ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2012 Perşembe

AYUB ASALİYA & SUSAN RICE



geçtiğimiz hafta aralarında 12 yaşındaki ayub asaliya'nın da bulunduğu en az 18 insan, israil'in gazze'ye yönelik hava saldırısı sonucunda hayatlarını kaybederken, gazze'den israil'e yüzden fazla roketle cevap verildi. sınırın israil tarafında ölen olmadı.

abd'nin birleşmiş milletler büyük elçisi susan rice'ın twitter'dan yayımladığı mesaj şöyleydi:

"We thoroughly condemn terrorist rocket fire from Gaza into southern Israeli towns & cities and call on both sides to restore calm." 

23 Ocak 2012 Pazartesi

ADSIZ TİTANİKLER

"kaza" geliyorum der.

lüks gezi gemisi costa concordia'nın italya'da giglio adası yakınlarında karaya oturması, medyada büyük yankı uyandırdı. günlerdir kaptanın sorumsuzluğu, kaybolan yolcuların akıbeti, arama-kurtarma çalışmalarının başarısızlığı bütün ayrıntılarıyla gözler önüne serildi. (23 ocak itibarıyla) 14 kişinin ölmüş ve 17 kişinin hala kayıp olması, tabii küçümsenmeyecek bir kazayla karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koyuyor. ancak anaakım medyanın olaya ilgisi, insan hayatına verdiği değerden kaynaklanmıyor. costa concordia, en ucuz bilete 2000 euro ödeyen zengin yolcularıyla titanikvari bir hikaye sunmakta. 

costa concordia yolcularının başına gelenler, akdeniz'i geçerek avrupa'ya ulaşmaya çalışan afrikalı mültecilerin yılın her günü karşı karşıya kaldığı tehlikelerden daha büyük değil. üstelik açlık ve yoksulluktan, iç savaşlardan, katliamlardan kaçmak için büyük tehlikeleri göze alan mültecilerin, tepeleme istiflendikleri teknelere binebilmek için ödemek zorunda kaldıkları ücretlerin de, avrupalı zengin turistlerin akdeniz turu yapan lüks gemilere ödediklerinden aşağı kalır yanı yok. costa concoria'nın yolcuları, arama-kurtarma çalışmalarının başarısızlığı konusunda tepki göstermekte ne kadar haklılarsa da; aynı sahil güvenlik ekiplerinin, avrupa birliği'nin sınır güvenlik ajansı frontex ile beraber mültecileri ölüme sürüklemek için çabaladıklarını unutmamalı.

costa concordia'nın karaya oturması, 2006'dan bu yana akdeniz'de gerçekleşen en büyük 28. deniz faciası. büyük olasılıkla birini bile duymadığınız en büyük 20 facianın hepsinin kurbanları afrikalı mülteciler. işte anaakım medyanın, ancak zengin beyazları gören gözlerinden kaçan 20 deniz faciası:

1. 28 nisan 2011: libya'dan yola çıkan ve kaçak mülteci taşıyan tekne, lampedusa'ya ulaşamadan battı. 320 yolcu kayıp.

2. 3 nisan 2011: libya'dan yola çıkan tekne, denize açılmasının hemen sonrasında battı. 68 ceset trablus sahillerine vurdu, 250 yolcu kayıp.

3. 2 haziran 2011: tunus'a bağlı kerkennah adaları'ndan yola çıkan ve 700'den fazla mülteci taşıyan tekne alabora oldu. 2 cesete ulaşılabildi, 270 yolcu kayıp.

4. 7 nisan 2011: mülteci taşıyan tekne, lampedusa yakınlarında parçalandı. 213 yolcu kayıp.

5. 29 mart 2009: trablus'tan çıkan tekne, denize açılmasının üç saat sonrasında battı. 20 ceset bulundu, 210 yolcu kayıp.

6. 27 ekim 2008: mısır'dan 200'den fazla mülteciyle italya'ya doğru yola çıkan tekne kayboldu. yolculardan biri sms'le yardım çağrısında bulundu. tekneden bir daha haber alınamadı.

7. 7 haziran 2008: libya'dan italya'ya mülteci taşıyan tekne battı. 40 ceset bulundu, 100 kişiden fazla kayıp.

8. 23 eylül 2008: 83 mısırlı mülteciyi yunanistan'a taşıyan tekne, yola çıkmasının üç gün ardından kayboldu. tekneden ve yolculardan bir daha haber alınamadı.

9. 20 ağustos 2009: lampedusa'nın güneyinde, bir balıkçı teknesindeki 5 eritreli mülteci kurtarıldı. kurtarılan mülteciler, yirmi gün boyunca akdeniz'de kontrolsüzce sürüklenen tekneden 75'ten fazla mültecinin cesedinin denize atıldığını belirtti.

10. 4 ağustos 2008: somalili 75 mülteci, libya açıklarında kayboldu.

11. 29 mart 2011: 75 mülteciyle safakes'ten (tunus) denize açılan tekne, lampedusa'ya varamadan kayboldu. yolculardan bir daha haber alınamadı.

12. 27 ağustos 2008: ab sınır güvenlik ajansı frontex'in helikopterleri, malta'nın güneyinde çok sayıda şişme bot tespit etti. kurtarılanların verdiği bilgiye göre 70'ten fazla mülteci öldü.

13. 20 mart 2009: safakes'ten yola çıkan tekne alabora oldu. 17 cesede ulaşılabildi, 50 yolcu kayıp.

14. 9 mayıs 2011: eritreli mültecileri taşıyan bot, iki hafta boyunca italya açıklarında kalırken, nato gemileri kazazedelere yardım etmemeyi tercih edince, 72 yolcunun 61'i öldü.

15. 22 mayıs 2007: 57 mülteci taşıyan tekne, malta açıklarında kayboldu. yolcuların ve mürettebatın akıbeti bilinmiyor.

16. 11 haziran 2008: mısır'dan yunanistan'a ulaşmak üzere yola çıkan tekne battı. teknede bulunan 51 mültecinin akıbeti bilinmiyor.

17. 10 mayıs 2008: manastır (tunus) yakınlarından mülteci taşıyan bir tekne battı. 3 ceset bulundu, 47 mülteci kayıp.

18. italyan deniz kuvvetlerine bağlı askeri bir gemi, lampedusa açıklarında mülteci taşıyan bir tekneyi batırdı. 10 ölü, 40 kişi kayıp.

19. 9 ekim 2008: keitra'dan (tunus) yola çıkan tekne alabora oldu. bir ceset sahile vurdu, 48 yolcunun akıbeti bilinmiyor.

20. trablus açıklarında, 600 mülteci taşıyan tekne alabora oldu. 48 mülteci öldü.

(kaynak: "quelle fortress europe, tageszeitung)

19 Ocak 2012 Perşembe

17 Ocak 2012 Salı

ÖRGÜT ÜYESİ


otuz bir yaşındayım, otuz iki kapıya dayandı. hayatımın yarısından çoğu "örgüt üyesi" olarak geçti. dünyanın nasıl bir yer olduğunu fark ettiğim anda, benim gibi sıradan insanlar artık yeter, edi bese, ya basta demedikçe, milyarlarca insanın sefil yaşamlara mahkum edilmeye devam edeceğini gördüm. dolayısıyla kendim gibi düşünen insanlarla bir araya geldim, ama başarılı ama başarısız (sanırım çoğunlukla başarısız) bir şeyler yapmak için uğraştım. kısacası örgütlendim ve eylem yaptım. birlikte hareket ettiğim insanlardan biri yasadışı bir şey yaparsa, daha doğrusu yasadışı bir şey yaparken yakalanırsa, eylemle hiç alakam olmasa dahi "örgüt üyesi" olarak cezayı paylaşacağımın bilincinde yaşadım. düşünüyorum da, hayatımın yarısından fazlası, bu korkuyu - değişen şiddetlerde - hissederek geçmiş.

bir de, ortak bir amaç için örgütlenip eylem yapan ama "örgüt üyesi" olmaktan korkmayan, korkmak zorunda olmayanlar var. o "korkusuzlar"ın yaptığı eylemler, hep bizimkilerden daha sert, daha kanlı, daha büyük oldu. her açıdan "daha"ydılar işte ama daha devletten korktukları vaki değildir. onlar, beyazıt meydanı'nda öğrencilerin üstüne bomba attı, ankara-bahçelievler'deki bir apartman dairesinde yedi cana kıydı, sivas'ta, maraş'ta, çorum'da "vatandaş" oldu, "tepki gösterdi." biz "sağcılar cinayet işliyor," dedirtemedik. en hızlı onlar koştu hep, "kovalandılar" ama yakalanamadılar bir türlü. kazara biri-ikisi yakalanmak zorunda kaldığında, bir arkadaşa bakıp çıktılar. mahkeme sürerken yattıkları süre yetmediyse, çıkacakları bir arka kapı hep mevcuttu. çıkınca papayı vurdular, mesih oldular. onların korkacak bir şeyleri yoktu, devletin çocuklarıydılar.

bir gün beyaz bereli bir "çocuk", bitmeyen fatihalar, yasinler eşliğinde karadeniz'in kıyıcığında ağabeylerinden aldığı bir tabancayla konstantiniyye'ye doğru yola düştü. kararı kesindi, vuracaktı o "şerefsiz"i. vurdu da. bilmem eli titredi mi. o "şerefsiz"le, efendisizler gazetesi için yaptığımız bir röportaj nedeniyle tanışmıştım. o da, "örgüt üyesi" olmuştu hayatı boyunca, korkmak için nedeni de eksik olmamıştı hiç. cesurdu da ama. cesaretin şanındandır korkacak şeyi olmak. korkacak şeyi olmayanın, cesur olmak için bir sebebi de yoktur. ama korktuğumuz başımıza gelmeseydi, daha iyi olurdu.

hikayenin gerisinde nakarat kısmına giriyoruz. bu devletin, yasinler'i, ogünler'i "örgüt üyesi" ilan etmesi, hele de "ağabeyleri"ni de görmesi, bir hayaldi, hayal olmaya devam ediyor. hayal gücünüze yazık, daha güzel hayaller kurun.

