islamofobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamofobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2011 Perşembe

QUEBEC'TE PEÇE YASASI


kanada'nın quebec eyaletinde, 2009 yılında mısır göçmeni bir kadın, peçesini çıkarmayı reddettiği için devlet tarafından düzenlenen bir fransızca kursundan atıldı. amacı, göçmenlerin eyaletin dili olan fransızca'yı öğrenerek yerleştiği toprakların kültürüne daha hızlı uyum sağlaması olan kurs, insanın dil öğrenmek için karşısındakinin yüzünü görmesi gerektiğini ve mısırlı kadının söylediklerinin peçe yüzünden doğru düzgün anlaşılmadığını öne sürmüştü.

kurstan atılan göçmen kadın, ayrımcılığa uğradığı gerekçesiyle mahkemeye gitme yolunu seçti. geçerli olan yasalar, büyük olasılıkla devletin davayı kaybetmesine yol açacağından, geçtiğimiz yıl quebec hükümeti, yeni bir yasa çıkarmaya karar verdi. yeni düzenleme, göçmenlerin yalnızca entegrasyon amaçlı dil kurslarından değil, devletin tüm hizmetlerinden yararlanabilmek için yüzlerini açmaları gerektiğini öngörüyor. yeni yasa için; seküler anayasa, göçmenlerin topluma uyumu ve kadın-erkek eşitliği ilkeleri başta olmak üzere, quebec'in kültürel değerlerinin korunması gerekçe olarak gösterildi.

örtünme ve kadının özgürleşmesi konusu, türkiye'deki türban tartışmalarından da bildiğimiz gibi, ilk bakışta olduğundan çok daha karmaşık. bir yanda örtünmeye zorlayan erkekegemen bir toplumsal çevre, belki de otoriter bir koca, diğer yandaysa yine kadının ne giyip ne giyemeyeceğine, ne düşünmesi ve nasıl hareket etmesi gerektiğine karar verme hakkını kendinde gören, yine otoriter (ve erkekegemen) bir devlet. kısacası, bu noktadan kadının özgürleşmesine giden bir çizgi çekmek oldukça güç. işin ilginç yanı, yasanın yalnızca kadınlara yönelik olduğunu düşünecek olursak, inancı ne olursa olsun, nasıl giyinirse giyinsin, erkekler her tür imkandan yararlanmaya devam edecek. kısacası, peçe taktığı için dil kursundan (ve devletin sunduğu diğer olanaklardan) yararlanamayan kadının belki de onu peçe takmaya zorlayan kocası, tüm bu olanaklardan faydalanabilecek. sonuçta, kadın-erkek eşitliğinin korunması ya da yaratılması bir yana, eşitsizlik daha da pekiştirilmiş oluyor.

yeni yasanın bir diğer gerekçesi olan göçmenlerin topluma uyumu ilkesinin, peçe takan kadınların dil kurslarından yararlanamaması, yani muhtemelen yerleştikleri ülkenin dilini doğru düzgün öğrenememesi ile ne kadar tutarlı bir biçimde hayata geçirildiğini belirtmeme sanırım gerek yok.

ancak tutarsızlığın doruk noktasına, "seküler devletin korunması" gerekçesiyle ulaşılıyor: yapılan düzenleme, belirli bir dine, islam'a, inanan belirli bir cinsiyete, kadınlara, yönelik. müslüman karşıtlığının, sekülerizm, eşitlik, ilericilik vb. maskeler arkasına gizlenmesinde her zaman olduğu gibi, yine basit bir "onların dini" - "bizim dinimiz" ayrımı söz konusu ki, "onlar" ve "biz" ayrımı özünde ırkçılığın temel yapıtaşlarından.

quebec'i "barbar müslümanlar"ın işgalinden korumak için, sayılarının 24 olduğu tahmin edilen peçeli kadınlara yönelik yasa çıkarılmasının, ırkçılıktan başka bir açıklaması var mı?

6 Temmuz 2011 Çarşamba

İSVİÇRE'DEN IRKÇI AFİŞLER

"güvenliği sağlamak"

"stop -minare yasağına evet!"

svp - "die schweizer volkspartei" ("isviçre halk partisi"), 2007 seçimlerinde yüzde 29 oy alarak ülkenin en büyük meclis grubuna sahip partisi oldu...

30 Kasım 2010 Salı

SARRAZIN VE "KARŞITLARI"



sarrazin konusuna geri dönüyorum. ama bu sefer sarrazin'i değil, anaakım siyasetçilerin sarrazin eleştirisini konu etmek için. bu konuya kafayı takmayı sürdürürsem yakında ben de halil berktay gibi altbaşlıklar kullanmaya başlayabilirim. (örneğin: [sarrazin-21])

daha önce şöyle yazmıştım: "sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim." şimdi bu söylediğimi açmaya çalışacağım. (bu arada ne o öyle yamuk yumuk bir cümle kurmuşum...)

thilo sarrazin, müslüman göçmenlere ve bütün yoksullara karşı başlattığı kışkırtma kampanyası nedeniyle "sinirden kendinden geçmiş bir kitle"nin saldırısına uğradığını iddia ediyor. hem suçlu, hem güçlü olmanın, mazlum rolünün insanları etkilemede ne kadar etkili olduğunu anlatmama sanırım gerek yok. (bild gazetesinin iddia ettiğine göre) sarrazin parti kursa oy vereceğini söyleyen yüzde 18'in ve "en sonunda birisi gerçekleri söyledi" diyen diğer insanların yanında, kuşkusuz sarrazin'in müslüman karşıtı ırkçılığına ve yoksulluğun ve eşitsizliğin sistematik olarak kendini yeniden ürettiği bir dünyanın kaybedenlerini kaderlerinin yeghane sorumlusu ilan etmesine karşı çıkan insanlar da oldu. ancak yazının konusu bu her iki grup da değil, sarrazin'in düşüncelerine karşı çıkarmış gibi yapanlar, daha doğrusu neyi söylediğinden çok, nasıl söylediğiyle ilgilenenler.



sarrazin'in iddialarının aksine susturulması, baskı görmesi ya da sansürlenmesi gibi bir olay asla gerçekleşmedi. almanya çapında paneller ve kitap tanıtım toplantıları düzenledi, gazetelere röportaj verdi, televizyonda ve radyoda konuştu. bild gazetesi açık ve net bir biçimde sarrazin'e destek verdi. bild gazetesi her zaman ırkçı olmuş olsa da, şimdiye kadar islamofobinin yaygınlaştırılmasına bu şekilde açık bir katkıda bulunmamıştı. hatta alışılageldik ırkçılığının yanında, hürriyet'le paslaşarak "türklerle kardeşiz" tarzı yayınlar da yapmış, türkçe yazılar yayınlamıştı, hatta 2000 yılındaki avrupa kupası sırasında gazetenin tam bir sayfası türkçe çıkmıştı. bild'in göçmenlere karşı açıktan kampanya yürütmesinin iki örneği vardı şimdiye kadar: birincisi türkiye kökenli ford işçilerinin 1973 yılında sendikadan bağımsız yürüttüğü greve, ikincisi 1992 yılında alman devletinin iltica hakkı kısıtlayıp kuşa çevirmesi öncesinde bütün basının, partilerin halkı ilticacılara karşı kışkırtmasına denk düşüyor. şu andaysa gazete bir yandan sarrazin üstünden "yukarıdakiler"i "eleştirerek" popülizm yapıyor, diğer yandan da müslümanların alman devletini sömürdüğü ve çalışamayacak kadar tembel olduğu tezini yayıyor.

