islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2011 Cumartesi

"AĞABEYLER"


aşağıdaki metin ruşen çakır'ın "ayet ve slogan - türkiye'de islamcı oluşumlar" adlı kitabından alıntı. çakır, 80'lerin ikinci yarısında yayınlanan islamcı dergi "girişim"in genel yayın yönetmeni ve başyazarı mehmet metiner'in varolan islamcı grupların durumuna dair analizini özetlemiş. ne yazık ki metiner'in yazdığı orjinal metne ulaşmam - kitapta sayı, sayfa vs. belirtilmediğinden - çok zor olduğu için çakır'ın özetini buraya aktarıyorum. mehmet metiner'in analizi, islamcılar açısından geçerli olmanın ötesinde radikal sol için de yazıldığı zaman olduğu gibi bugün de geçerli olduğundan güneşli pazartesiler'de paylaşmayı uygun buldum...

"müslümanların değişik grup ve cemaatler etrafında toplanmaları doğal, hatta islami hareketin gelişimi için şarttır. ancak türkiye'deki islami gruplar, bu grup gerçekliğinden bağnaz grupçuluğa varmışlardır. herkes kendisini islami hareketin merkezine oturtuyor. birliğin ancak kendi etraflarında mümkün olabileceğini söylüyor. kimse eleştiriye tahammül etmiyor. kendi dışlarındakilerin de bazı konularda doğruyu savunabileceklerini kabul etmeyip, onların hep yanlışlarını arıyorlar. sonuçta kendileri gibi davranmayanları inkar edip 'batıl' damgası vuruyorlar. bütün bu yanlışlıklar tahakküm hırsından kaynaklanmaktadır. bu hırs sıklıkla, insanlara hükmetmek, onların düşüncelerine, davranışlarına yön vermek isteyen grupların lider kadrolarında, 'ağabeyler'de gözlemlenir. onlar, uygun görmedikleri değişiklik ve yeniliklere karşı durmaya çalışırlar. bağlılarının neyi okuyup, neyi okuyamayacağına, kimlerle konuşup, kimlerle konuşamayacağına kendiler karar vermek isterler. bu konumlarını sağlayabilmek ve koruyabilmek için 'ağabeyler' kendilerini 'masum' (günahsız, yanılmaz) olarak göstermeye çalışırlar. 'üstün insan' konumlarını inandırıcı kılmak için 'iyi insanların, iyi ve güzel olan herşeyin geçmişte kaldığı' görüşünü beyinlere kazırlar. yani 'iyiler göç etmiş' geriye hep 'kötüler kalmış'tır. kendileri ise bu kötülerin en iyisidir." 
(siyasi bir ideoloji olarak değil, bir tavır olarak) muhafazakarlığın dili, yöntemleri her yerde aynı demek...

16 Aralık 2010 Perşembe

DOMUZ ETİ YEMEM!


almanya'ya göçtüğüm ilk günlerde, üniversiteye kaydolabilmek için vermem gereken bir almanca sınavına katılan bütün türkiyelilerle tanışmıştım. hem sadece ben de değil, faşistinden islamcısına, "ne sağcıyım, ne solcu"cusundan pkk sempatizanına herkes birbiriyle tanışmıştı. yeni bir ortama girdiğinde insanın ilk tanıştıkları, genellikle zamanla "arkadaşlık" statüsüne erişemeden eleneceği neredeyse kesin, "denize düşen yılana sarılır" tarzı acil durum tanıdıkları oluyor. ben de tanıştığım gençlerle "sudan çıkmış balık" olmak dışında hiçbir şey paylaşmadığımdan, kendimize daha çok benzeyen, daha fazla (hatta belki de herhangi bir) şeyi paylaşabileceğimiz insanlar karşımıza çıkana kadar birlikte zaman öldürdük.

hiçkimseyi tanımadığınız, hiçkimsenin de sizi tanımadığı bir yerde birileri tarafından kahve içmeye davet edilmek olay oluyor. kimin çağırdığının pek de önemi yok, gidiyorsunuz. ben de, islami-muhafazakar yönü ağır basan birkaç türkiyeli gencin italyanlar'ın işlettiği bir spaghetteria'da kahve içme önerisini - "savaş ve barış"ı yeniden okumakla meşgul olduğum o günlerde - en sonunda tolstoy haricinde bir insanla muhattap olabilmenin verdiği sevinçle kabul etmiştim.

