hip hop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hip hop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2011 Cuma

JON LAJOIE


jon lajoie, benim hip hop yıldızım! ve - benim gibi - hip hop klişeleriyle barışması mümkün olmayan insanların hiphop yıldızı olmaya aday. lajoie, aslen bir müzisyen değil, komedyen ve oyuncu. kanada televizyon ve radyolarında aralarında bir "arkası yarın"ın da bulunduğu binbir çeşit programda rol almış. ancak kanada dışındaki ününü hiphop parçalarına borçlu.

lajoie'yı ilk "guns don't kill people, I kill people with guns"la ("silahlar insanları öldürmez, ben insanları silahlarla öldürürüm") tanıdım. kendini "mc vagina" olarak tanıttığı parçada hiphop klişelerinden, "gerçek bir erkek" ve tehlikeli bir gangster imajını ve o kadar abartıyor ki, normal bir hip hop parçasında - eğer amacınız bilinçli-bilinçsiz verilen mesajları incelemek değil, yalnızca müzikten keyif almaksa - arada kaynayacak bu motifler dinleyicinin gözüne (ya da kulağına mı demeliydim?) sokuluyor: "I buy a lot of expensive things, because I have a lot of money. you can't afford a lot of expensive things, because you don't have a lot of money. haha, you want these expensive things, but you can't afford them. that means that you're not cool, because you're just a poor person." ("ben bir sürü pahalı şey alıyorum, çünkü benim çok param var. siz bir sürü pahalı şey alamazsınız, çünkü sizin çok paranız yok. haha, siz de o pahalı şeyleri istiyorsunuz, ama alamazsınız. 'cool' değilsiniz, çünkü fakirsiniz.") ve devam ediyor: "stupid poor people, stupid poor people, you can't even afford food" ("aptal fakir insanlar, aptal fakir insanlar, yiyecek alacak paranız bile yok")...



 jon lajoie'nın tek parçayla ünlendikten sonra tarihe gömülenlerden olduğuna karar veriyordum ki, "show me your genitals"ı ("bana cinsel organını göster") keşfettim. lajoie, "show me your genitals"la hip hop'un "gerrrçek errrkek"lere dair bir şey olduğunun altını daha bir kalın çiziyor: "no, I don't have feelings, because feelings are gay" (hayır, duygularım yok, çünkü duygular eşcinseller içindir") ya da "women are good for three things: cooking, cleaning and vaginas." ("kadınlar üç şey için iyidir: yemek pişirmek, temizlik ve vajinaları.") lajoie'nın parçalarında, anaakım hip hopçuların tercih ettiği argo karşılıklarının yerine, neredeyse "tıbbi" bir dil kullanılarak "vagina", "genitals", "penis" gibi sözcüklerin tercih edilmesi, anaakım hiphop'un cinsiyetçi dilini gözler önüne seriyor.




jon lajoie'nın tek bulaştığı hip hop değil, paul mccartney'den ("blackbird") coldplay'e, radyo kanallarının müzik yapımcılarının çıkarları doğrultusunda yayın politikalarını belirlemelerinden ("radio friendly song") 90'ların "boy band"lerine ("pop song"), anaakım medyanın aptallaştırıcı etkisinden ikiyüzlülüğüne ("michael jackson is dead") birçok konuya müzik yoluyla sataşıyor.

lajoie, stand-up şovuyla şarkılarını sahneye taşıyacağı bir avrupa turnesi yapacağını açıklamış. kim bilir, yolu belki sizin yaşadığınız şehre de düşer... (güneşli pazartesiler'i amerika'dan okuyanları "adam" yerine koymamış oldum böylece. ama onlar için lajoie'dan bir alıntı gelsin: "it's not about what your country can do for you, it's about what your country can steal from other countries.")