sarrazin'in tetiğini çektiği tartışma, şu anda "hıristiyan demokratlar"ın sağında bir kitle partisinin olanaklılığının etrafında dönüyor. hem sarrazin'in parti kurmak gibi bir derdinin olmadığını defalarca açıklamış olması, hem de "hıristiyan demokratlar"ın sağa kayma konusundaki esnekliklerini her gerekli olduğunda ispatlamış olmaları nedeniyle bu tartışmanın bir "sözde tartışma" olduğunu, asıl hedeflenenin genel olarak bütün anaakım partilerin, özeldeyse hıristiyan demokratların sağa çekilmesi olduğunu düşünüyorum. böylece alman sağının kendi içinde yaşadığı anlaşmazlıklar, "ortak düşman"a karşı birleşerek aşılmış olacak. muhafaza edeceği değerler, alman ya da avrupalı kimliğinin ne olduğu konusunda uzlaşması zor görünen alman sağı, "müslüman olmamak" üstünden negatif tanımlanan bir kimlik politikasında biraraya gelmeyi deneyecek. islamla hesaplaşırken avrupa'nın ortak değerlerinin tanımlanacağı ve sınanacağı iddiası yalnızca almanya değil, genel olarak avrupa (merkez) sağında gittikçe yaygınlaşan bir söylem. "müslüman olmayan" avrupalı kimliğinin bir diğer avantajı da, üstünde anlaşılan kimliğin ulusal olmaktan çıkıp "hıristiyan" hale gelmesi ve böylece avrupa birliği sürecinde (merkez) sağın solun kalesine bir gol daha atması.

sarrazin'e gösterilen tepkilere dönecek olursak: şimdiye kadar gerek anaakım medyanın, gerekse siyasetçilerin sarrazin'in esas tezleri hakkında net bir söz söylemekten, tartışmaya girmekten kaçınması dikkat çekici. özellikle sarrazin'in temel önerisi olan sosyal devletin neredeyse tamamıyla ortadan kaldırılmasının gerekliliği hakkında - muhtemelen dürüst olurlarsa hak vermek zorunda kalacaklarından - daha ağzını açan kimse olmadı. tepki çeken daha çok sarrazin'in öjenik gibi - nazilerin uygulamaları nedeniyle - tabu olan konulara girmesi, yahudiler hakkında bir-iki pot kırması ve kullandığı dil oldu. almanya'nın liberal dışişleri bakanı westerwelle, sarrazin'e benzer biçimde işsizlere karşı bir propaganda kampanyası başlattığında gösterilen tepkiler de buna benzerdi: westerwelle "aslen doğru şeyler söylüyor, ama amacını aşan kelimeler seçiyordu". bu tepkilerin içeriğe değil, biçime yönelmesinin nedeni, gerek sarrazin'in, gerek westerwelle'nin - kullandıkları sözcükler ve "dürüstlük"leri nedeniyle - açıklamalarının değilse de, düşüncelerinin medyada ve anaakım siyasetçiler arasında genel olarak destek görmesi.



sarrazin ve sarrazin'i eleştiriyormuş gibi yapanların uzlaştığı üç temel tez var: bunların birincisi, zenginliğin ve yoksulluğun bireyin kendi seçimi olduğu, kendi çalışkanlığından ya da tembelliğinden kaynaklandığı. böylece kazananların ve kaybedenlerin varlığının kaçınılmaz olduğu kapitalizmde yoksulluk bireyin karakterinin "zayıf"lığıyla açıklanmış oluyor. ikincisi, bireylerin temelde ait oldukları - dini ve / veya ulusal - kültür tarafından biçimlendirildiği ve iki kültürün birbiriyle uyumlu olup olmamalarının, bu kültürlerden birine ait olan bireyin diğerine uyumlu yaşayıp yaşayamayacağını belirlediği. tabii bu bağlamda hangi kültürlerin birbiriyle uyumlu olduğu ihtiyaca göre değiş(tiril)ebiliyor. almanya-fransa-ingiltere üçgenindeki avrupa'da hegemonya kurma mücadelesi, geçmişte bu üç kültür arasında bir uyumsuzluk tanımlanmasına yol açarken, 11 eylül'den bu yana benzer bir uyumsuzluk hıristiyan batı - müslüman doğu arasında tanımlanıyor. yine burada da ulusal bir tanımlamanın yerini dinsel bir tanımlamaya bıraktığını gözlemleyebiliriz. üçüncüsüyse, başka kültürlerden gelen göçmenlerin almanya'da (ya da genel olarak avrupa'da) uyumlu ve - her şeyden önemlisi - başarılı bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayanın nihayetinde bireysel "entegrasyon yeteneği" olduğu. böylece "entegrasyon" ve "başarı" bireyin irade göstermesi, çabalaması değil, yalnızca toplumsal hiyerarşide yukarılarda olması üstünden tanımlanıyor. örneğin türkiye kökenli bir banka müdürü bir yolsuzluk skandalına karıştığında, kimse "entegre ol(a)mamış bir göçmen"den bahsetmezken, yine türkiye kökenli bir işsiz - işsiz olmak dışında bir "kusur"u olmasa dahi - mutlaka topluma entegre olamamış, alman (ya da avrupa - isterseniz hıristiyan diye de okuyabilirsiniz) değerlerinden nasibini almamıştır. örneğin sarrazin'i eleştirirmiş gibi yapanlardan biri olan "milletçe gurur duyduğumuz" yeşiller partisi eşbaşkanı cem özdemir, bu önkabullerden hiçbirine karşı çıkmadan islam üstünde tanımlanan "uyumsuz kültür"ü yeniden ulusal düzlemde tanımlayabilmek için almanya'da yaşayan iranlılar'ın eğitim düzeyinin yüksekliğine ve işsizlik oranının düşüklüğüne vurgu yapıyor. tabii bu durumda özdemir'in iranlılar'ı kurtarmakta kullandığı her iki sınavdan da çakan milyonlarca göçmenin sorununun müslüman olmaları değil, örneğin afganistanlı ya da lübnanlı vs. olmaları olduğu sonucunu çıkarmak çok da zor değil, ki ulusal bir değerlendirmeden de vazgeçildiğinde dahi ortada tek tek "suçlu birey"ler kalıyor. yapısal bir sorun olarak kitlesel işsizlik, küresel ekonomik kriz, göçmenlerin eğitim sisteminde karşı karşıya olduğu zorluklar, almanya'daki iş yasalarının göçmenleri diskrimine eden karakteriyse güme gidiyor. sonuçta almanlar, göçmenlerden, özellikle de müslüman göçmenlerden daha zengin ve başarılılar, çünkü "kültürel açıdan üstün"ler. sarrazin ve eleştiriyormuş gibi yapanların birleştiği ortak payda bu.