30 Aralık 2011 Cuma

BEBEK KATİLİ

devletin katliamlarına dur demedikçe, daha bunun gibi çok listeler yapacağız.

bakar körler bir yana; uluca "olayı", açıldıkça açılan, saçıldıkça saçılan medyanın bütün o "çok renkliliği" içinde, "kuzey kore'de tek kanal varmış"tan (bir de, zaten kuzey kore'de bir kanal yokmuş) çok da farklı bir işlevi olmadığını insanın gözüne gözüne soktu. 28 kasım çarşamba günü akşam 21:00 sularında gerçekleşen katliamın, anaakım medyada "haber" olmak için sabahı beklemesinin, bir yerlerden emir mahiyetinde bir "haber yapılacak, yap!" gelmeden önce "olay" olmamış gibi yapılmış olmasından başka açıklaması yok. anaakım medyayla - görece çok daha kısıtlı imkanları olmasına karşın gece yarısı canlı yayına geçen - roj tv arasındaki fark, uludere katliamı'nın haber değerinin (ve aslında öldürülen insanların "insan" olarak değerinin) hangi perspektiften bakıldığına göre değişmesi. "icraatın içinden"li trt'den bugüne, "çok renkli, çok sesli yayıncılığa" uzanan medya yolculuğunda yaşanan en önemli dönüşüm, siyah-beyaz propaganda makinesinin, bir ahtapot gibi kollarıyla kapsamadığı alan bırakmayan bir "gerçeklik bakanlığı"na evrilmiş olması. "bebek katili", "teröristbaşı" ve bilimum "sözde"li cümle, özel harp dairesi'nin tezgahından televizyon kanallarına, gazetelere ve internet sitelerine servis ediliyor. tanımlama, adlandırma hakkının, toplumsal iktidarın hakiki sahiplerinin tekelinde olduğu gerçeği, belki de en dolaysız haliyle "terör" kavramının etrafında dönen haberlerde açığa çıkıyor.

aşağıda, 1989'dan günümüze devletin "güvenlik" güçleri tarafından öldürülen kürt çocuklarının listesi var. (listeye uludere'de ölen birkaç ismin daha eklenmesi gerek.) george orwell'in 1984'ünde gerçekleri tahrif etme görevini üstlenen "gerçeklik bakanlığı"nın "savaş, barıştır"ından daha az sürreal değil türkiye medyasının taşıyıcısı olduğu devlet propagandası. evet, listeyi baştan sona okuyun, sonra yeniden konuşalım "bebek katil(ler)i" hakkında. güvenilir bir kaynaktan pkk'nin öldürdüğü bebeklerin - benzer uzunluktaki - bir listesini paylaşan olursa, bir değil iki "bebek katili" olduğu ortaya çıkmış olur, ama devletin - doğası gereği - katil olduğu, dahası katil olmak zorunda olduğu gerçeği baki kalır. sistematik olarak bebek ve çocuk öldüren devletin ve savaş propagandasının borazanlığını yapan anaakım medyanın kimseye ama hiçkimseye "bebek katili" adını verme hakkı yoktur.


1989 (toplam: 2 çocuk)

19 temmuz: mahmut yaşar (10), şırnak
20 eylül: fahrettin ertaş (10), şırnak

1990 (toplam: 21 çocuk)

20 mart: abidin tuncer (10), cizre
1 nisan: berivan kara (1), uludere
1 nisan: behecan kara (9), uludere
31 mayıs: canan özen (8), derik
10 haziran: rahime kayran (10), basa
10 haziran: meryem kayran (10), basa
10 haziran: taibet öner (3), basa
10 haziran: vasfiye öner (10), basa
10 haziran: sait kahraman (4). basa
10 haziran: hayrettin öner (5), basa
10 haziran: fatma kayran (15), basa
10 haziran: mehmet kayran (5), basa
10 haziran: hüseyin kayran (3), basa
10 haziran: haniye özdemir (10,) basa
10 haziran: takviye öner (15), basa
10 haziran: ömer bestaş (16), basa
14 haziran: cevdet güler (14), hakkâri
14 haziran: fehime güler (9), hakkâri
6 ağustos: faruk aktuğ (13), silopi
30 ekim: ş. pınar (11)
12 aralık: hadi dalan (11), lice

1991 (toplam: 12 çocuk)

28 şubat: salih talayhan (17), şırnak
4 mayıs: murat ardıç (13), bingöl
8 haziran: emine latifeci (11), hazro
25 haziran: rinde latifeci (13), hazro
10 temmuz: behzat özkan (14), diyarbakır
3 ağustos: hediye dilçe (18), cizre
12 ağustos: ferzan ceylan (12), dargeçit
12 ağustos: abdullah ceylan (12), dargeçit
6 eylül: ömür eriş (11), kurtalan
20 ekim: nezahat kızıl (6), siirt
20 kasım: İsmet mirzaoğlu (15), ahlât
24 aralık: veysi aktaş (13), lice

1992 (toplam: 115 çocuk öldürüldü)

6 ocak: emine turan, nusaybin
14 şubat: seyfettin kapkaçin (18), mardin
14 şubat: abdülselam özbey (15), mardin
15 mart: mehmet evren (12), cizre
18 mart: vesile say (9), dargeçit
18 mart: bedia say (15), dargeçit
18 mart: yasin say (17), dargeçit
18 mart: sami say (10), dargeçit
19 mart: hıdır acet, nusaybin
21 mart: muhrise altay (18), cizre
21 mart: hüseyin altan (14), cizre
21 mart: İsmet arvas (16), van
21 mart: çetin bayram (16), van
21 mart: davut soyvural (15), gercüş
21 mart: mehmet emin acar (10), şırnak
21 mart: nebat kakuç (17), şırnak
21 mart: bülent zeyrek (16), şırnak
21 mart: emin tetik (15), şırnak
21 mart: mehdi günen (9), şırnak
21 mart: halil bebek (2), nusaybin
21 mart: ahmet kaya (1), nusaybin
21 mart: fatma kaçmaz (4), yüksekova
22 mart: hatice acar (5), şırnak
22 mart: kadriye kakın (17), şırnak
22 mart: mehmet nezir (13), şırnak
24 mart: medeni aydın (18), batman
24 mart: bahri çınar (12), ömerli
25 mart: nihat celasun (14), cizre
25 mart: fatma kaçmaz (14), yüksekova
25 mart: medeni tunç (14), siirt
25 mart: medine sevgi (18), siirt
27 mart: süleyman ayal (14), urfa
29 mart: bişeng anık (16), şırnak
29 mart: mehmet ekinci (7), mazıdağı
29 mart: şeyhmus aktürk (16), dargeçit
11 nisan: yasin çetin (16), mevzitepe
11 nisan: hasan ayar (11), mevzitepe
17 nisan: cazım kortak (17), savur
17 nisan: mustafa ok (18), savur
18 nisan: metin kıratlı (10), yüksekova
21 nisan: yusuf bodur (1), midyat
21 nisan: abdurrahman yeşilmen (12), midyat
21 nisan: hamza bulut (8), midyat
22 nisan: ayşe balım (18), silopi
4 mayıs: bişar bilen (10), uludere
4 mayıs: hanım tunç (12), uludere
9 mayıs: sıraç nergis (17), nusaybin
9 mayıs: selim ata (17), nusaybin
9 mayıs: sait sağlam (17), nusaybin
3 haziran: mehmet naif çevik (9), nusaybin
10 haziran: kemal şili (18), tatvan
10 haziran: mahmut güreş (12), tatvan
12 haziran: emir eyvani (7), muş
22 haziran: gülbahar tunç (8), gercüş
22 haziran: behçet tunç (17), gercüş
22 haziran: abdurrahman gök (14), gercüş
22 haziran: şükrü gök (10), gercüş
22 haziran: sultan gök (12), gercüş
22 haziran: emrullah gök (4), gercüş
22 haziran: haşim gök (3), gercüş
22 haziran: yeni doğmuş bir bebek, gercüş
26 haziran: medine kartal (18), İdil
27 haziran: yılmaz tatar (12), şırnak
haziran: abdülcelil toy (14), siirt
haziran: sadık turlu (15), siirt
11 temmuz: gülistan evin (6), şemdinli
11 temmuz: rehan evin (8), şemdinli
22 temmuz: abdurrahman akbalık (17), nusaybin
25 temmuz: kadir balık (13), dicle
28 temmuz: nurcan özatak (2), hakkâri
temmuz: zuhal avcı (9), kulp
temmuz: çiğdem esmer (10), kulp
6 ağustos: hüseyin bayılmaz (10), nusaybin
10 ağustos: mehmet erbek (12), mardin
22 ağustos: zeliha nasanlı (10), siverek
23 ağustos: murat dağkeser (10), siverek
23 ağustos: orhan dağkeser (4), siverek
23–24 ağustos: İbrahim artunç (7), şırnak
23–24 ağustos: remziye artunç (10), şırnak
23–24 ağustos: güler sökmen (3), şırnak
23–24 ağustos: veysi sökmen (6), şırnak
23–24 ağustos: sema sökmen (9), şırnak
23–24 ağustos: gülüm güngen (6), şırnak
23–24 ağustos: medine güngen (14),şırnak
5 eylül: fuat keskin (14), doğubeyazıt
7 eylül: mesut dündar (15), cizre
10 eylül: cumali çetrez (9), hamur
10 eylül: şefika çetrez (7), hamur
18 eylül: ahmet alan (10), solhan
1 ekim: hüseyin esrai (16), kars
3 ekim: aziz bal (17), dargeçit
20 ekim: sinan demirtaş (18), nusaybin
24 ekim: zeyni dağ (17), nusaybin
1 kasım: devrim eleftoz (1), silvan
5 kasım: şurzan demirkapı (16), kovancılar
6 kasım: milet samur (14), şemdinli
6 kasım: İkmal samur (18), şemdinli
6 kasım: gülsüme samur (4), şemdinli
6 kasım: reber samur (1), şemdinli
7 kasım: şivan çığırga (3), cizre
7 kasım: nadire çığırga (10), cizre
7 kasım: sinem çığırga (13), cizre
7 kasım: fatma çığırga (9), cizre
7 kasım: bahar çığırga (7), cizre
22 kasım: coşkun benzer (12), kilis
22 kasım: fırat geçmez (18), silvan
3 aralık: mehmet İşler (18), midyat
6 aralık: melek bora (10), dargeçit
16 aralık: garibe karasakal (18), nusaybin
17 aralık: veysi başar (8), diyarbakır
17 aralık: fatma can (17), diyarbakır
24 aralık: nafi kalemli (14), viranşehir
aralık: hüseyin ensari (16), kars
aralık: mehmet yusufi (15), başkale
aralık: kasım oval (14), yüksekova

1993 (toplam: 66 çocuk)

