sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2011 Cumartesi

ÇARŞAMBA ÖĞLEDEN SONRA


kapı çalar. adam kapıyı açar. "sözleşmiş miydik?", "hayır". kadın içeri girer. adam, az sonra sevişmeyecekmiş gibi yapmak için kahve yapar. başka bir odada london calling çalmaktadır. yalnız yaşayan erkeklere özgü dağınıklığın ortasında giysilerini parçalarcasına çıkarırlar. ve izleyici iki insanın şehvet dolu bütünleşmesi dışında her şeyi unutur. erkek ve kadının inlemeleri birbirine karışır. ve son. kadın kalkar, neredeyse soyunduğu hızla giyinir. çekingen bir bakış tek vedadır. hızlı adımlarla evi terk eder. başladığı gibi bitmiştir. iki yabancı. öncesi ve sonrası olmayan bir sevişme.

iki yabancının sevişmesi: jay ve claire her çarşamba şaşalı günleri çoktan geride kalmış bir evde buluşup sevişir. adları, geçmişleri, yaşamları yoktur. çarşamba öğleden sonraları konuşmazlar. yalnızca şehvet. su katılmamış erotizm. aşk ilanı, evlilik hayali, verilen - ve çoğunlukla tutul(a)mayan - sözler yoktur. bu kadar güzel olan bir şeyin uzun sürmeyeceği; hayatın kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği, ama herkesin içten içe bildiği gizli kurallarından.

ve bir gün büyü bozulur. adem'le havva'ya bile bir ömür için yar olmayan cennet, jay ile claire'i de kovar. jay'in claire'i evde bekleyişinin beyhude olacağı gün gelir. üstelik, aynı adem'le havva'da olduğu gibi jay ve claire'e cennetin kapılarını kapayan meraktan başka bir şey değildir. yasak elmayı ısıran jay, her şeyi bok eder.

jay, bir gün evden çıkan claire'i takip etmeye başlar. ve merakı onu adım adım londra'nın bir kenar mahallesinde claire'in oynadığı tiyatro salonuna götürür. salonun üstündeki barda, gizli aşığına dair merakını dindirebilecek yegane insan olduğundan sımsıkı sarılacağı, claire'in taksi şoförlüğü yapan kocası andy'yle tanışır. geveze, çirkin ve şişman olan adam, şehvetin karşıtıdır. ilk başlarda bilmese de, andy zamanla, claire'in tiyatro sevdasından kıskançlığa karısının çevresinde dönen muhabbetlerinin ortağı jay'in gizli kimliğinin farkına varır. andy'de bilme istencinin de karşıtının vücut bulması, onu intimacy'nin en acınası figürüne dönüştürür.

jay'in takibi, bir gün izlediğini kaybetmesiyle sonuçlanır. ve onun kaybettiğini claire bulur: av ile avcı yer değiştirmiştir artık. claire, izlenildiğini bilmeyen jay'in peşindedir. ve böylece chéreau, izleyiciyi oyuncuların gerçekten seviştiği nadir filmlerden olan intimacy'nin en şehvetli sahneleriyle başbaşa bırakır. hınzır şehvetle dokunanı yakan aşk claire'in gözlerindeki bakışta buluşur. basit ve güzel olan pek çok şey gibi, patrice chéreau'nun izleyiciyi içine soktuğu çarşamba öğleden sonraları da, bir insanın daha fazlasını istemesiyle son bulur: jay 'i izleyen adımları, claire'i oynadığı tiyatronun üstündeki bara götürür.

chéreau; hollywood'un her gün daha da görkemli hale gelmek zorunda olan bir şiddet fantazisinde kendini dışa vuran tutucu ve tutuk seksinin, bastırılmış müstehcenliğinin karşısına sıradan iki insanın çıplaklığını koyuyor. kirli sakallı, dağınık haliyle jay'in bedeni, pornografize/imal edilmişten uzaktır. claire; her erkeğin sahip olmak isteyeceği değil, her erkeğin sahip olabileceği sıradanlıkta bir kadın olarak karşımıza çıkar; ameliyat masasından az önce kalkmış gibi taze ve plastik hollywood bedenlerinden farklılığıyla, gerçek insanların gerçek insanları arzulamasının bir sembolüne dönüşür. jay'in, yanında uyuyan kadını, gözlerinde her çarşamba öğleden sonra biraz daha güçlenen aşkla izlediği sahnede yönetmen, sıradanlığın aşık olunacak bir güzelliğe dönüşmesini sergiliyor. ve böylece izleyici jay'in içine giriyor, claire'e aşık oluyor. chéreau; aşkı, sinemanın ana hapsederek bir duruma dönüştüren sınırlarının ötesine götürerek, gerçek hayatta olduğu gibi bir süreç-hareket olarak yeniden gerçekleştiriyor.

takip motifi intimacy'nin kalbini, jay'le claire'in rolleri değiştiği takip sahnesiyse düğüm noktasını oluşturuyor. hollywood'un sevdiği, hız ve şaşalı kazalar, patlamalarla kotarılan klasik takip sahnelerinin aksine; chéreau, takibin merkezine merakı koyuyor. araçla amaç, takip etmekle ulaşmak, bir olup merakta birleşiyor. ve merak bilgiye ulaştırıyor. neredeyse tüm filmler, sorduğu soruları eninde sonunda yanıtlayan öyküler üstüne kuruludur. tüketmenin gittikçe kolaylaşmak zorunda olduğu, salatanın yıkanıp doğranmışının satıldığı, hayatın içeriğinin twitter'da 140 karaktere sıkıştığı bir çağda izleyicinin beklediği de zaten bundan başkası değil. oysa intimacy'nin anlattığı öykü; bilmekle değil, bilmek istemekle ve soru sormakla ilgili. jay ile claire için merakın son bulup bilgiye dönüştüğü anda izleyicinin kendini ne yapacağını bilemez halde ortada bırakılmış hissetmesi; jay ile claire'in, birbirlerine bir daha ilk sevişmelerinde, birbirleri hakkında bedenlerinin anlatmadığı hiçbir şey bilmezken olduğu kadar yakınlaşamamalarından. tutku bilmek istemekte yatıyor, bilginin beraberinde getirdiği tatminse tutkuyu boğuyor.

intimacy, tutkuyu beyazperdeye aktarmakta paris'te son tango'nun yanına adını yazdırmayı hak eden yegane film. ve orson welles'in, sorduğu en büyük soruyu, iki saatlik sinema festivalinin izleyiciyi ulaştırdığı cevabın içine saklayan başyapıtı citizen kane'e çekingen bir selam gönderiyor.

10 Haziran 2011 Cuma

KINO.TO


kino.to, inanılmaz geniş bir film, dizi ve belgesel arşivine sahip bir siteydi. benzeri stream sitelerinin çok ötesinde bir popülerliğe ulaşarak, günde yaklaşık dört buçuk milyon tekil ziyaretçiyle almanca konuşulan ülkelerde en çok tıklanan sitelerden (almanya'da en çok ziyaret edilen elli siteden) biriydi. kullanıcıların çokluğu sayesinde, ücret ödemeden film(, dizi ve belgesel) izlemeyi meşrulaştırıcı bir etkisi olan kino.to, kamuoyunda telif hakkı tartışmasını değişik bir boyuta taşımıştı. 8 haziran çarşamba günü site polis tarafından kapatıldı.

almanya, ispanya, fransa ve hollanda'da eşzamanlı olarak gerçekleştirilen operasyonlarla 13 kişi tutuklandı, bir kişiyse hala aranıyor. dresden savcılığı, tutuklananlar hakkında "yasadışı suç örgütü kurmaktan" dava açmış durumda ve iddianamede bir milyondan fazla telif hakkı kanununa muhalefet suçlaması yeralıyor. haklarında dava açılan 21 kişinin suçlu bulunması durumunda alacakları ceza beş yıldan başlıyor, bunun yanında milyonlarca euro tazminat cezası da kesin gibi.

kino.to operasyonunu tetikleyen, arkasında (gayrıresmi olarak) sinema endüstrisinin devleri olan "sivil toplum kuruluşu" gvu ("telif hakkına muhalefeti takip derneği"), sitenin ziyaretçilerini de kriminalize etmek için elinden ardına koymasa da, internette stream olarak sunulan bir filmi izlemenin suç oluştutup oluşturmadığına dair kesin bir hüküm almanya'da şimdilik  mevcut değil. avusturya'daysa mahkemeler suç oluşturmadığına karar verdi. isviçre'de izlemenin yanında, internetten film vb. dosyalar indirmek de suç değil.

böylece, para ödeyerek film izleme olanağı olmayan milyonlarca insanın eğlencesi elinden alındı. devletlerin, hukuklarının ve polislerinin işlevinin, toplumun genelinin iyiliğini değil, dev şirketlerin kar oranlarını korumak adına "düzeni sağlamak" olduğu bir kez daha gözler önüne serildi.

19 Mart 2011 Cumartesi

16. TÜRKİYE-ALMANYA FİLM FESTİVALİ

festivalin açılışından: tuncel kurtiz, fatih akın, ayten akyıldız ve uğur yücel

geçtiğimiz perşembe akşamı nürnberg türkiye-almanya film festivali başladı. 16 yıldır düzenlenen festivalin onur konuğu bu yıl fatih akın. türkiye'den almanya'ya kitlesel göçün elli yılı geride bırakması nedeniyle gerek gösterilen filmler, gerekse söyleşilerle bu yarım asırlık göç hikayesinin kültürel yansımalarının izi sürülecek. bu durumda belki de iki kültürün, ama özellikle de göçmenliğin kendine özgü kültürünün bir yansıması olan fatih akın'ın onur konuğu olması kesinlikle doğru seçim.

fatih akın'ın filmlerinden bir seçkinin yanı sıra (duvara karşı, yaşamın kıyısında, solino, soul kitchen ve new york - I love you), akın'ın çok etkilendiği, "film babası" olarak gördüğü martin scorsese'nin "raging bull"u ve scorsese'nin "baba"sı olarak tanımlayabileceğimiz elia kazan'ın "cennetin doğusu" ve kayseri'nin bir köyünde doğan stavros topuzoğlu'nun amerika'ya göç hikayesini - kazan'ın hayatından otobiyografik yansımalarla - anlatan "america america" da onur konuğu kontenjanından festival programına alınmış. özellikle genç stavros'un kayseri'den istanbul'a yolculuğu ışığında rum ve ermeni azınlıkları gittikçe boğmaya başlayan baskıyı neredeyse elle tutulacak derecede somutlaştıran kazan'ın "america america"sını izlememiş olan herkese tavsiye ederim. (film aslında burada kelimelere dökebildiğimden çok daha fazlası, ama başlı başına bir yazı konusu olmalı...)

