medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

WAS GESAGT WERDEN MUSS - GÜNTER GRASS


süddeutsche zeitung'da yayımlanan was gesagt werden muss ("söylenmek zorunda olan şey") adlı "şiir"i, günter grass'ın dünya çapında bir linç kampanyasıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. (şiir tırnak içinde, çünkü ortada bir şiir olmadığını, grass'ın yaklaşık on cümleden oluşan bir yazıyı - anlayamadığım bir sebepten - dizeler halinde yazmayı seçtiğini düşünüyorum. şiirden hiç anlamam, yanılıyor da olabilirim tabii. ancak grass'a tepki gösterenlerin arasında da şiirinin şiir olmadığını söyleyenlerin sayısı hiç de az olmadığından, en azından bu konuda yalnız değilim.)

grass'a gösterilen tepkileri sıralamak mümkün değil. alman gazetelerinin neredeyse hepsi, "şiir"i yayımlayan süddeutsche hariç, grass'ın utanılacak bir şey yaptığında hemfikir. sol parti hariç tüm partiler, hatta yazarın her seçim öncesi oy topladığı SPD bile grass'a tavır almış durumda. amerikan basını da - gördüğüm kadarıyla - alman basınının tavrını paylaşmasının yanında daha sözünü esirgemeyen bir görüntü çiziyor.

örneğin, maryland üniversitesi'nde modern avrupa tarihi profesörü olan jeffrey herf, new republic'te yayımlanan yazısında grass'ın "şiir"ini "ahlakı açıdan boş ve politik açıdan utanç verici" olarak tanımlamış. the national interest'te jacob heilbrunn, "mide bulandırıcı sözleri"nin ve "vahşi, ateşli ve iftiracı dili"nin yanında günter grass'ın geçmişte ss üyesi olması nedeniyle ahlaki açıdan bu sözleri söylemeye hakkı olmadığını öne sürüyor. (grass 17 yaşındayken birkaç haftalığına waffen-ss üyesi olmuştu.) commentary daily internet sitesinde jonathan s. tobin, avrupa'da antisemitizmin nazizm dönemindekine yakın bir güce eriştiğini vurgularken, grass'ın "ulusunun vicdanı" olarak görülmesinin buna dalalet ettiğini öne sürüyor. velhasıl, abd cephesinden denk geldiğim yorumlar, ya grass'ın ya bütün almanlar'ın ya da avrupa'nın tümünün antisemitist olduğu minvalinde.

almanya'daysa CDU genel sekreteri hermann gröhe de, SPD genel sekreteri andrea nahles de grass'ı sert bir biçimde eleştirdiler. hatta SPD grass'ın artık parti için oy toplamasını istemediğini duyurdu. embesiller için bild ve entellektüel embesiller için welt gazeteleri etrafına kurulmuş springer imparatorluğu, nobel ödüllü yazarın ipini çekmek için ite kaka en ön sıraya fırlamayı başardı. eh, olacak o kadar, springer imparatorluğu'nun bayağı bir linç tecrübesi var. "nobel ödüllü yazar" demişken: nobel ödülünün geri alınıp alınmaması da tartışma konusu olmadı değil.

israil devleti ise grass'ı persona non grata ilan etti; bu, 84 yaşındaki yazarın israil'e girişinin yasak olduğu anlamına geliyor. israil içişleri bakanı eli jischai "grass gerçekleri çarpıtan ve yalancı eserlerini yaymayı sürdürmek istiyorsa, bunu gidip iran'dan yapmasını öneriyorum," derken; bir bakanlık sözcüsü, grass'ın "şiir"inin "israil devletine ve halkına yönelik nefret ateşini körüklemeyi amaçladığını" ve bunun "daha önce ss üniforması giyerek açıkça destekediği fikrin aynısı olduğunu" belirtti.

yukarıda da söylediğim gibi, grass'a gösterilen tepkilerin hepsine değinmek olanaksız. bu nedenle, denk geldiğim tepkilerin bir bölümünü - tartışmaya nasıl bir ruh halinin egemen olduğu hakkında bir fikir vermesi açısından - derledim. en iyisi, tepkilerin ne kadar haklı, ne kadar haksız olduğu konusunda kendiniz karar verin. günter grass'ın "şiir"inin neden şiir olduğunu anlayamadığımdan ve şiir çevirecek beceriyi kendimde görmediğimden was gesagt werden muss'u düzyazı olarak çeviriyor, zaten var olmayan edebi değerinin bu şekilde kaybolmasının da olanaklar dahilinde olmadığını düşünüyorum.

"neden susuyorum? aşikar olan, planlı tatbikatlarda hazırlığı yapılmış olan, sonunda ölmeden kurtulmayı başaran bizlerin olsa olsa dipnot olacağı şey hakkında neden susuyorum?
egemenlik alanında bir atom bombası üretildiğinden şüphelenildiği için, bir lafta kabadayı tarafından boyunduruk altına alınmış ve tertiplenmiş tezahürata güdümlü iran halkını ortadan kaldırabilecek olan, öne sürülen ilk darbe hakkı.
gizli tutulsa da yıllardır büyüyen, ama hiçbir denetime tabi olmadığından kontrol dışı, bir nükleer potansiyele sahip öteki ülkenin adını açıkça söylemekten neden kendimi men ediyorum?
bu konuya dair, benim suskunluğumun da tabi olduğu, genel suskunluğu, sıkıntı verici bir yalan ve kendisine uyulmaması halinde cezalandırmayı vadeden bir zorunluluk olarak görüyorum; 'antisemitizm' yaygın bir hüküm.
ancak şimdi, sadece ona özgü, benzersiz suçları tarafından zaman zaman ziyaret edilen ve hesap sorulan ülkemden - buna karşılık, uyduruktan, geçmişin telafisi ilan edilse de, tamamen ticari olarak - israil'e, özelliği her şeyi yok eden patlayıcı başlıkları, tek bir atom bombasının varlığı bile kanıtlanamamışsa da, yarattığı tasanın kanıt yerine geçtiği yere yönlendirebilmek olan bir denizaltı daha gönderilecek olduğundan, söylenmek zorunda olan şeyi söylüyorum.
peki şimdiye dek neden sustum? bu gerçeği, gönülden bağlı olduğum ve kalacağım israil'den beklediğimi bir hakikat olarak dile getirmeyi bir daha asla çıkmayacak bir leke taşıyan soyumun yasakladığını düşündüğümden. 
neden şimdi, yaşlanmış bir halde ve son mürekkebimle söylüyorum, nükleer güç israil'in zaten kırılgan olan dünya barışını tehlikeye attığını? yarın söylenmesi çok geç olabilecek şey söylenmek zorunda olduğu için ve - alman olarak zaten yeterince suçlu olan - bizler, öngörülebilir olduğundan suç ortaklığımızın alışılageldik bahanelerin hiçbiriyle inkar edilemeyeceği bir suçun tedarikçisi haline gelebileceğimiz için. 
ve itiraf ediyorum: batı'nın riyakarlığından gına geldiği için artık susmuyorum. ayrıca, birçoklarının kendini suskunluktan kurtaracağını, fark edilebilir tehlikeye neden olandan şiddetten vazgeçmesini talep edebileceğini ve aynı zamanda, israil'in nükleer potansiyelinin ve iran'ın nükleer tesislerinin, iki ülkenin hükümetleri tarafından da kabul gören uluslararası bir merci tarafından, hiçbir engelle karşılaşmadan, sürekli olarak denetlenmesinde ısrar edebileceğini umabiliriz.
ancak böyle herkese, israilliler'e ve filistinliler'e, onların da ötesinde, çılgınlık tarafından işgal edilmiş bu bölgede düşmanca iç içe yaşayan bütün insanlara ve nihayetinde kendimize de yardımcı olabiliriz."

PS günter grass'ın "şiir"i düzyazı olarak bir şeye benzemedi diye üzülmeyin, "şiir" olarak da bir şeye benzemiyordu zaten. ancak "şiir"inin ne kadar kötü olduğunu yeni keşfeden linççilere, bu adam hayatı boyunca kötü şiir, üstüne bir de on küsür tane kötü roman yazarken nerede olduklarını sormak istiyorum.

30 Aralık 2011 Cuma

BEBEK KATİLİ

devletin katliamlarına dur demedikçe, daha bunun gibi çok listeler yapacağız.

bakar körler bir yana; uluca "olayı", açıldıkça açılan, saçıldıkça saçılan medyanın bütün o "çok renkliliği" içinde, "kuzey kore'de tek kanal varmış"tan (bir de, zaten kuzey kore'de bir kanal yokmuş) çok da farklı bir işlevi olmadığını insanın gözüne gözüne soktu. 28 kasım çarşamba günü akşam 21:00 sularında gerçekleşen katliamın, anaakım medyada "haber" olmak için sabahı beklemesinin, bir yerlerden emir mahiyetinde bir "haber yapılacak, yap!" gelmeden önce "olay" olmamış gibi yapılmış olmasından başka açıklaması yok. anaakım medyayla - görece çok daha kısıtlı imkanları olmasına karşın gece yarısı canlı yayına geçen - roj tv arasındaki fark, uludere katliamı'nın haber değerinin (ve aslında öldürülen insanların "insan" olarak değerinin) hangi perspektiften bakıldığına göre değişmesi. "icraatın içinden"li trt'den bugüne, "çok renkli, çok sesli yayıncılığa" uzanan medya yolculuğunda yaşanan en önemli dönüşüm, siyah-beyaz propaganda makinesinin, bir ahtapot gibi kollarıyla kapsamadığı alan bırakmayan bir "gerçeklik bakanlığı"na evrilmiş olması. "bebek katili", "teröristbaşı" ve bilimum "sözde"li cümle, özel harp dairesi'nin tezgahından televizyon kanallarına, gazetelere ve internet sitelerine servis ediliyor. tanımlama, adlandırma hakkının, toplumsal iktidarın hakiki sahiplerinin tekelinde olduğu gerçeği, belki de en dolaysız haliyle "terör" kavramının etrafında dönen haberlerde açığa çıkıyor.

aşağıda, 1989'dan günümüze devletin "güvenlik" güçleri tarafından öldürülen kürt çocuklarının listesi var. (listeye uludere'de ölen birkaç ismin daha eklenmesi gerek.) george orwell'in 1984'ünde gerçekleri tahrif etme görevini üstlenen "gerçeklik bakanlığı"nın "savaş, barıştır"ından daha az sürreal değil türkiye medyasının taşıyıcısı olduğu devlet propagandası. evet, listeyi baştan sona okuyun, sonra yeniden konuşalım "bebek katil(ler)i" hakkında. güvenilir bir kaynaktan pkk'nin öldürdüğü bebeklerin - benzer uzunluktaki - bir listesini paylaşan olursa, bir değil iki "bebek katili" olduğu ortaya çıkmış olur, ama devletin - doğası gereği - katil olduğu, dahası katil olmak zorunda olduğu gerçeği baki kalır. sistematik olarak bebek ve çocuk öldüren devletin ve savaş propagandasının borazanlığını yapan anaakım medyanın kimseye ama hiçkimseye "bebek katili" adını verme hakkı yoktur.