11 ocak: gülistan İşiyok (12), kulp
12 ocak: nezir ergün (8), cizre
12 ocak: hacer ergün (6), cizre
12 ocak: hıdır ergün (17), cizre
31 ocak: naze ekici (12), şırnak
31 ocak: şemsi ekici (4), şırnak
31 ocak: hamza ekici (6), şırnak
17 şubat: esra saçaklı (8), silvan
20 şubat: abide ekin (3), basa
7 mayıs: gürgiz bayındır (5), İdil
23 mayıs: naim aslan, yüksekova
25 mayıs: semra bayram, silvan
18 haziran: İrfan fidan (17), savur
7 temmuz: mahmut aydemir, silopi
7 temmuz: fadile aydemir (6), silopi
7 temmuz: ayşe yıldız, silopi
11 temmuz: dinçer levent (16), hamur
11 temmuz: feride levent (15), hamur
13 temmuz: canan çiftçi, diyadin
13 temmuz: dilşah çiftçi, diyadin
13 temmuz: ender çiftçi, diyadin
13 temmuz: ruken çiftçi (6), diyadin
20 temmuz: azad sabırlı (7), bahçesaray
20 temmuz: yunus sabırlı (2), bahçesaray
20 temmuz: bahar turan (3), bahçesaray
20 temmuz: sevil ağaç (7), bahçesaray
20 temmuz: suzan turan (10), bahçesaray
20 temmuz: yıldız güzel (13), bahçesaray
20 temmuz: nezahat elmalı (12), bahçesaray
20 temmuz: eylem elmalı (4), bahçesaray
20 temmuz: azime elmalı (14), bahçesaray
20 temmuz: muhammet yaşar (8), bahçesaray
20 temmuz: hanım yaşar (4), bahçesaray
20 temmuz: hürriyet sevgili (12), bahçesaray
24 temmuz: c. m. (12), silvan
30 temmuz: elif rani (7), pazarcık
30 temmuz: gözde rani (4), pazarcık
14 ağustos: zeynep çağdavul (18), digor
14 ağustos: selvi çağdavul (16), digor
14 ağustos: gülistan çağdavul (18), digor
14 ağustos: yeter keremciler (14), digor
14 ağustos: zarife boylu (16), digor
14 ağustos: necla geçener (14), digor
ağustos: seyhan doğan (12), dargeçit
ağustos: abdurrahman coşkun (18), dargeçit
ağustos: m. emin aslan (18), dargeçit
11 eylül: seyithan balçık, cizre
11 eylül: mesut balçık, cizre
13 eylül: yusuf bozkurt (14), şırnak
13 eylül: halit akıl (12), şırnak
21 eylül: ahmet arcagök (11), diyarbakır
28 eylül: İdris ülüş (12), yüksekova
30 eylül: sercan ülüş (7), yüksekova
2 ekim: şakir öğüt (7) altınova/muş
2 ekim: cihan öğüt (4) altınova/muş
2 ekim: m. şirin öğüt (1) altınova/muş
2 ekim: aycan öğüt (6) altınova/muş
2 ekim: çınar öğüt (3) altınova/muş
9 ekim: zana zoğurlu (16), lice
9 ekim: lokman zoğurlu (17), lice
10 ekim: yalçın yaşa (13) diyarbakır
22 ekim: dilbirin canpolat (3,5), lice
22 ekim: suna canpolat (2), lice
22 ekim: hüseyin canpolat (15),lice
17 aralık: halil leco (13), ovacık
aralık: mahmut erol (15), dargeçit

1994 (toplam: 84 çocuk)

3 ocak: b. a. (12), hani
5 ocak: keko gül (12), adana
6 ocak: ali katmış (1), cizre
7 ocak: a. halim rüzgâr (12), batman
10 ocak: muhammet bilgiç (5), cizre
10 ocak: ahmet bilgiç (6), cizre
14 ocak: azad önen (16), diyarbakır
18 ocak: süleyman gün (15), diyarbakır
25 ocak: ahmet efe (8), diyarbakır
13 şubat: İbrahim şeflik (5), silopi
16 şubat: hakan yalçın (14), diyarbakır
23 şubat: bilavşan asper (17), tatvan
26 şubat: sevgi asma (7), kurtalan
26 şubat: sohbet öngün (3), sason
26 şubat: hanifi yıldız (13), sason
26 şubat: hüseyin tekin (16), sason
1 mart: r. a. (3), kızıltepe
19 mart: ferman cingöz (16), lice
27 mart: mirza yıldırım (3), şırnak
27 mart: mehmet yıldırım (15), şırnak
27 mart: abdülkerim yıldırım (2), şırnak
27 mart: İrfan yıldırım (5), şırnak
27 mart: xunaf yıldırım (3), şırnak
27 mart: çiçek benzer (2), şırnak
27 mart: ali benzer (7), şırnak
27 mart: ayşe benzer (1), şırnak
27 mart: ömer benzer (12), şırnak
27 mart: abdurrahman benzer (4), şırnak
10 nisan: İlhami menteş (12), lice
10 nisan: raif menteş (13), lice
27 nisan: keziban kalkan (15), genç
28 mayıs: tuncer güler (11), ağrı
30 mayıs: şerif ekin (13), basa
2 haziran: ahmet kaya (13), yüksekova
2 haziran: hasan demir (14), yüksekova
5 haziran: didar elmas (7), ovacık
8 haziran: barzan…. (2), silvan
25 haziran: hüsnü turan (10), nusaybin
25 haziran: eylem tur (13), nusaybin
25 haziran: süleyman erik (9), nusaybin
25 haziran: emrullah zeybek (10), bitlis
25 haziran: hikmet argün (13), bitlis
27 haziran: xanime sincar (17), ömerli
28 haziran: hayri yüksel (15), ömerli
4 temmuz: atilla kılıç (14), kozluk
8 temmuz: nurullah solhan (16), kızıltepe
8 temmuz: emrullah solhan (14), kızıltepe
8 temmuz: selma solhan (7), kızıltepe
11 temmuz: a. menaf tunç (14), siirt
16 temmuz: kenan dartan (12), kozluk
31 temmuz: gültekin acet (10), bismil
5 ağustos: abdullah kamçı (16), yüksekova
8 ağustos: sedat barış (18), batman
12 ağustos: netice coşkun (14), kulp
12 ağustos: mümine zümrüt (18), kulp
15 ağustos: çelebi özgüç (15), savur
15 ağustos: İshak özgüç (13), savur
22 ağustos: savaş ateş (11), dicle
22 ağustos: halit güneş (13), dicle
22 ağustos: bayram güneş (13), dicle
22 ağustos: vedat balta (12), dicle
22 ağustos: İbrahim balta (13), dicle
22 ağustos: İsa can (15), dicle
1 eylül: nurettin doruk (18), diyarbakır
13 eylül: sadettin doğan (10), lice
15 eylül: sedat öner (7), eruh
15 eylül: mehmet sercan (9), eruh
15 eylül: cemşit adıgüzel (13), eruh
20 eylül: şükran yıldız (11), çukurca
25 eylül: dilek serin (3), dersim
25 eylül: yeter işık (16), dersim
25 eylül: elif işık (18), dersim
25 eylül: recep tartar (8), genç
25 eylül: kürdiye savaş (8), genç
25 eylül: emrah tartar (8), genç
25 eylül: faruk savaş (11), genç
2 ekim: filiz kayış, ceylanpınar
3 ekim: İlyas yiğit (6), çat
3 ekim: adil boztaş (10), kağızman
9 ekim: nurşan bulut (13), palu
10 ekim: mehmet üste (12), pazarcık
31 ekim: hamdi dündar (18), yüksekova
31 ekim: fikri yılmaz (15), yüksekova
18 kasım: cüneyt tarhan (11), tatvan
1 aralık: yunus turgut (13), silopi
aralık: hasip kaya (9), doğubayazıt
aralık: yılmaz kaya (10), doğubayazıt

1995 (toplam: 7 çocuk)

nisan: erol öztunç (2), uludere
17 mayıs: ahmet bulut (10), ömerli
17 mayıs: rahim kumru (10), ömerli
25 mayıs: dinar aras (12), iğdır 1995
25 mayıs: cüneyt aras (6), iğdır
25 mayıs: ergün aras (3), iğdır
25 mayıs: ferdi aras (2), iğdır

1996 (toplam: 6 çocuk)

2 mayıs: hazal sevim (17), baykan
8 ağustos: dilan bayram (2), adana
8 ağustos: berivan bayram (4), adana
13 kasım: hatice bozaslan (17), derik
2 aralık: oktan çaçan (14), diyarbakır
11 aralık: mehmet banan (15), midyat

1997 (toplum: 7 çocuk)

6 mart: musa adsız (12), akçakale
23 nisan: m. şerif öztürk (11), kızıltepe
25 nisan: muhammet kulçur (12), dumlu/ erzurum
25 nisan: gökhan kulçur (10), dumlu/ erzurum
8 mayıs: fedai öğürce (4), pasinler
10 kasım: m. özdemir (17), ceylanpınar
11 kasım: bilal alanca (5), nusaybin

1998 (toplam: 8 çocuk)

ocak: fatih kaya (18), batman
15 mart: engin ceylan (14), lice
1999 (toplam: 12 çocuk)
14 mart: tugay ergin (10), hani
26 mart: abdurrahman gezer (18), osmaniye
17 nisan: yılmaz elüstü (17), genç
15 mayıs: kenan oğuz, erzurum
15 mayıs: deniz oğuz, erzurum
15 mayıs: cansu oğuz, erzurum
20 haziran: mehmet algan (11), İdil
1 ağustos: fırat çiçek (9), elazığ
1 ağustos: onur şahin (11), elazığ
1 ağustos: sedat karakoç (14), elazığ,
17 ağustos: şaban çadıroğlu (15), van
25 eylül: İnan cila (11), ovacık

2000 (toplam: 3 çocuk)

serdar günerci (17), diyarbakır
welat şedal (10), yüksekova
İsmail şedal (8), yüksekova

2004 (toplam: 1 çocuk)

21 kasım: uğur kaymaz (12), mardin

2006 (toplam: 8 çocuk)

29 mart: abdullah duran (9), diyarbakır
30 mart: enes ata (8), diyarbakır
30 mart: İsmail erkek (8), diyarbakır
mart: fatih tekin (3), batman
mart: ahmet araç (17), mardin
3 nisan: mahsum mızrak (17), diyarbakır
3 nisan: emrah fidan (17), diyarbakır
5 eylül: mizgin özbek (10), batman

2008 (toplam: 1 çocuk)

15 şubat: yahya menekşe (12), şırnak

2009 (toplam: 3 çocuk)

23 nisan: abdülsamet erip (14), hakkâri
30 eylül: ceylan önkol (12), lice
9 ekim: mehmet uytun (18 aylık), cizre

2010 (toplam: 6 çocuk)

3 haziran: fırat basan (14), şırnak
21 temmuz: canan saldık (16), van
17 eylül: enver turan (15), hakkari
5 ekim: ahmet İmre (12), şırnak – güçlükonak
10 ekim: umut furkan akçil (7) – silopi
11 kasım: nûjîyan İdem (4) – İdil.

2011

17 nisan: baran özyolcu(12)- patnos.
7 haziran: umut petekkaya(15)- çermik.
26 temmuz: doğan teyboğa(13), silopi
11 eylül: osman erbaş (14)-şemdinli
26 eylül: sultan doğrul (4) -batman


PS yukarıdaki liste, çetin yılmaz'ın blogundan alınmıştır.