sarrazin'le sözde karşıtlarının paylaştığı bir diğer önemli özellik de, her iki tarafın da almanya'nın dünya çapında bir ekonomik güç olma özelliğini yitirme ihtimalinden duydukları endişe. nasıl klasik ırkçılık ırklar arasında üstün olanların kazanacağı bir ölüm-kalım savaşı kurguluyorsa, sarrazin ve "karşıt"ları da ülkelerin ekonomileri arasında benzer bir mücadele görüyor. ve bu mücadelede yüksek giderlerin ve (özellikle belirli işkollarında) kaliteli işgücü azlığının alman ekonomisinin önünü tıkayacağından, yıldızı parlayan çin, hindistan gibi ülkeler karşısında uzun vadede tutunamayacağından korkuyorlar. ve her iki tarafın da çözüm önerileri aynı: üretim maliyetlerinin düşürülmesi, alman nüfusunun daha iyi bir mesleki eğitimden geçirilmesi ve yalnızca gereksinim duyulan özelliklere sahip göçmenlerin almanya'da oturma hakkına kavuşması.

almanya'nın ekonomik hegemonya mücadelesi açısından atıl durumdaki işsiz göçmen nüfusun yarattığı sorunun çözümüne dair öneriler de benzerlik gösteriyor. sarrazin, işsizlik maaşının ancak insanların açlıktan ölmemesini garantileyecek düzeye düşürülmesinin işsizleri çalışmak zorunda bırakacağını savunuyor. aynen westerwelle'nin doğu almanyalılar'a, yoksullara, özellikle de işsizlere karşı yaptığı kışkırtmalarda da olduğu gibi, savunulan şey sosyal devletin varlığının, harcamaları kısılarak "garanti altına alınması". böylece ya almanya'ya yatırımı çekici hale getirmek için sermaye daha düşük vergilendirilebilecek ya da işsizlere, yoksullara verilmeyen para sermayenin çıkarına olan altyapı projelerine harcanacak. tüm bu planları anlatırken değinmedikleri nokta, bu koşullar altında almanya'ya yapılacak bir yatırımın yoksul milyonların durumunda - işsizlik ücretinde yapılacak her indirimin çalışan nüfusun maaşlarına da yansıyacağı düşünülünce - neredeyse hiçbir şey değiştirmeyeceği. ama zaten hedeflenen üst-orta ve üst sınıfların ödediği vergilerin düşürülmesi. kısacası hedeflenen sosyal zenginliğin aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılması. islamofobinin bilinçli olarak kışkırtılmasını da bu bağlamda incelemek gerekiyor: bir yandan insanlar "müslüman" ve "alman" olarak bölünürken, diğer yandan "alman"lara yaşadıkları hak kaybı, müslüman göçmenlerin devleti sömürmelerinin önüne geçilmesi olarak sunulacak. (iltica hakkının altı oyulurken de sistematik olarak ilticacıların sayısının gittikçe arttığı ve alman devleti sömüren ikiyüzlü tembeller oldukları propagandası yapılmıştı.)


naziler ve politically incorrect gibi gruplar bir kenara bırakılacak olursa, müslümanların sınırdışı edilmesini savunan hiçkimse yok diyebiliriz. (zaten milyonlarca müslümanın alman vatandaşı olduğu düşünülecek olursa bütün müslümanların sınırdışı edilmesi kolay kolay gerçekleştirilebilecek bir şey değil.) anaakım siyasetin öngördüğü daha çok çalıştırarak entegre etmek. aynen sarrazin gibi işsizlik maaşının düşürülmesinin, işsiz ve yoksul müslümanların gözünde çalışmayı daha çekici yapacağını iddia ediyorlar. spd, yeşiller, sol parti gibi anaakım siyasetin "insancıl" kanadını oluşturanlarsa, eğitim programlarıyla göçmenleri sermaye için daha çekici hale getirerek iş bulmalarını sağlama projeleriyle, alman ekonomisinin yapısına içkin bir sorun olan kitlesel işsizliği görmezden gelerek "iş arayan bulur" gibi daha makro iktisata giriş dersinde saçmalığını kavrayacağınız bir görüşü savunuyorlar.

nihayetinde sarrazin de, sözde karşıtları da aynı noktaya ulaşıyorlar: yoksullar, kendi yoksulluklarının suçlusudur. ve çalışıp "başarabilirler".

24 Kasım 2010 Çarşamba

KOMŞUNU İHBAR ETMEYİ UNUTMA!


almanya'da (ve avrupa'nın geri kalanında da) islamofobi yükselişte. daha önce sarrazin'den bahsetmiştim, ancak islamofobiyi "sıradan faşistler"e ya da "kafayı yemiş" sarrazin'e özgü sanmak büyük bir yanılgı olur. sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim. bir de son günlerde almanya büyük bir terör saldırısının beklentisiyle sarsılıyor. (her iki konu hakkında da - ayarlayabilirsem - yazmayı düşünüyorum.) şimdilik ikisinin kesişme noktasıyla idare edelim, yine berlinli sosyal demokrat bir senatörden - bu sefer sarrazin yerine erhart körting'den - geliyor:

"dikkatli olmak gerek. mahallenizde, üç tane garip görünümlü, ortalıklarda gözükmeyen vs. ve arapça ya da anlamadığınız başka bir yabancı dil konuşan insanların taşınması gibi dikkatinizi çeken gelişmeler oluyorsa, durumu polise haber verin."

1 Kasım 2010 Pazartesi

SARRAZIN DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN BAHSETMESİN!

thilo sarrazin'in islamofobik ve yoksul düşmanı kitabı "almanya kendini yok ediyor"dan blogda daha önce de sözetmiştim. berlinli insan hakları avukatı hans-eberhard schultz, bir süre önce sarrazin hakkında halkı bir azınlığa karşı kışkırtmaktan suç duyurusunda bulundu. günlük yayınlanan sol gazete "junge welt" adına peter wolter, schultz'la bir röportaj gerçekleştirmiş. ilgimi çektiğinden türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim.



bir süre önce merkez bankası yönetim kurulu eski üyesi thilo sarrazin hakkında halkı bir azınlığa karşı kışkırtmak suçundan suç duyurusunda bulundunuz. berlin savcılığı davayı neden hamburg'a devretti?

savcılık bu durumu, sarrazin'in kitabının piyasa çıkmasının öncesinde yayınlanan, suç duyurusunda kullandığımız pasajların, hamburg'da yayınlanan spiegel dergisinde çıkmasıyla açıklıyor. bizse söz konusu pasajların başka gazetelerde de, mesela berlin'de yayınlanan springer'in bild'inde çıktığına dikkat çektik. bu nedenle savcılığın kararının arkasında başka sebeplerin olduğu düşünülebilir. örneğin böyle rahatsızlık verici bir davayla uğraşmaktan kurtulmak.

dava sizce neden berlin'de görülmeliydi?

savcılığın kararına itiraz ettim ve suç duyurusunu - bu kez springer yayınevi'nin gazete ve dergilerindeki pasajlara ve ropörtajlara dayanarak - yineledim. sarrazin'in faaliyetlerinin ağırlık noktası berlin'de. burada, berlin'de konu hakkında sürekli yeni röportajlar vererek, radyo ve televizyon programlarına katılarak ve panellerle "entegrasyonu reddeden müslümanlar", "müslümanların doğuştan aptallıkları", "şiddete ve teröre yatkınlıkları" vs. hakkında kendi başlattığı tartışmaya cephane sağladı. içişleri bakanı thomas de maiziére'in açıklamalarına bakacak olursak, berlin güya "entegrasyonu reddedenlerin merkezi"ymiş. işte bu sebeplerden sarrazin'in yazdığı kitap ve açıklamaları nedeniyle cezalandırılması sorunu buradaki mahkemelerde çözülmeli.