1989 (toplam: 2 çocuk)

19 temmuz: mahmut yaşar (10), şırnak
20 eylül: fahrettin ertaş (10), şırnak

1990 (toplam: 21 çocuk)

20 mart: abidin tuncer (10), cizre
1 nisan: berivan kara (1), uludere
1 nisan: behecan kara (9), uludere
31 mayıs: canan özen (8), derik
10 haziran: rahime kayran (10), basa
10 haziran: meryem kayran (10), basa
10 haziran: taibet öner (3), basa
10 haziran: vasfiye öner (10), basa
10 haziran: sait kahraman (4). basa
10 haziran: hayrettin öner (5), basa
10 haziran: fatma kayran (15), basa
10 haziran: mehmet kayran (5), basa
10 haziran: hüseyin kayran (3), basa
10 haziran: haniye özdemir (10,) basa
10 haziran: takviye öner (15), basa
10 haziran: ömer bestaş (16), basa
14 haziran: cevdet güler (14), hakkâri
14 haziran: fehime güler (9), hakkâri
6 ağustos: faruk aktuğ (13), silopi
30 ekim: ş. pınar (11)
12 aralık: hadi dalan (11), lice

1991 (toplam: 12 çocuk)

28 şubat: salih talayhan (17), şırnak
4 mayıs: murat ardıç (13), bingöl
8 haziran: emine latifeci (11), hazro
25 haziran: rinde latifeci (13), hazro
10 temmuz: behzat özkan (14), diyarbakır
3 ağustos: hediye dilçe (18), cizre
12 ağustos: ferzan ceylan (12), dargeçit
12 ağustos: abdullah ceylan (12), dargeçit
6 eylül: ömür eriş (11), kurtalan
20 ekim: nezahat kızıl (6), siirt
20 kasım: İsmet mirzaoğlu (15), ahlât
24 aralık: veysi aktaş (13), lice

1992 (toplam: 115 çocuk öldürüldü)

6 ocak: emine turan, nusaybin
14 şubat: seyfettin kapkaçin (18), mardin
14 şubat: abdülselam özbey (15), mardin
15 mart: mehmet evren (12), cizre
18 mart: vesile say (9), dargeçit
18 mart: bedia say (15), dargeçit
18 mart: yasin say (17), dargeçit
18 mart: sami say (10), dargeçit
19 mart: hıdır acet, nusaybin
21 mart: muhrise altay (18), cizre
21 mart: hüseyin altan (14), cizre
21 mart: İsmet arvas (16), van
21 mart: çetin bayram (16), van
21 mart: davut soyvural (15), gercüş
21 mart: mehmet emin acar (10), şırnak
21 mart: nebat kakuç (17), şırnak
21 mart: bülent zeyrek (16), şırnak
21 mart: emin tetik (15), şırnak
21 mart: mehdi günen (9), şırnak
21 mart: halil bebek (2), nusaybin
21 mart: ahmet kaya (1), nusaybin
21 mart: fatma kaçmaz (4), yüksekova
22 mart: hatice acar (5), şırnak
22 mart: kadriye kakın (17), şırnak
22 mart: mehmet nezir (13), şırnak
24 mart: medeni aydın (18), batman
24 mart: bahri çınar (12), ömerli
25 mart: nihat celasun (14), cizre
25 mart: fatma kaçmaz (14), yüksekova
25 mart: medeni tunç (14), siirt
25 mart: medine sevgi (18), siirt
27 mart: süleyman ayal (14), urfa
29 mart: bişeng anık (16), şırnak
29 mart: mehmet ekinci (7), mazıdağı
29 mart: şeyhmus aktürk (16), dargeçit
11 nisan: yasin çetin (16), mevzitepe
11 nisan: hasan ayar (11), mevzitepe
17 nisan: cazım kortak (17), savur
17 nisan: mustafa ok (18), savur
18 nisan: metin kıratlı (10), yüksekova
21 nisan: yusuf bodur (1), midyat
21 nisan: abdurrahman yeşilmen (12), midyat
21 nisan: hamza bulut (8), midyat
22 nisan: ayşe balım (18), silopi
4 mayıs: bişar bilen (10), uludere
4 mayıs: hanım tunç (12), uludere
9 mayıs: sıraç nergis (17), nusaybin
9 mayıs: selim ata (17), nusaybin
9 mayıs: sait sağlam (17), nusaybin
3 haziran: mehmet naif çevik (9), nusaybin
10 haziran: kemal şili (18), tatvan
10 haziran: mahmut güreş (12), tatvan
12 haziran: emir eyvani (7), muş
22 haziran: gülbahar tunç (8), gercüş
22 haziran: behçet tunç (17), gercüş
22 haziran: abdurrahman gök (14), gercüş
22 haziran: şükrü gök (10), gercüş
22 haziran: sultan gök (12), gercüş
22 haziran: emrullah gök (4), gercüş
22 haziran: haşim gök (3), gercüş
22 haziran: yeni doğmuş bir bebek, gercüş
26 haziran: medine kartal (18), İdil
27 haziran: yılmaz tatar (12), şırnak
haziran: abdülcelil toy (14), siirt
haziran: sadık turlu (15), siirt
11 temmuz: gülistan evin (6), şemdinli
11 temmuz: rehan evin (8), şemdinli
22 temmuz: abdurrahman akbalık (17), nusaybin
25 temmuz: kadir balık (13), dicle
28 temmuz: nurcan özatak (2), hakkâri
temmuz: zuhal avcı (9), kulp
temmuz: çiğdem esmer (10), kulp
6 ağustos: hüseyin bayılmaz (10), nusaybin
10 ağustos: mehmet erbek (12), mardin
22 ağustos: zeliha nasanlı (10), siverek
23 ağustos: murat dağkeser (10), siverek
23 ağustos: orhan dağkeser (4), siverek
23–24 ağustos: İbrahim artunç (7), şırnak
23–24 ağustos: remziye artunç (10), şırnak
23–24 ağustos: güler sökmen (3), şırnak
23–24 ağustos: veysi sökmen (6), şırnak
23–24 ağustos: sema sökmen (9), şırnak
23–24 ağustos: gülüm güngen (6), şırnak
23–24 ağustos: medine güngen (14),şırnak
5 eylül: fuat keskin (14), doğubeyazıt
7 eylül: mesut dündar (15), cizre
10 eylül: cumali çetrez (9), hamur
10 eylül: şefika çetrez (7), hamur
18 eylül: ahmet alan (10), solhan
1 ekim: hüseyin esrai (16), kars
3 ekim: aziz bal (17), dargeçit
20 ekim: sinan demirtaş (18), nusaybin
24 ekim: zeyni dağ (17), nusaybin
1 kasım: devrim eleftoz (1), silvan
5 kasım: şurzan demirkapı (16), kovancılar
6 kasım: milet samur (14), şemdinli
6 kasım: İkmal samur (18), şemdinli
6 kasım: gülsüme samur (4), şemdinli
6 kasım: reber samur (1), şemdinli
7 kasım: şivan çığırga (3), cizre
7 kasım: nadire çığırga (10), cizre
7 kasım: sinem çığırga (13), cizre
7 kasım: fatma çığırga (9), cizre
7 kasım: bahar çığırga (7), cizre
22 kasım: coşkun benzer (12), kilis
22 kasım: fırat geçmez (18), silvan
3 aralık: mehmet İşler (18), midyat
6 aralık: melek bora (10), dargeçit
16 aralık: garibe karasakal (18), nusaybin
17 aralık: veysi başar (8), diyarbakır
17 aralık: fatma can (17), diyarbakır
24 aralık: nafi kalemli (14), viranşehir
aralık: hüseyin ensari (16), kars
aralık: mehmet yusufi (15), başkale
aralık: kasım oval (14), yüksekova

1993 (toplam: 66 çocuk)

11 ocak: gülistan İşiyok (12), kulp
12 ocak: nezir ergün (8), cizre
12 ocak: hacer ergün (6), cizre
12 ocak: hıdır ergün (17), cizre
31 ocak: naze ekici (12), şırnak
31 ocak: şemsi ekici (4), şırnak
31 ocak: hamza ekici (6), şırnak
17 şubat: esra saçaklı (8), silvan
20 şubat: abide ekin (3), basa
7 mayıs: gürgiz bayındır (5), İdil
23 mayıs: naim aslan, yüksekova
25 mayıs: semra bayram, silvan
18 haziran: İrfan fidan (17), savur
7 temmuz: mahmut aydemir, silopi
7 temmuz: fadile aydemir (6), silopi
7 temmuz: ayşe yıldız, silopi
11 temmuz: dinçer levent (16), hamur
11 temmuz: feride levent (15), hamur
13 temmuz: canan çiftçi, diyadin
13 temmuz: dilşah çiftçi, diyadin
13 temmuz: ender çiftçi, diyadin
13 temmuz: ruken çiftçi (6), diyadin
20 temmuz: azad sabırlı (7), bahçesaray
20 temmuz: yunus sabırlı (2), bahçesaray
20 temmuz: bahar turan (3), bahçesaray
20 temmuz: sevil ağaç (7), bahçesaray
20 temmuz: suzan turan (10), bahçesaray
20 temmuz: yıldız güzel (13), bahçesaray
20 temmuz: nezahat elmalı (12), bahçesaray
20 temmuz: eylem elmalı (4), bahçesaray
20 temmuz: azime elmalı (14), bahçesaray
20 temmuz: muhammet yaşar (8), bahçesaray
20 temmuz: hanım yaşar (4), bahçesaray
20 temmuz: hürriyet sevgili (12), bahçesaray
24 temmuz: c. m. (12), silvan
30 temmuz: elif rani (7), pazarcık
30 temmuz: gözde rani (4), pazarcık
14 ağustos: zeynep çağdavul (18), digor
14 ağustos: selvi çağdavul (16), digor
14 ağustos: gülistan çağdavul (18), digor
14 ağustos: yeter keremciler (14), digor
14 ağustos: zarife boylu (16), digor
14 ağustos: necla geçener (14), digor
ağustos: seyhan doğan (12), dargeçit
ağustos: abdurrahman coşkun (18), dargeçit
ağustos: m. emin aslan (18), dargeçit
11 eylül: seyithan balçık, cizre
11 eylül: mesut balçık, cizre
13 eylül: yusuf bozkurt (14), şırnak
13 eylül: halit akıl (12), şırnak
21 eylül: ahmet arcagök (11), diyarbakır
28 eylül: İdris ülüş (12), yüksekova
30 eylül: sercan ülüş (7), yüksekova
2 ekim: şakir öğüt (7) altınova/muş
2 ekim: cihan öğüt (4) altınova/muş
2 ekim: m. şirin öğüt (1) altınova/muş
2 ekim: aycan öğüt (6) altınova/muş
2 ekim: çınar öğüt (3) altınova/muş
9 ekim: zana zoğurlu (16), lice
9 ekim: lokman zoğurlu (17), lice
10 ekim: yalçın yaşa (13) diyarbakır
22 ekim: dilbirin canpolat (3,5), lice
22 ekim: suna canpolat (2), lice
22 ekim: hüseyin canpolat (15),lice
17 aralık: halil leco (13), ovacık
aralık: mahmut erol (15), dargeçit