18 Ağustos 2010 Çarşamba

DEVRİM PRIME TIME KUŞAĞINDA


herkesin bilip de kimsenin anlamadığı şeyler var dünyada. buna genel anlamda çoğu marxistin ezberlemesine rağmen, dağa doğrusu tam da ezberlediği için marxizmi anlamamasını örnek gösterebiliriz. bir diğer örnek bob marley'in "no woman, no cry"ının "ağlama birtanem" değil de, "kadın yoksa dert de yok" şeklinde algılanmasıdır. ama ben başka - "no woman, no cry"dan daha az tanınan - bir şarkıdan bahsetmek istiyorum: "the revolution will not be televised"...



bugün hip hop'un öncülü olarak kabul edilen gil scott-heron'ın bu başyapıtı 1969 yılında abd'de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin zirvesine ve daha adil ve özgür bir dünya için devrim talebini seslendiren gençlik hareketine eşlik ediyor, devrimin insanların bilinçlerinde radikal bir dönüşüm anlamına geldiğini vurguluyordu. tabii bu şarkının kaderi de bob marley'ninkinden farklı olmadı, insanlar yalnızca nakaratından anlam çıkartmakla yetindiler. ve sonuçta anladıkları kitlelerin sokaklara dökülüp iktidarı alaşağı ettikleri somut bir eylem olarak devrimin televizyondan canlı yayınlanmayacağıydı.

yanlış anlama, heron'ın söylemek istediğinin önüne geçti kesinlikle, şarkıyı bilen neredeyse herkesin bilincine işledi. heron'ın sözleri bugün hala anlamlı, devrim aynı zamanda insanların yeni ve daha güzel bir dünyayı yaratacak bir bilince ulaşmaları anlamına geliyor. oysa "ayaklanmanın televizyonda gösterilmemesi" anlamı açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. bugün cnn'in, al-jazeera'nın kendi binalarının işgal edilmesini bile canlı yayınlayacaklarını - ve bununla ciddi ratinglere ulaşacaklarını - tahmin etmek güç olmasa gerek.

girişin gelişme ve sonuçtan anlamsız derecede uzun olduğu bir yazı oldu, zira derdim aslında gil scott-heron'dan ve "the revolution will not be televised"dan bahsetmek değil, "devrim"in kesinlikle televizyondan canlı yayınlanacağına dair bir kanıt sunmaktı...

econstories.tv, von hayek ve keynes'e ekonomik kriz hakkında rap yaptırmış. içerik pek parlak değil, ama zeitgeist'ı ("çağın ruhu") anlamak açısından kaçırılmaması gereken bir video bence...





"the revolution will not be televised"dan sonra böyle bir şarkı dinlettiğim için suçluluk duygusu hissettim, bari birincisinin sözlerini yazayım kapanış olarak da, gönlünüzün tadı tümden kaçmasın giderayak...

you will not be able to stay home, brother.
you will not be able to plug in, turn on and cop out.
you will not be able to lose yourself on skag and skip,
skip out for beer during commercials,
because the revolution will not be televised.

the revolution will not be televised.
the revolution will not be brought to you by xerox
in 4 parts without commercial interruptions.
the revolution will not show you pictures of nixon
blowing a bugle and leading a charge by john
mitchell, general abrams and spiro agnew to eat
hog maws confiscated from a harlem sanctuary.
the revolution will not be televised.

the revolution will not be brought to you by the
schaefer award theatre and will not star natalie
woods and steve mcqueen or bullwinkle and julia.
the revolution will not give your mouth sex appeal.
the revolution will not get rid of the nubs.
the revolution will not make you look five pounds
thinner, because the revolution will not be televised, brother.

there will be no pictures of you and willie may
pushing that shopping cart down the block on the dead run,
or trying to slide that color television into a stolen ambulance.
nbc will not be able predict the winner at 8:32
or report from 29 districts.
the revolution will not be televised.

there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of whitney young being
run out of harlem on a rail with a brand new process.
there will be no slow motion or still life of roy
wilkens strolling through watts in a red, black and
green liberation jumpsuit that he had been saving
for just the proper occasion.