davanın berlin mahkemelerinde görülmesinin başarı şansını arttırdığını mı düşünüyorsunuz?

olsa olsa dolaylı yoldan. çünkü gerek sarrazin'in başlattığı tartışmanın dolaylı olarak mağduru olan insanlar, gerekse eleştirel kamuoyu, başkentte yapılan kamuya açık bir duruşmaya ilgi gösterecektir.

kamuoyunda oluşan devletin sarrazin mevzuunda çekingen davrandığı izlenimi doğru mu sizce? ya da bu bir geciktirme taktiği mi?

muhtemelen her ikisi de. sarrazin'in spd'den atılması tartışması hakkında da pek ses çıkmıyor.

diyelim ki, berlin ya da hamburg'daki mahkeme argümanlarınızı doğru buldu. sarrazin'i bu durumda nasıl bir ceza bekleyecek?

ilk önce bir "başlangıç şüphesi" ortada olmalı ki, bir soruşturma açılabilsin. berlin savcılığı, 2009'da sarrazin'in bir röportajda yaptığı benzer açıklamalar hakkında bir türk derneğinin yaptığı suç duyurusunun ardından "başlangıç şüphesi"nin olmadığına kanaat getirmişti ve bu kararını özellikle düşünce ve ifade özgürlüğüne dayandırmıştı.

bir sonraki adım sanığın dinlenmesi olur. ondan sonra savcılık dava açar ki, bu davanın da yetkili mahkeme tarafından kabul edilmesi lazım. ancak bütün bu aşamalardan sonra sanığın para cezası istemiyle yargılanacağı kamuya açık bir duruşma mümkün olur.

sarrazin'in kitabında kullandığı istatistikleri uydurduğunu itiraf ettiği söyleniyor...

sarrazin'in ana tezini, yani berlin'deki türkler'in yüzde 70'inin, araplar'ınsa yüzde 90'ının devletin sırtından geçindikleri, ama devleti tanımadıkları ve "durmadan yeni baş örtülü küçük kız çocukları ürettikleri" tezini dayandırdığı sayıları uydurduğu süddeutsche zeitung'da yazıldı. sarrazin, bu konuda hiçbir istatistik olmadığını kabul etti ve şöyle söyledi: "elinizde sayılar yoksa, o zaman doğru yönü gösteren sayılar yaratmalısınız. ve kimse aksini ispatlayamadığı sürece tahminlerimle sözümü kabul ettiririm."

bu konuda bir dava açılamaz mı? örneğin kamuoyunu bilinçli olarak yanıltmaktan?

böyle bir suç, böyle bir kanun yok. ama bu durum, sözde bilimsel tezlerinin elle tutulur yanı olmadığını ve sarrazin'in kendisinin de bunu bildiğini kanıtlar. yani sarrazin, müslüman göçmenleri bilerek ve isteyerek diskrimine etti. bu sebepten düşünce özgürlüğünden bahsetmesinin ciddiye alınır yanı yok.

14 Ekim 2010 Perşembe

ALMANYA'DA FAŞİZAN EĞİLİMLER



"almanya'da yabancı düşmanlığı ne kadar yaygın?" sosyal demokrat SPD'ye yakın bir vakıf olan "friedrich-ebert-stiftung" bu soruya bir yanıt bulmak amacıyla bir araştırma düzenledi. sonuçlar ne yazık ki - ve beklendiği üzere - oldukça olumsuz: almanlar'ın yüzde 34'ü yabancıların "vermeden almak" için almanya'ya geldiğini düşünüyor. ve doğu almanlar'ın yüzde 75'inden fazlası müslümanların ibadet olanaklarının sınırlandırılmasından yana.

araştırmayı yöneten bilim adamları, "aşırı sağcılığı" altı değişik temel momente ayırarak toplumun bu akıma yatkınlığını incelemişler: sağcı bir diktatörlüğü arzulamak, şovenizm, yabancı düşmanlığı, antisemitizm, sosyal darwinizm ve nasyonal sosyalizmi övme (ya da insanlığa karşı işlediği suçları görmezden gelme).

araştırmanın sonuçları, bu altı momentten toplumda en yaygın olanların yabancı düşmanlığı, şovenizm ve antisemitizm olduğunu gösteriyor. doğu almanya'da her üç, batı almanya'daysa her dört alman'dan biri yabancı düşmanı düşünceleri benimserken; "yabancılar yalnızca sosyal devleti sömürmek için almanya'ya geliyor" diyenlerin oranı doğuda yüzde 47,6, batıda yüzde 30,8, ki bu da almanya genelinde yüzde 34,3'lük bir orana tekabül ediyor.

"friedrich-ebert-stiftung"un düzenlediği araştırma bunun yanında faşizan eğilimlerin - yaygın önyargıların aksine - doğu almanya'ya özgü olmadığını bir kez daha gösteriyor. örneğin antisemitizm ya da şovenizm batı almanya'da doğudakine oranla daha çok taraftar buluyor. araştırmayı yönetenlerden oliver decker de bu fenomene dikkat çekiyor: "araştırmanın sonuçları aşırı sağcı fikirlerin doğu almanya'ya özgü bir fenomen olmadığını, toplumun merkezinde de olmak üzere her kesimde, her yaş grubunda yaygın olduğunu açıkça ortaya koyuyor."

"almanya'nın şimdi ihtiyacı olan bütün halkı temsil eden tek bir güçlü parti" cümlesinin arkasında duranların oranı yüzde 23,6 (batıda % 22,6, doğuda % 27,4). ki bu fikrin yaygınlığının artmasındaki en önemli etkenlerden biri, insanların bir yandan - haklı olarak - politikacıların kendilerini seçen insanların (ya da nüfusun genelinin) gereksinimlerine ve arzularına göre davranmadığını düşünmesi, diğer yandansa kaderlerinin iplerini ellerine alma konusunda "isteksiz" olmaları.

araştırma - daha önce de değindiğim gibi - islamofobinin artma eğiliminde olduğunu da doğruluyor: örneğin "araplar'dan rahatsız oluyorum" diyenlerin oranı yüzde 55'ken, "müslümanların ibadet özgürlükleri ciddi oranda kısıtlanmalı" diyenler almanya çapında yüzde 58,4'e ulaşmış durumda (doğuda % 75,7, batıda % 53,9).