ilk defa gittiğim mekanda zeytinyağlı sebzelerden oluşan bir büfede tabağınızı tepeleme doldurmanın oldukça hesaplı olduğunu görmek - özellikle de almanya'da domuz sosisi ve patates kızartması haricinde bir şey yenmediği önyargımı üstümden hala tam olarak atamamış olduğumdan - beni bayağı bir sevindirmişti. kahvedaşlarıma konuyu açtığımda hayatımın en büyük şoklarından birini yaşamıştım: "ya içinde domuz eti varsa?"

etsiz zeytinyalı sebze yemeğinin içinde (bahsettiğim patlıcan-biber kızartması, zeytinyağlı enginar, mantar sote, kabak kızartması gibi yemekler / italyanlar bizim ayçiçek yağında yaptığımız kızartmalar için zeytinyağını tercih ediyor.) domuz eti olma ihtimalinin insan eti olma ihtimalinden yüksek olmadığı açık olsa da; domuz eti paranoyası, kafasını böyle basit gerçeklere takmıyordu.

daha sonra muhabbeti biraz daha ilerlettiğim günlerde - islam'ı gerçekten ciddiye alan birkaçı dışında - domuz eti yememeye and içmiş müslüman türk gençlerinin içki içmekle, diskoda - hiçbiri başarıya ulaşmasa da - "rus hatun götürme"ye çabalamakla ve daha binbir "günah"la hiçbir sorunlarının olmadığına tanık oldum. domuz eti yememek, almanlaşmamanın, almanya toplumuyla araya mesafe koymanın en büyük sembolüydü. yıllardır görmediğim bu gençler arasında hala bilerek domuz etinin tadına bakan olduğunu sanmıyorum.

uyuşturucu danışma merkezinde çalıştığım günlerde düzenli eroin kullanan türkiye kökenli göçmenler arasında dahi domuz eti yememe konusunda net bir tavır olduğuna tanık oldum. tüm günahlar bir yana, domuz eti yemek bir yana. genel anlayış "her müslüman günah işleyebilir, ama domuz eti yiyen dinder çıkar" minvalinde. başka bir insana tecavüz etmek dahi midesini bulandırmayacak insanlar, domuz etinin kokusunu alınca suratını ekşitiyor.

domuz eti paranoyası, madalyonun yalnızca bir yüzü. diğer yüzdeyse "zaman kaybetmeden" avrupalılaşmak için uçaktan indiği gibi domuz pirzolası yemeye koşmak var. ve inanın bu da hiç de nadir bir tavır değil. böylece yukarıda anlattığım "ölürüm de domuz eti yemem"cilerle araya mesafe konmuş, yüz küsür senelik kalkınma politikalarıyla, hiçkimsenin içeriden görmediği heybetli opera ve bale sahneleriyle vs. erişilememiş "muasır medeniyetler seviyesi"ne 5-6 euro'ya ve on beş dakikada dikey geçiş yapılmış oluyor. tabii bir yandan avrupalılar'a da mesaj çakılıyor: "siz bizi yanlış tanımışsınız. bu adamlar ("gurbetçiler") bizim köylülerimiz, hem onlar geldikleri dönemin ahlak anlayışında çakılı kalmışlar. biz aslında sizin sandığınızdan bambaşkayız, sizin gibiyiz. beni/bizi de alın aranıza."

neticede domuz eti basit bir yiyecek (ya da basit bir günah) olmaktan çıkıyor. kafalarda karpuz gibi ortadan ikiye yarılan dünyada hangi "medeniyet"ten olduğunuzun kanıtına dönüşüyor. efendim, ne demiştik: "yemek asla sadece yemek değildir"...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

EŞCİNSELLİĞE DE KARŞI TARAF


dün taraf gazetesinde murat kapkıner'in eşcinsellik, hastalık, günah konularına değindiği bir yazı yayınlanmış. eşcinselliğin neden basitçe "günah" olarak adlanrılamayacağını, kısacası neden "hastalık" olduğunu anlatıyor kapkıner.