1994 (toplam: 84 çocuk)

3 ocak: b. a. (12), hani
5 ocak: keko gül (12), adana
6 ocak: ali katmış (1), cizre
7 ocak: a. halim rüzgâr (12), batman
10 ocak: muhammet bilgiç (5), cizre
10 ocak: ahmet bilgiç (6), cizre
14 ocak: azad önen (16), diyarbakır
18 ocak: süleyman gün (15), diyarbakır
25 ocak: ahmet efe (8), diyarbakır
13 şubat: İbrahim şeflik (5), silopi
16 şubat: hakan yalçın (14), diyarbakır
23 şubat: bilavşan asper (17), tatvan
26 şubat: sevgi asma (7), kurtalan
26 şubat: sohbet öngün (3), sason
26 şubat: hanifi yıldız (13), sason
26 şubat: hüseyin tekin (16), sason
1 mart: r. a. (3), kızıltepe
19 mart: ferman cingöz (16), lice
27 mart: mirza yıldırım (3), şırnak
27 mart: mehmet yıldırım (15), şırnak
27 mart: abdülkerim yıldırım (2), şırnak
27 mart: İrfan yıldırım (5), şırnak
27 mart: xunaf yıldırım (3), şırnak
27 mart: çiçek benzer (2), şırnak
27 mart: ali benzer (7), şırnak
27 mart: ayşe benzer (1), şırnak
27 mart: ömer benzer (12), şırnak
27 mart: abdurrahman benzer (4), şırnak
10 nisan: İlhami menteş (12), lice
10 nisan: raif menteş (13), lice
27 nisan: keziban kalkan (15), genç
28 mayıs: tuncer güler (11), ağrı
30 mayıs: şerif ekin (13), basa
2 haziran: ahmet kaya (13), yüksekova
2 haziran: hasan demir (14), yüksekova
5 haziran: didar elmas (7), ovacık
8 haziran: barzan…. (2), silvan
25 haziran: hüsnü turan (10), nusaybin
25 haziran: eylem tur (13), nusaybin
25 haziran: süleyman erik (9), nusaybin
25 haziran: emrullah zeybek (10), bitlis
25 haziran: hikmet argün (13), bitlis
27 haziran: xanime sincar (17), ömerli
28 haziran: hayri yüksel (15), ömerli
4 temmuz: atilla kılıç (14), kozluk
8 temmuz: nurullah solhan (16), kızıltepe
8 temmuz: emrullah solhan (14), kızıltepe
8 temmuz: selma solhan (7), kızıltepe
11 temmuz: a. menaf tunç (14), siirt
16 temmuz: kenan dartan (12), kozluk
31 temmuz: gültekin acet (10), bismil
5 ağustos: abdullah kamçı (16), yüksekova
8 ağustos: sedat barış (18), batman
12 ağustos: netice coşkun (14), kulp
12 ağustos: mümine zümrüt (18), kulp
15 ağustos: çelebi özgüç (15), savur
15 ağustos: İshak özgüç (13), savur
22 ağustos: savaş ateş (11), dicle
22 ağustos: halit güneş (13), dicle
22 ağustos: bayram güneş (13), dicle
22 ağustos: vedat balta (12), dicle
22 ağustos: İbrahim balta (13), dicle
22 ağustos: İsa can (15), dicle
1 eylül: nurettin doruk (18), diyarbakır
13 eylül: sadettin doğan (10), lice
15 eylül: sedat öner (7), eruh
15 eylül: mehmet sercan (9), eruh
15 eylül: cemşit adıgüzel (13), eruh
20 eylül: şükran yıldız (11), çukurca
25 eylül: dilek serin (3), dersim
25 eylül: yeter işık (16), dersim
25 eylül: elif işık (18), dersim
25 eylül: recep tartar (8), genç
25 eylül: kürdiye savaş (8), genç
25 eylül: emrah tartar (8), genç
25 eylül: faruk savaş (11), genç
2 ekim: filiz kayış, ceylanpınar
3 ekim: İlyas yiğit (6), çat
3 ekim: adil boztaş (10), kağızman
9 ekim: nurşan bulut (13), palu
10 ekim: mehmet üste (12), pazarcık
31 ekim: hamdi dündar (18), yüksekova
31 ekim: fikri yılmaz (15), yüksekova
18 kasım: cüneyt tarhan (11), tatvan
1 aralık: yunus turgut (13), silopi
aralık: hasip kaya (9), doğubayazıt
aralık: yılmaz kaya (10), doğubayazıt

1995 (toplam: 7 çocuk)

nisan: erol öztunç (2), uludere
17 mayıs: ahmet bulut (10), ömerli
17 mayıs: rahim kumru (10), ömerli
25 mayıs: dinar aras (12), iğdır 1995
25 mayıs: cüneyt aras (6), iğdır
25 mayıs: ergün aras (3), iğdır
25 mayıs: ferdi aras (2), iğdır

1996 (toplam: 6 çocuk)

2 mayıs: hazal sevim (17), baykan
8 ağustos: dilan bayram (2), adana
8 ağustos: berivan bayram (4), adana
13 kasım: hatice bozaslan (17), derik
2 aralık: oktan çaçan (14), diyarbakır
11 aralık: mehmet banan (15), midyat

1997 (toplum: 7 çocuk)

6 mart: musa adsız (12), akçakale
23 nisan: m. şerif öztürk (11), kızıltepe
25 nisan: muhammet kulçur (12), dumlu/ erzurum
25 nisan: gökhan kulçur (10), dumlu/ erzurum
8 mayıs: fedai öğürce (4), pasinler
10 kasım: m. özdemir (17), ceylanpınar
11 kasım: bilal alanca (5), nusaybin

1998 (toplam: 8 çocuk)

ocak: fatih kaya (18), batman
15 mart: engin ceylan (14), lice
1999 (toplam: 12 çocuk)
14 mart: tugay ergin (10), hani
26 mart: abdurrahman gezer (18), osmaniye
17 nisan: yılmaz elüstü (17), genç
15 mayıs: kenan oğuz, erzurum
15 mayıs: deniz oğuz, erzurum
15 mayıs: cansu oğuz, erzurum
20 haziran: mehmet algan (11), İdil
1 ağustos: fırat çiçek (9), elazığ
1 ağustos: onur şahin (11), elazığ
1 ağustos: sedat karakoç (14), elazığ,
17 ağustos: şaban çadıroğlu (15), van
25 eylül: İnan cila (11), ovacık

2000 (toplam: 3 çocuk)

serdar günerci (17), diyarbakır
welat şedal (10), yüksekova
İsmail şedal (8), yüksekova

2004 (toplam: 1 çocuk)

21 kasım: uğur kaymaz (12), mardin

2006 (toplam: 8 çocuk)

29 mart: abdullah duran (9), diyarbakır
30 mart: enes ata (8), diyarbakır
30 mart: İsmail erkek (8), diyarbakır
mart: fatih tekin (3), batman
mart: ahmet araç (17), mardin
3 nisan: mahsum mızrak (17), diyarbakır
3 nisan: emrah fidan (17), diyarbakır
5 eylül: mizgin özbek (10), batman

2008 (toplam: 1 çocuk)

15 şubat: yahya menekşe (12), şırnak

2009 (toplam: 3 çocuk)

23 nisan: abdülsamet erip (14), hakkâri
30 eylül: ceylan önkol (12), lice
9 ekim: mehmet uytun (18 aylık), cizre

2010 (toplam: 6 çocuk)

3 haziran: fırat basan (14), şırnak
21 temmuz: canan saldık (16), van
17 eylül: enver turan (15), hakkari
5 ekim: ahmet İmre (12), şırnak – güçlükonak
10 ekim: umut furkan akçil (7) – silopi
11 kasım: nûjîyan İdem (4) – İdil.

2011

17 nisan: baran özyolcu(12)- patnos.
7 haziran: umut petekkaya(15)- çermik.
26 temmuz: doğan teyboğa(13), silopi
11 eylül: osman erbaş (14)-şemdinli
26 eylül: sultan doğrul (4) -batman


PS yukarıdaki liste, çetin yılmaz'ın blogundan alınmıştır.

17 Aralık 2011 Cumartesi

İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK


aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.

abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.

wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.

bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.

bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.

bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.

zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.

bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.

bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.

başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.

diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

FAHİŞELER


petkanov, devlet savunma avukatları milanova ve zlatarova ile işbirliği yapmayı reddettiği için, iddia ve savunma makamları arasındaki olağan sayılan mesleki nezaket görüşmelerinin, bizzat sanıkla yapılması gerekeceğine karar verildi. bu yüzden, celse ertelendiğinde petro solinski savunma makamının görmeye hakkı olduğu belgeleri de yanına alarak adalet bakanlığı'nın (eski devlet güvenlik dairesi) altıncı katına gitti. günün bu ikinci karşılaşmasında eski başkan oldukça rahatlamış görünüyordu, ama bu daha istekli olduğu anlamına gelmiyordu.

her sabah bir milis, stoyo petkanov'a beş ulusal gazeteyi getiriyor ve onları bir yığın halinde masasının üzerine koyuyordu. her sabah petkanov, sosyalist (eski komünist) parti'nin borazanı olan gerçek gazetesini seçip alıyor, ulus, halk, özgürlük ve özgür zamanlar adlarını taşıyan öteki gazetelere dokunmadan öylece bırakıyordu.

"şeytanın diyecekleriyle ilgilenmiyor musunuz?" diye kayıtsızca sordu solinski bir öğleden sonra, petkanov'u parti incilinin üzerinde iki büklüm bir halde bulduğunda.

"şeytan mı?"

"özgür basınımızın gazetecileri."

"özgür, özgür. bu sözcüğü tam bir fetiş haline çevirmişsiniz. kamışınızı kaldırıyor mu bu sözcük? özgürlükmüş, pantolonunun kıpırdadığını görelim, solinski."

"şimdi mahkemede değilsiniz. izleyen hiç kimse yok." yalnızca sağır dilsiz rolü yapan bir askerden başka.

"özgürlük," dedi petkanov vurgulayarak, "özgürlük çoğunluğun iradesine uymaya dayanır."

solinski önce yanıt vermedi. bu cümleyi daha önce duymuştu ve bu cümle ona dehşet veriyordu. sonunda, "buna gerçekten inanıyor musunuz?" diye mırıldandı.

"özgürlük dediğiniz her şey yalnızca sosyal seçkinler tabakasının ayrıcalığıdır."