7 Eylül 2010 Salı

"ALMANYA KENDİNİ YOK EDİYOR"


almanya merkez bankası yönetim kurulu ve spd üyesi thilo sarrazin'in "almanya kendini yok ediyor" adlı kitabında yaptığı almanya'yı müslüman istilasından kurtarma çağrısı büyük yankı yarattı. günlerdir sarrazin yiyor, sarrazin içiyor, sarrazin soluyoruz.

medyanın, siyasetçilerin afra tafrasına bakacak olursak, gerçek bir "skandal" yaşadığımızı sanacağız. oysa sarrazin'in müslümanlar hakkındaki düşünceleri kitabının ağustos ayında yayınlanmasından önce de zaten biliniyordu. 2009 eylül'ünde lettre international dergisine verdiği ropörtajda almanya'nın kültürünü kaybedecek derecede ciddi bir yabancı istilasıyla karşı karşıya olduğunu belirtirken türk ve arap göçmenlerin ne entegrasyon iradesine ne de becerisine sahip olduklarını iddia etmişti. sarrazin'în 2010'da "skandal" olup, 2009'da "skandal" olmayan sözlerini eski başbakan helmut schmidt'in de aralarında bulunduğu birçok ünlü isim desteklemişti.

ama filmi biraz daha geriye sarmak gerekiyor. çünkü sarrazin'in almanya'da gündeme gelmesi, durup dururken uzun bir koşu olacak gibi duran islamofobik maratonun en hızlı yüz metresini koşmasıyla başlamıyor. 2008 yılında, berlin maliye senatörü sıfatıyla eyalet hükümetinin sosyal yardım ve eğitim politikası alanlarında yapmasını önerdiği "reform"larla "ne kadar paran varsa o kadar insansın" şiarının en ateşli savunucusu olarak göze batmıştı. işsizlere yapılan yardımın büyük oranda azaltılması gerektiğini öne sürerken, günde 4 euro'nun beslenmek, 50 cent'inse kültürel ihtiyaçları karşılamak için ödenmesinin yeterli olduğunu söylemişti. (4 euro'ya iki ekmek, günde 50 cent'e de 4 günde bir gazete alabilirsiniz.) işsizlerin yanında emekliler de sarrazin'in sosyal darwinizm'inden nasiplenen kesimler arasında yerini almıştı. kısacası sarrazin'e göre biraz olsun insanca bir yaşamı haketmenin yolu, her geçen gün zenginlerin daha zengin, yoksullarınsa daha yoksul olduğu bir ekonomiye hizmet etmekten geçiyor. işin ilginç yanı, bu açıklamaları da yine bir çok ünlü isim tarafından açıkça desteklenmişti.

filmi yeniden ileriye sarıyoruz: elimizde kırmızı kaplı bir kitap var, yazarın adı beyaz, kitabınkisiyse siyah yazılmış. nazi almanyası'nın renkleri tesadüfen mi biraraya gelmiş kestirmek zor. kitapçılara ulaştığı 30 aralık günü önce 25 bin, ardından 15 bin olmak üzere iki baskısı da tükeniyor. iki gün sonra piyasaya çıkan 30 bin kitabın da kısa sırada tükenmesini 80 bin kopyalık dördüncü baskı izliyor. bugün 7 eylül ve "almanya kendini yok ediyor" iki baskı daha yaptı. kitapçılara ulaşan 100 bin kitap daha alıcısını bekliyor. dile kolay, 10 günden kısa sürede 250 bin kitap... (hala batılılar'ın çok okumasını kıskanan var mı?)

yazarımız almanya'nın siyasi elitinin önemli bir üyesi: iktisat bölümünden mezun olduktan sonra yine aynı disiplinde doktora yapan sarrazin'in, spd'ye yakınlığıyla tanınan friedrich-ebert-vakfı'ndaki bilimsel çalışmalarından sonra demiryollarında yöneticilikten senatörlüğe, imf'de geçen dört yıldan maliye ve ekonomi bakanlıklarında danışmanlık ve yöneticilik görevlerine, sosyal demokrat parti'de parlak bir kariyerden iki almanya'nın birleşmesinde ve doğu almanya devleti'ne ait işletmelerin özelleştirilmesinde kilit görevlere kadar kariyerinde sayısız başarısı var merkez bankası yönetim kurulu üyeliği öncesinde. ve ait olduğu elitin, zenginlerle yoksulların arasındaki uçurumu kazma kürekle büyütmesine buldozerle dahil olmuş. bild'in türk ve arap göçmenler hakkındaki sözleri hakkında yazdığını, yoksullara dair açıklamalarına uyarlamak da zor değil: "en sonunda birisi herkesin düşündüğünü söylemeye cesaret etti!"

yahudilerden basklar'a birçok halkın kendine özgü bir genetik yapısı olduğunu anlatıyor sarrazin. örneğin yahudiler genetik olarak zeki olmaya eğilimliyken, müslümanlarsa - yine kalıtım yoluyla - aptallar. ve almanya - bugünkü demografik eğilimlerin önüne geçilmezse - 40 yıl içinde tamamen aptallaşacak. "sadece maddi değil, ahlak ve zeka açısından da yoksul olan aşağı tabaka"nın "zeka ve entellektüel birikim açılarından üstün olan elit"ten daha hızlı üremesinin sonucunda. sarrazin yoksulluk konusuyla ilgilenme biçimimizin tersine çevrilmesi gerektiğini savunuyor: "almanya'daki güncel tartışmaların merkezinde yoksulluğun toplumsal sebepleri ve bireye olumsuz etkileri yeralıyor. buna karşın yoksulluğun bireysel, kişinin sorumluluğundaki sebepleri ve kişisel gelire odaklanan yoksullukla mücadelenin toplumsal sonuçları çok daha az tartışma konusu oluyor." işsizlere yapılan para yardımının yoksul ve aptal kalmalarına yolaçtığı tezinden hareketle - nazi egemenliğinin ardından yasaklanan - zorunlu çalışmanın başka - ve tabii kulağı çok daha az tırmalayan - bir isim altında yeniden yürürlüğe konmasını "aptallığa karşı savaş"ta önemli bir hamle olarak ortaya koyuyor.

ayrıca - kalıtım yoluyla aktarılan aptallığa karşı bir çözüm olmayacaksa da - yoksul ailelerin çocuklarının yalnızca akşamları yatmak üzere ve haftasonları ailelerinin yanına gönderilmesini, geri kalan zamanı devlete ait eğitim kurumlarında geçirmelerini öneriyor. böylece çocuklar gereğinden fazla televizyon izlemeyip bilgisayar oynamayacak, "ilgisiz, bilgisiz ve aptal ebeveynleri" tarafından daha da aptallaştırılmayacak.

tabii göçmenler, özellikle de müslüman göçmenler söz konusu olduğunda tüm bu "önlem"ler daha da sertleştirilmeli...

kitabın kaba bir özeti bütün bu yazdıklarım tabii. açıkçası daha ayrıntılı yazmaya da midem el vermiyor.

sarrazin'in kitabı içerik açısından fazla yeni bir şey söylemiyor. ancak ırkçı ve islamofobik tiradın bu sefer toplumun "en tepesi"nden gelmesi ve anaakım basının önemli bir kısmı tarafından bu kadar açıkça pompalanması yeni. "halk tipi" ırkçılık konusunda uzman olan bild'in yanında "ciddi basın" olarak kabul edilen, ırkçılığı ve yoksul düşmanlığını daha iyi ambalajlamasına alışkın olduğumuz spiegel, focus gibi dergilerin de ciddi desteği söz konusu.

bütün bu argümanların desteklenmesi için çok sayıda istatistikten faydalanmış sarrazin. tabii bu arada tezlerini desteklemeyecek istatistikler süzgecine takılmış. istatistiklerin sellektif kullanımının gerçekleri çarpıtmakta ne kadar etkili olabileceğine dair üniversitede ders kitabı olarak okutulabilir "almanya kendini yok ediyor"...