"batı"da homofobiyi islama içkin bir özellik olarak göstermeye dayanan ve sözde eşcinsel haklarını koruma adına yapılan bir ayrımcılık - ki bu ayrımcılığa "homomilliyetçilik" adı verilmeye başlandı bir süredir - benim de konu hakkında yazmama yol açmıştı. uzunca (ancak ne yazık ki arapça bilmemem yüzünden çevirilere ve ikincil literatüre dayanan) bir araştırma sonrasında "islam dünyası"nda 18. yüzyılda "eşcinsellik"in keşfi (daha doğrusu "batı"dan ithali) ve öncesinde homoerotik ilişkilerin "islam dünyası"nın incelediğim bölümünde (arapça konuşulan ülkeler, iran ve türkiye) nasıl görüldüğüyle ilgili kapsamlı bir makale yazmıştım. bu yazı ne yazık ki almanca ve 25 sayfalık bir yazıyı türkçe'ye çevirmek (ki çevirmeye üşenmesem dahi uzunluğu itibariyle blogda yayınlamak) zor olduğundan almanca bilen bir azınlığa istek olursa mail yoluyla ulaştırmayı önerebilirim.

kapkıner şöyle demiş:

"mesela demek istiyorum ki bir müslümanın eşcinselliğe günah ya da sevap diyebilmesi için o fiili anlaması, bilmesi gerekir. ki yaratılışı bozulmamış değil mümin hiçbir insan bu fiili esasen anlamaz, bilmez. biliyorum, anlıyorum dediği anda, o anomaliden kendisinde de kısmen var olduğunu çıkarırız. ve çıkarsama hiç de sağlıksız değildir. bir felsefî sonuçtur. yaratılışı bozulmamış insan, anlamak bir yana ilkin tiksinti duyar."


kısacası eşcinsel anormaldir, müslüman normaldir. dolayısıyla müslüman dediğin eşcinselden tiksinir. bu da iyidir, doğrudur, zira "felsefi bir sonuçtur".

"islam dünyası"nda tarihte homoerotik ilişkiler cezalandırılmışsa da, "batı"da olduğundan çok daha hoşgörüyle yaklaşılmıştır. hatta öyle dönemler olmuştur ki, oğlanlara yazılan aşk şiirlerinin sayısı kadınlara yazılanları aşmıştır. "eşcinsel" kavramının ithali, ancak napolyon'un ordularının mısır'ı işgali sonrasında "batı"nın gücünün, "islam dünyası"nın geri kalmışlığının kabulü ve bu durumdan çıkış yolları aranması sonucunda avrupa'da türemiş düşünce kategorilerinin üstlenilmesi, uyarlanmasıyla gerçekleşmiştir.

aynı dönem arap milliyetçiliği ya da islamcılık gibi birçok siyasi akımın doğuşuna tanıklık eder. kısacası islamcılık belirli bir tarihi olan bir siyasi harekettir. ve eşcinsellik karşısında takındığı tutum islam'dan çok doğduğu çağdan, o çağa egemen olan düşünüş biçiminden, avrupa'da üretilmiş "eşcinsel" kimliğinden (ve bu kimliğe yapışık olarak gelen homofobiden) etkilenmiştir.

yine kapkıner:

"eşcinselliğe günah derseniz afife kadın ve afif erkekleri aşağılamış olur, onların da potansiyel birer eşcinsel olduklarını söylemiş olursunuz. (sen buna müsaitsin demiş olursunuz.)"


islamcılığın doğuşu öncesi (ki homofobinin islamcılığa özgü olduğunu savunmuyorum, "islam dünyası"ndaki milliyetçilikler de daha az homofob değildir) müslüman coğrafyalarda kabul gören düşünce tam da kapkıner'in olmaması gerektiğini söylediği şeydir: erkekler erkeklerle cinsel ilişki kurabilir, günahtır, uzak durmak gerekir vs.

herkesin işleyebileceği bir günahtır hem de, hastalık, sapıklık vs. değil. belirli bir insan tipinin ("eşcinsel") anomalisi değil, herkesin yapabileceği bir hata...

homofobi her koşulda iğrenç bir şey, insanların bilmedikleri şeyler hakkında yazmaları da öyle...


PS binbir gece masalları'nın sansürsüz bir versiyonunu bulup okuyun.

3 Ağustos 2010 Salı

SÜPER İMAM


malezya'nın adı, "türkiye iran mı olacak?" sorusunun tekrarlana tekrarlana can sıkıcı hale gelmesine cevaben "türkiye malezya mı olacak?" sorusuna geçiş yapılmasıyla türkiye kamuoyunda anılır olmuştu. bu tür suni korku salma kampanyalarının siyasi gerçeklikle pek alakası olmaması nedeniyle pek üstünde durmamıştım konunun, şimdi de buna dair edecek lafım yok.

ama anladım ki bir başka açıdan hem türkiye malezya oluyor gittikçe, hem de malezya türkiye: medya cıvıklığı, televizyon manyaklığı. iki ülke birlikte batıyor bok çukurunda.