"parti üyelerinin yararlandıkları özel dükkanlar gibi mi? onlar çoğunluğun iradesine uyuyorlar mıydı?"

petkanov gazeteyi elinden bıraktı. "gazeteciler fahişedirler. ben kendi fahişelerimi yeğlerim."

başsavcı bu karşılıklı söz dalaşını umut kırıcı ancak yararlı buldu. rakibini tanıması, onu hissetmesi, önceden görülemeyen  yanlarını önceden görmeyi öğrenmesi gerekiyordu. bu yüzden sözünü bilgiççe sayılabilecek makul bir tonda sürdürdü, "kategori farklılıkları vardır, biliyorsunuz. belki de davanızı özgür zamanlar'da okumalısınız. herkesin benimsediği tutumu benimsemiyor bu gazete."

"kendimi bu sıkıntıdan kurtarabilir ve bunu yapmak yerine başımdan aşağı bir kova bok dökebilirim."

"anlamak istemiyorsunuz, değil mi?"

"solinski, bu tartışmanın beni ne kadar usandırdığı konusunda en ufak bir fikriniz yok. biz bütün bunları onyıllar önce düşündük ve doğru sonuçlara vardık. birkaç ay boyunca topaç gibi döndükten sonra, baban bile kabul etti bunu. ona içten selamlarımı ilettin mi?"

"'özgür gazete' sözcükleri sizin için hiçbir anlam ifade etmiyor, değil mi?"

başsavcı sanki yeryüzünün düz mü, yoksa yuvarlak mı olduğu kuramını tartışıyormuş gibi, petkanov abartılı bir duygusallıkla iç çekti. "bu bir çelişkidir. bütün gazeteler bir partiye, bir çıkara aittirler. ya kapitalistlere ya da halka. bunun farkına varmamış olmanız beni şaşırtıyor."

"yazdıkları gazetelerin sahibi olan gazeteciler var."

"o zaman bunların temsil ettikleri parti, partilerin en kötüsüdür, bencilliğin partisidir. burjuva bireyselciliğinin saf bir ifadesi."

"bunu öğrenmek size şaşırtıcı gelebilir, ama bir de çeşitli konular üzerindeki görüşlerini değiştiren gazeteciler var. kendi sonuçlarına varma, sonra bu sonuçları inceleme, derken yeniden inceleme özgürlüğüne sahip olan ve görüşlerini değiştiren gazeteciler."

"güvenilmez fahişeler, demek istiyorsunuz," dedi petkanov. "nevrotik fahişeler."


julian barnes, oklukirpi

14 Mayıs 2011 Cumartesi

FAŞİSTLER İNSAN AVINDA


geçtiğimiz perşembe akşamı atina'da binlerce insan bağırıyordu: "polis, televizyon ve naziler el ele!" bir önceki gün düzenlenen grev yürüyüşüne polisin saldırması ve eylemin yakınındaki ara sokaklarda solcu avına çıkan nazileri koruma altına almasının yanında televizyon kanallarının ve gazetelerin eylemcileri şiddetin sorumlusu olarak göstermesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

aynı gün faşistler atina'da yine ava çıkmıştı. bu sefer eylemcilerin değil, yunanistan'da gittikçe güçlenen bir nefret söylemiyle karşı karşıya kalan göçmenlerin peşindeydiler. nazi grubu "chrisi avgi" ("altın şafak") şehir merkezinde yakaladığı on beş göçmeni hastanelik ediyordu. polisin eşlik ettiği faşistler, on yılı aşkın süredir anarşistler tarafından işgal edilmiş bir binaya da saldırdılar. görgü tanıkları, polisin faşistlerin işgal evine saldırısına kenara çekilip sırıtarak eşlik ettiklerini anlatıyor.

ve perşembe akşamı faşist insan avı beklenen ölümle sonuçlanıyordu: yirmi bir yaşındaki sri lanka göçmeni bir genç, motorsikletli faşistler tarafından takip ediliyor, köşeye sıkıştırılıp bıçaklanarak öldürülüyordu.

ana haber bültenleriyse, perşembe akşamı - faşistlerin yaptığını "doğru" bulmasalar da - göçmen nüfusunun aşırı artması ve göçmenlerin işlediği suçlar tarafından kışkırtılan vatandaşlardan bahsediyordu. atina belediye başkanı giorgos kaminis, sayısı hızla artan kaçak göçmenlerin kontrol altına alınamayan suçlarının "içsavaş benzeri" bir duruma yol açtığından bahsetmeyi tercih ediyordu. (solcuların yapmaları durumunda oy birliğiyle "terör" ilan edilecek şeylerin faşistler yaptığında medyada "vatandaş tepkisi" olarak sunulması türkiye'ye özgü değil...)

faşistlerin insan avı yapması, özünde haklı, ama biraz abartılı kaçan "vatandaş tepkisi" olarak sunulurken, anarşistlerin polis şiddetine karşı düzenlenen bir yürüyüşün ardından atina üniversitesi çevresinde polisle yaşadığı sokak çatışması perşembe akşamının "terör" menüsünde izleyiciye sunuluyordu. çatışmada ağır yaralanan: 0 (yazıyla 'sıfır'), ölen: 0 (yazıyla 'sıfır')...

9 Mart 2011 Çarşamba

A.C.A.B. - XXIX


bu sefer resmin bir de yazı eki var. gazetecilerin hakkında insanları bilgilendirme iddiasında bulundukları konulara dair bilgilerinin kimi zaman sıfır olduğunu gösterdiğinden ilginç buldum. nürnberg'de yayınlanan günlük gazete "nürnberger zeitung"un bir tam sayfasını graffiti konusunu ayırırken, şehrin duvarlarını süsleyen A.C.A.B. yazıları gözünden kaçmayacak kadar uyanık bir gazeteci bu metni kaleme almış:

"günlük yaşamda graffiti bir sanat değil, küstahça bir terbiyesizlik. spreycilerin en sık tercih ettiği, elektrik dağıtım kutuları estetik nesneler değil, ama çoğu spreyci "tag" adı verilen akıcı isim yazma stiline bile hakim olmadığından ve basitçe adını, örneğin "acab" (bir türk ismi) yazdığından, boyayla kirletilmiş hali daha da çirkin oluyor. açık ki, kimi türk gençleri önyargıları güçlendirmeye ve sarrazin tarafından yakılan ateşe yağ dökmeye gereksinim duyuyor." 
lütfen bir daha avrupa'da basının ne kadar harika olduğunu söylemeyin bana...

PS bilmeyenler için: A.C.A.B. "all cops are bastards"ın kısaltması...

8 Mart 2011 Salı

HELGA "TÜRK ERKEKLERİNE BAYILIYORUM" DEDİ


türkiye'nin doğu komşularını ezberlemenin çok daha kolay olduğu o günlerde - ben, ilkokul öğrencisi, öğretmenimin adaletsizliği ve sadistliği dışında isyan edecek pek az şey tanırken - "rus kadınları" efsanesi  daha türkiye'yi sarmamıştı. hem zaten "ille de 'komünist'le sevişeceğim" diyen adama bir garip bakılırdı. sonra dünya da, okulda türkiye'nin doğu komşularının iran ve sovyetler birliği olduğunu öğrenen kafalar da bayağı bir karıştı. ama o koca karışıklık vuku bulmadan önce - yaşım tutmadığından ben dışarıda kalsam da - "biz" rus değil, alman kadınlara hastaydık. ve gazetelerimiz hergün onların da bize hasta olduğunu anlatırdı: "helga 'türk erkeklerine bayılıyorum' dedi"...

sonradan teoriyle praksis arasındaki o gerilimli alana doğruluğundan son derece emin olduğum sayısız teoriyi kurban ederken hissettiklerimi, türkiye'de o yıllarda eminim milyonlarca genç erkek de hissedebilirdi. zira o hayal ettiğimiz ilgiyi "helga" bize hiç ama hiç göstermedi. (ama tanıdığım solcuların çoğunluğunun teorilerini asla sorgulamamak adına "kusursuz teori"nin kusurlu hayata geçirilişini mahkum etmesi gibi o gençler de - ne yazık ki - sorunu hep kendi beceriksizliklerinde aradılar...) bize, esmer ve kıllı "türk erkekleri"ne, göstermek için açtığını sandığımız memelerini, yeniden giysilerin altına gömüp, "hans"ın yanına döndü "helga"... "biz" yine yalnızdık, ama yalnızlıktan çok daha acısı yine becerememiş, makus talihimizi değiştirememiş olmaktı...

alman kadınların türk erkeklere bayıldığı hurafesi nereden çıkmıştı? (yazıya resim ararken farkettim ki, ucuz gazeteler "helga"yı çoktan işten çıkarmakla kalmamış, yerine genç rus bir kız almışlar...) bu, bir tarih makalesi değil, bilimsellik iddiasının mahallesinden bile geçmeyen bir blog yazısı, dolayısıyla hiç sıkılıp utanmadan - kendim de sınamadığım - bir iddia ortaya atacağım: muhtemelen almanya'ya gelen ilk "gastarbeiter" jenerasyonu, türkiye'de bugünkünden çok daha katı bir tabu olan cinsellikle tanıştı. hayır, kimsenin pek öyle "türk erkeği" aradığı falan yoktu, ama sevdiğini çeşme başında görmek için yanıp tutuşan adam, ilk defa öpüştüğünde başından geçenin normal olduğuna inanamadı. kesin "orospu"ydu bu "helga", yoksa neden öpsündü. ama her önüne çıkanı öpecek kadar da "orospu" olamayacağına göre, kesin bizimkine hastaydı. (parmaklarım, klavyenin üstünde başka yönlere çekiyor, sömürgelerdeki yerli halkların cinsel gücü, sapkınlığı hakkındaki efsaneleri yazmak istiyor, ama yok, bu öyle bir yazı değil...)

ve "gastarbeiter" memlekete döndü... bilmiyorum artık, yıllık izinde mi, yoksa temelli döndüğünde mi anlattı, ama şöyle dedi: "ben 'helga'yı siktim..." ve devam etti: "o, benim kara saçlarıma, kıllı bedenime hayrandı..." ve toplumların yaşantısı, sıradan insanların yaşantısına inanılmaz biçimde benzediğinden, yalanı "gastarbeiter"i mahkum etti. yalan yalanı doğurdu, yıllar yılları izledi, kimse "biz size on yıllardır yalan söylüyoruz" demedi, diyemedi.

ta ki "gastarbeiter"ler "migrant"laşıp kök salana ve bir doğrucu salak (ki bu pek çok durumda olduğu gibi yine ben oluyorum) arkadaşlarını hayal kırıklığına uğratana dek...

"helga", "türk erkekleri"ne hasta olmuyor, hiçbir zaman da olmadı... "helga"da "türk erkeği"nin uyandırdığı tek hastalık hali, "üstün ırk"ın "medenileşmemiş sefiller" karşısında hissettiği mide bulantısı oldu. o rus kız da size hasta olmuyor, haberiniz olsun istedim...

10 Kasım 2010 Çarşamba

ALLAH ALLAH...