aynı zamanda festival'in jürisinde olan hülya koçyiğit'in oynadığı, şerif gören'in yönettiği "almanya acı vatan", türkiye'den almanya'ya kitlesel işçi göçünü eleştirel bir pencereden resmetme derdine düşmüş belki de ilk film olduğundan benim gözümde festivalin ikinci onur konuğu. (ki "almanya acı vatan" aynı zamanda köylünün proleterleşmesinin izlerini de sürmesi anlamında tarihe düşülmüş bir nottur.) jüri üyeleri arasında türkiyeli sinemasevere tanıdık olacak bir diğer isimse - aynı zamanda festivalde "kıskanmak"la temsil edilen - zeki demirkubuz.

festivalde "kavşak"tan "72. koğuş"a, "bizim büyük çaresizliğimiz"den "siyah beyaz"a ya da "kağıt"a türkiye'de geçtiğimiz ya da bu yıl çekilen birçok film gösterilecek. programa dair daha detaylı bilgi edinmek isteyenler buradan ulaşabilirler.

benim "asla kaçırmam" dediğim yalnızca iki belgesel var: birincisi tuncel kurtiz'in 1978 yılında yönettiği "e5 ölüm yolu". film, daha iyi bir yaşam umuduyla türkiye'den almanya'ya göçen, geldikleri yoldan, e5'ten türkiye'ye geri döndüklerinde "yurtlarına en az odysseus kadar yabancı" olduklarını görecek insanların yolculuklarını beyaz perdeye aktarıyor. ikincisiyse tuncel kurtiz'in bu sefer anlatıcı olarak karşımıza çıktığı, ayhan salar'ın yönettiği "yabancı topraklarda". filmde almanya'dan türkiye'ye tabut gönderen bir cenaze firmasının sahibinin "gelirken yukarıdaki koltuklarda oturuyorlardı, şimdi ise bagajda geri dönüyorlar" sözleri, "üç vakte kadar dönmek" düşüncesiyle yollara dökülen insanların "ölümüne göçmenlik" hallerini resmediyor.

8 Şubat 2011 Salı

HANEKE'NİN BAĞLAMSIZLAŞTIRILMIŞ ŞİDDETİ


 daha önce "funny games" ve "salo ya da sodom'un 120 günü"nü tanıtmış, daha doğrusu bu iki film üzerinden filmde şiddetin bir estetik nesnesine dönüştürülmeden sunumu konusuna girmiştim. bu yazı, bir anlamda "funny games in salo"nun devamı niteliğinde (dolayısıyla okumayanların birinci yazıyı okumasını tavsiye ederim): söz konusu iki filmin arasına "irreversible"i de katarak filmde şiddet konusuna dönüş yapıyorum, pasolini'nin "salo"su ve fransız yönetmen gaspar noé'nin "irreversible"inin yanında haneke'nin deneyinin neden yaya kaldığını anlatmaya çalışacağım. (ama yalnızca diğer iki filmle kıyaslandığında, yoksa hala haneke'nin iyi iş çıkardığını düşünüyorum.)

haneke'nin, önce küçük ve çirkinliğiyle filmin gerçekçiliğini besleyen çocuğu ve kurt köpeğiyle göl başındaki yazlık evlerine giden bir burjuva ailesini (kendimizi özleştirebileceğimiz bir biçimde normalleştirerek) gösterip, ardından herhangi bir arkaplana bağlanmadan bir anda ortaya çıkan bir şiddet orjisini sunması, kendi sözleriyle bir "şiddeti her zaman olduğu gibi, tüketilemeyecek bir şey olarak gösterme" deneyi.

film boyunca faillerin kurbanlarıyla (ve seyircinin kendisiyle) dalga geçen mutlak iktidarlarıyla ve madalyonun diğer yüzünü oluşturan kurbanların çaresizliğiyle yüzleşmek, birçok insanın "hafif" sinema zevkinin kaldıramayacağı, bir ayağını sinema dünyasının dışına basacak kadar ışıltısız bir sinema olayı. konvansiyonel sinema açısından açık bir sınır aşımı. haneke'nin filmin hiçbir anında faillerin motivasyonu hakkında bir bilgi vermemesi, üstüne üstlük - zengin aile çocuğu şımarıklığı, uyuşturucu, çocuklukta cinsel taciz gibi - bütün klişe açıklamaların dalga konusu yapılması, şiddetin anlaşılarak (görece de olsa) meşrulaşmasının önüne geçiyor. ama birçok ülkede halen yasak olan "salo" ya da muhtemelen sinema tarihinin en gerçekçi tecavüz sahnesini sunan "irreversible"le kıyaslandığında yine de hala bir şeyler eksik kalıyor.

haneke'nin "funny games"i çekerken örnek aldığı pasolini'nin "salo"su, şiddeti gerçekten olduğu gibi gösterme konusunda bence şimdiye kadar çekilmiş en başarılı film. seyirci, gerçekten izlediğini eğlence unsuru olarak algılayamıyor, koltuğuna gerine gerine yayılıp filmin keyfini çıkaramıyor. failler o kadar soğuk kanlı, iktidarları o kadar kesin çizgilerle çizilmiş ki, seyircinin empati kurması olanaksız hale gelmiş. muhteşem bir faşizm anlatısı (ve yergisi) olan "salo"nun sayısız ülkede yasaklanmış olması, faşist partiler hala siyaset yapıyor, faşizmi yaratan dinamikler hala hayatımızın içinde geziniyorken, tehlike karşısında paniğe kapılan devekuşunun kafasını kuma gömmesine benziyor.

gaspar noé'nin "irreversible"de izlediği yol, haneke'nin nedensiz şiddetinden oldukça farklı. nolan'ın "memento"su gibi sondan başa doğru ilerleyen "irreversible", acımasız bir şiddet sahnesiyle açılıyor. ve film ilerledikçe seyirci, ilk başta gördüğünü anlamakla kalmıyor, kendini faillerin yerine koyabilecek, eylemi haklı bulabilecek hale geliyor. bu anlamda daha gerçek bir şiddetle karşı karşıyayız. "funny games"te açıklanamadığı ölçüde hayatımıza yabancı kalan, böylece iğrençliğine yabancılaştığımız şiddet, "irreversible"de günlük hayatta gerçekleşebileceği bir bağlama oturtulmuş oluyor. böylece pasolini'nin tarihsellik üstünden kurguladığı tanıdıklık, eylemin her gün tekrarlanabilirliği üstünden yakalanmış oluyor. ancak "irreversible" hollywood'un bir milyon kopyasını ürettiği ailesini öldüren kötü adamlardan intikam alan polis filmlerinin bayağılığına kapılmamayı, öncelikle filmin açılış sahnesindeki vahşi şiddeti bir öç eylemine dönüştüren tecavüz sahnesini uzun uzadıya (on dakikaya yakın) ve son derece gerçekçi bir biçimde göstererek başarıyor. bu sahnede, açılış sahnesinin taşıdığı american history x benzeri şiddet estetiğine karşın, "funny games" ve "salo"dan tanıdığımız kurbanın çaresizliği - ve bir iktidar ilişkisi olarak tecavüz - önplanda. (bu noktada "irreversible"in türkiye'de medyaya yansımasının bu sahneyi izlenemez ilan ederek sinemadan çıkışını anlatan bir köşe yazısı kaleme ismet berkan üstünden gerçekleştiğini ve genel tavrın berkan'a hak verme yönünde olduğunu hatırlatmak filmi izlememiş olanlar için fikir verici olacaktır.) filmin açılışındaki şiddet eylemini anlamlandırırken aynı zamanda tecavüze içkin şiddetin gölgesinde bırakan tecavüz sahnesi bir yana, sonuçta öç eyleminin kurbanının tecavüzün failiyle aynı kişi olmadığının ortaya çıkması, bir kez daha şiddeti benimseme şansını seyircinin elinden alıyor ve bir önceki düşüncesi/duygusu nedeniyle pişmanlığa itiyor.

"irreversible" ve "salo ya da sodom'un 120 günü", şiddetle yüzleştirdiklerirken hiçbir kaçış olanağı bırakmaz, seyircinin niyetinden ve (b)ilgi arkaplanından ("intertextuality" - "intervisiuality" ve daha fazlası) - neredeyse tamamen - bağımsız olarak amacına ulaşırken; haneke'yi yarı yolda bırakan, "funny games"in izlenme biçiminin ve dolayısıyla filmin verdiği mesajın büyük ölçüde seyirciye bağlı olması. "funny games", "şiddeti her zaman olduğu gibi, tüketilemeyecek bir şey olarak gösterme"nin yanında, pek çok izleyici için tam da - olay olarak olmasa da, havaya işlemiş bir "olgu" olarak - şiddet düzeyi nedeniyle kült film değeri taşıyor. haneke'nin yapıtı, zaten belirli bir duyarlılığa sahip olanlarla iletişime geçmekte başarılı olurken, beyazperdede şiddet fetişisti, "ne kadar çok kan fışkırırsa o kadar iyi" kitlesinin kurbanı olmaktan kurtulamıyor.

nihayetinde gerek pasolini'nin, gerekse noé'nin başarısı şiddeti belirli bir bağlama oturtmalarından geçerken, haneke'nin bağlamsızlaştırılmış şiddeti aynı etkiyi yaratamıyor.

31 Ekim 2010 Pazar

FUNNY GAMES IN SALO


insanın, film zevki hakkında hiçbir şey bilmediği, hatta tanımadığı birilerine bir filmi önermesi kolay bir iş değil. özellikle de önerilen film öyle herkesin beğeneceği türden değilse... bu gerçeği deneme-yanılma yöntemiyle öğrendim, öğrenirken de bayağı bir küfür işitmek durumunda kaldım. avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"ini sinemada izlemiş, çok beğenmiştim. gerilim sinemasının hız ve müziğin ritmindeki değişikliklere indirgenemeyeceğini gösteren muhteşem bir filmdi. şiddetin estetize edilmeden, saf ve - dolayısıyla - iğrenç haliyle gösterilmesini "iğrenç" bulan ve "funny games"i skandal ilan eden basının tepkilerine haneke'nin kendisi "şiddeti her zaman olduğu şekilde, tüketilemeyecek bir şey olarak göstermenin yollarını arıyorum" şeklinde yanıt verecekti. "funny games", televizyondaki ve anaakım sinemadaki estetize edilmiş, sindirilmesi kolay şiddetin normalliğine radikal, çünkü gerçekçi bir karşıt oluşturuyordu. ben daha filmin etkisinden çıkamadan, bir arkadaşımın yeni sevgilisiyle ilk buluşmasında izlemesi için hangi filmi önereceğim sorusunun birden çok cevabının olması mümkün değildi: "funny games"! arkadaşımın buluşması, benim önce telefonda, sonra da yüz yüze birer küfür tiradı yememle sonuçlandı.

(yıkılmadım, ayaktayım, "funny games"i sinirleri sağlam olan ve gerilmek isteyen herkese öneririm. ama haneke'nin 1997'de çektiği avusturya yapımı orijinal versiyonu izleyin. yıllar sonra "funny games US" adıyla çekilen amerikan yapımı remake'ten - özellikle oyunculuk açısından - kat kat daha iyidir.)