29 Aralık 2011 Perşembe

KATİL DEVLET

devletin hakkari'deki, şırnak'taki yüzü.

iki saat uyudum, uyandım, uyuyamadım. dün akşam insanları öldürdüler. onlarcasını hem de. mustafa muğlalı'nın kışla, sabiha gökçen'in havaalanı adı olduğu ülkede, kürt öldürmek devlet geleneğiydi. şaşırmadım ama üzüldüm. ("üzüldüm" yazınca çok hafif bir ifadeymiş gibi duruyor ya, ben daha ağırını bilmiyorum aslında.)

katiller, hem de onlarca insanın ölümüne yol açan bombayı bırakan pilottan eylemin emrini veren komutana, genelkurmay başkanından başbakana bütün katiller ellerini kollarını sallayarak devam edecek hayatlarına. devletin yalnışlıkla ya da bilerek kürt öldürmesi o kadar normal ki artık, yaşanan olayın boyutlarını kavrayabilmek için kürt yerine filistinli, ıraklı vs., türk ordusunun yerineyse abd ya da israil ordusunu koyarak düşünmek, belki de türkiye'de yaşayan insanların çoğunun  yaşananları algılayabilmek için ihtiyaç duyduğu bir şeydir. öyleyse: israil'in onlarca filistinli sivili bombalayarak öldürdüğünü hayal edin, o durumda ne düşünecekseniz, bu durumda da onu düşünün.

leyla zana'ya "bak, bedel ödersiniz," dedikten sonra, onlarca kürt'ün öldürülmesi mesaj amaçlı mı, yoksa gerçekten yanlışlıkla mı bombalandı o insanlar, bilmiyorum. bileceksem de, siyaset bilimci yanım bilecek belki, insan yanımın öfkesinde ne olursa olsun değişen hiçbir şey olmayacak. ister kürt hareketine gözdağı vermek için, sivil olduğu bilinerek katledilmiş olsun, ister gerilla sanılıp, yanlışlıkla, bir farkı yok. hangi durumda kürtler'in türkiye'deki değerinin daha düşük olduğunu söylemek güç zira. onlarcası yanlışlıkla öldürülebilen bir şeyin ne değeri olabilir ki...

dün akşam dokuzda yaşanan olayı haber yapmak için bu sabahı bekledi medya; hürriyet'te, milliyet'te haber girmeye yetkisi olan bir kişi yoktu çünkü. malum, kürdistan konusuna haber yapma yetkisi zaten medyanın kendisinde değil, yalnızca devlette var. oysa bu çapta bir katliamda gazetelerin genel yayın yönetmenleri uyanmalı, manşetler değişmeliydi. hükümet, tsk yönetimi acil toplanmalı; insanlık mahallesini uzaktan da olsa görmüş olsalar, hepsi de istifa etmeliydi. ama hiçbiri olmadı ve hiçbiri olmayacak. çünkü kürt, türkiye'de düzineyle öldürülebilecek bir şey.

resmen savaş olduğu bile kabul edilmeyen bir "şey"de, devlet vatandaşlarının onlarcasını  F-16'larla öldürdü. devletin katil olduğu, dünyanın bazı ülkelerinde kitaplardan öğreneceğiniz bir şey, türkiye'deyse hayat bilgisi...

emri veren komutanın adı kürdistan'da bir kışlaya, pilotunkisiyse ilk yapılacak havaalanına verilsin. devletin şanındandır. yalnız tek bir şartım var: okullarda "devletin temel görevi vatandaşlarını korumaktır," diye öğretmeyi bırakın, sizden beklediğim başka bir şey yok. bütün devletler katildir, kimisi biraz daha az, kimisi biraz daha çok. bizim kaderimizde seri katil varmış.

10 Kasım 2011 Perşembe

ATATÜRK ÖLMEDİ CİHANGİR'DE YAŞIYOR!


evet, resimde de görüldüğü üzere atatürk ölmedi, cihangir'de yaşıyor! ("atatürk ölmedi, kalbimizde yaşıyor" vurgusuyla okumanız tavsiye edilir.) cihangir firuzağa kahvesinde bir yandan sigarasını tüttürüp bir yandan cep telefonuyla mesaj atan atatürk, kameralara yakalandı. bu da 10 kasım'ın aynı ayın dokuzuyla onbirini bağlamak dışında bir anlamı olmadığını anlamanız için yeterli olmazsa seneye artık yeni bir şeyler düşüneceğim.


PS resim bawerito - dalvador sali işbirliğiyle fakfukfon'dan. arada bir göz atın derim.

22 Temmuz 2011 Cuma

DEVLETİM BEN, ÖLDÜRÜRÜM


20-22 temmuz 2001 tarihlerinde italya'nın cenova şehri, dünya ekonomisinin yönünü belirleme görevini ve hakkını kendine vermiş sekiz büyük kapitalist devletin toplantısına sahne oluyordu. ancak, "dünyanın efendileri" yanlız değildi. cenova sosyal forumu'nun çağrısına dünyanın dört bir yanından sayısız insan kulak vermiş, g-8 devletlerinin emperyalist politikalarına ve kapitalizme "artık yeter!" demek için şehrin sokaklarını doldurmuştu. g-8 zirvesi ile eylemlerin başladığı o uğursuz 20 temmuz günü, 23 yaşındaki antikapitalist eylemci carlo giuliani, 20 yaşındaki carabiniere mario placanica'nın kafasına nişan alarak ateşlediği tüfekten çıkan bir kurşunla hayatını yitirdi.

mario placanica, daha sonra mahkemede verdiği ifadede carlo'yu öldürmek niyetinde olmadığını, korkup telaşa kapıldığını ve uyarı amaçlı havaya iki el ateş ettiğini söyleyecekti. 5 mayıs 2003 günü mahkeme, placanica'nın suçsuz olduğuna karar verdi. italyan devleti tarafından 20 yaşındaki carabiniere'yi beraat ettirmekle görevlendirilen hakim elena daloiso; placanica'nın "uyarı ateşi" açmasının meşru müdafaa olduğunu, tüfekten çıkan kurşunlardan birinin atılan bir taştan sekerek carlo giuliani'ye isabet ettiğini söyleyerek kararını açıkladı.

beraat etmesinin üstünden iki yıl geçtikten sonra placanica, sağlık sorunları nedeniyle(!) işten çıkarılacaktı. carlo'nun ailesi olayın peşini bırakmak istemiyordu. 2009 ağustos'unda, avrupa insan hakları mahkemesi, "meşru müdafaa" kararını onadığını açıkladı.

carlo'nun ölümü de, devlet terörünün öldürdüğü birçok örneğin yanında yerini alarak, hafızamıza kazındı. italyan devleti - devlet olmasının gereğini yaparak - öldürdü. ve avrupa insan hakları mahkemesi de, insan haklarının kimler ve hangi durumlar için geçerli olmadığını ortaya koydu. avrupa birliği, insan hakları ve demokrasi masalını sosyalizm adına pazarlayanların suratındaki sırıtıştaysa hala bir değişikliğe rastlanmadı...

unutmamalı ki, "fareli köyün kavalcısı"nın başrolünde asla kavalcı olmadı...

26 Haziran 2011 Pazar

OTOMOBİL ÇAĞI


eric hobsbawm, 1789 fransız devrimi'yle 1848 alman devrimi arasındaki zamanı anlatan devrim çağı adlı kitabında, "tarımın ve metalurjinin, yazının, kentin ve devletin icadından bu yana insanlık tarihindeki en büyük dönüşümün yaşandığı dönem" olarak tanımladığı çağın beraberinde getirdikleri hakkında bir fikir vermek için  - toplumun ekonomik örgütlenmesine dair olan - "sanayi", "sanayici", "fabrika", "orta sınıf", "işçi sınıfı", "aristokrasi", "proletarya" - (her ne kadar siyasetle ekonomi arasında net ayrım çizgileri çekmek zor olsa da) daha çok siyasi anlamlar taşıyan - "muhafazakar", "liberal", "sosyalizm"; bugün yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş "bilim insanı", "mühendis", "ekonomik kriz", "istatistik", "sosyoloji" (ve daha birçok modern bilim dalı), "gazetecilik" ve "ideoloji" gibi kavramların doğumunun yanında "demiryolu" ve "tren"in bu dönemde ortaya çıkmasını da örnek gösterir.


gerçekten de söz konusu dönem, bir "demiryolu çağı"dır. demiryolu öncesi dönemde at arabasıyla yolculuk, pahalı olması açısından yalnızca ayrıcalıklı kesimin kullanımına açık olması bir yana, yavaştır ve - demiryolu taşımacılığının aksine - büyük çapta mal ve hammaddenin bir yerden bir yere götürülmesine olanak vermez. trenin doğuşu ve yayılması, hem endüstriyel kapitalizmin, hem de modern devletin doğuşuna ve yayılmasına eşlik etmiş, olanak vermiştir. 1760 yılında londra'dan glasgow'a gitmek 12 gün sürerken, 1800 yılında bu süre 62 saate inmiştir. bunun yanında, demiryollarının yaygınlaşmasının, mal ve hammadde taşımacılığının kolaylaşması, ucuzlaması ve hızlanmasıyla ekonominin "küreselleşmesi", mektubun yaygınlaşmasıyla şehirlerarası iletişimin artması vs. demiryolunun birçok belirleyici etkisi oldu. (hobsbawm, konuya derinlemesine eğiliyor, devrim çağı'nı ısrarla tavsiye ederim.)

kapitalist toplumun karakterinde benzer bir dönüşüm, otomobille birlikte gerçekleşti. tren, gemi gibi kitle taşıma araçlarının aksine, kişinin "sürüden ayrılarak" kendi yönünü kendinin tayin etmesine izin vermesiyle "bireyselleşme"ye yaptığı vurguyla, sınıf bilincinin yerine atomize "birey" bilincinin geçmesine etki etmiş, kapitalist ekonomiyle tencere-kapak ilişkisi kuran bu bilincin ortaya çıkışını sembolize etmiş olması bir yana; otomobil endüstrisi, otomobilin seri üretiminin başlamasıyla beraber merkez ülkelerin ekonomisinin motoru haline gelmiştir. (otomobil endüstrisinin kapitalizmin (yeni bir üretim döngüsünün başlangıcı) ve işçi sınıfının mücadelesinin gelişimde oynadığı rol için, bkz: beverly silver, emeğin gücü.)