"taha akyol herkesten habersiz marksist mi oldu, bilemiyorum. ama soruyu cevaplama doğrultusunda attığı adımlar benimkilerden pek farklı değil!"


roni margulies

4 Kasım 2010 Perşembe

AÇIYORUM, KAPIYORUM, BEN BU İŞİ ÇOK SEVİYORUM!


anaakım medyanın siyasi iktidarın sansürüne tabi olduğu durumlarda internetin alternatif bir haberleşme aracı olarak ne kadar işe yarayabildiği iran'da ahmedinejad'ın bir dönem daha iktidarda kalmasıyla sonuçlanan seçimlerin ardından doğan eylem dalgasında ortaya çıkmıştı. insanlar; bloglar, twitter ya da youtube üstünden anaakım medyada yayınlanmayan ve asla da yayınlanmayacak olan resimleri, videoları, yazıları birbirleriyle paylaşıyor, bir nevi anaakım medyanın kontrolündekinin yanında bir "paralel kamuoyu" yaratıyorlardı.

dar anlamıyla siyasi iktidarın doğrudan bir sansürü olmadığı koşullarda dahi sokaktaki sıradan insanın değil, bağlı bulunduğu sermaye grubunun çıkarlarını temsil eden medya kuruluşlarının, yaşadıkları ülkenin, dünyanın işleyişiyle gerçekten derdi olan insanların görüşlerini, yaptıklarını "tarafsız" bir şekilde yayınlamalarını beklemek saflık olur. bu noktadan hareketle görece demokratik bir işleyişi olan internetin pek çok ülkede sansür ve yasaklara tabi olması anlaşılabilir.

televizyonlarda konuşan, yazıları gazetelerde basılan "ünlü"lerin bloglara, ekşi sözlük'e vs. karşı duydukları nefret, işin sadece (en dar anlamıyla) siyasi düzenin muhafaza edilmesiyle ilgili olmadığını ortaya koyuyor bence. (sosyolojideki adıyla) "milieu"lerin kendi ayrıcalıklarını, söz söyleme iktidarlarını savunmak istemeleri söz konusu. engin ardıç yazsın, sen-ben yaz(a)mayalım, okan bayülgen konuşsun, biz susalım!

youtube yine yasak! "atatürk'e hakaret" sorununun çözülmesinin hemen ardından "deniz baykal'ın götünü kurtarma" operasyonu geldi, açılan youtube yine kapandı. (bu cümledeki "göt" sözlük anlamında, zira derdimiz deniz baykal'ın götünün gözükmemesi!) söz söyleme tekelini elinde bulunduranların, bu tekelin delinmesine, hatta delinmesi ihtimalinin ufukta belirmesine bile katlanamadıkları ortada. yasakçı zihniyetin derdi, ne "atatürk'e hakaret", ne de "deniz baykal'ın götü"... esas mesele, bugüne kadar söz söyleme tekelini elinde bulunduranlarla hangi sözlerin söylenebileceğini belirleme tekelini elinde bulunduranların tekellerine dokundurmamak istememesi...

youtube yasağı hakkında düşünerek bir şeyler anlaşılmasına anlaşılabilir de, anlayabildiğim(iz) "bazı şeyler". "her şey"i anlamak namümkün! zira bir şeyi rasyonel bir değerlendirme sonucunda anlayabileceğinizi iddia ettiğinizde, o şeyin rasyonel olması gerektiğini söylemiş olursunuz aynı zamanda.

bu yasağı anlamak için ciltlerce kitap okumanıza, sosyolog, siyaset bilimci falan olmanıza gerek yok. ihtiyacınız olan teorik birikimi "aç kapa, aç kapa, artema!" reklamında bulabilirsiniz! karşımızdaki "ben iktidarım, istediğimi yaparım"ın ifadesidir ve iktidarın güç gösterisi rasyonel davranarak değil, bilakis iktidar sahiplerinin keyfiyeti insanların gözüne sokularak yapılır...


Aç Kapa Artema Reklam
Hochgeladen von Fikirbenim. - Sieh vorgestellte Filme und komplette TV Shows an.

1 Kasım 2010 Pazartesi

SARRAZIN DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN BAHSETMESİN!

thilo sarrazin'in islamofobik ve yoksul düşmanı kitabı "almanya kendini yok ediyor"dan blogda daha önce de sözetmiştim. berlinli insan hakları avukatı hans-eberhard schultz, bir süre önce sarrazin hakkında halkı bir azınlığa karşı kışkırtmaktan suç duyurusunda bulundu. günlük yayınlanan sol gazete "junge welt" adına peter wolter, schultz'la bir röportaj gerçekleştirmiş. ilgimi çektiğinden türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim.



bir süre önce merkez bankası yönetim kurulu eski üyesi thilo sarrazin hakkında halkı bir azınlığa karşı kışkırtmak suçundan suç duyurusunda bulundunuz. berlin savcılığı davayı neden hamburg'a devretti?

savcılık bu durumu, sarrazin'in kitabının piyasa çıkmasının öncesinde yayınlanan, suç duyurusunda kullandığımız pasajların, hamburg'da yayınlanan spiegel dergisinde çıkmasıyla açıklıyor. bizse söz konusu pasajların başka gazetelerde de, mesela berlin'de yayınlanan springer'in bild'inde çıktığına dikkat çektik. bu nedenle savcılığın kararının arkasında başka sebeplerin olduğu düşünülebilir. örneğin böyle rahatsızlık verici bir davayla uğraşmaktan kurtulmak.

dava sizce neden berlin'de görülmeliydi?

savcılığın kararına itiraz ettim ve suç duyurusunu - bu kez springer yayınevi'nin gazete ve dergilerindeki pasajlara ve ropörtajlara dayanarak - yineledim. sarrazin'in faaliyetlerinin ağırlık noktası berlin'de. burada, berlin'de konu hakkında sürekli yeni röportajlar vererek, radyo ve televizyon programlarına katılarak ve panellerle "entegrasyonu reddeden müslümanlar", "müslümanların doğuştan aptallıkları", "şiddete ve teröre yatkınlıkları" vs. hakkında kendi başlattığı tartışmaya cephane sağladı. içişleri bakanı thomas de maiziére'in açıklamalarına bakacak olursak, berlin güya "entegrasyonu reddedenlerin merkezi"ymiş. işte bu sebeplerden sarrazin'in yazdığı kitap ve açıklamaları nedeniyle cezalandırılması sorunu buradaki mahkemelerde çözülmeli.

davanın berlin mahkemelerinde görülmesinin başarı şansını arttırdığını mı düşünüyorsunuz?

olsa olsa dolaylı yoldan. çünkü gerek sarrazin'in başlattığı tartışmanın dolaylı olarak mağduru olan insanlar, gerekse eleştirel kamuoyu, başkentte yapılan kamuya açık bir duruşmaya ilgi gösterecektir.

kamuoyunda oluşan devletin sarrazin mevzuunda çekingen davrandığı izlenimi doğru mu sizce? ya da bu bir geciktirme taktiği mi?

muhtemelen her ikisi de. sarrazin'in spd'den atılması tartışması hakkında da pek ses çıkmıyor.

diyelim ki, berlin ya da hamburg'daki mahkeme argümanlarınızı doğru buldu. sarrazin'i bu durumda nasıl bir ceza bekleyecek?

ilk önce bir "başlangıç şüphesi" ortada olmalı ki, bir soruşturma açılabilsin. berlin savcılığı, 2009'da sarrazin'in bir röportajda yaptığı benzer açıklamalar hakkında bir türk derneğinin yaptığı suç duyurusunun ardından "başlangıç şüphesi"nin olmadığına kanaat getirmişti ve bu kararını özellikle düşünce ve ifade özgürlüğüne dayandırmıştı.

bir sonraki adım sanığın dinlenmesi olur. ondan sonra savcılık dava açar ki, bu davanın da yetkili mahkeme tarafından kabul edilmesi lazım. ancak bütün bu aşamalardan sonra sanığın para cezası istemiyle yargılanacağı kamuya açık bir duruşma mümkün olur.

sarrazin'in kitabında kullandığı istatistikleri uydurduğunu itiraf ettiği söyleniyor...

sarrazin'in ana tezini, yani berlin'deki türkler'in yüzde 70'inin, araplar'ınsa yüzde 90'ının devletin sırtından geçindikleri, ama devleti tanımadıkları ve "durmadan yeni baş örtülü küçük kız çocukları ürettikleri" tezini dayandırdığı sayıları uydurduğu süddeutsche zeitung'da yazıldı. sarrazin, bu konuda hiçbir istatistik olmadığını kabul etti ve şöyle söyledi: "elinizde sayılar yoksa, o zaman doğru yönü gösteren sayılar yaratmalısınız. ve kimse aksini ispatlayamadığı sürece tahminlerimle sözümü kabul ettiririm."

bu konuda bir dava açılamaz mı? örneğin kamuoyunu bilinçli olarak yanıltmaktan?

böyle bir suç, böyle bir kanun yok. ama bu durum, sözde bilimsel tezlerinin elle tutulur yanı olmadığını ve sarrazin'in kendisinin de bunu bildiğini kanıtlar. yani sarrazin, müslüman göçmenleri bilerek ve isteyerek diskrimine etti. bu sebepten düşünce özgürlüğünden bahsetmesinin ciddiye alınır yanı yok.

21 Ekim 2010 Perşembe

YORUMSUZ - III


"sözün bittiği yer"i hep bir klişe olarak düşünürdüm, yanılmışım, o "yer" gerçekten varmış...

APTAL KUTUSU


bunalım, her saniye, her kanalda bunalım... türkiye'yi terkettiğim günden bu yana televizyon izlemiyorum, dolayısıyla "almanya'da televizyon yayınları şöyle, türkiye'de böyle, bizim almanyamız çok medeni, ne kadar gelişmiş ve kültürlü" demeyeceğim. hem bilmiyorum, haddim değil bu konu hakkında atıp tutmak. hem de türkiye'de almanya'yı, almanya'da da türkiye allayıp pullayıp pazarlayarak prim yapmak uzak kalmaya dikkat ettiğim bir "gurbetçi" hastalığı...

istanbul'a geldiğim 6 ekim'den bugüne televizyonu hayatımdan çıkartarak ne kadar hayırlı bir iş yaptığımı bir kez daha anladım. haberler haber değil, diziler dizi değil, spor programlarının spordan başka herşeyle alakası var.

bunalım kusuyor bütün kanallar, iç karartıyor. genç kızları ezen kamyonlar, kedi yavrusunu tekmeleyerek öldüren piskopatlar, "aile dramları" dınn-dınn-dınn aragazı veren müzikler eşliğinde milyonlarca evin oturma odasına taşınıyor. "haber"in - en azından ağırlıkla - bütün toplumu bağlayacak gelişmeler olması gerekirken, iğrençlik üstünden yakalanan sansasyonun tekeli rakip tanımıyor: köpekleri ısıran adamlarla dolu dört bir yanımız...

televizyon oturma odasının merkezi, ailenin reisi. o konuşunca herkes susuyor. reklamlarda pervasızca yükselen sesiyle salonda oturan insanları birbirlerine bağırttırıyor televizyon. ve herkes onu, büyük aşkını süzüyor. konuşmak mı? ne gereği var, söylenecek bir söz varsa o hepimizin yerine söyler zaten...

televizyonda birbirine ilk görüşte aşık olan(!), evlenenler, kaynanalar, botoksu fazla kaçtığından sürekli gülümsemek zorunda olan sunucular, her bölümü uzun birer sinema filmi uzunluğunda özel timli, tecavüzlü, ağalı, kürt düşmanı, mafyalı - ve bol aşklı(!) - diziler...

her konuyu "sikiş"e bağlayan, namus timsali akıllı abiler (psikiyatristler + kabzımallar ve daha niceleri) kalkmış erkek egolarına rating bayrağını çekiyorlar...