bild gazetesi'nin internet sayfasında yapılan ankete katılanların yüzde 87'si sarrazin'in sözlerine katıldığını ifade ediyor. bild'in düzenlediği anketin ciddiliği - en hafif ifadesiyle - tartışmalı. zira gazetenin okurlarının tek başına nüfusun genel eğilimlerini yansıtmadıkları açık ve bunun yanında nazilerin internette düzenlenen bu tür anketleri maniple etmek gibi bir stratejileri var. ancak şimdiye kadar yapılan - ve ciddiye alınmayı hakeden - kamuoyu araştırmaları sarrazin'in parti kurması durumunda yüzde 18 oy oranıyla üçüncü büyük parti olarak meclise gireceğini gösteriyor.

bugün bilgisayarımın başında oturuyorum, ve 1920'da almanya'da antisemitizmin yükselişi hakkında yazan bir yahudiden farkım var mı, kestirmekte zorlanıyorum...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

FRANSA'DA ÖRTÜNME YASAĞI


geçtiğimiz günlerde fransa parlamentosu yüzü örten çarşaf ("nikab" ve "burka") giymeyi yasakladı. nikab ve burka giymek fransa'da artık yalnızca devlet dairelerinde, okullarda vs. değil, sokakta da yasak. yasağa rağmen örtünen kadınları 150 euro, karısını ya da kızını zorladığına kanaat getirilen erkekleri 15 bin ile 30 bin euro arası para ve bir yıl hapis cezası bekliyor.

aslında avrupa'da nikab ve burkayı ilk yasaklayan ülke bu yılın nisan ayında belçika olmuştu, ama bu yazıyı yazmak 5 milyon nüfusla avrupa'da en çok müslümanı barındıran fransa'nın yasayı çıkarmasına kısmet oldu.

ancak yasaklanan yalnızca dini bir giysi olarak çarşafın belirli versiyonları değil aslında, kamuya açık alanlarda insanların yüzünü tanınmayacak şekilde örtmesi genel olarak yasaklandı. örneğin yürüyüşlerde eylemcilerin maske, atkı vs. ile yüzlerini örtmeleri de bu yasağın kapsamına giriyor, ki tartışmanın alevlenmesi de geçtiğimiz yıl strassbourg'daki nato zirvesine karşı yapılan gösteriler sırasında yaşanan sokak çatışmaları sonrasına denk düşüyor. kanunda öngörülen üç istisna, kask takan motorsiklet sürücüleri, karnaval katılımcıları ve tanınmamak amacıyla maske kullanan polisler. bu açıdan değerlendirildiğinde yasa aynı zamanda muhaliflerin kendilerini devletten korumalarının önünde engel teşkil ediyor.

ama biz yine de işin inancı nedeniyle örtünen kadınlarla ilgili kısmına dönelim, zira böyle bir yasağın toplumun ağır bir tepkisiyle karşılaşmadan yasalaşabilmesi kesinlikle buradan geçiyor.

yasağın toplumsal destek kazanmasında iki söylem düzlemi önem kazanıyor: bunlardan birincisi "güvenlik". çarşaf giyen bir insanın kimliğinin tespit edilmesinin zorluğu ve "çarşafın altında acaba ne var?" sorusunun fransa'da gittikçe artan bir biçimde "kalaşnikof ya da patlayıcı madde olabilir mi?" sorusuyla perçinlenmesi insanların bu yasağa olumlu yaklaşmalarındaki önemli etkenlerden biri oldu. (bir de tabii inatla çarşafın altında seksi iç çamaşırı hayal etmek isteyen bir kesim var, ama o başka bir konu tabii.) insanların güvenlik gereksinimlerinin medyal propaganda aracılığıyla paranoya derecesinde polisiye-askeri anlamda bir güvenlik arayışına doğru sürüklenmesi, onyıllardır sahip olunan güvenliklerin (sağlık sigortası, ekonomik güvenceler, çalışan nüfusun sosyal hakları vs.) hızla ortadan kaldırılması sürecine eşlik ediyor. (zygmunt bauman, bu bağlamda insanların sürekli azalan oranda karşılanan "safety" gereksiniminin daha fazla "security"yle absorbe edilmesinden bahsediyor.)

sözünü ettiğim düzlemlerin ikincisiyse genel olarak insan hakları, özeldeyse kadın hakları. bir baskı aracı olarak örtünmenin kadının onurunu ayaklar altına aldığı söylemi, fransa parlamentosunun ve - şimdiye kadar ciddi bir tepki göstermeyen - halkının, ezilen müslüman kadınları kurtarma görevini kendinde görmesini sağladı. fransa devlet başkanı sarkozy yasağı meşrulaştırmak amacıyla şöyle demiş: "fransa, insanlık onuru, kadınlık onuru ve toplumun birarada yaşamı hakkında belirli değerleri olan yaşlı bir ulus. yüzü tamamen örtecek biçimde giyinme, bizim için temel, cumhuriyet için yaşamsal önemde olan bu değerleri öyle derinden yaralıyor ki, yasaktan başka bir çözüm mümkün değil."

bir kadının örtünmeye zorlanması tabii ki korkunç bir durum. ama burada korkunç olan kadının yüzünün görünmemesinden çok zorlamanın kendisi. tarihte "ileri" ve "geri" adını verebileceğimiz iki yönün olduğu, kısacası tarihin başı ve sonu olan çizgisel bir yol olduğu yanılsamasını bir kenara bırakırsak, örtünmenin yasaklanmasının özünde mini eteğin yasaklanmasından pek bir farkı yok. sonuçta devlet (ya da toplum ya da her ikisi birden) belirli bir giyinme normu saptıyor. ve bu normdan sapmayı yasaklıyor. örtünmeye zorlanan kadın, bu yasayla açılmaya zorlanıyor. ortada nesne olarak kadın, bir yandan "örtün" diyen bir iktidar çekiştiriyor, diğer yandan "soyun" diyen bir diğeri. oysa bir şekilde "onur" kavramının içi doldurulacaksa, bu kadının nesne olmaktan çıkıp özne olmasıyla mümkün.

yasaktan etkilenecek olan kadınların sayısının iki bin civarında olduğu tahmin ediliyor. değişen, buna rağmen yalnızca iki bin müslüman kadının değil, fransa'da yaşayan on milyonlarca insanın hayatı. zira bir toplumun azınlıklarına karşı nasıl davrandığı toplumun geneli hakkında da çok fazla şey anlatıyor.