"funny games"ten ağzım yandığından yıllarca yoğurdu üfleyerek yedim. kime hangi filmi tavsiye edeceğime daha bir dikkat eder oldum, tanımadığım insanlaraysa "braveheart" gibi "everbody's darling" olan filmler dışında hiçbir şey önermedim elimden geldiğince. ama demek ki tamamen uslanmamış olacağım ki, okurlarının kimler olduğunu bilmediğim los lunes al sol'da izlemesi her babayiğidin harcı olmayan bir filmi izlemenizi telkin etmeye karar verdim: "salo ya da sodom'un 120 günü"...



"salo...", ünlü italyan yönetmen pier paolo pasolini'nin son filmi ve - bence - başyapıtı. 1975 yılında "salo..." sinemalarda gösterime girmeden öldürülen pasolini, aynı zamanda sergio citti'yle beraber - marquis de sade'ın "sodom'un 120 günü" adlı kitabına dayanan - filmin senaryosunu da yazmış. film, marquis'nin sodom'unun yanında dante'nin "ilahi komedya"sından da yapısal izler taşıyor.

marquis de sade'ın adının geçmesi, herhalde "salo..."nun neden tavsiye edilmesi güç bir film olduğu konusunda biraz olsun fikir vermiştir. (marquis de sade'ı tanımayanlar için: sadizm sözcüğünün kökü sade... sade'ın "sodom'un 120 günü"nü okumuş olanlar için: film kitaptan daha "evcil"...) ancak pasolini "sodom'un 120 günü"nü birebir beyazperdeye aktarmak yerine, ikinci dünya savaşı'nın bitiminin hemen öncesinde alman işgali altında kuzey italya'da kurulan kukla devlet salo cumhuriyeti'ne uyarlayarak tek kelimeyle muhteşem bir faşizm anlatısı çıkarmış.



artık günleri sayılı olan salo cumhuriyeti'nin elitinin dört temsilcisi yanlarında orta yaşlı dört fahişeyle 9'u erkek, 9'u kız 18 genci italya'nın çeşitli yerlerinden silah zoruyla kaçırtarak salo'daki bir şatoya kapatıyor. ve kurallara uymamanın cezasının ölüm olduğu bir oyun başlıyor. faşist elit, cinsel tacizden tecavüze, tasma takıp gezdirmekten dışkı yedirmeye, "kul"larının üstünde mutlak iktidarını kuruyor. tutsak gençlere yapılan muamele gittikçe iğrençleşirken, çaresizliklerini kabullenerek herşeye alışmalarını, her biri kendi yalnızlığıyla başbaşa olduğundan sayıca kendilerinden çok daha az olan işkencecilerinden korkmalarını ve onlara boyun eğmelerini izliyoruz.

pasolini, faşizmin mutlak iktidarının kitlelerin mutlak iktidarsızlığı anlamına geldiğini sade ve vurucu sahnelerle ortaya koyuyor. faşizmin, bok yedirilenlerin sesini çıkarmaması, ellerinden geldiğince yutkunurken gülümsemeye çalışması olduğu beynine kazınıyor izleyicinin. pasolini tüm bunları anlatırken; sinirleri bozuluyor izleyicinin, midesi bulanıp öğürmeye başlıyor. şiddet ve işkence tüm çıplaklıklarıyla her ana ve mekana o kadar egemen oluyor ki, pasolini izleyiciye gözlerini yumup bir sonraki sahneyi bekleme şansını tanımıyor. faşist elitin mutlak iktidarından da, sıradan insanların mutlak iktidarsızlığından da kaçamıyorsunuz. belki tam da bu nedenden şiddeti de-estetize etmenin peşine düşmüş michael haneke "dünyada şiddeti göstermesi gerektiği gibi, olduğu gibi, kurbanların acı çekmesi olarak göstermeyi başaran tek bir film var, o da 'salo ya da sodom'un 120 günü'" diyor...

6 Eylül 2010 Pazartesi

AĞUSTOS BÖCEĞİYLE KARINCA



güneşli pazartesiler… pazartesiler… pazartesi sendromu… bitmeyen hastalık…

insanın karnını doyurması, anglo-sakson ecnebilerin survive dedikleri durumun bedelinin bu kadar ağır olması mı gerekirdi? epi topu günde 5000 kalori ile varlığını sürdürebilecek şu beden için insanın ömrünün önemli bir kısmını “iş” denen yerde, ofiste, madende, şantiyede, sokakta mı geçirmesi gerekirdi?

ne oluyor filmimizde? işsiz kalmış birkaç iyi adam, can sıkıntısından, depresyondan birbirine saldırıyor, birbirine sarılıyor…

hep düşünmüşümdür, zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoksa neden isyan etmez insanlar. illa ki bir isyan kültürünün, mantar misali gelip yerleşmiş olması mı gerekir toplumun bünyesine? ne kadar kortizon kullanırsa kullansın doktorlar (yani yöneticiler), iyileşmeyen bir mantar… oysa hep boyun eğmeye alışmış, isyan kültürü ile büyütülmemiş insanlar isyan etmez… mi?

her insanın bir kırılma noktası olduğunu, aç kalan insanın her şeyi yapabileceğini söyler düşünürler ve bilim adamları. jack london uzun uzun anlatmıştır uçurum insanları’nda, aç kalan insanın nasıl vahşileşebileceğini… oysa çağımız insanı güneşli pazartesiler’deki kadar durağandır. sebepleri sıralamaya kalksak toplumuna göre binbir çeşit bulabilirsiniz. basite indirgeyecek olursak, avrupa açısından baktığınızda sosyal devlet denen afyonunun etkilerini görürsünüz. işsiz de kalsanız barınağınız olur ve karnınız iyi kötü doyar. türkiye’ye baktığınızda, akraba, eş-dost, yastıkaltının dayanılmaz hafifliğini görürsünüz. yani kimse kırılma noktasına gelecek kadar aç kalmıyor artık…

bir başkaldırı olsun diye “aç kalsın herkes” demeye dilim varmıyor. zira en nihayetinde aç kalmanın zorluğu bir yana, ne kadar onur kırıcı bir durum olduğu da ortada. onur kırıcılık dediğim, bireysel olarak aşağılanmak değil… bana hep, aç kalan insanların kendilerini ezik hissetmelerinde “bolluğun bu kadar yüksek olduğu bir çağda aç kalabilme başarısını göstermenin utancı” varmış gibi gelir… kimse şunu söylemeyi akıl etmez çünkü: “aç kalmamın tek sorumlusu ben değilim. neden birileri obeziteden ölürken diğerleri açlıktan ölüyorsa, ben de aynı sebeple işsizim.” ne kadar basit cümleler, öyle değil mi? oysa değişiklik istemenin, alış veriş canavarı-kafasını çalıştırmayan-paralarıparalarısaçsaçsaçsainsanı olmamanın feci ayıp sayıldığı bir çağda yaşamıyor muyuz…

filmin baş kahramanı santa’nın kendi çapındaki başkaldırısı bile nasıl da alay konusu oluyor… oysa epi topu bir direk… adam işinden olmuş, işinden eden şirket sokak lambasının parasını isterim allah isterim diye tutturuyor. tıpkı mesai için beş kuruş para vermeden gece 12’lere kadar insanları çalıştırıp sabah 9’u 10 geçe işe gelmesine tepki gösteren şirketler gibi… bu kadar tiksinç bir yüzsüzlük… akıl almaz…

offf… sevmedim, sevemedim bu filmi… “gerçek işte bu kadar can sıkıcı” diye insanın gözüne gözüne sokuyor. güneşli pazartesilermiş… bilmez miyiz, insan sıkıntılıyken o güneşe bir vapur saati kadar maruz kalmanın ne kadar can sıkıcı olabileceğini…

ağustos böceği ve karıncanın hikayesini oldum olası ben de sevmemişimdir. sadece, filmde vurgulandığı gibi dünyanın o hikayedeki kadar adil olmaması gerçeğinden dolayı değil. hayatta kalmak için o kadar çalışmaya gerek olmaması gerçeğinden dolayı da… we are living our own hell that we created… mad world… enlarge your nowhere… stupid humanity…


gand

MEKTUP


sevgili pazartesiler,

uzun bir süreden sonra ilk defa yazı yazacağım. yani, başı sonu olan bir yazı. bir konu üzerine. teklif bir blog sahibinden geldi. cevap hakkı doğmasın diye isim vermek istemiyorum. (ama şunu söyleyebilirim bu bahsettiğim adam, ü harfini kullanmamak icin "guenesli" yazmış blogunun adında. asimilasyonun böylesi! beş yılda en hızlı ve en derin entegrasyonu gerçekleştiren yabancı diye boynuna kurdela takılması için merkel'e dilekçe yazacağım.)

benim bu filmle alakam nedir?

ben bu filme sinemada gittim, istanbul'da. sonra bir daha gittim. sonra da indirip 8 kere izledim ben bu filmi. hatta her arkadaşımla bir daha izledim. filmi ezberledim artık. ama her izleyişimde filmin kurgusu daha bir hoşuma gitti. bir kere tereyağı gibi insanın dilinin üzerinde kayan bir film. izlerken "yönetmen burada şunu düşünmüş o yüzden buradan çekmiş" falan gibi şeyler gelmiyor aklınıza. doğrudan filmdeki adama ve diğer karakterlere odaklanıyorsunuz. bu bence yönetmenin iyi olduğunun bir göstergesi.

havyar badem abimiz çok iyi oynamış. ben bu adami da bu filmle tanıdım. ve ondan sonra bütün filmlerini indirip izledim. adam oyunculuğun dalağını yarmış bir insan. güneşli pazartesiler'deki performansı i-na-nılmaz. karaktere bürünmek işte böyle olur. bir de bu adamın küba devrimi zamanlarında geçen, kübalı bir ibneyi canlandırdığı filmi var. oradaki karakter nerdeee bu filmdeki nerde... ikisini de mükemmel oynamış ama, sanki senaryodaki gibi bir adam bulmuşlar da ona kendi hayatını oynatmışlar gibi. Gördüğüm en iyi oyuncu. kadın olsam duvarıma resmini asardım. erkek olduğum için söylenti çıkmasın diye asmıyorum. (neden erkek resmi asayım duvarıma arkadaşım? che asacağıma scarlet johansson asarım örneğin. sakallı adam suratı neden asayım duvarıma, sorarım size.)

diğer oyuncular da mükemmel. hikayeleri de mükemmel. her sahne ayrı bir güzel. buraya kadar teknik değerlendirmemi sundum. bu övgülerim hep izlemeyenler filmi izlesin diye. bundan sonraki yorumlarım biraz daha entel olacak. ama sadece biraz daha.

bir kere film, hayatımda izlediğim en iyi politik film. en iyi propaganda filmi. "siyam ikizleri gibiyiz" muhabbeti biraz zorlama olmuş ama onun haricinde film siyasi bir film olduğu izlenimini hiç vermeden adamın karakteri üzerinden bir siyasi duruşun deli gibi propagandasını yapıyor. benim filmde en çok sevdiğim şey o adamın karakteri oldu. hayatta nasıl biri olmak istersin diye sorsalar, öyle biri olmak isterim derim. zengin falan olmak istemem. adamın karizmasından geçilmiyor bir kere. hem de beş kuruşu yok. gördüğüm en karizmatik kişilik. öyle karizman olsun dünya düşmanın olsun, herkese de borcun olsun. ki adam öyle gerçekten. hem herkese borcu var, hem de dünyayı düşman edinmiş kendine.

onun haricinde: barmenin kızı çok güzeldi. onu çok beğendim filmde. dudakları büyük.