68'in en güçlü sloganlarından biri neden "televizyonunu at"tı şimdi daha iyi anlıyorum...

Throw Away Your Television - RHCP from Albie on Vimeo.

29 Eylül 2010 Çarşamba

GIRGIR GEÇME LAN!


almanya göçmeden önce hiç tanımadığım, hakkında hiçbir şey bilmediğim bir ülke değildi. hem türkiye'de doğup büyümüş milyonlarca insan gibi benim de almanya'da yaşayan akrabalarımın olması, hem de daha önceden birçok defalar gelip gitmiş olmam ve almanca bilmem sayesinde iyi kötü fikir sahibiydim almanya'daki yaşam hakkında. bu madalyonun bir yüzü, bir de diğer yüzü var tabii: bir ülke hakkında birçok şeyin ancak orada yaşayınca, günlük yaşamın bir parçası haline gelince farkına varıyorsunuz. almanya'ya göçmemin öncesinde burada karşılaşacağımı sandığım birçok şey hakkındaki fikrim türkiye'de yaygın olan önyargılara dayanıyormuş. daha önce de günlük hayatımdan bir örnekten yola çıkarak türkiye'deki cennet batı algısı ve türkiye'de ve almanya'da yetişmiş insanların güneş ışınlarına bakışlarındaki farklılık hakkında yazmıştım. fırsat buldukça iki ülkenin kültürü arasındaki farklara dair yazmayı sürdürmek istiyorum. karikatür kültürü hakkında yazdığım bu yazı da adı konmamış bir yazı dizisinin üçüncü ayağı olmuş oluyor böylece...

90'lı yılların ortalarında - sanırım 94'te - başladım siyasete ilgi duymaya. siyasete ilgi duymak derken anavatan partisi, necmettin erbakan ve ecevit'ten değil, dünyanın bugünkü haliyle "bozuk" olduğu duygusunun düşünceleşmesinden, siyasallaşmasından, bir çözüm arayışına dönüşmesinden bahsediyorum tabii. biz bir kuşaktık, "96'lılar" denebilirdi bize belki, öyle 68'liler gibi, 78'liler gibi "şanlı" bir tarihimiz olmasa da aynı eylemlerle, aynı süreçlerde kollektif olarak siyasileşmiştik. 80'lerin sonunda öğrenci hareketinin üniversitelerde yeniden filiz vermeye, 12 eylül sonrasında grevlerin yeniden gündemi belirlemeye başlamasının ardından biraraya gelmiştik. gazi, susurluk, üniversite işgalleri eşlik ediyordu siyaseten emeklememize.

bugün o dönemin en önemli siyasi yayını neydi diye sorsalar, hiç düşünmeden leman derdim. anadolu şehirlerinde nasıldı bilmiyorum, ama istanbul'da resmen yayınlandığı gün cuma olan dergi daha perşembeden elimize geçerdi. heyecanla beklerdik perşembenin gelişini. ve en küçük ayrıntısına kadar incelemeden elimizden bırakmazdık leman'ı. okuduğumuz derginin öyle "hafif muhalif" bir duruşu falan yoktu, açıktan sosyalizm taraftarıydı. okur mektuplarının büyük bölümü cezaevindeki siyasi tutsaklardan ve küçük şehirlerden gelirdi. istanbul gibi sol hareketin ele geldiği büyük şehirlerde yaşamayan insanlar için bir yalnızlıksavardı leman. ve sanırım günlük kültürümüzün bir parçasına dönüşmeyi başardığından olacak, 90'ların leman'ı bütün sol örgüt yayınlarının toplamından daha fazla genci sosyalizmle tanıştırdı. nürnberg tren garında bulabildiğim ve eski günlerin anısına ayda yılda bir alıp okuduğum leman'la o zamanlar çıkmasını her hafta heyecanla beklediğimiz dergi arasında artık yalnızca "isim benzerliği" ilişkisi olduğunu söylemek canımı sıkıyor...

ne leman'ın siyasi tavrı, ne de toplum üstüne etkisi esasen derginin kendisiyle doğmuş bir durumdu. leman 1970'lerde gırgır'la başlayan bir geleneğin devamıydı. ne yazık ki gırgır efsanesini, kendi deneyimlerimden tanıyacak yaşta değilim. ama 70'li yıllarda benim 90'larda yaşadığım dönüşümü yaşayan insanlar için gırgır'ın anlamını biliyorum. kendisi de çizer olan ve gırgır'da çalışan necdet şen şu sözlerle anlatıyor gırgır'ı: "o zamana kadar çok dar bir entellektüel kesimde var olan eleştirel tavrın popülerleşip kitlelerin de diline dolanmasında en büyük pay sahibi olan yayın organlarının (yetmişli yıllar itibariyle) cumhuriyet gazetesi ve gırgır dergisi olduğunu düşünüyorum. cumhuriyet'in demirel ve AP çizgisine karşı takındığı çürütmeci muhalif tutum, gırgır dergisiyle birlikte popüler kültürün neredeyse tüm alanlarına nüfuz etti. kabuk değiştirmeye hazırlanan kapalı bir toplum, yavaş yavaş açık topluma dönüşmenin sinyallerini veriyordu. onca yıl boyunca seyredilen filmler, romanlar, ders kitapları, müzisyenler, yukarıdan aşağı dayatılmakta olan "modernleşiniz" buyruğu, siyasal elit, kentleşme, kentlerdeki köyleşme, ekonomideki mafyalaşma, küçük burjuvalık, yabancılaşma ve şürekası gırgır'ın alaycı dilinden payını almaya başladı."

yarım milyonluk tirajıyla avrupa'nın en çok satan üçüncü mizah dergisiydi 70'li yılların gırgır'ı. ve hayatı gırgırdan ibaret olmayan birçok insan yalnızca toplumun nabzını tutmadığını, aynı zamanda protestonun ritmini belirlediğini anlatır efsane derginin.

almanya'ya geldiğimde, neredeyse her konuda olduğu gibi karikatür konusunda da daha "ileri" bir ülke bulmayı bekliyordum - "ileri" ve "geri"nin olsa olsa otomobilin viteslerini anlatmaya yeteceğini, toplumları tasfir etmekte yetersiz, hatta yanlış olduğunu teorik olarak çoktan bilsem de. kitabi bilgi, hayati bilgiyle buluşamadığı noktada tıkanıyor. insanın kıçı başı ayrı oynuyor o noktadan sonra. bir tarafım "ileri" ve "geri" kavramlarından uzak durmak gerekir derken, diğer tarafım - toplumsal bir alışkanlığa dayanarak - almanya'da herşeyi daha bir "ileri"de bulmayı bekliyordu. oysa "karikatürsüz" bir ülkeye düşmüştüm.

tabii ki almanya'da da karikatüristler var, ama karikatürün günlük yaşamda kapladığı alan inanılmaz küçük. ne türkiye'deki gibi günlük gazetelerde karikatür köşeleri var, ne de gırgır gibi, leman gibi büyük bir kitleye ulaşan karikatür dergileri. ancak "karikatürsüzlük" siyasi mizahın olmadığı anlamına gelmiyor. örneğin almanya'da ciddi bir eleştirel kabare geleneği var, ki bir kez passau izlenimlerimi anlatırken scharfrichterhaus'tan bahsetmiş ve volker pispers'in "islami terör" konusundaki sözlerini alıntılamıştım. kabarenin yanında bir de 1979'dan bu yana aralıksız yayınlanan titanic dergisi var.

dergi, mizah yazıları ve siyasi partiler vs. adına yapılan sahte afişlerin yanında incisözlük'ü kıskandıracak büyüklükte maniplasyonlar üstüne kurulu. örneğin titanic'in 2006 dünya kupası'nın düzenleneceği ülkenin karara bağlanacağı aşamada ülke temsilcilerine rüşvet olarak alman yapımı bir guguklu saat ve orjinal schwarzwald jambonu teklif etmesinin ardından yeni zellanda temsilcisi bu teklifin bardağı taşıran damla olduğunu söyleyerek çekimser kalmayı seçmişti. bild gazetesinin olayı manşetten duyurması ve okurlarını titanic redaksiyonuna telefon ederek fikirlerini söylemeye çağırması üzerine gelen tehdit ve "vatan haini" vb. hakaret telefonları daha sonra dergi tarafından bir cd haline getirilerek yayınlanacaktı. alman futbol federasyonu'nun 600 milyon mark'lık (300 milyon euro) tazminat talebiyle mahkemeye başvurması da - özellikle titanic sonuçta bu parayı ödemek zorunda kalmadığından - "güleriz ağlanacak halimize" cümlesindeki "halimiz"in gülünçlüğünü perçinleyen bir anektod olarak tarihte yerini aldı.

titanic'in skandal kampanyalarına örnekler liberal FDP için yapılan, partiyi gerçek yüzünü göstererek rezil etmeyi hedefleyen sahte seçim afişlerinden, politikacılara verilmeye çalışılan ve "beceriksizlik"ten basına yansıyan rüşvetlere, "euro" kelimesinden ve euro'nun yürürlüğe girmesinden itibaren artan fiyatlardan hareketle "teuro" kelimesinin türetilmesinden ("teuer" almanca'da "pahalı" anlamına geliyor), almanya'nın bölünmesi için düzenlenen kampanyalara kadar uzar gider. ne bunların tümünü anlatmam mümkün, ne de burada adını anamadığım sayısız diğer örneği dile getirmem.

2004 yılında derginin yazar ve okurları tarafından kurulan bir de "şaka partisi" var: "die partei"... parti "ciddi siyaset"ten uzak durarak, "suyunu çıkarma" yoluyla partilerin maskesini düşürmeyi hedefliyor... ve birçok alanda APPD'yle ("almanya anarşist pogo partisi") birlikte çalışıyor...