"demiryolu çağı", 19. yüzyılda kapitalist dünya pazarına egemen olan ülkelerde aşağı yukarı eşzamanlı olarak başlamıştı. endüstriyelleşme hamlesini ilk olarak gerçekleştiren üç ülkede, büyük britanya, abd ve almanya'da, demiryollarının temelleri aynı on yıl içinde atıldı: büyük britanya'da 1825 (stockton-darlington), amerika birleşik devletleri'nde 1829 (baltimore-elicott mills), almanya'da 1835 (nürnberg-fürth). bu ülkelerde demiryollarının yayılması da büyük ölçüde eşzamanlı olarak gerçekleşti: demiryolu ağı, abd'de 1840 yılında 49 bin kilometreden 1900 yılında 311 bin kilometreye; avrupa'daysa 1860 yılında 52 bin kilometreden 1900 yılında 284 bin kilometreye ulaşmıştı.


20. yüzyılın başlangıcından itibaren yavaş yavaş demiryolunun yerini alan ulaşım/taşımacılık teknolojisinin, otomobilin, gelişimiyse oldukça farklı oldu. başını petrol şirketi standard oil'le john rockefeller ve dünyanın ilk otomotiv devi ford motor company'yle henry ford'un çektiği yeni bir sermaye fraksiyonunun güçlenmesiyle "petrol ve otomobil çağı" başlamış oldu. petrolün ulaşım/taşımacılık sektöründe bir numaralı yakıt haline gelmesi, amerika birleşik devletleri'nin kapitalist dünyanın en büyük gücü haline gelmesiyle eşzamanlı olarak gerçekleşti. (burada abd'nin gücünün petrolün piyasayı ele geçirmesinin mi, yoksa petrolün piyasayı ele geçirmesinin abd'nin gücünün mü kaynağı olduğunu sormak, bizi bir çeşit "yumurta-tavuk" çıkmazına sokacağından anlamsız.) abd'de 20. yüzyılın başlarında gerçekleşen "otomobil devrimi"nin batı avrupa'ya ulaşması yüzyılın ortalarını buldu. ve şu anda, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, doğu avrupa ve rusya'da egemenliğini ilan etmekle meşgul, yirmi-otuz yıl içinde - çin ve hindistan başta olmak üzere - dünyanın geri kalanının otomobil mülkiyetinin/kullanımının yaygınlığı ve endüstrisinin ekonomide oynadığı rol açısından merkez ülkeleri yakalaması bekleniyor.


otomobilin dünya çapında yaygınlaşmasının (ve nihayetinde koşulsuz egemenliğini kabul ettirmesinin) yüz yıldan uzun bir zaman dilimine yayılması, bu ulaşım/taşımacılık teknolojisinin - özellikle doğa katliamı açısından - olumsuz sonuçlarının büyük ölçüde gözardı edilmesini kolaylaştırdı.


1908 yılının ekim ayında ford, seri üretim için ilk prototipini ("t-model") geliştirdi ve seri üretim aynı yıl içinde başladı. aynı model, 1913 yılından itibaren - yeni bir üretim rejimine adını veren "ford"izm'in teknolojik ayağı - akarbantta üretilen ilk otomobil oldu. (ford, akarbant fikrini chicago'daki mezbahalardan almıştı. domuz ve sığır yerine otomobil parçaları, kendilerine verilen mekanize görevi yerine getiren işçilerin önünden "akarak" geçiyordu.) general motors ve chrysler gibi diğer otomobil üreticileri, akarbantın yanında fordizm'in diğer iki belirleyici özelliğini de ford'dan devraldılar: kitlesel tüketim için otomobil üretimi (ki bu kitleye kısa bir süre sonra fabrikanın kendi işçileri de dahil olacak, "tatmin edici" ücret politikası böylece maaşın otomobil için geri ödenmesiyle dengelenecekti.) ve işin sürekli yinelenen, mümkün olduğunca küçük parçalara ayrılmış bir süreç olarak örgütlenmesi anlamına gelen taylorizm. 


ford'un başını çektiği bu gelişme, gerçekten de gerek üretim, gerekse ulaşım/taşımacılık ilişkileri ve enerji sektörü açısından kökten bir değişim anlamına geliyordu. 1920 yılına gelindiğinde abd'de 20 milyon otomobil trafikteydi. bu, 1000 kişiye 190 otomobil düşmesi anlamına geliyordu. otomobilin kapitalist batı avrupa'da benzer derecede yaygınlaşması, ancak 50 yıl sonra, 1960'ların sonlarında gerçekleşti. otomobilin yalnızca kullanımının yaygınlığı değil, üretimi açısından da abd on yıllarca tartışmasız olarak pazara egemendi: 1960 yılında dünyada varolan otomobillerin yüzde 70'i abd şirketlerinin (ya da gm/opel, ford europe ve simca-chrysler gibi avrupa'daki ayaklarının) üretimiydi. 


abd, kapitalist dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetini, dolar'ın tahtının sallanmasıyla ve ekonomisinin üretkenliğindeki düşüşle büyük ölçüde kaybetmeye başlamış olsa da, otomobilin yaygınlığı açısından halen 1000 kişiye 780 otomobille dünya çapında birinci sırada. (hatta kişi başına birden fazla otomobilin düştüğü amerikan şehirleri mevcut.) avrupa birliği'ndeyse ilk olarak 2008 yılında iki kişiye bir otomobil sınırı aşıldı. ancak avrupa ülkeleri arasında da kayda değer farklar var: lüksemburg, 1000 kişiye 661 otomobille başı çekerken, hemen arkasında 1000 kişiye 597 otomobille italya yeralıyor. (almanya 566/1000, isviçre 519/1000, avusturya 506/1000, slovakya 247/1000, bulgaristan 230/1000 - rakamlar 2008 yılına ait.)


rusya'daysa 1000 kişiye ancak 174 otomobil düşüyor. ukrayna ve beyaz rusya gibi görece gelişmiş eski sovyet cumhuriyetlerinde de otomobilin yaygınlığı rusya'ya yakın. bugün avrupa birliği üyesi olan eski doğu bloku ülkelerinde otomobilin geçtiğimiz on yılda hızla yaygınlaşmış olmasıyla başlamış olan "batıdan doğuya" yayılma hareketi, otomobil endüstrisinin orta vadedeki stratejisini ortaya koyuyor. orta vadede slovakya, bulgaristan, rusya, ukrayna, beyaz rusya gibi doğu avrupa ülkelerinin batı avrupa, batı avrupa'nınsa abd standartlarına yaklaşması, iştah kabartıcı bir pazar kuşkusuz. ancak, bu gelişmenin, avrupa'da trafikten kaynaklanan zararlı madde emisyonlarına bağlı hava kirliliğini ikiye katlayacağı öngörülüyor.


otomobilin dünya çapında yaygınlık kazanması, avrupa'dakinden çok daha büyük bir gecikmeye tabi: dünya nüfusunun büyük bir bölümünün hayatında otomobil halen kayda değer bir rol oynamıyor. mal taşımacılığının önemli bir kısmı, günümüzde halen kamyonlar aracılığıyla değil, yürüyerek, bisikletle, gemi ve demiryolu aracılığıyla gerçekleşiyor. kuzey amerika, batı ve orta avrupa, avustralya ve japonya'da dünya nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 17'si yaşarken, varolan otomobillerin yüzde 70'i bu bölgelerde.


avrupa birliği içinde otomobilin en az yaygın olduğu bulgaristan dahi dünyanın başka bölgeleriyle karşılaştırıldığında bir "otomobil toplumu": bulgaristan'da 1000 kişiye 230 otomobil düşerken, çin ve hindistan'da bu oran 11/1000 ve 10/1000 (sayılar 2005 yılına ait). almanya'nın dört büyük eyaleti bayern, baden-württemberg, sachsen ve nordrhein-westfalen'deki otomobil sayısı, dünya nüfusunun yaklaşık üçte birine ev sahipliği yapan çin ve hindistan'daki otomobillerin toplamından fazla.


bu alanda yalnızca çin ve hindistan'ın bulgaristan'ı yakalaması, 600 milyon otomobilin daha trafiğe çıkması anlamına geliyor ki, bu da şu anda dünyada varolan bütün otomobillerin sayısına eşit. otomobil ve petrol devlerinin uzun vadeli planlarını hayata geçirmeleri, trafikten kaynaklı hava kirliliğinin ve trafik kazalarında hayatını kaybeden insanların ikiye katlanması anlamına gelmesi açısından bile, "dünyanın sonu"nu 2012 değilse de, birkaç on yıl gecikmeyle getirebilecek korkunçlukta bir senaryo.


endüstrinin devleri, reklam kampanyalarını "bireysel özgürlük" sloganlarıyla süsleyedursun, "otomobil toplumu"nun en kolay ölçülebilir sonucu kitlesel ölüm ve yaralanma oldu. ilk otomobilin satıldığı günden bu yana 35 milyon insan trafik kazalarında hayatını kaybetti. yalnızca 2005 yılında dünya çapında 1 milyon insan trafik kazalarında öldü, 35 milyon yaralandı ve 5 milyon insan ağır yaralanarak kalıcı sakatlıklarla hayatını sürdürmek durumunda. 2030'ta ölenlerin sayısının yıllık 2, yaralananlarınsa 70 milyona çıkacağı tahmin ediliyor. dünya sağlık örgütü who, trafik kazasında ölme ve yaralanma olasılıklarının 25 yıl içinde dünya çapında insan sağlığını tehdit eden bir numaralı unsura dönüşeceğini öngörüyor.


bu insanlar, "hareket özgürlüğü"nün değil, kapitalizmin ulaşımı kara çevirme dinamiğinin kurbanları...

5 Haziran 2011 Pazar

ÖLEN ADAM


bugün ölen bir adam gördüm. yoksulluktan ölüyordu. ben vardığımda, tükürdüğü kan kaldırımı kırmızıya boyamıştı çoktan. içmişti, hem de yalnızca öldüğü o boktan haziran gününde değil, her gün, uyanık olduğu her an içmişti. kim bilir, belki sevdikleri vardı bir hayrının dokunmadığı, kırk söze, bin yemine rağmen içmeye devam etmişti, belki de kimi kimsesi yoktu. tek bildiğim, ölürken yalnızdı. diğer alkolikler, ambülans çağırmakta yavaş kaldılar. alışmışlardı herhal yalnızlıktan ölen insanları görmeye ya da kafaları iyiydi yalnızca. kan tüküren adamı geniş kaldırımın ortasına yatırdılar, köpeklerin içine sıçtığı çalılığın hemen yanında yatıyordu, çevresini her gün içtiği meyhanenin masalarıyla çevirip üstüne bir battaniye örttüler. ben sadece baktım.

bugün ölen adama baktım. sadece baktım, hiçbir şey yapmadım. yapacak hiçbir şey yoktu...