green acres, the beverly hillbillies, and hooterville
junction will no longer be so damned relevant, and
women will not care if dick finally gets down with
jane on search for tomorrow because black people
will be in the street looking for a brighter day.
the revolution will not be televised.

there will be no highlights on the eleven o'clock
news and no pictures of hairy armed women
liberationists and jackie onassis blowing her nose.
the theme song will not be written by jim webb,
francis scott key, nor sung by glen campbell, tom
jones, johnny cash, englebert humperdink, or the rare earth.
the revolution will not be televised.

the revolution will not be right back after a message
bbout a white tornado, white lightning, or white people.
you will not have to worry about a dove in your
bedroom, a tiger in your tank, or the giant in your toilet bowl.
the revolution will not go better with coke.
the revolution will not fight the germs that may cause bad breath.
the revolution will put you in the driver's seat.

the revolution will not be televised, will not be televised,
will not be televised, will not be televised.
the revolution will be no re-run brothers;
the revolution will be live.

12 Ağustos 2010 Perşembe

YAĞMUR


ilkokulda sosyal bilgiler, daha sonraysa coğrafya dersinde bölgesel iklimlerle ilgili ezberlediğim tekerleme gibi cümleler dolanıyor beynimde: "yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve yağışlı"...

coğrafyadan tarihe okulda gördüğümüz her ders - hem içeriği, hem de bakış açısı anlamında - "milli" olduğu için akdeniz'de maki olduğunu, doğu karadeniz'de tütün ekildiğini ve konya ovası'nın türkiye'nin "tahıl ambarı" olduğunu dinledik her sene, ama dünyanın geri kalanıyla ilgili pek bir şey anlatılmadı bize.

almanya'nın iklimi hakkında okulda bize bir şeyler anlatmış olsalar şöyle olurdu tekerlememiz herhalde: "almanya'da yağmur yağar, yağmur yoksa bilin ki kar yağıyordur."

daad'nin ("deutscher akademischer auslandsdienst" - almanya akademik yurtdışı hizmetleri) türkiye ve yunanistan gibi ülkelerden üniversite okumak için gelmek isteyenlere dağıttığı broşürde aşağı yukarı şöyle yazıyordu: "sakın yazlar sıcak ve güneşli olacak diye beklentiye girmeyin, almanya'da en çok yağmur yaz aylarında düşer." hem de bu bilgiyi insanlara daha almanya'ya ayak basmadan veriyorlardı ki, sonradan "yok efendim, ben duymadım, bilmiyordum." olmasın. "almanya'da yağmur yağar, yiyorsa gelirsin!"

nürnberg'de iki gündür aralıksız yağmur yağıyor ve ben bugün bardaktan boşanmak halt etmiş, kovayla tepemden dökülüyorcasına bir yağmura yakalandım - hani insanı eve gelince donunu da çıkarıp sıkmak zorunda bırakan cinsten. başka bir konu hakkında yazı yazmam olanak dışı şu anda. ve yağmurun yağmasının "tamamen normal" olmasının insanın hayatını nasıl kararttığını yaşamayan bilemez.

tabii bu bardağın boş kısmı (su nasıl bardağın boş kısmı olacaksa?), sürekli yağmur yağınca her taraf da yeşillik oluyor. ormanlar, çayırlar... daha bahçesini sulayan bir insana denk gelmedim mesela.

ama insan hem yeşil olsun, hem de güneş açsın istiyor tabii. biri italya, diğeri türkiye kökenli iki köln-flittard'lıdan oluşan anti-kapitalist hip-hop grubu microphone mafia da almanya'da yaşayan bütün insanların ortak derdini dillendiriyor: "her mit dem schönen leben, wir wollen sonne statt regen!" (güzel yaşamı verin bize, yağmur yerine güneş istiyoruz!)

