaktan çıkıp özne olmasıyla mümkün.

yasaktan etkilenecek olan kadınların sayısının iki bin civarında olduğu tahmin ediliyor. değişen, buna rağmen yalnızca iki bin müslüman kadının değil, fransa'da yaşayan on milyonlarca insanın hayatı. zira bir toplumun azınlıklarına karşı nasıl davrandığı toplumun geneli hakkında da çok fazla şey anlatıyor.

örneğin rahibelik de kadının doğal ihtiyaçlarının ve özgürlüğünün din tarafından (ya da aracılığıyla) bastırılması, ancak söz konusu olan ülkenin "kendi dini" olunca toplum genelinde bir bakıp da görmeme hali egemen oluyor. sorunun çözümüne islam'dan başlanması, ağızda türkiye'deki misyoner cinayetlerini andıran bir tat bırakıyor. bir diğer mesele, ki bence bu çok daha önemli, kadınlara yönelik baskının "islam'a özel" bir durum olarak kabul görmesi, fransa toplumunun kendisini aklamasını, fransa'da kadınların hala ayrımcılığa ve baskıya tabii olduğunu göz ardı etmesini sağlıyor.

islam'ın - ve dolayısıyla müslümanların - üstüne "gerçek kötü" imajının yapışması, avrupa'da yapısal olarak antisemitizmle gittikçe daha çok benzeşen bir islamofobinin yaygınlaşmasının sonucu. "inanç"ın, dinlerin kendisiyle derdi olan bir insan olarak türkiye'de yaşadığım sürece islam'a karşı mücadele verdim. bunun yanında örneğin sinagoglara saldırı düzenlediği zamansa mağdurlara bir tekme de ben atmadım, zira aksi halde yaptığım dine karşı mücadele değil, antisemitizme, ırkçılığa eklemlenmek olacaktı.

avrupa'da insanları "özgürleştirmek" istediğini iddia edip de işe hep başkalarından başlayanlar karşıma çıktığında da aynı refleksi korumaya çalışıyorum.


PS kadın ve eşcinsel hakları hareketlerinin anaakımının "medeniyetler çatışması" kapsamında savaş çığırtkanlığı yapan koroya katılmasına dair de bir şeyler karalayacağım fırsatını bulursam.

9 Mart 2010 Salı

8 MART


8 mart'ı ıskaladıktan sonra bugün - gecikmeli olarak - dünya kadınlar günü'nün tarihiyle ilgili hakkında bir şeyler karalıyorum, daha ayrıntlı yazı artık seneye kaldı...

1910 yılında - günümüzden tam yüz yıl önce - kopenhag'da düzenlenen ikinci dünya sosyalist kadınlar konferansı'nda almanyalı komünist clara zetkin'in önerisi üzerine bir mücadele günü olarak kabul edildi dünya kadınlar günü. dünya kadınlar günü'nün amaçları, kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesi, çıkması muhtemel savaşın engellenmesi (birinci dünya savaşı), kadın ve çocukların ekonomik, sosyal haklarına kavuşmaları ve zorlaşan geçim şartlarına karşı mücadele olarak kararlaştırılmıştı.

bu tarihten bir yıl önce, 1909 yılında, abd'li sosyalist kadınlar şubat ayının son pazar gününü "ulusal kadın günü" ilan etmişlerdi. 18 mart 1911'de paris'te ve viyana'da - paris komünü'nün 40. yılına denk gelecek şekilde, 19 mart'taysa almanya, danimarka, isviçre ve abd'de ilk dünya kadınlar günü yürüyüşleri düzenlendi. katılımcı sayısı, yalnızca almanya'da 1 milyonu aşıyordu. sonraki yıllarda eylemler hollanda, isveç, rusya ve çekoslavakya'ya da yayıldı. dünya kadınlar günü, ilk yıllarında aynı zamanda kadınların sosyalizm mücadelesinde saf tutması anlamına geliyordu. clara zetkin şöyle yazmıştı: "dünya kadınlar günü'nün amacı; kadın haklarının, tüm toplumsal ayrıcalıklardan bağımsız olarak insan hakkı, kişilik hakkı olarak kabul edilmesidir. kadınlar günü'nün yalnızca dişi cinsiyetin eşit siyasi haklara kavuşma mücadelesinin parlak bir ifadesi olmamasına, bunun ötesinde kapitalizme karşı isyanın ifadesi, mülk sahiplerinin ve onların hizmetkarı olan hükümetin tüm gerici politikalarına karşı ateşli bir mücadele ilanı haline gelmesine çabalamalıyız."

20'li yıllarda dünya kadınlar günü; çin, japonya, ingiltere, finlandiya, estonya, litvanya, polonya, bulgaristan, romanya, türkiye ve iran'da da eylemlere sahne olurken, 1921 yılında sovyetler birliği'nde, 1917 st. petersburg kadınlar isyanı'nın anısına, dünya kadınlar günü'nün 8 mart'a kaydırılması kararlaştırıldı. st. petersburg'lu kadınların isyanı aynı zamanda rusya'da çarlığı sonlandıran şubat devrimi'nin ateşleyicisiydi.

30'lu yıllar dünya kadınlar günü'nün avrupa'da gittikçe güçlenen faşizm tehlikesine karşı mücadele takviminin önemli günleri arasına giriyordu. faşistlerin iktidara geldiği ülkelerde 8 mart gerek sosyalist-komünist geleneği ve mücadele eden kadınların faşizme karşı keskin tavırları, gerekse faşizmin erkekegemenliğinin sınır tanımazlığı nedeniyle yasaklanacaktı.

zamanla diğer ülkelerde de 8 mart'ın içi boşaltılacaktı. sovyetler birliği'nde 1950'li yıllardan itibaren gittikçe batı'daki anneler günü'nün bir benzeri haline gelecek; 1975 yılında dünya kadınlar günü'nü resmen kutlamaya başlayan birleşmiş milletler, 1977 yılında 8 mart'ı "uluslararası kadın hakları ve dünya barışı günü" ilan edecekti. fakat 70'li yıllardan itibaren radikal sol ve feminist hareket de 8 mart'ı kapitalizme ve cinsiyetçiliğe karşı mücadele günü olarak yeniden keşfediyordu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...