big brother konseptinin "bizim hassaslıklarımıza" uygun hale getirilmesiyle (öyle çük-meme gözükmeyecek, ayrıca türk gençliği sevişmez ve sıçmaz!) "biri bizi gözetliyor" doğmuş ve böylece yıllarca paparazzi programlarıyla beslenen kollektif tele-röntgencilik yeni bir aşamaya ulaşmıştı.

daha sonra her şeyin hızla "eskimeye" ve unutulmaya mahkum olduğu medya çağında türkiye'ye özgü binbir versiyonu çıktı röntgencilik programlarının. ne zaman ki senin, benim gibi insanları bir mekana tıkıp 24 saat gözetlemek televizyon izleyicisini kesmez oldu, yeni "star"lar ararken bulduk kendimizi.

popstar, alaturka star, arabesk yarışması, çocuk şarkıcılar ve daha binbir numara...

anlaşılan malezya'da bunlar da kesmemiş olacak ki (ya da ara aşamalarda pek takılmadan uzun bir sıçrayış yapmışlar), prime-time'da "süper imam" aramaya başlamışlar ve bulmuşlar da.

başlangıçta 10 "süper imam" adayının bulunduğu yarışmada her hafta bir kişi seyircilerin oylarıyla elenirken, yarışmacılar dansedip şarkı söylemek yerine ses güzelliğinin yanı sıra hatiplikte, islami usullere göre ceset yıkayıp defnetmekte, hamile kadınlara danışmanlık yapmakta ve islam'ın öngördüğü şekilde - "helal" - koyun kesmekte sınanmış yarışmada.

yarışmanın galibi, malezya'nın "süper imamı" mohammad asyraf ridzuan adında bir ilahiyat mezunu olmuş. ve bedava bir hac ziyareti, suudi arabistan'daki medine üniversitesi'nde bir master programına burslu katılma hakkı ve sonrasında malezya'nın başkenti kuala lumpur'un en büyük camilerinden birinde iş olanağı kazanmış.

sizi bilmiyorum, ama ben malezya olmaktan gerçekten korkmaya başladım. bu korku, geçtiğimiz yıllarda yaratılan gibi yapay da değil ayrıca, zira türkiye cıvıklıkta sınır tanımama potansiyelinin büyüklüğünü çoktan sayısız defalar kanıtladı.

biri bu işe dur desin, türkiye "malezya" olmasın!

19 Temmuz 2010 Pazartesi

FRANSA'DA ÖRTÜNME YASAĞI


geçtiğimiz günlerde fransa parlamentosu yüzü örten çarşaf ("nikab" ve "burka") giymeyi yasakladı. nikab ve burka giymek fransa'da artık yalnızca devlet dairelerinde, okullarda vs. değil, sokakta da yasak. yasağa rağmen örtünen kadınları 150 euro, karısını ya da kızını zorladığına kanaat getirilen erkekleri 15 bin ile 30 bin euro arası para ve bir yıl hapis cezası bekliyor.

aslında avrupa'da nikab ve burkayı ilk yasaklayan ülke bu yılın nisan ayında belçika olmuştu, ama bu yazıyı yazmak 5 milyon nüfusla avrupa'da en çok müslümanı barındıran fransa'nın yasayı çıkarmasına kısmet oldu.

ancak yasaklanan yalnızca dini bir giysi olarak çarşafın belirli versiyonları değil aslında, kamuya açık alanlarda insanların yüzünü tanınmayacak şekilde örtmesi genel olarak yasaklandı. örneğin yürüyüşlerde eylemcilerin maske, atkı vs. ile yüzlerini örtmeleri de bu yasağın kapsamına giriyor, ki tartışmanın alevlenmesi de geçtiğimiz yıl strassbourg'daki nato zirvesine karşı yapılan gösteriler sırasında yaşanan sokak çatışmaları sonrasına denk düşüyor. kanunda öngörülen üç istisna, kask takan motorsiklet sürücüleri, karnaval katılımcıları ve tanınmamak amacıyla maske kullanan polisler. bu açıdan değerlendirildiğinde yasa aynı zamanda muhaliflerin kendilerini devletten korumalarının önünde engel teşkil ediyor.

ama biz yine de işin inancı nedeniyle örtünen kadınlarla ilgili kısmına dönelim, zira böyle bir yasağın toplumun ağır bir tepkisiyle karşılaşmadan yasalaşabilmesi kesinlikle buradan geçiyor.