(bu arada e-mail yazmaktan normal yazı yazamaz hale gelmişim, onu gördüm bu vesileyle...)

hah bir de şey: filmin sonu mükemmel. tekneyi kaçırıyorlar ya.. biri "bugün günlerden ne?" diyor. film bitiyor. mükkemmel!

bu filmi seviyorum, bu filmi sevenleri seviyorum.

sevgiler,


jonathan

4 Eylül 2010 Cumartesi

GÜNEŞ PAZARTESİ GÜNLERİ YORGUN OLURMUŞ



bu filmi ilk seyrettiğimde, filmin başındaki yargılarım, ortalarındaki yargılarım ve sonundaki yargılarım arasında ciddi bir farklılık olması beni oldukça düşündürtmüştü. bu izlenimim bazı yönetmen ve senaristlerin, izleyiciyi sürpriz gelişmelerle etkileme sanatının dışında bir durumdu. bunun da böyle olduğunu ancak, filmi ikinci defa seyrettiğimde anlayabildim. çünkü, filmin özellikle başlarındaki ve ortalarındaki replikleri üzerinde uzun uzun düşünmek gerektiğini, bunların gündelik yaşam içindeki karşılığıyla, felsefi bakışındaki karşılığını her replikte yakalamak mümkün. daha da ilginci, filmdeki bu özellikler, filmin konusunun ağır oluşundan değil, tam tersi olabildiğince sıradan yaşamlar içinden çekilmiş karelerden oluştuğu için.

sadece bu nedenler bile, bu filmi “seyredilmesi gereken filmler” listesinden çıkarılıp, “mutlak seyredilmesi gereken filmler” listesine sokulması için yeterli bir sebeptir. çünkü seyredilmesi gereken filmler listesi genelde sürekli uzar, hiç azalmaz. ve bu sürekli çoğalma hali, aslında seyredilmesi gereken filmlerin seyredilme olasılıklarının artmasından başka bir şey değildir. o nedenle bu filmle o listenin ilişiğini kesmekte, yarar vardır diye düşünürüm.

işte bu koşullarda, filmi ilk kez izlemeye başladığımda, daha önce oyunculuğunu bilmediğim javier bardem’in santa karekterini filmin başlarında bir avantacı gibi düşünmüştüm. santa hemen her yerde karşılaşabilinecek, sıradan bir insan fiziğine sahip. film ilerledikçe baktım ki, santa'nın böyle görünmesi avantacılığından değil, yaşam felsefesinden kaynaklanıyor. ama bu felsefe de avantacılık değil, insanın küçük hesaplar yapan özelliklerine bulaşmadan, ihtiyacı kadar olan her şeyin insana ait olduğu bilinciyle hareket etmesi, kral çıplak diyebilme felsefesi. ve daha da önemlisi, düşündüğü bir şeyi gereksiz hesap kitaplarla uğraşmadan yaşama geçirme felsefesi.

bu kadar da değil; bir taraftan sistemin insana yönelik saldırılarına karşı, hem ideolojik hem eylemsel refleksleri gelişmiş bir insan santa, diğer taraftan genç nata’nın, kendisine vermesi gereken paradan kestiği komisyona gerekçe olarak verdiği cevap onun kişiliği hakkında oldukça bilgi veriyor: “işte dünyaya böyle alışıyor insan…” yine santa, illegal çocuk bakıcılığı yaparken, çocuğu uyutmak için orada bulunan, la fontaine’in “ağustos böceği ve karınca” masalını okurken, karşısında olanın çocuk olduğunu da unutacak derecede kendinden geçerek, “bu kitabı kim yazmış!..” diyerek gösterdiği küfürlü tepki, santa karekterini sevmek için çok yeterli bir sebepti, bana göre.

santa için söyleyecek söz çok fazla. ama onun dışında da, diğer karekterlerden, amador, filmin felsefi mesajını veren “siyam ikizleri” hikayesiyle, beklide tüm insanlığın aradığı cevabı veriyor: insan soyunun tamamı çok başlı ama tek bacaklı bir yaratıktır. o nedenle birbirlerinin karşıtı gibi görünen insanlardan biri uçuruma itildiğinde, diğeri de beraber uçurumu boylayacaktır. ve bunun bilincinde olan sistem, kendisini yıkmak isteyen düşünceler dahil, diğer düşünceleri savunanları tamamen uçurumdan itmeyi tercih etmeyecek. çünkü biliyor ki, o uçurum aynı zamanda kendi sonudur. bu nedenle de, sömürü, soykırım, katliamlar yapılırken, siyam ikizlerinin tek bacaklı olduğu hep hesap edilir, ve bir “kurtarıcı”ya görev verilir.

santa ve amador’un dışında, lino, rico, jose, reina ve nata karekterleri, hem yaşam içinde çok sıradan özellikleriyle beraber, filmdeki felsefeyi ortaya koymakta, oldukça başarılı oldukları tartışılmaz.
bu filmin replikleri tekst haline getirip kitap gibi incelemeye kalkışılsa üzerinde felsefi, ideolojik, yaşam biçimleri, insan ilişkileri gibi belirleyici birçok soruya cevap aradığını ve bu cevapları eğip bükmeden net şekilde verdiğini görmekte mümkün.

filmle ilgili başka dikkatimi çeken şey ise, filmin maliyetinin, oldukça düşük olduğudur. gündelik yaşamdaki kıyafetler, salaş bir bar, bir otomobil, banka şubesi, işyeri, küçük bir gemiden kısa görüntüler dışında, amador’un kaldığı izbe bir ev, santa’nın kaldığı bekar odası, jose ve eşinin yaşadığı sıradan bir daireyle, kırılması gereken bir sokak lambası dışında, bir villanın bahçe ve çocuk odasındaki birkaç dakikalık görüntüyle bu harika film kotarılmış.

son olarak, filmin görüntülerindeki başarı, müziklerle taçlandırıldığını da söyleyip, yazımı santa’nın santalığını gösteren bir repliğiyle bitirmek istiyorum:
“niçin kıskanıyorsun karını, o güzel bir kadın. bu nedenle hepimizin ondan hoşlanması doğal değil mi?”

filmin kurgusuna, ilginç bir renk katan eski rus astronotun, uzayda başına gelen hikayesini ise, diğer karekterler, ince espriler ve görüntülerle filmde öğrenmek daha keyifli olacaktır.


fikir

5 Ağustos 2010 Perşembe

INCEPTION'I NASIL BİLİRSİNİZ?


inception'ı salı akşamı sinemada izledim. en azından sıkılmayacağımı biliyordum, ama bir filmin yönetmeni memento'yu çeken insan (christopher nolan) olunca haklı bir beklenti vardı "sıkıcı değil"den ötesini göreceğim yönünde. ve inception'dan önceki filmi the dark knight'ın neden "muhteşem" olduğunu bir türlü anlayamamış olsam da, nolan beni bu sefer yarı yolda bırakmadı. film gerçekten güzeldi.

izlemeyenlere: gidin izleyin filmi. (ki bu da sizin için yazılmış son cümle; yazının geri kalanı filmi izlemiş olanlara yönelik!)

evet, filmi izlemiş olanlarla kaldığımız yerden devam ediyoruz...

inception birçok sahnede birbirinden farklı yorumlara açık kapı bıraktığı için film, özellikle de sonu hakkında birbirinden farklı yorumlar yapıldı. aşağıda internetten derlenmiş yedi farklı yorum var:

1 cobb filmin sonunda limbus'ta


aşağı yukarı her seyircinin sinema salonunu terkederken kendine sorduğu soru: bu gerçeklik miydi? cobb çocuklarına kavuştuğu sahnede totemi olan topacı çeviriyor, filmin kapanışında topaç sendelese de durduğunu göremiyoruz. bilindiği gibi topaç rüyadayken durmadan sonsuza kadar dönüyor. bu yorumu destekleyen bir başka unsursa, cobb'un çocuklarını abd'den kaçtığı gün bıraktığı yerde ve hiç değişmemiş olarak bulması. ayrıca miles da, film boyunca paris'te olmasına rağmen bir anda abd'ye gelmiş. dikkat çeken bir başka noktaysa grup üyelerinin uçakta uyanmalarının ardından hiç konuşmamaları. saito'nun bir telefonla cobb'u cinayet suçlamasından kurtarmasının ne kadar gerçekçi olduğu sorusu da bu yorumu destekler nitelikte.

tabii bu yorumun herhangi bir kesin kanıtı mevcut değil. ve genel olarak karmaşık olarak tanımlayabileceğimiz inception'ın bu kadar basit bir yorumla aydınlatılması da filmin geneline pek uymuyor.

normalde rüyada olup olmadığını anlamak için totemine bakan cobb'un topacı bırakıp çocuklarına koşması, rüyada olduğuna dair hiçbir şüphe duymadığını (ya da rüyayı gerçeklik olarak kabullendiğini) gösteriyor.

2 yusuf'un sedatif verdiği sahneden sonrası cobb'un rüyası


cinematical'da buradakine benzer bir yorumlar listesi hazırlayan peter hall, listesinde yusuf'un "rüya tekkesi"nde sedatif aldığı andan itibaren rüya gördüğü teorisine de yer vermiş.

yusuf'un müşterilerine verdiği oldukça sert sedatif, özellikle başka türlü rüya göremeyen insanların kulladığı bir madde. yusuf, cobb'un da bu aşamaya ulaşmış olabileceğini tahmin ettiğini söylüyor. sedatifin etkisiyle daldığı rüyadan uyandıktan sonra cobb bir aynanın önünde duruyor ve topacını çeviriyor. bir perdenin arkasında karısı mal'ın silüetini görüyor, karısının normalde yalnızca rüyalarında karşısına çıkıyor olması, halen rüyada olduğuna işaret ediyor olabilir. aynı zamanda topacının yardımıyla durumunu kontrol etmesi de, saito'nun içeri girmesi nedeniyle totemini hemen sakladığından mümkün olmuyor.

bu bağlamda ilginç olan bir diğer şeyse, yusuf'un yanında çalışan yaşlı adamın müşterilerin rüya görmek için değil, bilakis nihayet uyanmak için geldiklerini söylemesi. bu da, cobb'un yalnızca rüyalarında "gerçek" bir yaşam sürebileceği şeklinde anlaşılabilir.