10 Mayıs 2011 Salı

BEN ULRİKE, BAĞIRIYORUM!

adı: ulrike.
soyadı: meinhof.
cinsiyeti: kadın.
yaşı: 41.
evet, evlendim. sezeryan doğumlu iki çocuğum var. evet, eşimden boşandım.
mesleği: gazeteci.
milliyeti: alman.
ulrike meinhof (7 ekim 1934, oldenburg - 9 mayıs 1972, stammheim)


bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. suç? özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklarının gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. her şeyin: beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlarımızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. hukuk devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkes için eşittir. kadının özgürlük ve eşitliğini en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. size teşekkür ederim. beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve duyu organlarımdan yoksun bırakarak beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: gece gündüz. gece hangisi, gündüz hangisi peki? nasıl bilebilirim? pencerenin arasından sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. sessizlik. dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. hiçbir şey! 
 
tümü sessiz ve beyaz. beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz. 

sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem. 

beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz. 

bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir japon balığı gibi çekingenim. sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: onları temizliyorum, yan yana diziyorum... yeniden üzerime yapışıyorlar... yoo, hayır! hayır! onları durdurmalıyım. beni delirtmeyi başaramayacaksınız... düşünmeliyim! düşünmek! işte düşünüyorum.. sizi düşünüyorum. bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçliğini izlerken görüyorum. gösteriye bayılıyorsunuz... direnç göstermemden korkuyorsunuz... benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.

göz alıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk! 

insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. zümrüt yeşili, krom sarısı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.

delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... yanaklara pespembe, gözkapaklarına cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile... 

ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafe barlarda, aşk yaparken yatağınızda bile...

sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... çünkü siz terörün starısınız tek başınıza ve beyninizle... çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... ama daha da beteri: en çöle dönmüş, en kurumuşu. 

beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. cumartesi gecesi, bir restorandaki masanızda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. ah, işte hafif bir hışırtı: kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. masanın üzerine bırakıp gidiyor. kilitliyor. yeniden sessizlik. 

yemek için ne getirdiler? hamburger. bir bardak greyfurt suyu. haşlanmış sebze, bir elma. aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. bıçak yok, çatal yok. sadece çiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. kendi kendimi yok etmeme razı değiller. bu onlara ait bir karar olacak. zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... hatta çok fazla yardımcı olacaklar. temiz bir iş... beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.

kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için her şey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... emir verin. uyuyun, uyuyun almanya'nın ve hatta avrupa'nın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! çığlığım sizi uyandırmayacak... mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: türk, ispanyol, italyan. yunan, arap göçmenler ve tüm avrupa'nın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar... 
 
tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! tritritri, vrommvroomm... mengene! frufrufrufrufluuutttss... pres! paat! matkap! frufrufrufru... motor! popopopo... kazanlar! ploffploffploff... 
 
gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım. 
 
sessizlik yeter artık! kendi kendime gürültü yapacağım: mengene: frufrufru... pres: paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff... 
 
gaz, gaz çıkıyor! öksür: öhö öhö öhöö! 
 
zincir: ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...

yeter, yeter! makineler dursun, susun!.. sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... dinleyin, ne tatlı, huzur verici... ben cennetteyim... gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umurumda bile değilsiniz... asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... mükemmel bir ruh ve beyinle... böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.

şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... hayır, ulrike meinhofu göremezsiniz. evet, kendini astı. hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. hiç kimse. sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. meinhof kendini astı. ama boynunda boğulma izleri yok... boynunda hiçbir morarma lekesi yok... buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... öteye gidin, donun, bakmayın! fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. cesedimi incelemek yasaktır. yasak. düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! evet hepsi yasak! ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptallığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.

cesedim bir dağ gibi ağır... yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.

dario fo

7 Mart 2011 Pazartesi

YORULMAK


yorulmak, her zaman aynı yorulmak değil. bazen yorulursunuz, ama yorgunluğunuz "yaptığınızın", "becerdiğinizin" bedeninize, ruhunuza yansımasıdır. koşulmuş bir maratonu arkanızda bırakmanın yorgunluğu tatminle o kadar iç içe geçmiştir ki, bırakın şikayet etmeyi, yorgun olmak mutlu olmakla eşanlamlıdır.

ya da bitirmekten çok bitmişsinizdir, işte o zaman yorgunluk bir çeşit düşme eylemidir. kendinizi içine hapsettiğiniz akvaryumu okyanus sanmayı - bir an için olsun - bırakıverirsiniz. hayalleriniz gözünüzde küçülmüş, değersizleşmiş, arzularınız keskinliğini yitirmiştir. yorgunluk içinize işlemiş, derine kazınmıştır. dinlenmekle geçecek gibi değildir artık.

yaşlanmak, ölmek "allahın emri", yorgun düşmek olmasa...

en yorulduğum, bitkin düştüğüm, hayallerimin dünyanın kocamanlığının altında ezildiği, özellikle de "kötü"nün karşısında iktidarsız olduğumu hissettiğim anlarda, insanların ölürken tüm yaşamlarının ahlak muhasebesini yaptıklarına inanmak, yaşamda olmasa da, ölümde "iyi"nin - zamanın dışında da olsa - ölüllendirildiğini, "kötü"nün o zamansız ruhsal tatminden yoksunlukla cezalandırıldığını bilmek isterim. hayatımdaki en idealist düşünce, belki de hayal budur. insanların neden tanrının varlığını arzuladıklarını anlamaya en çok yaklaştığım anlardır bunlar.

bu, on beş yıl önce belediye ekipleri, mersin'de işkence yaparak dövdükleri o köpeği hala yaşar halde çöp kamyonunun arkasına attıklarında, ve ben kapanan kapakların arasından son bir an köpeğin gözlerindeki parlaklığı, merhamet dilercesine o bakışı gördüğümde de böyleydi. bugün, on altı yaşımın hayalleri, ki benim için dünyanın en güzel hayalleridir, dünyanın kocamanlığı ve kötülüğü, kocaman kötülüğü karşısında acizleştiğinde de böyle...

yorgunluğumun, tatminin değil, iktidarsızlığın ifadesine dönüştüğü anlarda, yaşamda olmayan o hain adalet en azından ölümde karşıma çıksın istiyorum.

3 Şubat 2011 Perşembe

FAŞİST OLUNCA İNSAN ÖLDÜRMEK BU KADAR KOLAY İŞTE

alex'in ölümünün ardınan göttingen'de yapılan eylemden...

1990 yılını 1991'e bağlayan yılbaşı gecesi alex selchow göttingen yakınlarındaki rosdorf''ta iki nazi tarafından öldürüldü. 21 yaşındaki gencin ölüm nedeni olarak aldığı on bıçak yarası ve kafasına aldığı darbeler kayda geçecekti. olay yerinden geçen polis araçları durup araya girme gereği görmemişti. ancak ambulansın olay yerine varmasının ardından polis de belirdi. aynı gece alex'in de daha önce katıldığı yılbaşı partisi tam beş kez nazilerin saldırısına uğradı. polis, saldırganları takip etmek yerine partide bulunanların kimliklerini tespit etmeyi tercih etti.

aynı gece, alex selchow'un öldürülmesinin birkaç saat öncesinde iki genç naziler tarafından hastanelik edilmişti. alex'in öldürülmesinin ardından yine göttingen yakınlarındaki adelebsen'de iki kişi daha naziler tarafından öldüresiye dövüldü. ve yine aynı bölgede yeralan weende'de bir kişinin daha naziler tarafından karnından bıçaklanarak ağır yaralı hastaneye kaldırılması için yalnızca birkaç saat geçmesi yetecekti.

bu saldırılar, alman devleti'nin yansıtmayı sevdiği gibi münferit vakalar değildi. 1981'de göttingen yakınlarındaki mackenrode'de bir nazi örgütü olan "özgürlükçü işçi partisi"nin lideri karl polacek tarafından kurulan nazi eğitim merkezi, bölgede nazi aktivitelerinin yoğunlaşmasına ve sayılarının gittikçe artmasına yol açmıştı. kendilerini güçlü hisseden nazilerin solculara, punklara ve göçmenlere yönelik saldırıları günlük yaşamın bir parçası haline gelmişti.

80'li yılların sonunda silahlı nazi grupları sokakta terör estiriyor, spor haline getirdikleri saldırılarına sayısız kundaklama olayını da ekliyordu. işte alex selchow'un hayatını kaybettiği o yılbaşı gecesi nazi terörünün doruk noktalarından biriydi. ama bir daha artık nazilerin şansı o kadar yaver gitmeyecekti.

olayın duyulmasının ardından 200 kişi rosdorf sokaklarındaydı. bir sonraki cumartesi günüyse 5000 kişi göttingen'de sokağa çıkacaktı. artık naziler sınırı aşmıştı: göttingen ve çevresinde gençler örgütlenip nazi terörünün karşısına dikilmeye başladılar. ve bugüne değin büyük bedeller ödeyerek nazileri büyük ölçüde püskürtmeyi başardılar.

ama biz yine o yılbaşı gecesine dönelim... 21 yaşındaki alex eğlenmeye gittiği yılbaşı partisinden çıkmış, bir arkadaşıyla beraber ailesiyle birlikte yaşadığı eve doğru yürüyordu. karşılarına çıkan 17 yaşındaki iki nazi, oliver simon ve sven scharf, rosdorf'taki bir başka yılbaşı partisinden "biz solcu avlamaya gidiyoruz" diyerek ayrılmışlardı. alex'i tam on kez bıçaklayarak ve kafasını tekmeleyerek öldürdükten sonra partiye geri dönerek "birinin işini bitirdik" dediler ve uyumaya gittiler.

olayı izleyen günlerde polis çeteler arası çatışmalardan bahsedecek ve nazi saldırılarını yalanlayacaktı. göttingen emniyet müdürü lothar will: "polisin elinde sözde nazi saldırıları hakkında bir bulgu yok. olaylar otonomların iddialarından ibaret. kesinlikle söylemek istiyorum ki, göttingen'de hiçbir nazi saldırısı olmamıştır." oysa polisin kendi kayıtları dahi göttingen ve çevresinde 1990 yılında nazilerin beyzbol sopasından tabancaya kadar çok çeşitli silahlar kullandığı 105 saldırı hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu söylüyordu. üstelik yargılananların arasında mackenrode'de bir kadına güpegündüz baltayla saldıran "özgürlükçü işçi partisi" başkanı polacek de vardı.

1991 yılının ağustos ayında görülen mahkemede oliver simon - dört yılını yattıktan sonra "iyi hal"den çıkacağı - bir ıslahevinde altı yıl hapis cezasına çarptırılırken, diğer saldırgan sven scharf dört hafta hapisle cezalandırılacaktı. 1 ocak 1993 yılında alex selchow'u anmak ve nazi terörünü lanetlemek için yapılan bir gösteride alex'in babası - daha sayısız defalar yinelenecek - durumu özetleyecekti: "bildiğiniz gibi katilin yardakçısı dışarıda, katilse altı yıl ceza aldı. daha doğrusu dört yıl, çünkü cezasından iki yıl düşülecek. alex'in ölümünün ardınadn şimdiden iki yıl geçti - iki yıl daha ve o da serbest kalacak. faşist olunca insan öldürmek bu kadar kolay işte."