9 Eylül 2010 Perşembe

DEDE, NE YAPTIN?


almanya'da 68'le ilgili en yaygın teorilerden biri, hareketin ciddiyetini elinden almak ve herşeyi anne-babaya isyan basitliğine indirgemek noktasına varan, 68 kuşağının nazi ebeveynleriyle hesaplaşmak motivasyonuyla harekete geçtiği iddiasıdır. böylece, ikinci dünya savaşı'nın ardından dünya çapında yeniden ortaya çıkan gençlik hareketi politize edilmiş bir kitlesel ödipus kompleksine indirgenecektir.

tabii bu yolu izleyenler daha çok "anlayış gösteren", "ciddi", hatta "sol" gazeteler. bu arada belirli durumlarda anlayış göstermenin, daha doğrusu anlayış gösteriyormuş gibi yapmanın nasıl bir ciddiye almama, karşıdakinin akli ehliyetine dil uzatma hali olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. buna karşın bild ve şürekası ("axel springer verlag") daha doğrudan, "bu teröristlere kim dur diyecek" tarzı bir hedef gösterme politikası izlemişti. (ama bu yazının konusu almanya'da 68 olmadığından bild'in meyvesini veren sistemli provokasyonu hakkında uzun uzadıya yazmıyorum şimdilik.)

oysa "baba, ne yaptın?" sorusu çok değerliydi... ikinci dünya savaşı sonrası müttefikler tarafından cezalandırılan bir avuç sembol kişilik dışında "nazisizleştirme" ("entnazifizierung") politikası kağıt üstünde kalmış, örneğin "3. reich"taki nazi polis müdürleri "demokrat" polis müdürleri olarak, nazi hakimler "demokrat" hakimler olarak hem toplumsal konumlarını korumuş, hem de kısmen nsdap'nin tek parti, hitler'in "führer" olduğu dönemde takip edip cezalandırdıkları insanları, bu sefer "demokratik" sistem adına takip edip cezalandırmayı sürdürmüşlerdi. kısacası 1933-1945 arasında toplumun tepesinde olup, on milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olanlar, büyük ölçüde hala toplumun tepesinde yeralıp yalnızca "eski günler"den bahsetmemeyi yeterli görmüşlerdi.

"baba, ne yaptın?" bu soru, bırakın hareketin ciddiyetsizliğini ifade etmeyi, faşizm sonrası 68'in gerçek ve samimi bir mücadele olmasının anahtarıdır. tek başlarına uçup gidecek soyut kavramlar bu soruyla ete kemiğe bürünmüştür. ortada bir insanlık suçu varsa, birilerinin de suçlu olması gerektiğini topluma hatırlatmaktır sorunun ödevi. ve "babam da olsan affetmem" demektir.

ben kendi sorumu soramadım... 6-7 eylül 1955 günlerinde yaşananların ne anlama geldiğini kavradığımda çok sevdiğim dedem çoktan aramızdan ayrılmıştı. ama dedemin sözü geçen tarihte istanbul'da olmadığını bilsem de, bu soruyu aklımdan atmayı bir türlü başaramıyorum: "dede, ne yaptın?"

o iki aşağılık günde istanbul'da olsaydın, ne yapardın? kimin omzuna değerdi omzun? yahudi komşunu mu saklardın, rum esnafın dükkanını yağmalayan güruhun önüne mi dikilirdin? tecavüzcülerden hesap mı sorardın?

utandın mı? yoksa sen de yağmacıların resimlerine sempatiyle mi baktın gazete sayfalarını çevirirken?

sahi, kimdin sen dede?

7 Eylül 2010 Salı

"ALMANYA KENDİNİ YOK EDİYOR"


almanya merkez bankası yönetim kurulu ve spd üyesi thilo sarrazin'in "almanya kendini yok ediyor" adlı kitabında yaptığı almanya'yı müslüman istilasından kurtarma çağrısı büyük yankı yarattı. günlerdir sarrazin yiyor, sarrazin içiyor, sarrazin soluyoruz.

medyanın, siyasetçilerin afra tafrasına bakacak olursak, gerçek bir "skandal" yaşadığımızı sanacağız. oysa sarrazin'in müslümanlar hakkındaki düşünceleri kitabının ağustos ayında yayınlanmasından önce de zaten biliniyordu. 2009 eylül'ünde lettre international dergisine verdiği ropörtajda almanya'nın kültürünü kaybedecek derecede ciddi bir yabancı istilasıyla karşı karşıya olduğunu belirtirken türk ve arap göçmenlerin ne entegrasyon iradesine ne de becerisine sahip olduklarını iddia etmişti. sarrazin'în 2010'da "skandal" olup, 2009'da "skandal" olmayan sözlerini eski başbakan helmut schmidt'in de aralarında bulunduğu birçok ünlü isim desteklemişti.

ama filmi biraz daha geriye sarmak gerekiyor. çünkü sarrazin'in almanya'da gündeme gelmesi, durup dururken uzun bir koşu olacak gibi duran islamofobik maratonun en hızlı yüz metresini koşmasıyla başlamıyor. 2008 yılında, berlin maliye senatörü sıfatıyla eyalet hükümetinin sosyal yardım ve eğitim politikası alanlarında yapmasını önerdiği "reform"larla "ne kadar paran varsa o kadar insansın" şiarının en ateşli savunucusu olarak göze batmıştı. işsizlere yapılan yardımın büyük oranda azaltılması gerektiğini öne sürerken, günde 4 euro'nun beslenmek, 50 cent'inse kültürel ihtiyaçları karşılamak için ödenmesinin yeterli olduğunu söylemişti. (4 euro'ya iki ekmek, günde 50 cent'e de 4 günde bir gazete alabilirsiniz.) işsizlerin yanında emekliler de sarrazin'in sosyal darwinizm'inden nasiplenen kesimler arasında yerini almıştı. kısacası sarrazin'e göre biraz olsun insanca bir yaşamı haketmenin yolu, her geçen gün zenginlerin daha zengin, yoksullarınsa daha yoksul olduğu bir ekonomiye hizmet etmekten geçiyor. işin ilginç yanı, bu açıklamaları da yine bir çok ünlü isim tarafından açıkça desteklenmişti.

filmi yeniden ileriye sarıyoruz: elimizde kırmızı kaplı bir kitap var, yazarın adı beyaz, kitabınkisiyse siyah yazılmış. nazi almanyası'nın renkleri tesadüfen mi biraraya gelmiş kestirmek zor. kitapçılara ulaştığı 30 aralık günü önce 25 bin, ardından 15 bin olmak üzere iki baskısı da tükeniyor. iki gün sonra piyasaya çıkan 30 bin kitabın da kısa sırada tükenmesini 80 bin kopyalık dördüncü baskı izliyor. bugün 7 eylül ve "almanya kendini yok ediyor" iki baskı daha yaptı. kitapçılara ulaşan 100 bin kitap daha alıcısını bekliyor. dile kolay, 10 günden kısa sürede 250 bin kitap... (hala batılılar'ın çok okumasını kıskanan var mı?)

yazarımız almanya'nın siyasi elitinin önemli bir üyesi: iktisat bölümünden mezun olduktan sonra yine aynı disiplinde doktora yapan sarrazin'in, spd'ye yakınlığıyla tanınan friedrich-ebert-vakfı'ndaki bilimsel çalışmalarından sonra demiryollarında yöneticilikten senatörlüğe, imf'de geçen dört yıldan maliye ve ekonomi bakanlıklarında danışmanlık ve yöneticilik görevlerine, sosyal demokrat parti'de parlak bir kariyerden iki almanya'nın birleşmesinde ve doğu almanya devleti'ne ait işletmelerin özelleştirilmesinde kilit görevlere kadar kariyerinde sayısız başarısı var merkez bankası yönetim kurulu üyeliği öncesinde. ve ait olduğu elitin, zenginlerle yoksulların arasındaki uçurumu kazma kürekle büyütmesine buldozerle dahil olmuş. bild'in türk ve arap göçmenler hakkındaki sözleri hakkında yazdığını, yoksullara dair açıklamalarına uyarlamak da zor değil: "en sonunda birisi herkesin düşündüğünü söylemeye cesaret etti!"

yahudilerden basklar'a birçok halkın kendine özgü bir genetik yapısı olduğunu anlatıyor sarrazin. örneğin yahudiler genetik olarak zeki olmaya eğilimliyken, müslümanlarsa - yine kalıtım yoluyla - aptallar. ve almanya - bugünkü demografik eğilimlerin önüne geçilmezse - 40 yıl içinde tamamen aptallaşacak. "sadece maddi değil, ahlak ve zeka açısından da yoksul olan aşağı tabaka"nın "zeka ve entellektüel birikim açılarından üstün olan elit"ten daha hızlı üremesinin sonucunda. sarrazin yoksulluk konusuyla ilgilenme biçimimizin tersine çevrilmesi gerektiğini savunuyor: "almanya'daki güncel tartışmaların merkezinde yoksulluğun toplumsal sebepleri ve bireye olumsuz etkileri yeralıyor. buna karşın yoksulluğun bireysel, kişinin sorumluluğundaki sebepleri ve kişisel gelire odaklanan yoksullukla mücadelenin toplumsal sonuçları çok daha az tartışma konusu oluyor." işsizlere yapılan para yardımının yoksul ve aptal kalmalarına yolaçtığı tezinden hareketle - nazi egemenliğinin ardından yasaklanan - zorunlu çalışmanın başka - ve tabii kulağı çok daha az tırmalayan - bir isim altında yeniden yürürlüğe konmasını "aptallığa karşı savaş"ta önemli bir hamle olarak ortaya koyuyor.

ayrıca - kalıtım yoluyla aktarılan aptallığa karşı bir çözüm olmayacaksa da - yoksul ailelerin çocuklarının yalnızca akşamları yatmak üzere ve haftasonları ailelerinin yanına gönderilmesini, geri kalan zamanı devlete ait eğitim kurumlarında geçirmelerini öneriyor. böylece çocuklar gereğinden fazla televizyon izlemeyip bilgisayar oynamayacak, "ilgisiz, bilgisiz ve aptal ebeveynleri" tarafından daha da aptallaştırılmayacak.

tabii göçmenler, özellikle de müslüman göçmenler söz konusu olduğunda tüm bu "önlem"ler daha da sertleştirilmeli...

kitabın kaba bir özeti bütün bu yazdıklarım tabii. açıkçası daha ayrıntılı yazmaya da midem el vermiyor.

sarrazin'in kitabı içerik açısından fazla yeni bir şey söylemiyor. ancak ırkçı ve islamofobik tiradın bu sefer toplumun "en tepesi"nden gelmesi ve anaakım basının önemli bir kısmı tarafından bu kadar açıkça pompalanması yeni. "halk tipi" ırkçılık konusunda uzman olan bild'in yanında "ciddi basın" olarak kabul edilen, ırkçılığı ve yoksul düşmanlığını daha iyi ambalajlamasına alışkın olduğumuz spiegel, focus gibi dergilerin de ciddi desteği söz konusu.

bütün bu argümanların desteklenmesi için çok sayıda istatistikten faydalanmış sarrazin. tabii bu arada tezlerini desteklemeyecek istatistikler süzgecine takılmış. istatistiklerin sellektif kullanımının gerçekleri çarpıtmakta ne kadar etkili olabileceğine dair üniversitede ders kitabı olarak okutulabilir "almanya kendini yok ediyor"...

bild gazetesi'nin internet sayfasında yapılan ankete katılanların yüzde 87'si sarrazin'in sözlerine katıldığını ifade ediyor. bild'in düzenlediği anketin ciddiliği - en hafif ifadesiyle - tartışmalı. zira gazetenin okurlarının tek başına nüfusun genel eğilimlerini yansıtmadıkları açık ve bunun yanında nazilerin internette düzenlenen bu tür anketleri maniple etmek gibi bir stratejileri var. ancak şimdiye kadar yapılan - ve ciddiye alınmayı hakeden - kamuoyu araştırmaları sarrazin'in parti kurması durumunda yüzde 18 oy oranıyla üçüncü büyük parti olarak meclise gireceğini gösteriyor.

bugün bilgisayarımın başında oturuyorum, ve 1920'da almanya'da antisemitizmin yükselişi hakkında yazan bir yahudiden farkım var mı, kestirmekte zorlanıyorum...