3 film başta sona cobb'un rüyası


pek çok insanın paylaştığı (ki benim de filmi izlerken ve sinemadan çıktıktan sonra düşündüğüm buydu) filmin tamamıyla cobb'un rüyasından ibaret olduğu fikri hakkında chud.com'da devin faraci tarafından uzunca tartışılmış. cobb'un önadı dom; bu isim "dominant"ın kısaltması olarak düşünülmüş ve cobb'un tüm süre boyunca rüya gören ve "özne" olan insan olduğunu vurguluyor olabilir. filmde merkezi önemde olan birçok şey, örneğin insanların rüyalarına nasıl girilebileceği, açıklanmıyor. hikayenin geçtiği dünya hakkında hiçbir şey bilmiyor olmamız, bir rüyada olduğumuz fikrini destekleyebilir; malum rüyalarda "şeyler" basitçe "olur" ve genellikle herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymazlar. ayrıca filmde mal'ın cobb'a sürekli gerçekliğe dönmesini salık vermesi gibi bu yorumu destekleyen diyaloglar da var.

4 herşey cobb'un rüyası ve mal onu kurtarmaya çalışıyor


bu teoriye göre cobb limbusta, gerçek dünyada olan mal ise onu kurtarmak için çabalıyor. bu nedenle mal sürekli olarak cobb'dan intihar etmesini talep ediyor, zira ölmek rüyadan gerçekliğe dönmesini sağlayacak.

5 herşey cobb'un rüyası / filmin carl gustav jung'un arketip ("archetypus") teorisine dayanan analizi


cinemablend'de rich knight'ın carl gustav jung'un arketip ("archetypus" - "archetype") teorisine dayanarak yaptığı kapsamlı bir inceleme var. bu teoriye göre filmdeki karakterlerin hepsi aslında cobb ve ancak rüyanın sonunda cobb'un bu iç çatışmayla yüzleşmesi mümkün oluyor.

en iyisi psikolojiyle ilgilenen ve ingilizce bilen insanlar doğrudan knight'ın yazısını okusun, çünkü ben burada kısaca filmdeki farklı karakterlerin bu teoride nereye oturduğunu yazmaktan ötesini yapmayacağım: cobb'un karısı mal, "gölge" arketipi, yani cobb'un kişiliğinin karanlık yönünü simgeliyor. bu bağlamda "mal" sözcüğünün fransızca'da "kötü" anlamını taşıması da bir tesadüften fazlası olmuş oluyor. cobb, ancak kendi karanlık yönüyle savaşarak iç çatışmasını sonlandırabiliyor. bunun yanında arthur "kahraman", saito "baba" arketipleri, ikisi de cobb'un sahip olmak istediği özelliklere sahipler. rüyada dolandırıcı olan eames "yalancı", fischer "çocuk", ariadne ise "anima", erkeğin dişi yanı. miles "yaşlı, bilge adam" arketipi, yusuf'sa gerçeklikle hayal arasındaki bağlantı. rüyası tüm bu arketipleri bir arada hareket etmesini sağlayarak cobb'un kişiliğinin sorununu aşmasını sağlıyor. ki burada sorun cobb'un karısının ölümünü hazmetmesi olmak zorunda değil.

6 herşey cobb'un rüyası, ariadne ise cobb'un terapisti


hal phillips blogunda ariadne'nin cobb'un rüyasında - karısının ölümünü hazmedebilmesi amacıyla - bir "inception" gerçekleştirdiği fikrini ortaya atıyor. böylece ariadne cobb açısından "mr. charles" rolünü üstleniyor. ariadne cobb'un rüyasında karşısına rüyalara müdahale etme konusunda bir acemi olarak çıktığından şüphe uyandırmıyor. ancak ilginç biçimde cobb'un psikolojik sorunlarıyla sürekli olarak ilgilenen yıllardır arkadaş olduğu arthur değil, ariadne. bu teoriye göre fischer'in mal tarafından vurulması da dahil herşey ariadne'nin planı. bu teorinin dayanak noktalarından biri de prenses ariadne'nin yunan mitolojisinde minotor'u öldüren theseus'u labirentten çıkartması.

7 inception'ı film metaforu olarak okumak


yukarıdaki teorileri birleştirerek okumak da mümkün tabii. örneğin üçüncü ve dördüncü ya da beşinci ve altıncı teoriler buna oldukça uygun.

bunun yanında, faraci'in chud.com'da yaptığı gibi inception'ı bir film metaforu olarak görmek de mümkün. filmle rüya arasıdaki bağlantı (ya da benzerlik) daha önce birçok kereler tartışılmıştı. (bir örnek) inception'da mimarlar filmi yapanları (yönetmenler, oyuncular, teknik ekip vs.) simgelerken, her iki grup da rüya gören insanı ya da izleyiciyi kendi yarattıkları bir dünyanın içine çekiyor, değişik hile ve düzlemlerle onu kendi fikirlerine ve hayallerine göre yönlendiriyorlar.

bu teoride fischer izleyiciyken, cobb yönetmen, yusuf teknisyen, eames oyuncu, arthur yapımcı, ariadne senarist, saito finansör. cobb'un karısı mal ise yönetmenin filmi çekerken işine dahil ettiği kişisel ve / veya sanatsal sorunlarını simgeliyor.


sonuç olarak bu teorilerden biri ya da birkaçı birden doğru olabileceği gibi, hiçbirinin christopher nolan'ın anlatmak istediğiyle uyuşmama ihtimali de var. aslıda bu sorunun cevabı yalnızca nolan tarafından verilebilir, ancak filmi bilerek bu kadar yoruma açık bıraktığı düşünülecek olursa kendisinden bu hususta bir cevap alma olasılığımız da yok denecek kadar az.

4 Temmuz 2010 Pazar

I'M FOREVER BLOWING BUBBLES


herhalde dünya kupası bünyemi doyurmak yerine bağımlılığımın dozunu arttırmış olacak, dün gece bu kadar futbolun üstüne bir de utanmadan green street hooligans'i izledim. şimdiye kadar izlediğim en güzel holigan filmiydi.

yüzüklerin efendisi'ndeki frodo rolüyle ezberimize kazınmış elijah wood'un başrolünü oynadığı film, harvard'daki gazetecilik öğretimini bitirmesine aylar kala haksız yere okuldan atılan matt buckner'ın abd'yi terkederek ablasının yanına londra'ya gitmesiyle başlıyor. şans eseri ablasının kocasının kardeşi aracılığıyla west ham taraftar grubu GSE'yle ("green street elite") tanışan matt sadakati ve kendini savunmayı (kastettiğim yalnızca kavga etmek değil) öğreniyor.

filmi uzun uzun anlatmayacağım, fazla ayrıntıya girerek izleme keyfinizi azaltmaktan korkuyorum. eğer futbolla, taraftarlıkla, holiganlıkla - teorik ya da pratik - bir şekilde ilişkiniz varsa mutlaka izleyin derim. kesinlikle football factory'den daha güzel ve daha gerçekçi. holiganları, uyuşturucu, mafyatik ilişkiler vb. klişelerden uzak, herkes kadar insan - evi, ailesi, mesleği olan insanlar olarak anlatmasının yanında, şiddetin çekiciliğiyle fight clubvari bir ilişki kuruyor.



filmi izlerken şarkıyı sık sık duyacaksınız zaten, ama ben yine de ingiliz punk grubu cockney rejects'in I'm forever blowing bubbles cover'ıyla bitireyim.

30 Mayıs 2010 Pazar

EASY RIDER'IN BABASI ÖLDÜ


1950'li yıllarda james dean'le birlikte oynadığı filmlerle tanınan, belki de sinema tarihinin en önemli road movie'si easy rider'ın senaryo yazarı, yapımcısı, yönetmeni ve başrol oyuncusu olan dennis hopper bu sabah los angeles'daki evinde hayata gözlerini yumdu.

bu road movie başyapıtının soundtrack'i, filmin de ününü aşarak rock tarihine geçen steppenwolf klasiği born to be wild'dı. ve born to be wild her zaman en çok easy rider'a yakışacak...

28 Mayıs 2010 Cuma

İKİ FİLM BİRDEN


zombiseverlere müjde, hem de gelebilecek en yüksek otoriteden: george a. romero...

sinemada zombi efsanesinin yaratıcısı romero'nun son filmi survival of the dead, 1968 yılında the night of the living dead;le başlayan efsane serinin son filmi olarak geçtiğimiz haftalarda almanya'da vizyona girmişti. (ne yalan söyleyeyim, türkiye'de şu anda oynuyor mu ya da ne zaman sinemalara gelecek bakmaya üşendiğimden bilmiyorum.)

bu hafta survival of the dead'e bir de romero'nun orijinali 1973 yılında sinemalarda oynayan the crazies'inin breck eisner remake'i eklendi. romero'nun - diğer zombi filmlerinde de olduğu gibi - dolaylı siyasi göndermeler içeren filmi nixon döneminde abd'de esen paranoya rüzgarını hicvediyordu.

the crazies'inromero versiyonuna oldukça sadık kalarak çekilmiş remake'i romero'nun kendisini pek tatmin etmemiş gibi duruyor, zira romero, hiçbir yenilik içermediğini söylediği filmin kendi gözünde "tamamen gereksiz" olduğunu ilan etti.

romero'nun yorumuna saygıda kusut etmek haddime değil tabii, sonuçta zombiseverliğim romero filmlerine duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyor. ama kendisiyle aynı fikirde olduğumu da söyleyemem. 11 eylül'den bu yana abd'ye - ve hatta batı'nın tamamına - hakim olan paranoya havasının nixon dönemi abd'sini arattığını söylemek güç. böylece romero'nun 1973 tarihli yapımı aktüelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. orijinalin yeniden sinemalarda oynama ihtimalinin olmadığı düşünülürse, remake üstünden benzer koşullara benzer bir eleştiri getirilmesini yerinde buluyorum.

gerek abd'de, gerekse avrupa birliği'nde paranoya, savaş ve "güvenlik" gerekçesiyle iç politikada da gittikçe otoriterleşmenin siyasette ana eğilim haline geldiği düşünülecek olursa the crazies'in daha hala söyleyecek çok sözü var.

the crazies, bir yandan paranoya eleştirisi olagelsin, diğer yandan komplo teorilerinin anavatanı abd'ye egemen olan ve paranoyayla gerçekçilik arasından gidip gelen bir ruh halinden besleniyor: "devlet ne yaparsa yapsın, şüpheyle yaklaş!" (abd'nin - ve tabii diğer devletlerin - yaptığı birçok işe şüpheyle yaklaşmak için kuşkusuz sayısız neden var; ama ufoların ve uzaylıların gizli bir askeri üste tutulduğundan emin olan, obama hükümeti'nin sağlık reformunda komünistlerin emin adımlarla iktidara yürüyüşünü gören ruh söz konusu paranoyak ilkenin vücut bulduğu anlar.)