yasağın toplumsal destek kazanmasında iki söylem düzlemi önem kazanıyor: bunlardan birincisi "güvenlik". çarşaf giyen bir insanın kimliğinin tespit edilmesinin zorluğu ve "çarşafın altında acaba ne var?" sorusunun fransa'da gittikçe artan bir biçimde "kalaşnikof ya da patlayıcı madde olabilir mi?" sorusuyla perçinlenmesi insanların bu yasağa olumlu yaklaşmalarındaki önemli etkenlerden biri oldu. (bir de tabii inatla çarşafın altında seksi iç çamaşırı hayal etmek isteyen bir kesim var, ama o başka bir konu tabii.) insanların güvenlik gereksinimlerinin medyal propaganda aracılığıyla paranoya derecesinde polisiye-askeri anlamda bir güvenlik arayışına doğru sürüklenmesi, onyıllardır sahip olunan güvenliklerin (sağlık sigortası, ekonomik güvenceler, çalışan nüfusun sosyal hakları vs.) hızla ortadan kaldırılması sürecine eşlik ediyor. (zygmunt bauman, bu bağlamda insanların sürekli azalan oranda karşılanan "safety" gereksiniminin daha fazla "security"yle absorbe edilmesinden bahsediyor.)

sözünü ettiğim düzlemlerin ikincisiyse genel olarak insan hakları, özeldeyse kadın hakları. bir baskı aracı olarak örtünmenin kadının onurunu ayaklar altına aldığı söylemi, fransa parlamentosunun ve - şimdiye kadar ciddi bir tepki göstermeyen - halkının, ezilen müslüman kadınları kurtarma görevini kendinde görmesini sağladı. fransa devlet başkanı sarkozy yasağı meşrulaştırmak amacıyla şöyle demiş: "fransa, insanlık onuru, kadınlık onuru ve toplumun birarada yaşamı hakkında belirli değerleri olan yaşlı bir ulus. yüzü tamamen örtecek biçimde giyinme, bizim için temel, cumhuriyet için yaşamsal önemde olan bu değerleri öyle derinden yaralıyor ki, yasaktan başka bir çözüm mümkün değil."

bir kadının örtünmeye zorlanması tabii ki korkunç bir durum. ama burada korkunç olan kadının yüzünün görünmemesinden çok zorlamanın kendisi. tarihte "ileri" ve "geri" adını verebileceğimiz iki yönün olduğu, kısacası tarihin başı ve sonu olan çizgisel bir yol olduğu yanılsamasını bir kenara bırakırsak, örtünmenin yasaklanmasının özünde mini eteğin yasaklanmasından pek bir farkı yok. sonuçta devlet (ya da toplum ya da her ikisi birden) belirli bir giyinme normu saptıyor. ve bu normdan sapmayı yasaklıyor. örtünmeye zorlanan kadın, bu yasayla açılmaya zorlanıyor. ortada nesne olarak kadın, bir yandan "örtün" diyen bir iktidar çekiştiriyor, diğer yandan "soyun" diyen bir diğeri. oysa bir şekilde "onur" kavramının içi doldurulacaksa, bu kadının nesne olmaktan çıkıp özne olmasıyla mümkün.

yasaktan etkilenecek olan kadınların sayısının iki bin civarında olduğu tahmin ediliyor. değişen, buna rağmen yalnızca iki bin müslüman kadının değil, fransa'da yaşayan on milyonlarca insanın hayatı. zira bir toplumun azınlıklarına karşı nasıl davrandığı toplumun geneli hakkında da çok fazla şey anlatıyor.

örneğin rahibelik de kadının doğal ihtiyaçlarının ve özgürlüğünün din tarafından (ya da aracılığıyla) bastırılması, ancak söz konusu olan ülkenin "kendi dini" olunca toplum genelinde bir bakıp da görmeme hali egemen oluyor. sorunun çözümüne islam'dan başlanması, ağızda türkiye'deki misyoner cinayetlerini andıran bir tat bırakıyor. bir diğer mesele, ki bence bu çok daha önemli, kadınlara yönelik baskının "islam'a özel" bir durum olarak kabul görmesi, fransa toplumunun kendisini aklamasını, fransa'da kadınların hala ayrımcılığa ve baskıya tabii olduğunu göz ardı etmesini sağlıyor.

islam'ın - ve dolayısıyla müslümanların - üstüne "gerçek kötü" imajının yapışması, avrupa'da yapısal olarak antisemitizmle gittikçe daha çok benzeşen bir islamofobinin yaygınlaşmasının sonucu. "inanç"ın, dinlerin kendisiyle derdi olan bir insan olarak türkiye'de yaşadığım sürece islam'a karşı mücadele verdim. bunun yanında örneğin sinagoglara saldırı düzenlediği zamansa mağdurlara bir tekme de ben atmadım, zira aksi halde yaptığım dine karşı mücadele değil, antisemitizme, ırkçılığa eklemlenmek olacaktı.

avrupa'da insanları "özgürleştirmek" istediğini iddia edip de işe hep başkalarından başlayanlar karşıma çıktığında da aynı refleksi korumaya çalışıyorum.