26 Mayıs 2010 Çarşamba

VAZGEÇEMEYECEĞİM ŞARKILAR - VII

keny arkana - la rage...



herhalde çok az şarkı söylendiği dili anlamayanlara bile derdini bu kadar iyi anlatabilir...

15 Nisan 2010 Perşembe

MICROPHONE MAFIA feat ESTHER BEJARANO


esther bejarano auschwitz toplama ve imha kampı'ndan canlı kurtulan az sayıda insandan biri. nazi almanyası'nın en büyük toplama kampı olan auschwitz'e giren 1 milyon 300 bin insandan yalnızca 200 bini hayatta kalmayı başarmıştı.

almanyalı yahudi bir ailenin kızı olan esther bejarano, küçük yaşta piyano çalmayı öğrenmiş olması sayesinde auschwitz kız orkestrası'nda akordeon çalarak yavaş, ama kesin bir ölüm anlamına gelen zorunlu çalışma koşullarından ve gaz odasına gönderilmekten kurtulmuştu. o günleri aşağıdaki sözlerle anlatıyor...

"polonyalı bir müzik öğretmeni olan bayan çaykovska'nın bir akşam yattığım blokta enstrüman çalabilen kadınlar araması benim için büyük bir şanstı. ss ona bir kız orkestrası kurmasını emretmişti. başvurup piyano çalabildiğimi söyledim. bayan çaykosvka 'burada piyanomuz yok' dedi, 'ama akordiyon çalabiliyorsan seni deneyeceğim.' daha önce hayatımda elime hiç akordiyon almamıştım, ama artık taş taşımamak için herşeyi denemek zorundaydım. akordiyon çalabileceğimi söyledim. 'du hast glück bei den frauen, bel ami'yi çalmamı emretti. şarkıyı biliyordum, çalmaya tekrar alışmak için birkaç dakika süre istedim. bir mucize gerçekleşti: şarkıyı, hatta akorlarını basarak çaldım. ben ve iki arkadaşım orkestraya kabul edildik.

kız orkestrası'nın auschwitz-birkenau'daki görevi zorunlu çalışma birlikleri sabahları çıkarken ve akşamları kampa dönerken giriş kapısında durmak ve müzik çalmaktı. tutsakların bizim müziğimize uyarak bir adım yürümelerine yardımcı olduğumuz için hepimiz vicdan azabı çekiyorduk.

ama başımıza çok daha beteri de gelecekti: ss, avrupa'nın her köşesinden sayısız yahudinin içinde oturduğu, gaz odalarına kadar döşenmiş raylarda giden yeni trenler geldiğinde ve içlerindeki herkes gazla zehirlenerek öldürüldüğünde de giriş kapısında durmamızı ve çalmamızı emretti. insanlar bize el sallıyor, kuşkusuz müzik çalınan bir yerin o kadar da kötü olamayacağını düşünüyordu. bu nazilerin taktiğiydi; bütün bu insanların mücadele etmeden ölüme gitmelerini istiyorlardı. ama biz nereye gittiklerini biliyor, gözlerimizde yaşlarla çalmaya devam ediyorduk. ama hiçbir şey yapamazdık, çünkü arkamızda ss zalimleri ellerinde tüfekleri bekliyordu."


ırkçılığa, her türlü ayrımcılığa ve sosyal adaletsizliğe karşı şarkılar yapan kölnlü hip-hop ikilisi microphone mafia, esther bejarano'yla birlikte "per la vita" adında bir albüm yayınladılar. albüm eski direniş şarkılarının cover'larından ve yahudi ezgilerinden oluşuyor. şarkı sözleri bertolt brecht, nazım hikmet, mikis theodorakis ve boris vian gibi isimlere ait. aşağıda "per la vita"dan savaş karşıtı bir şarkı olan "deserteur" (deserteur asker kaçağı anlamına geliyor.) ve "zu ejns, zwej, draj"...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...