örneğin rahibelik de kadının doğal ihtiyaçlarının ve özgürlüğünün din tarafından (ya da aracılığıyla) bastırılması, ancak söz konusu olan ülkenin "kendi dini" olunca toplum genelinde bir bakıp da görmeme hali egemen oluyor. sorunun çözümüne islam'dan başlanması, ağızda türkiye'deki misyoner cinayetlerini andıran bir tat bırakıyor. bir diğer mesele, ki bence bu çok daha önemli, kadınlara yönelik baskının "islam'a özel" bir durum olarak kabul görmesi, fransa toplumunun kendisini aklamasını, fransa'da kadınların hala ayrımcılığa ve baskıya tabii olduğunu göz ardı etmesini sağlıyor.

islam'ın - ve dolayısıyla müslümanların - üstüne "gerçek kötü" imajının yapışması, avrupa'da yapısal olarak antisemitizmle gittikçe daha çok benzeşen bir islamofobinin yaygınlaşmasının sonucu. "inanç"ın, dinlerin kendisiyle derdi olan bir insan olarak türkiye'de yaşadığım sürece islam'a karşı mücadele verdim. bunun yanında örneğin sinagoglara saldırı düzenlediği zamansa mağdurlara bir tekme de ben atmadım, zira aksi halde yaptığım dine karşı mücadele değil, antisemitizme, ırkçılığa eklemlenmek olacaktı.

avrupa'da insanları "özgürleştirmek" istediğini iddia edip de işe hep başkalarından başlayanlar karşıma çıktığında da aynı refleksi korumaya çalışıyorum.


PS kadın ve eşcinsel hakları hareketlerinin anaakımının "medeniyetler çatışması" kapsamında savaş çığırtkanlığı yapan koroya katılmasına dair de bir şeyler karalayacağım fırsatını bulursam.

18 Temmuz 2010 Pazar

EL-KAİDE'DEN Mİ KORKUYORSUNUZ?


"'bir şeyler yapmalıyız, hepimiz islamcı terörizm tarafından tehdit ediliyoruz. bu 21. yüzyılın en büyük tehdidi, islamcı terörizm bütün dünyayı tehdit ediyor.' (angela merkel) [...] kaç alman şimdiye kadar islamcı terörizme karşı savaşırken öldü? [...] "kabine, yılda dokuz bin kişinin pasif içicilikten öldüğünü söylüyor. [...] soru neden korktuğunuz, amacım terörü meşru göstermek değil. bunlar katiller, aşağılık katiller. ama daha fazlası değil. [...] soru neden korkuyorsunuz? el-kaide'den mi? yılda 150 bin alman sigaraya nedeniyle ölüyor, 50 bin alman içki nedeniyle ölüyor, 6 bin alman trafik kazalarında ölüyor. [...] gerçekten el-kaide'den mi korkuyorsunuz? onun yerine otobüs ve kamyon şoförlerinden korkun. çünkü gerçekten tehlikeliler. ve onları biometrik pasaportlara, internette izlenmeye ihtiyacımız olmadan sıradan trafik kontrolleriyle engelleyebiliriz. [...] neden korkuyorsunuz? yılda 6 bin alman gripten ölüyor. sars ya da kuş gribi değil, bildiğiniz gripten. yirmi yıldır yılda 6 bin ölü. ve yılda 15 bin kişi doktor hatalarından ölüyor. bu günde yaklaşık 40 ölü demek. her gün akşam haberlerinde 'bugün doktorlar 44 kişiyi öldürdü' dense insanlar doktorlardan nasıl korkardı düşünebiliyor musunuz? ama korkmuyorsunuz değil mi? günde 40 ölü; günlük hayatın risklerinden biri bu... günde 40 ölü! bu rakama ulaşmak için bir el-kaide savaşçısının kırk fırın ekmek yemesi lazım."


volker pispers

26 Nisan 2010 Pazartesi

"OBAMACIK"



amerikalı siyahların obama'sı varsa bizim, almanyalı türkler'in de "obamacık"ımız var. niedersachsen (aşağı saksonya) başbakanı christian wullf, türkiye göçmeni bir ailenin çocuğu olan aygül özkan'ın 9 mayıs tarihinde eyalet hükümetinde sosyal politika, kadın, aile, sağlık ve entegrasyondan sorumlu bakanlık koltuğuna oturacağını açıkladı. ve bu karar alman sağı'nın büyük bir bölümünün tepkisiyle karşılaştı. "avrupalı" kimliğini dini değerler üstünden tanımlayan cdu ("hristiyan demokrat birlik") müslüman bir göçmenin bakan olmasının önünü açarak seçmenlerinin gözünde temel ilkelerinden birine ihanet ediyor.

aygül özkan'ın hayat hikayesi, hayata gözlerini bir elitin üyesi olarak açan obama'dan çok "gettodan nba yıldızı çıkması" sendromunu andırıyor. ailesi 60'lı yıllarda ankara'dan hamburg'a göçmüş. babası önce posta idaresinde işçilik, sonra terzilik yaparken, annesi çocuklarını büyütmüş. aygül, ablası aynur'un da mezun olduğu allee altona lisesi'ni bitirdikten sonra hamburg üniversitesi'nde hukuk okumuş. ancak avukat olduktan sonra şirket yönetimlerinde kariyer yapmayı mesleğine tercih etmiş.

2004 yılında cdu'ya katılana kadar siyasetle doğrudan bir ilişkisi olmamış almanya'nın ilk göçmen bakanının. 2008 yılında partinin hamburg eyalet başkanı dirk fischer'in inisiyatifiyle önce seçilmesini garantileyecek bir sıradan seçim listesine, sonra da eyalet parlamentosuna girmiş ve cdu hamburg meclis grubu'nun ekonomi sözcülüğünü üstlenmiş.

belediye ve eyalet meclisi seçimlerinde partilerin göçmen, özellikle de türk kökenli adayları listelerine dahil etmesinde garip bir durum yok; zira çok sayıda türkiyeli göçmenin alman vatandaşlığına geçerek seçme ve seçilme hakkını elde etmesiyle bu çeşit bir "ethno-marketing" hristiyan demokratlar'dan yeşiller'e, sosyal demokratlar'dan sol parti'ye kadar bütün seçilme iddiası taşıyan partilerin başvurduğu bir yöntem. hatta bu işleyişi hicvetmek için kullanılan bir terim bile türemiş: "quotentürke" ("kota türkü").

aygül özkan'ı benzerlerinden ayıran, yaklaşık iki hafta içinde almanya'nın ilk göçmen kökenli bakanı olacak olması, çünkü normal işleyişte "kota türkü" - kendisi için - en iyi ihtimalle belediye ya da eyalet meclisine girer, bir-iki lobi faaliyeti yürütür, zamanının çoğunuysa bir sonraki seçimlerde "hemşerilik bağları"nın kendisinin tekrar seçilmesini sağlayacak biçimde taze tutulmasına harcar.

bütün bunları anlatma sebebim aygül özkan'la gurur duymam, bir "türk"ün bakanlık koltuğuna oturmasıyla hayatımın düzeleceğini düşünmem falan değil. obama'nın siyah nüfusu abd'de ikinci sınıf vatandaşlıktan ancak sembolik anlamda kısmen kurtarabilmesi gibi, özkan'ın başarısı da benim - ve benim gibilerin - hayatına ancak sembolik bağlamda etki edecek. beni ilgilendiren, dolayısıyla da anlatmak istediğim daha çok bir "türk"ün bakanlık koltuğuna oturacak olmasıyla ortaya konan tepkiler.

daha bakanlığı devralacağı tarih gelmeden medyatik olan politikacı"mız", fırsat bu fırsat deyip önemli addettiği konularda görüşlerini kamuyla paylaşma yoluna gitti. hristiyan demokratlar'ın parti çizgisiyle çelişen görüşleri sadece politically incorrect gibi islamofobik-ırkçı çevrelerin değil, hristiyan demokrat kodamanların da tepkisini çekti.