the crazies
'in hikayesine gelecek olursak... kaza mı, yoksa komplo mu olduğu tam belli olmayan bir biçimde biyolojik bir silah, askeri bir labaratuardan - romero versiyonunda pennsylvania, remake'de iowa'daki - bir kasabanın içme suyuna karışır. kasaba halkı, kana susamış zombilere dönüşürken, hükümet (ve ordu) insan bedenini ve zihnini korusa dahi en az zombiler kadar kana susamış canavarlara dönüşecektir zombilerle savaşta.

film, bir hollywood klasiği haline gelmiş aksi-bunak-muhafazakar-(muhtemelen) alkolik-kafayı yemiş adamın tüfeğiyle insanların maç izlediği bir baseball sahasına yönelmesiyle açılıyor. (bu karakter çoğunlukla herkesin ümidi kestiği bir anda kahramanlaşarak dünyayı ya da (daha sonra dünyayı kurtaracak olan) filmin kahramanını kurtarır. bkz: independence day). kafayı çekmiş izlenimi veren yaşlı adam ateş etmeye hazırlanırken şerif hızlı davranarak kasabanın bunağını morga gönderiverir. otopsi sonucu yaşlı adamın tamamen ayık olduğu ortaya çıkar, şerifin başı ölünün ailesiyle derttedir artık.

bu sırada şerifin kasabada doktorluk yapan karısı ilk şüpheli vakalarla boğuşmaktadır. derdim tabii bütün filmi anlatıp izleme zevkini kaçırmak değil. (vizyona girdiği cuma günü the sixth sense'in sonunu sınıfın tahtasına yazıp insanları kendime düşman ettiğim günler çok geride kaldı.) sonuçta sıradan insanların bir yandan zombiler, bir yandan ordu ve toplama kamplarıyla boğuşmak zorunda kaldığı, zombilerin tabii "vatandaşlık" statüsünü ve buna bağlı hakları tamamen kaybettiği the crazies, daha çok kan-şiddet-vahşet içeren versiyonuyla sinemalarda. remake'i, belki de "tamamen gereksiz" olmaktan çıkaran, 1973'dekinden çok daha karamsar bir ruh haliyle...

açılış sahnesinin de yeraldığı trailer aşağıda...



bu da romero'nun son filmi survival of the dead'in trailer'i...

19 Nisan 2010 Pazartesi

FASSBINDER'İN GÖZÜNDEKİ ÇAPAK

herhalde blog yazan herkesin başlamasında etkili olan bir başka blog yazarı vardır. futbol/spor blogu hazırlayan insanların çoğu için bu aceto balsamico ya da flying dutchman'dir mesela... beni bu blogu açma konusunda en çok motive eden insan mollotof.com'u hazırlayan mustafa konur oldu. kendine özgü yazı stilinin yanında değindiği konulara mainstream'in dışından bakabilmesi ve kişiselle politiğin arasındaki bağı kuruş biçimiyle gerçekten okunmaya değer bir blog bence. aşağıdaki yazıyı mustafa konur'la benim ortak bir ilgimizi - fassbinder'i - anlattığı ve mustafa konur fassbinder'i benim anlatabileceğimden çok daha güzel anlattığı için buraya alıyorum. ama siz yine de bu yazıyla yetinmeyin ve mollotof.com'a bir bakın derim...



rainer werner fassbinder, bundan altmış yıl önce, 1945’in 31 mayıs’ında bu gezegene doğduğunda, ikinci dünya savaşı bitmemişti. japonya’ya atılacak iki atom bombasına daha birkaç ay vardı. ancak hitler yenilmişti. o günlerden tam altmış yıl sonra, 6 mayıs 2005’te, normandiya çıkarması’nın yıldönümünde, istanbul’un birkaç meydanına stant kuran antifaşistler, hitler’in yenilgisini faşizmin çöküşünün de altmışıncı yılı olarak kutlayacaklardı. üstelik bu basiretsizlik; her şeyin yeni başladığını, faşizmin yenilmediğini, sökülüp atılamayacak denli içimize kök saldığını, sıradan insanın hitlerleşebilmesinin dayanılmaz basitliğini göstermek için adeta hitler’in yenilgisinden birkaç hafta sonra gezegenimize gelen fassbinder’in doğumunun altmışıncı yılında gerçekleşiyordu.

rainer werner fassbinder, almanya’nın bavyera eyaletinde, onun huzursuz ruhunun mayası olacak bir ortama doğdu. savaş sonrası almanya’nın kaosu içinde büyüdü. çocukluğundan beri ailevi sorunları vardı. annesi babası boşandığında altı yaşındaydı. işinden başını kaldıramayan boşanmış annesi tarafından her gün sinemaya gönderildiği için filmler, onda bir saplantı halini aldı. 1965’te batı berlin sinema ve televizyon akademisi’ne başvurdu, fakat giriş sınavını kazanamadı. münih’teki fridl-leonhard stüdyosu’nda oyunculuk eğitimi gördükten sonra, bu okulda tanıştığı hanna schygulla ile birlikte –ki ileride schygulla, fassbinder filmlerinin vazgeçilmez oyuncularından biri olacaktır- 1967’de münih eylem tiyatrosu’nu kurdu. ertesi yıl tiyatro polis tarafından kapatılınca, kendi topluluğu anti-tiyatro’yu kurdu. her ikisi de, yerleşmiş geleneklere karşı çıkan deneysel gruplardı. 1965-1966’da, kısa metraj filmlerle elini alıştırıp, ilk konulu uzun metraj filmini, 1969’da kendi tiyatrosunun üyeleriyle çekti. sonraki yıllarda, bir yandan çok sayıda tiyatro ve televizyon yapımı üretirken, yılda ortalama üç ya da dört film çekti. almanya’nın her yanında tiyatro çalışmaları yaptı. birkaç radyo oyununun yapımını üstlendi. hem başkalarının filmlerinde, hem de kendi filmlerinin hemen hepsinde oynadı. inanılmayacak kadar yoğun bu tempoya ayak uydurmak için fassbinder günlerce uyumazdı. mesela başyapıtı olarak anılan berlin alexanderplatz’ı yazarken, yüz saat hiç aralıksız çalışır, ardından yirmi dört saat uyurdu. sonra bir yüz saat daha. böylesine bir adanmışlıkla çalışmak için bedenini amansızca sömürmek zorundaydı. “yardımcı araçlar” kaçınılmazdı. tüm bedeni çökmeye başladığında henüz yirmi üç yaşındaydı. ama fassbinder tınmıyordu bile. bir şey üretmek zorunluluğunu hissetmeden huzurlu huzurlu yatamıyordu. bir radyo oyunu, bir sonraki tiyatro oyunu, arada yeni bir film, peşinden televizyon filmi ve tüm bunların arasını sığdırılan bir oyunculuk. dur durak bilmeyen bir huzursuzluktu fasbinder’inki. otuz yedi yıl sürecek kısa bir ömre uzun soluklu bir yutkunmayı sığdırmanın başka yolu olmadığını ta en başından sezmişti sanki: “elimde yalnızca bu belirli zaman vardı”. acele etmeliydi. “mezarda uyumaya yeterince vaktim olacak,” diyordu.

fassbinder’in yapıtının en kendine özgü yanı melodramı kullanma biçimi ve buradan çıkardığı siyasal ve toplumsal eleştiriydi. burjuva anlatım biçimlerinin en tipiklerinden biri ve neredeyse iki yüzyıldır “kitle sanatı” denen şeyin gözde oyalamacası olan melodramdan, bir saplantı gibi, etkilenmişti. özellikle douglas sirk’ün jane wyman’lı, rock hudson’lı, lana turner’lı banliyö melodramlarından. fassbinder bu filmleri ciddiye aldı. douglas sirk’ün melodramlarına hayran olduğunu sık sık belirtti. hatta onun sineması üzerine inceleme yazdı. sirk’ten esinlendi. ancak bu, fassbinder’i, klasik melodramatik anlatımı sürekli torpillemekten, filmlerini de-dramatize etmekten alıkoymadı. melodramı politize etti. melodramın melo’sunun örttüğü “politik”e çevirdi gözlerini. fassbinder’in gözünde, kişisel olan politikti de. banliyö melodramlarının olanaksız aşklarında, aşklarını kalbine gömen kahramanlar, ikiyüzlü değer yargıları hakkında bir şeyler söylüyordu. fassbinder bu filmlerden aldığı esinle yaptığı filmlerde, olanaksız aşkı, mesela yaşlı bir alman kadınıyla faslı zenci arasında cereyan ettiriyordu. ya da, piyangodan para kazanıp zengin olan işsiz genç franz ile bir fabrikatörün oğlu olan sevgilisi eugen arasındaki ters yüz edilmiş aşk ilişkisinde. özgürlüğün zorbalık hakkı (faustrecht der freiheit, 1974), melodramı kullanışına ve melodramdan hem yola çıkarak hem de uzaklaşarak yaptığı amansız eleştiriye iyi bir örnektir. belki bildik ve melodrama yakışır bir konuyu, bir adamın (franz) piyangodan yüklüce bir para kazandıktan sonra arkadaşlarının ve erkek sevgilisinin (eugen) ve onun ailesinin sömürüsüyle yokluğa ve ölüme sürüklenmesini, fassbinder, hem melodram ile anlatmayı tercih etmiş, hem de melodramdankaçınabilmişti: fassinder’e göre, bu yokluğa ve ölüme sürüklenişte tartışılması gereken eşcinsellik değil, para ve sömürüdür. ister heteroseksüel, ister eşcinsel olsun, ilişkilerdeki savaşlar ve yaralar, fassbinder için yalnızca yüzeyde farklılaşır. franz ve eugen arasındaki aşk öyküsü, kaçınılmaz biçimde bir sömürü ve yıkım öyküsüne dönüşüyorsa eğer, bu, cinsiyetlere ya da bireysel cinselliğe özgü bir sorun değil, kökeni “toplumsal olan”da aranması gereken bir sorundur. proleter franz’ın, bir burjuva olan eugen tarafından sömürülmesi için bir plan bile gerekmez; içselleştirilmiş sistemin işleyişi yeterlidir bunun için. özgürlüğün zorbalık hakkı’ndaki baskı, ilkesel olarak, heteroseksüel baskıdan daha farklı yürümez. fassbinder, melodramı tepetaklak etme işini, bir başka filminde, bu kez ırk düzleminde gerçekleştirir; alman toplumuna ve sıradan insana en sivri oklarını fırlatır. korku ruhu kemirir’de (angst essen seele auf, 1973) konu, göçmen işçilere alman toplumunun bakışıdır. bu bakışı anlatan, yaşlı ve dul bir alman kadını (emmi) ile ondan en az yirmi yaş daha genç faslı bir göçmen (ali) arasındaki aşktır. emmi ile ali’nin evlenmesinden nefret eden toplum (emmi’nin iş arkadaşları, çocukları, komşuları, mahalle bakkalı, herkes), başta onları dışlar. fakat onların sistemin işleyişine sağladıkları faydayı anladıklarında, bu dışlamadan vazgeçerler. fassbinder, en acı cümlelerini kurar bu filmde; dışlanan sıradan insan da payını alır bunlardan: emmi’nin, ali’yle evlendiği günü kutlamak için gitti lokanta, hitler’in sık sık yemek yemeye gittiği bir lokantadır; emmi hitler’in gittiği bu lokantada yemek yemeyi hayatı boyunca hep arzu etmiştir. iş arkadaşlarının arasına tekrar kabul edildiğinde ise emmi, aralarına yeni katılan başka bir göçmen işçiye (jolanda) karşı, alman iş arkadaşlarının yanında gene “hiçbir plana gerek kalmadan” tavır alır. jolanda, emmi ve arkadaşlarından farklı bir ücretlendirme grubuna dâhildir; eşit işe eşit ücret kuralı onun için geçerli değildir. çalışma ortamında, jolanda’yı, emmi’nin eskiden oturduğu yerde görürüz. emmi ise, daha önce kendisini dışlayan iş arkadaşlarının durduğu yerde, onlarla birliktedir. yeni bir çıkar dayanışması doğmuş ve emmi arkadaşlarıyla yeniden bir araya gelmiştir. sonunda emmi, iş arkadaşlarını kahve içmeye, kendi evine çağırır. kadınlara ali’yi gösterir. bu bir tanıştırma değil, düpedüz bir gösterme, sergilemedir. kadınlar, ali’nin fiziğini çok beğenip kaslarına dokunarak hayranlıklarını belirtirler. emmi’nin mekânında ali tümüyle şeyleşmiştir artık. bu melodramatik yapının sonunda, aşkın mutsuzluğu ya da olanaksızlığı değildir aklımızda kalan; alman toplumunun, belki de geçmişinden getirdiği ve aslında hiçbir zaman hesaplaşmadığı, sadece dozu düşürülmüş, fakat yedekte kalması gereken faşizmin göçmen işçilerde ve onlara bakışta somutlaşan dışavurumudur. sıradan insan da zannedildiği kadar sıradan değildir.