29 Ağustos 2010 Pazar

BORGESSİZ BİR YAZI


başlıktaki borges, arjantinli yazar jorge luis borges değil, blogger borges. yazdığım bir yazının girişinin borges'le başlaması, borgessizliği vaadetmesi, son günlerde futbol bloglarında yaşanan bir tartışmadan kaynaklı. konu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler borges'in, stalker'ın ve koala'nın yazdıklarına ve altlarındaki yorumlara bakabilirler. benim derdim, tartışmaya bir "kapışma"ya katılır gibi müdahil olmak, tarafımı belli etmek, kılıcımı keskinleştirmek değil; dillendirilen kimi kavramlar, fikirler üstüne düşüncelerimi dile getirmek. dolayısıyla bu yazı "borgessiz" olacak, kimseden bahsetmeyecek, kişiselleşmeyecek.

"sırf sen derdini anlatacaksın diye üç garip adamın yazısını, onlardan da garip bir araba dolusu adamın yorumlarını okuyamam şimdi" diyenler için tartışmanın blogların ticarileşmesi, anaakımlaşması, böylece amatör ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olması ve kimi bloggerların internetteki yazma faaliyetlerini anaakım medyaya sıçrama tahtası olarak algılaması ekseninde döndüğünü söyleyebilirim.

insan neden blog yazar? bu soruya tek bir yanıt vermenin olanaklı olduğunu düşünmüyorum. kimisi normal hayatta dillendiremediği görüşlerini bir şekilde başkalarıyla paylaşmak isterken, bir diğeri yazma eyleminin kendisinden hoşlanıyor olabilir. "her konuyu ben bilirim" de yazmanın motivasyonu olabilir, başka insanlarla düşünsel iletişime geçme arzusu da. tabii bloggerlığı yazarlık, gazetecilik vs. kariyerine atılan ilk adım olarak kavramak, blogla "ünlü" olmak için taktiksel bir ilişki kurmak da mümkün.

los lunes al sol'ün doğumu benim yazmaktan hoşlanmama, özellikle de günlük hayatımda neredeyse sadece almanca konuşmam ve yazmam nedeniyle türkçe yazma gereksinimi tatmin etme arzuma dayanıyor. birileri yazdığım şeyleri okumaktan haz aldığı sürece de - büyük olasılıkla - yayın hayatını sürdürecek. (tabii hoşunuza gittiği için okuduğunuzu varsayıyorum, bir diğer açıklamaysa mazoşizm olabilir...)

kısacası blog yazmaya başladığımızda neden, ne hakkında, nasıl ya da hangi amaçla yazdığımız hakkında ant içmiyor, bir sözleşmeye imza atmıyoruz. dolayısıyla kimseye "bloggerlık etiği"ne, "amatör ruh"a ihanet etmiş muamelesi yapmanın bir anlamı yok.

kuşkusuz yazma faaliyetinin profesyonelleşmesi, yazarla yazı arasındaki ilişkide ciddi dönüşümlere yol açacaktır. ne bileyim, yıldırım türker ya da engin ardıç okur kitlesini kaybetmeye başladığında kariyer, geçim korkuları nasıl kaçınılmazsa, bu korkuların yazma faaliyetlerini daimi olarak - belirli ölçüler dahilinde - belirlemesi de kaçınılmazdır. bugün bu yazıdan iğrenip los lunes al sol'ü okumayı bırakırsanız benim çok da umrumda olmaz açıkçası. çünkü bir şeyler yazıp internette yayınlamaktan haz dışında hiçbir çıkarım yok. bunun da ötesinde, hiçbir şey kazanmadığımdan kaybedecek bir şeyim de yok.

bu durum tabii insanın kendisini nasıl algıladığıyla da bağlantılı. yazdıklarımı okuyan insanların hayatına "anlam" kattığım yanılsamasına kapılır, blogum üstünden düşünsel bir devrim yapma hülyasına kendimi kaptırırsam kaybedecek bir şeyim olduğuna, işin daha da kötü - ya da belki gülünç olan tarafı - beni artık okuyamayacak olan insanların da bir şeyler kaybedeceğine inanmaya başlayabilirim.

ki blogosferin kendi içinde "ünlü"lerini yaratmış olması, birkaç insanın blogları üstünden tanınıp anaakım medyada köşe sahibi olması ya da kitap yazma teklifleri alması - tahmin ediyorum - blog yazan birçok insanda "umut fakirin ekmeği" etkisi yarattı. bir nevi blogosferde - "ikinci lig"de - başarılı olanların anaakım medyaya - "birinci lig"e - yükselme, internette dolanan birkaç on bin sanal kişiliğin ötesinde bir ün elde etme şansına kavuşacağı vaadi artık her yerde.

öncelikle okunma arzusuyla hiçbir sorunum olmadığını belirteyim. öyle bir arzum olmasa internette değil, evde deftere yazardım. ancak "ne yazarsam daha çok okunurum?" sorusunun mutlak egemenliğiyle bir sorunum var. los lunes al sol bir pazar yeri değil ve ben kendimi ya da yazdıklarımı pazarlamak için burada değilim.

anaakım medyada hiç çalışmadım. ama geçmişte anarşist bir gazete ("özgür hayat") çıkarma deneyimim olduğundan ve eşimin dostumun profesyonel olarak gazetecilik yapmasından hareketle gazetecilikten çok da uzak bir yaşamım olmadı. bunun yanında bir dönem çevirmenlik yaparak geçindiğimden kaleminden geçinmenin nasıl bir şey olduğunu da biliyorum. gazetecilik yapan kimsenin kırılmasını, üzülmesini istemem, ama profesyonel gazetecinin yazma eylemiyle ilişkisinin, geçimini fuhuştan sağlayan bir insanın seksle ilişkisine benzer olduğunu düşünüyorum. haz yerini gerekliliğe, "ödev"e bırakıyor. yazmak - kalitesi ya da içeriği değil, yazarın algılayışı anlamında - "sanat" olmaktan çıkıyor, teknik bir "iş" haline geliyor. kısacası "hobi"nizden geçinmeye başladığınız anda "hobi" olmaktan çıkacak.

siyasi bir motivasyonla ve para kazanmamış olmamız bir yana, ayakta tutmak için gerektiğinde cebimizden para verdiğimiz bir gazeteyi çıkarmak dahi ciddi ve "yapmayanın bilemeyeceği" sıkıntılar, inanın mazoşist olmayan bir insanın kolay kolay zevk alamayacağı uykusuz geceler anlamına geliyor. burada örneğin "canım istemedi" diye referandum hakkında hiçbir şey yazmadım. özgür hayat'ı çıkarırken söz verilen filistin-israil yazısının gelmemesi, benim gece dörtte oturup "muhteşem" olmasa da, gazetenin genel kalitesini düşürmeyecek bir makaleyi kıçımdan uydurmam anlamına geliyordu, ki sabah baskıya yetişebilsin.

gazetecilik yapmak gibi bir arzum olsaydı - ki parasız kaldığım birçok zaman almanya muhabirliği yapabilir miyim diye düşünmedim değil - bunu blog üstünden kovalamak herhalde en son başvuracağım yöntem olurdu. aile dostlarından siyasi tanıdıklara, istanbul erkek lisesi mezunu olmanın - isteseniz de, istemeseniz de - getirdiği "masonik" ilişkilere, "bir yerlere kapağı atmanın" sayısız kanalı mevcut. "bakın bende ne biçim çevre var" demek değil derdim, kimsenin "başarı"sını kıskanacak bir durumum olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

başarı tırnak içinde yukarıda, çünkü tırnağın dışına çıkacak bir başarı da yok ortada şimdilik. zira durum anaakım medyanın blogger'ın önünde diz çökmesi değil, daha çok bir çeşit "alan memnun, satan memnun" ilişkisi. karşılığında para almadan ya da üç otuz paraya yazılan yazılar, ilişkinin bir tarafının kariyer sıçraması umutları açısından katlanılacak bir dönemken, ilişkinin diğer tarafı, yani medya açısından bu umutların sömürülmesinden ibaret. kısacası bir çeşit "stajyerlik" müessesesi iş başında.

gelelim blogların "anarşist"liğine... bu kavramın kullanılmasının kafa karışıklığı yarattığını düşünüyorum. birçok insan, doğrudan siyasi bir tavır, bilinçli bir profesyonellik ya da anaakım medya karşıtlığı olarak algılıyor. sayısız insanın parma'nın yeni transferlerinden, modadan ya da gündelik yaşamın sıradan - ve belki de seviyesiz - bir pencereden izlenmesinden oluşan yazıları, bu anlamda "anarşist" falan değil tabii ki.

blogosferin "anarşist" olan yanı yapısal açıdan demokratikliği. benim gibi teknik özürlü bir insanın bile internette yazmayı becerebilmesi. ve yazdıklarımın sansürlenmeden, piyasa değerine bakılmadan yayınlanması. "yazar"la "okur" arasındaki ayrımın - isterse herkesin yazabilecek olması anlamında - ortadan kalkması. ki bu durum da yalnızca bloglara değil, internetin geneline özgü. iran'da sokakların hareketlendiği dönemde anaakım medyanın yayın boykotunun youtube, twitter vs. üzerinden delinmesi bile bu konuda çok fazla şey anlatıyor.

internetin, dolayısıyla blogların da, yarattığı dönüşüm şu ana kadar yeterince incelenemedi, açıklanamadı. ki kimi gelişmelerin uzun vadedeki sonuçlarını bugünden değerlendirmek pek de olanaklı değil. ancak internetin insanlığın yaşamında en azından matbaanın icadı kadar büyük bir iz bırakacağını söylemek için de kahin olmaya gerek yok.

üç-beş blogger gazeteciliğe, profesyonel yazarlığa adım atsın. ya da birkaç sayfa kıyısına köşesine reklam almaya başlasın. sonuçta "aşırı demokrasi"den rahatsız olanlar yapısal bir çözüm geliştirmeyi başaramadığı sürece bu "anarşistlik" devam edecek. borges köşe yazarlığına başlasa, ben birgün zamansızlıktan blog yazmayı bıraksam da, bunun blogosferin genel karakterine tek başına kayda değer bir etkisi olmayacak.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...