kendisi de hukukçu olan aygül özkan almanya'da daha fazla göçmen kökenli yargıca ihtiyaç olduğunu, böylece göçmenlerin "yabancı bir otorite"nin haklarında karar vermediğini, kendilerinin de bu ülkeye dahil olduklarını hissedebileceklerini söyledi. bu sözler, geçtiğimiz yıllarda - alman ve kadın - bir yargıcın faslı bir kadının kocası tarafından dövülmesiyle ilgili bir davada evlilik içi şiddetin söz konusu kültürde olağan olduğu gerekçesiyle takipsizlik kararı vermesinin ardından (kararı bir üst mahkeme bozmuştu) almanya'da alevlenen "hukuk sistemimiz islamileşiyor mu?" tartışmalarına eklemlendi. ve böylece aygül özkan islamileşmenin truva atı ilan edildi islam korkusu üstünden siyaset yapan çevreler tarafından.

ancak esas skandal özkan'ın çocukların devlet okullarında duvarında haç asılı sınıflarda okumasının yanlış olduğunu söylemesi üstüne patladı. gerçi özkan sadece haçın duvardan indirilmesini değil, aynı zamanda başörtüsü yasağını da savunmuş, okulların "dini açıdan tarafsız" olması gerektiğini belirtmişti, ama bu da onu kurtarmaya yetmedi. cdu'dan daha sağdan ve kiliseden gelen tepkileri geçiyorum; kendi partisinin içinden, özellikle de üst katlardan gelen tepkiler durumu açıklamaya yetiyor çünkü. önce niedersachsen başbakanı wullf "niedersachsen'da hristiyanlık sembolleri, özellikle de okullardaki haçlar, hristiyanlık temelinde hoşgörülü bir eğitim adına hükümetimiz tarafından destekleniyor, aygül özkan sadece kendi kişisel görüşünü açıklamış" diyerek "göçmen preses"ini aslanların önüne attı. ardından öldürücü hançer darbesi gecikmedi: "kim ki okullarda haçı yasaklamaya çalışıyor, hristiyan bir partide doğru yerde olup olmadığını sorgulamalı. haç kimliğizin, kültürümüzün ve değerlerimizin köküdür."

kendi partisi içinden aldığı tepkilere, ağzını hiç açmamış olsa, hatta sağır ve dilsiz bile olsa zaten gelecek olan ırkçı aşağılamaların yanında bir de ölüm tehditleri eklendi. polis korumasında 9 mayıs'ı bekleyen özkan "tehditlerden yılacak olsam bu yola çıkmazdım" diyor gerçi, ama parti içi mekanizmalar bakanlığının önüne geçecek mi, hala belirsiz.

11 Mart 2010 Perşembe

POLITICALLY INCORRECT


politically incorrect, batı'da antisemitizmin yerini alma yolunda hızla ilerleyen islamofobinin almanya'daki bir numaralı propaganda aracı. günde ortalama 30 bin kereden fazla tıklanan internet sitesinin yanında, tabii anaakım medya da islam karşıtı yayınlarıyla müslümanların batı dünyası'nda yaşamlarının gittikçe zor bir hal almasında önemli bir rol oynuyor. fakat politically incorrect, adından da anlaşılabileceği gibi, political correctness'in (siyaseten doğruculuk) islam ve müslümanlar hakkındaki "gerçeğin" anlaşılmasının ya da açıkca anlatılmasının önünde bir engel oluşturduğu iddiasıyla çok daha doğrudan bir dost-düşman şemasıyla çalışıyor.

siyasetin temelinde dost-düşman ayrımının yattığı teorisi, almanya'da faşist hareketin en önemli düşünürlerinden olan carl schmitt'e dayanıyor. politically incorrect ve benzeri islam karşıtlarının çoğunluğu nazilerle aralarına görünürde mesafe koymak isteseler de, gerek aynı felsefi köklerden beslenmeleri, gerekse islamofobiyle nasyonel sosyalistlerin yirmili-otuzlu yıllardaki antisemitizmi arasındaki yapısal benzerlikler açık bir "akrabalığa" işaret ediyor.

pi'de çoğunluğu takma isimler kullanan yazarlar, islam, müslümanlar ve devletin çok gevşek olduğunu iddia ettikleri entegrasyon politikasına karşı yazılar yayınlıyorlar. aynı zamanda almanya'nın abd ve israil'le - tahmin edebileceğiniz üzere islam'a karşı savaş konusunda - kökten bir kader ortaklığına gitmesi gerektiğini savunuyorlar. şu andaki devlet politikalarına denk düştüğünden olacak, her gün - yayınlanan yorumlarla beraber - binlerce ırkçı görüşün ifade edildiği sayfa, alman gizli servisi tarafından "aşırı sağcı" olarak kabul edilmiyor. kölnlü öğretmen stefan herre tarafından kurulan pi'nin başarısı ve devletin hoşgörüsü, bu örneğin benzer içeriklere sahip yüzlerce irili ufaklı site tarafından izlenmesine yol açmış durumda.

çekirdeği birkaç yüz kişiye ulaşan hareket, şimdiye kadar 38 şehirde eylem grupları oluşturmuş durumda ve büyük bir hızla yayılmakta. islam karşıtlığı kimi zaman israil'e yönelik sempatiden kaynaklanıyor, birçok insan almanya'da hristiyan değerlerin yokolmaya başladığını, almanya'nın islamlaştırıldığını düşünüyor. anaakım medyanın namus cinayetleri konusundaki yoğun propagandasının da bu korkuyu tetiklediğini unutmamak gerek tabii. (alman ordusunun afganistan'da 142 sivili öldürmesinden daha büyük bir haber berlin'de müslüman bir kadının ailesi tarafından öldürülmesi.) hareket, "özgür demokratik düzeni totaliter bir ideolojiye karşı koruma" iddiasında, politacally incorrect'in iddiasına göre medyanın açıklamaktan kaçındığı "gerçek" de zaten "islam'ın bir din değil, nasyonal sosyalizm benzeri bir ideoloji olduğu".

islamofobinin henryk broder gibi medyatik ideologları nazilerle aralarına mesafe koymaya dikkat etseler de; sol karşıtlığından taviz vermeyen politically incorrect, siyasi yelpazenin sağ ucundaki her türden islam karşıtına açık. ancak hareketin yarattığı tehlike en çok hristiyan demokratlar'la sosyal demokratlar arasındaki "merkez"den besleniyor olmasından kaynaklanıyor.

berlin teknik üniversitesi'ne bağlı antisemitizm araştırmaları enstitüsü'nün yöneticisi wolfgang benz de antisemitizm ve islamofobi arasındaki paralelliklerin görmezden gelinemeyecek kadar büyük olduğunu savunuyor: "yeni islam düşmanlarının öfkesi, antisemitlerin yahudilere olan nefretine çok benziyor." benz'e çeşitli siyaset bilimcilerin ve köşe yazarlarının gösterdiği tepki belki de islam karşıtlığının almanya'da ne kadar yaygın ve ne kadar normal olduğunun en iyi kanıtlarından birisi.


PS vakit bulduğumda islamofobi hakkında daha ayrıntılı yazmayı düşünüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...