fassbinder’in, öleceği yılda, 1982’de çektiği son filmi querelle ise, benzer temaların peşinden gitse de, apayrı bir yerde durur. jean genet’nin querelle de brest romanından uyarladığı bu son yapıtını, öteki filmlerinin aksine, adeta tarihsiz, soyut bir mekâna yerleştirir. jeanne moreau “each man kills the thing he loves” (herkes sevdiğini öldürür) şarkısını söyler. leitmotif olarak yinelenen dizeler, oscar wilde’ın reading zindanı baladı yapıtındandır ve sevdiği insanın ölümünden suçlu olan ve cezaevinde idamı bekleyen bir erkeği anlatır. fassbinder bu son filminde, cinsellikle iktidar arasındaki bağı ilk kez toplumsal kılıfından bağımsız olarak ortaya koyar. bir gemici bir gemiciyi, bir işçi de bir işçiyi öldürür. her iki katil karşılaşırlar; biri diğerini polise ihbar etmiştir. biri bilinçli olarak adam öldürmüştür, diğeri ise ani bir öfkeyle. her ikisinin tavırları da kindar bir sevgi ve tutkuyla belirlenmiştir. cinsel dürtüler, yok etme dürtüsünden arındırılamaz. iktidarsız bir cinsellik söz konusu bile edilemez. dış sahneler hep içteki ruhsal manzaraları yansıtır. querelle’de sahne hiçbir çıkış yolunun görülmediği bir dolambaçtır. dekor, sahne, her şey yapmadır. film tümüyle sette çekilmiştir. fassbinder’in başka hiçbir filmi yapaylığını böylesine açıkça göstermez ve sunduğu evreni benzer bir katılıkla dış dünyadan koparmaz.

“elindeki belirli zamanı” kullanmak için acele etmek zorunda olduğunu bilen rainer werner fassbinder, hızla katedilmiş kısa ömrüne, otuz beş uzun metrajlı film, yirmi dört tiyatro oyunu, otuz altı aktörlük, iki televizyon dizisi, üç kısa metrajlı film, dört video çalışması ve dört radyo oyunusığdırdı. ama her defasında aynı filmi çekti: “ben devrim değil, sinema yapıyorum. ve ben her zaman bir tek film yapıyorum,
hep aynı filmi. mantıklı olan da budur.” devamlı çektiği bu “tek film”de, fassbinder’in kendi hayatına yönelik sezgileri de çarpıcı biçimde vardır; erken bir ölümü sezdiren işaretlerin çokluğu, insanı allak bullak eder. bunlar, sanki kendi biyografisine yaptığı yorumlar gibidir. özgürlüğün zorbalık hakkı’nın son sahnesinde, franz’ı oynayan fassbinder, metro istasyonunda cansız halde yerde yatar. iki oğlan gelip son parasını çalar, üstelik üzerinden bir de ceketini çıkarıp alırlar. münih’teki film çevrelerinde, bir alman yapımcının, bir ölü maskı üretmek üzere fassbinder’in ölüsünden, yakınlarının izni olmadığı halde kalıp aldığı ve bununla para kazanmaya çalıştığı anlatılır. fassbinder’in seyyar satıcı (händler der vier jahreszeiten, 1971) filmindeki kahramanı hans, çevresindeki dostlarının arasında, bile bile ölümüne içer ve kimse engellemez onu. fassbinder’in de, bedenini sömürmek zorunda kaldığı için kullandığı “yardımcı araçlar” arasında birincilik alkoldedir. bir siyah-beyaz film olan veronika voss’un özlemi’nde, tehlikeler tuzaklarını karanlıkta kurmazlar; filmin ölümcül anları, ışık sahnenin ya da olayların üzerine düştüğü anda ortaya çıkar. veronika voss’un öldürücü dozda uyku hapı aldığı doktor muayenehanesindeki oda neredeyse beyazdır; sığınılabilecek gölgeler yoktur ve kapı dışarıdan kilitlenmiştir. fassbinder’in de ölüsü, 10 haziran 1982 gecesinde, kapalı bir odada bulunur. yüksek dozda kokain ve uyku hapları almıştır. hemen yanında, rosa luxemburg’un bitmemiş senaryosu yatmaktadır. ve oda aydınlıktır…

fassbinder’in sinemaya ve sinemasal yaratıya olan bu tutkusu, gerçekten şaşırtıcıdır. sinemanın tüm geçmişinde, kendisini sinemaya böylesine adayan, film düşünmeyi ve çekmeyi sanki gerçek yaşamın yerine koyan bir sanatçıya kolay kolay rastlanmaz. fakat fassbinder’i başkalarından ayıran esas unsur, onun duruşuydu. o, ezeli bir muhalif, amansız bir sistem düşmanı ve iflah olmaz bir karşıçıkıcıydı. ancak bunların bayrağını taşımadı, hiçbir kümeye ait olmadı. kendisini politik bir sinemacı bile saymasa da, kendisini böyle sayan nice sinemacıdan daha politikti, daha radikaldi. doğrudan kendi gözleriyle görüyor ve konuşuyordu. fassbinder’in kamerası, adeta fassbinder’in gözleri gibi işliyordu. içinde yaşadığı ortama getirdiği tanıklık o denli şaşırtıcıydı ki, onun filmleriyle, ikinci dünya savaşı öncesinden 1980’lere kadar almanya’nın tüm ekonomik, sosyal ve siyasal serüvenine tanıklık edebilmek mümkündü. keza, alman ulusu ölçeğinde, yirminci yüzyılın gezegen ölçeğindeki öyküsü de okunabiliyordu fassbinder’in gözünden. belki de tüm uğraşı, gözüne kaçan çapağı çıkarmaktı. toplumda nereye baksa, gözüne çapak kaçıyordu. gözüne her çapak kaçtığında günlerce uyumuyordu. kendini hiçbir yere ait kılmadığı için, her şeyle suçlandı: o bir anti-komünistti, erkek şovenistiydi, hatta antisemitistti, üstelik homofobikti. çalışma arkadaşlarından karlheinz böhm, “söylesene bana; senin sağcılara karşı olduğunu biliyorum, solculara karşı olduğunu biliyorum, aşırılara karşı, şunlara karşı, bunlara karşı. peki sen kimden yanasın?” diye sorduğunda, önce kısa bir sessizlik oldu, sonra fassbinder gözlerini ardına kadar açtı: “biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: ben her yana saldırıp duruyorum işte.” fassbinder buydu.


mustafa konur, 2006

7 Nisan 2010 Çarşamba

THE HURT LOCKER BURAM BURAM İDEOLOJİ KOKUYOR


kathryn bigelow imzalı "the hurt locker"ın oskar töreninde james cameron’ın "avatar"ı karşısında kazandığı zafer genel olarak hollywood’da işlerin gidişatına dair iyi bir işaret gibi algılandı: düşük bütçeli, bağımsız bir film, hikâyesinin basitliği teknik parlaklığı tarafından örtülemeyen bir süper prodüksiyonu sollamıştı. demek ki hollywood bir gösteriş makinesinden ibaret değildi, marjinal yaratıcı çabaları nasıl takdir edeceğini hâlâ biliyordu. belki de öyledir. fakat şöyle de bir durum var: bütün o mistifikasyonlarıyla beraber "avatar", küresel askeri-sınai komplekse karşı çıkanların yanında açıkça saf tutarken, "the hurt locker" abd ordusunu, içinde yaşadığımız insani müdahaleler ve militarist pasifizm çağında bizatihi o ordunun imajına çok daha iyi ayak uyduran bir tarzda sunuyor.

film abd’nin ırak’taki askeri müdahalesine dair tartışmayı büyük oranda görmezden geliyor ve bunun yerine, görev başında olan ve olmayan, tehlike ve yıkımla başa çıkmaya mecbur bırakılan sıradan askerlerin her günkü zorlu mesailerine odaklanıyor. görünürdeki belgesel tarzıyla, bir patlayıcı imha birliği’nin (EOD) hikâyesini, ya da daha ziyade bir vinyet dizisini anlatıyor. bu son derece semptomatik bir tercih: asker olmalarına rağmen öldürmüyor, sivilleri öldürmeyi amaçlayan terörist bombalarını etkisiz hale getirerek hayatlarını riske atıyorlar - liberal gözlerimize bundan daha sempatik gelecek ne olabilir? süregiden terörle savaş’ta ordularımız, bombalayıp yerle bir ettiklerinde bile (sonuçta bu tür EOD birliklerinden ibaret değiller), terörist şebekeleri her yerdeki sivillerin hayatlarını daha güvenli hale getirmek adına sabırla etkisizleştirmiyor mu?

fakat filmin dahası var. "the hurt locker" hollywood’a, son dönemde 1982’deki lübnan savaşı hakkında çekilen iki israil filminin başarısını da açıklayan trendi geri getirdi. bu filmler ari folman’ın belgesel animasyonu "beşir’le vals" ve yönetmenin genç bir askerken yaşadıklarına dayanan, olayların büyük kısmının klostrofobik bir biçimde bir tankın içinde geçtiği samuel maoz imzalı "lübnan lübnan". maoz’un filmi, israil hava kuvvetleri tarafından zaten bombalanmış bir lübnan kasabasındaki düşmanları "temizlemek"le görevlendirilen dört tecrübesiz askeri takip ediyor. aktörlerden biri olan yoav donat 2009 venedik festivalinde kendisiyle yapılan söyleşide şunları söylüyor: “bu size ‘sadece bir film izliyorum’ diye düşündüren bir film değil. bu size savaşta olduğunuzu hissettiren bir film.” maoz da filminin israil politikalarının kınanması değil, yaşadıklarına dair kişisel bir muhasebe olduğunu vurguluyor: “benim hatam filme lübnan adı vermek, çünkü lübnan savaşının özünde diğer savaşlardan hiçbir farkı yoktu ve benim için siyasi olmak yönündeki her teşebbüs filmi düzleştirecekti.” bu en saf haliyle ideolojidir: failin travmatik tecrübesine odaklanmak, savaşın bütün etik-siyasi arkaplanını silebilmemizi sağlar.

sorgulamıyoruz, özdeşlik kuruyoruz...