20 Aralık 2010 Pazartesi

MUMİA'YI ÖLDÜRMEK İSTİYORLAR!


mumia abu-jamal, 29 yıldır işlemediği bir cinayet nedeniyle idam mahkumlarının kaldığı bir koğuştaki hücresinde yaşıyor. ancak "sessizlerin sesi" mumia'yı susturmak için bu cinayeti üstüne yıkanlar amaçlarına ulaşamadılar: mumia'nın sesi kalın cezaevi duvarlarının arkasında da o kadar gür ki, bugün hala dünya çapında ırkçılığa ve idam cezasına karşı mücadelenin sembolü durumunda.

abdli siyah gazeteci, ilk gençlik yıllarından bu yana ırkçılığa, polis şiddetine ve savaşlara karşı mücadele ediyor. 70li yıllarda kara panterler'in basın sözcüsü olarak başladığı uzun yürüyüşünü bugün bağımsız gazeteci olarak sürdürüyor. yazdığı yazılar, dünya çapında - türkiye'den evrensel gazetesi'nin de aralarında bulunduğu - birçok gazetede, internet sitesinde yayınlanıyor. egemenlerin politikasının ezilenler üstündeki korkunç etkileri, özellikle kölelik, zorunlu çalıştırma, linç hukuku, cezaevlerinin ucuz işgücü deposu olarak kullanılması ve abd'de çoğunlukla etnik azınlıklara mensup insanlar çarptırıldığından ırkçılık sorunundan bağımsız ele alınamayacak idam cezası mumia'nın en çok üstünde durduğu konular.

tecritte tıkırdattığı daktilosuyla, bu meselelerin insanların bilincinden kaybolmaması için uğraşıyor - seslerini duyurma olanakları ellerinden alınmış mağdurları unutmayalım diye. işte bu nedenden philedelphia inquirer mumia'yı "sessizlerin sesi" ("the voice of the voiceless") ilan etmişti. gazetelerde yayınlanan makalelerinin yanında şimdiye kadar sayısız dile çevrilen altı kitap yazdı. tecriti delmenin, cezaevi duvarlarının ardına seslenmenin tek yolu yazmak mumia için, ve ölene kadar yazmayı sürdüreceğini söylüyor. onlarca yıl tecrite karşın insanlığından ve insanlık için umutlarından vazgeçmemiş. yazı yazmakla uğraşmadığı zamanlarda diğer idam mahkumlarına hukuki konularda yardımcı oluyor, idamına karşı yürüttüğü neredeyse 30 yıllık hukuki mücadele, onu bu konuda da "uzman" yapmış.

1982'de idama mahkum edildiği mahkeme daha çok sonunu en baştan tahmin edebileceğiniz ucuz bir tiyatro oyununu andırıyordu. ne olursa olsun idam edilmeliydi mumia abu-jamal. o yüzden "delil"lerin delilden başka her şeye benzediği bu mahkemede savcılık, jüride sadece beyazların bulunmasına özen göstermişti. (savcı, daha sonraları mesleğe yeni başlamış genç savcılar için verdiği kurslarda, beyaz olmayanları ırkçı görünmeden jüri dışına itme tentiklerini de öğretecekti.) uyduruk ya da bağlamından kopartılmış "delil"lere, mumia'nın suçsuzluğuna işaret eden tanıkların susturulması eşlik ediyordu. ve ırkçılığını gizlemeye dahi gerek görmeyen bir hakim, sanığın anayasal haklarının elinden alınmasını olanaklı kılıyordu. amnesty international, mumia'yı idama mahkum eden mahkemenin "adil bir dava için uluslararası asgari standartlara aykırı" davrandığını açıkladı. ve mumia 1982'den beri davasının yeniden görülmesi için uğraşıyor.

on yıllarca süren hukuki mücadelenin sonrasında, 2009 nisanında abd'deki en yüksek mahkeme olan supreme court, davanın yeniden görülmesi talebini yalnızca iki kelimeyle yanıtladı: "başvuru reddedildi"... kararın hukuki değil, siyasi olduğu o kadar açıktı ki, supreme court, normalin aksine kararı için hukuki bir gerekçe göstermekten kaçındı.

 2010 yılının ocak ayında, yine supreme court, bu defa savcılığın başvurusu üzerine mumia'nın idam cezasının fiili olarak ömürboyu hapis cezasına çevrilmesinin önüne geçecek bir karar aldı: idamın gerçekleştirilmesi adına en önemli olan adımlardan biri atılmalı, philedelphia eyalet mahkemesi tarafından ceza onanmalı ve tarih belirlenmeliydi.

bugün geldiğimiz noktada artık bütün kartlar masaya açılmuş durumda: amerikan devleti, mumia abu-jamal'in 1982 yılında idama mahkum olmasına yol açan suçu işlemediğini biliyor, ancak mumia'yı öldürmeyi "devlet meselesi" haline getirmiş durumda. öte yandan yirmi küsür yıldır mücadele eden mumia'yla dayanışma inisiyatifleri mumia'yı bugüne kadar hayatta tutmayı başardı. bundan sonra da mumia'nın yaşamı, dışarıda verilen siyasi mücadeleye bağlı olacak.

13 Aralık 2010 Pazartesi

RESİM


bir çift göz, ileriye dikilmiş genç bir çift göz. bakışını yakalayamıyorum, başka birilerine dikilmiş, gözlerinin içine bakıyor. hesap mı soruyor o gözler? içine baktığı gözlerde gördüklerine mi inanamıyor? kırılan kalemin sesine mi dönmüş?

"ellerimiz titremeden idam kararını aldık" diyen kenan evren acaba bakmış mıdır hiç o gözlere? onun da hafızasında kurşun gibi izler bırakmış mıdır son bakıştaki o gözler? katil olmak nasıl bir histir acaba?

o gözler hep sitem dolu bakacak ve hep genç kalacak. o gözlerin içi gülmeyecek bir daha hiç, çevreleri kırışmayacak. erdal hiç yaşlanmayacak. çocukları olmayacak, hem belki de hiç sevişmedi hayatında. ve hiç sevişemeyecek.

17 yaşındaki erdal'ı, aksi yöndeki bütün kanıtları umursamadan, işlemediği bir cinayetten idama mahkum edenler bugün neler hissediyor acaba? o gözleri, o gözlerdeki sitemi hiç unutamamış olsunlar istiyorum. gözleri kırışmış, yaşlanmış, ama onlar da hiç sevişememiş olsunlar istiyorum. sevmediklerini, hiçkimseyi, kendilerini bile gerçekten sevemedikleriniyse biliyorum.

ailesine son mektubunda "cezaevinde yapılan insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi." yazmıştı erdal. ben 17 yaşındaki erdal'a tokat bile atamazdım. onlar öldürdüler. ve erdal'ın cezaevinde yaşadıklarını binlerce, onbinlerce insan yaşadı. erdal'ı 17 yaşında öldürenler, daha binlerce, onbinlerce insanı 17'sinde yaşayan ölülere çevirdiler. 17'sinde ölen diğer insanların erdal'dan tek farkları 70'lerinde gömülmeyi beklemeleri.

adorno "ausschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır" demişti. ve erdal'ın katili, ogün'ün manevi babası bugün hala resim çiziyor. vicdan azabından uyuyamasın, erdal'ın gözlerindeki o son bakışı unutamasın istiyorum, ama biliyorum ki bu istediklerim olmayacak.


7 Aralık 2010 Salı

HAYALETLER VE BEN - 2


ne bir şey yazmak geliyor içimden, ne de alexis'in ölümünün yavaş yavaş unutulmasına göz yummak...

18 Kasım 2010 Perşembe

EDELWEISSPIRATEN



ve "edelweißpiraten" ("aslan ayağı korsanları")... isimlerini yakalarına taktıkları "edelweiß" ("aslan ayağı") çiçeğinden alan, 3. reich'ta bütün gençlerin "hitler gençliği"ne katılmalarının zorunlu hale gelmesinin ardından "vicdani red"dini yaşayan gençlik grupları...

birinci dünya savaşı'nın ardından yoksulların açlık ve umutsuzluktan başka hiçbir şeyleri olmadığı dönemlerde, almanya'nın büyük şehirlerinin yoksul mahallelerinden kaçıp, soluğu doğada almakta bulmuştu işçi sınıfının çocukları. doğada yürüyor, kamp ateşlerinin başında toplanıyor, gitar çalıp, şarkılar söylüyorlardı.

1933'de almanya'daki bütün gençlik örgütlerinin yasaklanması ve "hitler gençliği'ne katılmanın zorunlu hale gelmesiyle, "hj"un 100 bin olan üye sayısı ilerleyen yıllarda 8,7 milyona kadar çıkacak (ki bu sayı o dönemki alman gençliğinin yüzde 98'i anlamına geliyor), nsdap'nin gençlik örgütünden bağımsız olarak gençlerin herhangi bir etkinlik yapması yasaklanacaktı. yüzde 98'lik kesimin hikayesini hepiniz az çok biliyorsunuz: "hitler gençliği"nin ardından sa, ss, wehrmacht; devletin bebeklerin yüzde 98'inden katil yaratmasının hikayesi... kimisi toplama kampında bekçi oldu, yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin yakıldığı fırınlara odun attı, kimisi rusya'da, polonya'da, fransa'da kardeşlerini, kardeşlerimizi öldürdü, birçoğu efendileri adına öldürmek için gittikleri uzak diyarlarda kendi yaşamlarını da bıraktı. ama biz yüzde 2'nin bir parçası olan "aslan ayağı korsanları"nın hikayesine kaldığımız yerden devam edelim...

"hitler gençliği" sokaklarda devriye geziyor, zorunlu etkinliklerden kaçan, nazilerden bağımsız gruplaşan, faşizme rağmen gençliğini yaşamaya çalışanların peşine düşüyordu. yeraltında faaliyeti sürdüren komünist gençlik örgütleriyle ilişki kuranlar, kendi çapında illegal işlere bulaşan gençlik çetelerine üye olanlar ve "hitler gençliği"nden çeşitli nedenlerden atılmış olanların yanında faşizm öncesinden gelen doğa yürüyüşlerinden, şarkılı, içkili akşamlardan, kızlı-erkekli grupların çırılçıplak soyunup göllerin, nehirlerin serin sularına bırakmasından vazgeçmek istemeyenler de kovuşturmaya uğruyordu.

kamp ateşinin başında, geçmişten gelen geleneksel şarkıların yanında çoğunluğu "hitler gençliği"nin marşlarının üstüne yeni sözler yazılmasıyla ortaya çıkan şarkılar da söyleniyordu. "hitler gençliği"nde cinsiyet ayrımı önemli bir ilkeyken, "aslan ayağı korsanları"nın genç kızları da aralarına kabul etmeleri, erkeklerin "erkek" gibi, kadınların "kadın" gibi yetişmesinin büyük önem taşıdığı 30'lu-40'lı yılların alman toplumunda, "ahlaksızlık"ları hakkında yapılan propagandaya güç katıyordu. disiplin, vatan sevgisi, namus gibi değerlerin "beş para etmediği" bu grupların varlığı, nazi iktidarı için katlanılamazdı.

baskılar, "korsanlar"ın yaşamını zorlaştırıyordu belki, ama aynı zamanda faşistlere anladıkları dilden cevap vermeyi de ihmal etmiyorlardı: tek yakaladıkları "hitler gençliği" yöneticilerini dövüyor, sokaklarda devriyelerle kavga ediyorlardı. artık "gençler sorunlarını kendi aralarında çözsün" dönemi kapanıyordu. "korsanlar"la başa çıkamayan "hitler gençliği"nin ağlamaları, gestapo'nun devreye girmesiyle sonuçlanıyordu. artık tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları "korsan" olmanın karşılığıydı.


ikinci dünya savaşı'nın başlaması, gençliğin askerileştirilmesinin önemini daha da arttırıyor; bu durum, "korsanlar"a "halkı askerlikten soğutma" (tanıdık mı geldi?), "alman halkının birliğini bozma", "gestapo'ya mukavemet" ve "vatana ihanet" suçlamaları, ve nihayetinde toplama kampına gönderilmek ya da idam olarak geri dönüyordu. nazilerin en sevdiği "dolaylı idam" yöntemlerinden biri, "korsanlar"ı askere alıp, ölümün kesin olduğu görevler vermekti. örneğin doğu cephesine gönderilen eski "korsan" bruno bachler, mayın tarlalarında el ele tutuşarak bütün alanı tarayacak biçimde yürümeye zorlandıklarını anlatıyor. nazilerin öldürdüğü "aslan ayağı korsanları"nın sayısı tam olarak bilinmiyor. hem nazilerin, gerçek ya da sözde muhaliflerini öldürmek için kullandıkları yöntemlerin çeşitliliği, hem de "korsanlar"ın birbirlerini çoğunlukla isim yerine lakaplarıyla tanıyor olmaları, net bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor. ama ikinci dünya savaşı bitip, naziler iktidarı kaybettiğinde hala hayatta olanların küçük bir azınlık oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

kendi dönemlerinin "punk"ları olarak görebileceğimiz gençlerin varoluşu bile başlı başına faşist rejime karşı bir direniş eylemiyken; gittikçe radikalleşen "korsanlar"ın gerçekleştirdiği direniş, zamanla yahudilerin ve asker kaçaklarının saklanmasından, "kuşlama" ve "yazılama" gibi eylemleri kapsayacak biçimde güçleniyordu. genelde sokak dilini kullanıyor ve - kimse korkusundan uzun bir bildiriyi yerden alıp okumaya cesaret edemeyeceğinden - kısa metinler yazıyorlardı...

örneğin:

"artık kahverengi sürünün sonunu getirelim! bu sefalette ölüyoruz.
bu dünya bizim dünyamız değil!
başka bir dünya için savaşmalıyız,
bu sefalette ölüyoruz!"

ya da:
"bok ne kadar kahverengiyse, köln de o kadar kahverengi. uyanın artık!"



gibi...

faşizm öncesinde işçi hareketinin kalelerinden olan köln-ehrenfeld'de "korsanlar"ın direnişi doruğa ulaşıyordu. toplama kampından kaçmış olan hans steinbrück'ün çabalarıyla "korsanlar", asker kaçaklarıyla, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmış insanlarla, saklanarak holocaust'tan kurtulmaya çalışan yahudilerle birlikte yüz kişiyi aşan bir direniş ağı oluşturuyor, bildiri dağıtma ve yazılama yapma gibi eylemlerin yanında sabotajlar yapıyor ve buldukları silahlarla gestapo'ya karşı kendilerini savunuyordu.


birgün, silahlarını ve nazilerden çaldıkları diğer eşyalarını sakladıkları kilerin ihbar edilmesinden sonra, gestapo baskınında ehrenfeld grubunun birçok üyesi ve gizledikleri yahudiler nazilerin eline düştü. bir sonraki gün evin önünde bekleyen gestapo devriyesiyle "korsanlar" arasında çıkan çatışmada bir polis, bir sa ("sturmabteilung") üyesi ve bir de "hitler gençliği" devriye sorumlusu öldü. ilerleyen günlerde ehrenfeld, grubun yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması için yaptığı, amok koşusunu andıran eylemlere sahne oldu. ve 63 kişi "ehrenfeld grubu"na üye olmaktan tutuklandı.

hans steinbrück, yakalandıktan sonra şöyle diyecekti:
"arkadaşlarımla beraber almanya'nın savaşı mümkün olan en kısa sürede kaybetmesi için elimizden geleni yapacaktık. bu nedenle bir cephanelik oluşturduk. silahlarla savaşın sürdürülmesi için önemli olan üretimi ve cephe bu yakınlara geri çekildiğinde tren yollarını sabote edecektik."

10 kasım 1944 günü aralarında steinbrück'ün de bulunduğu on üç kişi halka açık bir şovla idam edildi. aralarında en genç olan bartolomäus schenk 16 yaşındaydı.

savaş bittikten ve almanya faşist olmayı bırakıp "demokratik" olmaya başladıktan sonra, "korsanlar"ı dün nazi olarak kovuşturanlar, bugün "demokrat" olarak kaldıkları noktadan devam edeceklerdi. ne "demokratik" kurumlar, ne de bölgeyi işgal etmiş olan amerikan ordusu sevecekti "korsanlar"ı. nazilerin 1930'larda başladığı işi, demokratlar 1940'larda bitirdi. 1950'lerde artık "aslan ayağı korsanları" yoktu. almanya, olması gerektiği gibi "çalışkan" ve "itaatkar"dı...

16 Kasım 2010 Salı

10 KASIM - ÖLÜM


korkmayın, "atam, atam, sen kalk da ben yatam" demeyeceğim. onu yapan zaten yeterince var. (yeterince ne demek? diktatörünü ölümünün 72 yıl sonrasında ruh çağırma seanslarıyla anan bir ülkede, bu stockholm sendromu salgınına kendini kaptıran her bir insan olması gerekenden bir fazladır!) artık 10 kasım'ın çevresine yuvalanmış, hakkında konuşabileceğimiz birden fazla ölüm var... dünyada dört dakikada bir işçinin iş kazasında hayatını kaybettiği düşünülecek olursa, geçtiğimiz 10 kasım'da da yaklaşık 360 işçi öldü mesela. üretimin katliam anlamına geldiği bir ekonominin karşısında tek tek "yatan"lara "kalk" demenin ağırlığı ne olabilir ki? ama biz yine de 10 kasım'da ya da hemen öncesinde/sonrasında ölen, adı kolay kolay unutulmayacak olan insanlarla devam edelim.

örneğin geçtiğimiz 8 kasım'da 1976-1983 arasında arjantin'i kan kırmızısına boyayan cuntanın jorge videla ve orlando agosti'yle beraber liderlerliğini yapan antonio massera öldü. massera, aynı zamanda cunta döneminde işkencehane ve cezaevi olarak kullanılan deniz kuvvetleri mühendislik okulu esma'nın başında bulunuyordu ve 4 binden fazla insanın işkence görmesinden ve öldürülmesinden doğrudan sorumluydu.

arjantin'deki askeri diktatörlüğün "süper beyni" olarak biliniyordu massera. işkence merkezi "club athletico"da çok çalışmaktan yorulan işkenceciler, dinlenip stres atmak için masa tenisi oynarken, kurbanları kusana kadar 3. reich'ın propaganda bakanı joseph goebbels'in nutuklarını dinlemek zorunda bırakılırdı. "ülkedeki kaosa karşı mezarlıklardaki düzen"i vaad etmişti massera... ve bu hedefe ulaşmak için ülke çapında 700 işkencehane kurdu. acımasızlığıyla tanınırdı, emri altında çalışan işkenceciler "(amiral) sıfır tolerans" adını takmışlardı massera'ya. kaçırılan hamile kadınların bebekleri işkenceci polislere evlatlık verilirken, kendileri ya ceset ya yarı-ceset halinde uçaklardan atılan binlerce insanın arasına karışmıştı.

ve ahmet kaya öleli 10 yıl olmuş. söyleyecek fazla bir şey yok. "taraf"lı, "hürriyet"li kavgalara meze yapılmasın yeter! biz kendi başımıza da "bahtiyar" dinleyip, küfür savurmasını biliriz...

28 Ekim 2010 Perşembe

KATİLLER YİNE İŞ BAŞINDA


19 yaşındaki ırak göçmeni kamal öldü. naziler bir insanı daha öldürdüler. arkadaşlarıyla leipzig tren garının önündeki parktan geçip gitmek istemişti kamal. iki nazi, 28 yaşındaki daniel k. ve 32 yaşındaki marcus e. derisinin renginden göçmenlik akan gruba küfretmeye başladılar. ve sonra kamal'a saldırdılar. kamal karnından aldığı bıçak yarasının etkisiyle yere yığıldı ve bir daha kalkmadı. aldığı yara çok derindi, kaldırıldığı hastanede can verdi.

bu leipzig'de nazilerin 1994'ten bu yana işlediği altıncı cinayet. kamal'dan önce achmad ve nino göçmen, bernd eşcinsel, klaus ve karl-heinz yoksul oldukları için nazilerin hedefi olmuşlardı. kamal'ın katilleri kısa bir süre önce ağır yaralama ve tecavüzden yattıkları hapisten çıkmışlar. ve bilinen tanınan naziler. biri olay anında üstünde "kick off antifacism" yazan bir sweat-shirt giyiyordu.

polis ve savcılık için kamal'ın ölümü yalnızca sağ gözlerini yummak için bir fırsat daha demek. leipzig savcılığı sözcüsü ricardo schulz "saldırının ırkçı nedenlerden yapıldığına dair dayanak olmadığını" açıklamakta gecikmedi. savcılığın ve polisin kamal'ın öldürülmesinin nazilerin ırkçı bir eylemi olup olduğunu açıklamalarının yolu bundan sonra - her zaman olduğu gibi - kamuoyu baskısından geçiyor.

daha önce nürnberg'de arkadaşım berzan nazilerin saldırısına uğradığında şöyle yazmışım: "berzan dün komadan uyandı, umarım bir gün tamamen iyileşecek, bu faşist saldırıdan vücudunda iz kalmayacak. ama diğer berzanlar o kadar şanslı olmayabilir. ve benim gibi, berzan gibi sıradan insanlar bu sorunun çözümünü polise, devlete bıraktığı sürece çözülen hiçbir şey olmayacak."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...