"the hurt locker"ın gündelik dehşete ve bir savaş bölgesinde görev yapmanın travmatik etkilerine dair tasvirleri, onu abd ordusunun insani rolü üzerine john wayne’in kötü şöhretli "yeşil bereliler"indeki gibi duygulu kutlamalardan kilometrelerce uzağa koyuyor gibi görünüyor. ancak şunu da akılda tutmalı: "the hurt locker"da savaşın saçmalıklarına dair ters-gerçekçi sunum kafa karıştırıyor ve böylece kahramanlarının "yeşil bereliler"deki kahramanlarla tam da aynı işi yaptığı olgusunu kabul edilebilir kılıyor. ideoloji, tam da görünmezliği dahilinde, hiç olmadığı kadar burada duruyor: evlatlarımızla birlikte biz de oradayız; orada ne yaptıklarını sorgulamak yerine onların korkusu ve acısıyla özdeşlik kuruyoruz.


slavoj žižek, london review of books

5 Nisan 2010 Pazartesi

HOSTEL GOES POLITICS


herkes blogunda vizyona yeni giren filmleri tanıtıyor, ben - hıyar gibi - 2006 yılında çekilmiş ve geçtiğimiz hafta almanya'da televizyonda yayınlanana kadar gözümden kaçan bir filmi tanıtayım dedim: five fingers...

kısa filmleri ve çektiği reklamlar için çeşitli ödüller almış olan abd'li genç yönetmen laurence malkin'in ikinci uzun metrajlı filmi five fingers'ta başrolleri ryan phillippe ve laurence fishburn paylaşıyor. fishburn'le ilişkim, 90'larda altıma sıçırtan event horizon üstünden geliştiğinden bir gerilim filminde yeniden karşıma çıkması gerilmem için tek başına yeterliydi. ama malkin'in filmi insanı gerecek daha bir çok unsur içeriyor.

film, hollandalı iş adamı martjin'in ingiliz koruması gavin'le beraber faslı çocuklar için bir beslenme programı başlatmak üzere fas'a gitmesiyle başlıyor. yalnızca işini yapan gavin'le yardımsever martjin'in idealizmi arasındaki uçurum; dünyaya farklı pencerelerden bakan iki avrupalı tipiyle ilişkiye sokuyor izleyiciyi. ancak kısa süre sonra filmin karakter paleti martjin ve gavin'in bir otobüs yolculuğu sırasında kaçırılmalarıyla "öteki"leri de içine alacak şekilde genişliyor.

gavin tutsak oldukları eski fabrika binasında acımasızca öldürülüyor ve böylece "gerçek film" başlıyor: kaçıranların lideri ahmed(fishburn) ve martjin arasındaki satranç oyunu... işkence tehdidi kısa süre içinde aynı zamanda jazz piyanisti olan martjin'in parmaklarının fas'a neden geldiği sorusuna tatmin edici bir yanıt ver(e)mediği sürece teker teker kesilmesine bırakıyor. (five fingers!)

izleyicinin olaylar ve karakterler hakkındaki bilgisinin her sahneyle yenilenmek zorunda kaldığı, başlangıçta hiçbir şey bilmezken, zamanla edindiği bilgilere karşı kuşkulu yaklaşmayı öğrendiği bir film five fingers. sorgulanması sırasında martjin'in gerçeği kavrama çabasının "neden olduğunu sen de biliyorsun" gibi cevaplarla çıkmaz sokaklara sürüklenmesi, martijn kadar izleyiciyi de bunaltıyor. malkin izleyicinin kafasındaki "batılı", "müslüman", "terörist" gibi klişelerle başarıyla oynuyor ve film bittiğinde hırpalanmamış bir klişe kalmıyor.

five fingers, bir başyapıt değil kuşkusuz, ama izlenmeye değer bir film çıkmış ortaya. biraz hostel, bir tutam da olağan şüpheliler...

24 Şubat 2010 Çarşamba

MEPHISTO vs. FAUSTUS


yahudi bir anne-babanın çocuğu olan ve holocaust vahşetinden aile dostlarının yanında saklanarak kurtulan macar yönetmen istván szabó’nun başyapıtı mephisto, hırsın bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğinin öyküsü.

film, thomas mann’ın aynı adlı romanının – birkaç ufak farkı görmezden gelecek olursak – oldukça sadık bir uyarlaması. mephisto, “nasıl oldu da kitleler faşist diktatörlüğü desteklediler?” sorusuna bir yanıt verme çabası olmasının yanında mann’ın nasyonel sosyalizm yıllarında çıkarı uğruna siyasi görüşlerini bir kenara bırakıp nazi iktidarının destekçisi haline gelen kayınbiraderi gustaf gründgens’le hesaplaşması aynı zamanda. gründgens’le romanın – ve filmin – ana karakteri hendrik höfgens arasındaki benzerlik, ikisinin de kişisel hayallerini gerçekleştirmek uğruna, ki her ikisinin de hayali mephisto’yu oynamak, çok daha değerli bir şeyi, vicdanlarını, yarı yolda bırakmalarında doruk noktasına ulaşıyor.


ilerleyen yıllarda szabó’nun başka filmlerinde de karşımıza çıkacak olan klaus maria brandauer’in oynadığı ana karakter hedrik höfgen, hamburg’da küçük bir tiyatroda oyunculuk yapmaktadır. yirmili yılların sonunda tiyatroyu geniş halk kitlelerine ulaştırma girişimi, hem aşırı hırslı ve kaprisli karakterinin, hem de sanatsal beklentilerinin yüksekliğinin kurbanı olur. höfgen kötü bir insan değildir, ama sempatik olduğu da söylenemez.

tiyatro aşkıyla siyasi görüşlerini hamburg’un avantgarde sanat ortamında harmanlaması çok da zor olmaz, “proleter tiyatro” yapmaktadır. baş döndürücü bir yükseliş yaşayan nazilere karşı olan tutumunu gizleme ihtiyacı hissetmez. ancak bu ikiliye başarı hırsının eklenmesiyle oluşan gerilim üçgeninde kaybeden önce hayat görüşü, sonunda da vicdanı olacaktır.

bir burjuva ailesinin kızıyla yaptığı evlilik, kısa süre içinde önünde hayalini dahi kuramayacağı kapıların açılmasında altın anahtar işlevi görür. konuk oyuncu olarak berlin’deki büyük bir tiyatroya kabul edilen höfgen, büyük yeteneğinin ve hırsının yardımıyla tiyatronun önce kalıcı bir parçası, sonraysa yıldızı haline gelecektir.

ancak höfgen’in tiyatro sahnesinde zirveye doğru hızla tırmandığı basamaklar ne kadar bir rüyanın gerçekleşmesiyse, hitler’in siyaset sahnesinde en tepeye yaptığı sıçrayış da bir o kadar kabustur. sevgilisi juliette martins’in yerini zengin bir ailenin kızı olan barbara bruckner’in alması, hamburg’daki “halk tiyatrosu”nun berlin’in cafcaflı ortamına yenik düşmesi, höfgen’in başarı uğruna feda edeceklerinin küçük bir parçasıdır yalnızca. karısının nsdap’nin iktidara gelmesinin ardından ülkeyi terketme teklifini “anadilinin bir tiyatrocu için herşey olduğu” gerekçesiyle geri çevirir.

bu noktada filmin bize ne anlatmak istediği artık açığa çıkmaya başlamıştır: “sanat asla sadece sanat değildir.” höfgen, vicdanının kendisine sorduğu bütün soruları aynı yanıtla geçiştirdikçe daha da derine batacaktır: “ben sadece bir tiyatrocuyum.”

kendini sanatın siyasetten bağımsız olduğu yalanıyla uyuturken, zirve yürüyüşünde daha birçok taviz verecektir. goethe’nin faust’unda mephisto rolünde hem kariyerinin, hem de sanatının doruğuna ulaşır. prusya başbakanı (bkz: hermann göring) höfgen’e yine mephisto rolünde hayran olacak ve kanatları altına alacaktır. artık tiyatroculuk kisvesi altında mutlak otoritenin karşısında soytarılık yapacağı günler gelmiştir.

başbakanla ilişkisi ve tüm ilkelerini kariyerine feda etme, vicdanının sesini susturma yetisi höfgen’i devlet tiyatrolarının başına getirecektir. ancak bu rolde de nazi iktidarının bir kuklasından başka bir şey değildir, tek değişen gün geçtikçe daha büyük bir kukla haline gelmesidir. hangi oyunun sahneleneceğini belirleme özgürlüğü yoktur. her anını egemenlerin isteklerini – daha doğrusu emirlerini – yerine getirme zorunluluğunu hissederek geçirir. zirve yolunda vicdan adı verilen yükten kurtulmayı başaran höfgen, zirvede kalmanın da aynı yoldan geçtiğinin farkındadır: diktatörlüğe karşı sesini yükseltmek isteyen bir başka tiyatrocuya yardım elini uzatmayacaktır. ancak yakın bir arkadaşının naziler tarafından öldürülmesi sonucunda ağzını açmaya cesaret eder, ancak başbakan “bir böcek gibi ezilmek istemiyorsa” siyasete bulaşmamasını öğütler: o “sadece bir tiyatrocu”dur. ve “sadece bir tiyatrocu” olduğu için bir böceğe dönüşmüştür...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...