PS kadın ve eşcinsel hakları hareketlerinin anaakımının "medeniyetler çatışması" kapsamında savaş çığırtkanlığı yapan koroya katılmasına dair de bir şeyler karalayacağım fırsatını bulursam.

18 Temmuz 2010 Pazar

EL-KAİDE'DEN Mİ KORKUYORSUNUZ?


"'bir şeyler yapmalıyız, hepimiz islamcı terörizm tarafından tehdit ediliyoruz. bu 21. yüzyılın en büyük tehdidi, islamcı terörizm bütün dünyayı tehdit ediyor.' (angela merkel) [...] kaç alman şimdiye kadar islamcı terörizme karşı savaşırken öldü? [...] "kabine, yılda dokuz bin kişinin pasif içicilikten öldüğünü söylüyor. [...] soru neden korktuğunuz, amacım terörü meşru göstermek değil. bunlar katiller, aşağılık katiller. ama daha fazlası değil. [...] soru neden korkuyorsunuz? el-kaide'den mi? yılda 150 bin alman sigaraya nedeniyle ölüyor, 50 bin alman içki nedeniyle ölüyor, 6 bin alman trafik kazalarında ölüyor. [...] gerçekten el-kaide'den mi korkuyorsunuz? onun yerine otobüs ve kamyon şoförlerinden korkun. çünkü gerçekten tehlikeliler. ve onları biometrik pasaportlara, internette izlenmeye ihtiyacımız olmadan sıradan trafik kontrolleriyle engelleyebiliriz. [...] neden korkuyorsunuz? yılda 6 bin alman gripten ölüyor. sars ya da kuş gribi değil, bildiğiniz gripten. yirmi yıldır yılda 6 bin ölü. ve yılda 15 bin kişi doktor hatalarından ölüyor. bu günde yaklaşık 40 ölü demek. her gün akşam haberlerinde 'bugün doktorlar 44 kişiyi öldürdü' dense insanlar doktorlardan nasıl korkardı düşünebiliyor musunuz? ama korkmuyorsunuz değil mi? günde 40 ölü; günlük hayatın risklerinden biri bu... günde 40 ölü! bu rakama ulaşmak için bir el-kaide savaşçısının kırk fırın ekmek yemesi lazım."


volker pispers

13 Temmuz 2010 Salı

BARMAK BEHDAD ANLATIYOR


madem barmak behdad'a yardım kampanyasından söz ettim, içinde bulunduğu durumun daha iyi anlaşılması için almanya'da yaşayan iran kökenli gazeteci (ve blogger) akhtar ghasemi'nin behdad'la yaptığı röportajı da türkçe'ye çevirerek bloga koyayım dedim...

sayın behdad, yaptığınız şeytan ayetleri'nin kürtçe çevirisinin yerel bir dergide yayınlanması resmi iran basını ve kimi islami kürt partileri tarafından sert bir biçimde eleştirildi. çalışmanızın sonuçları hakkında bizi aydınlatabilir misiniz?

ne yazık ki başeditör çevirinin yayınlanmasının ardından çok kez telefonla tehdit edildi. bu edebiyat başyapıtının yayınlandığı günün akşamında islami parti'nin komal'dan (ırak'ta kürtler'in yoğun yaşadığı bir bölge) yayın yapan televizyon kanalı dergiye ve çalışanlarına karşı beş saatlik bir propaganda programı yaptı. bu televizyon kanalı, insanlardaki nefreti çeviriden sorumlu olanlara karşı kışkırtmaya çalıştı. mollalar sülaymaniye ve erbil'de camilerdeki cuma namazlarında çeviriye karşı propagandayı yaydı. kürt parlamentosundaki islami meclis grubu da çevirinin kitap olarak basılmasına karşı çıktı ve benim ve başeditörün tutuklanmamız ve hakkımızda dava açılması talebiyle meclis başkanı'na mektupla başvurdu.

ayetullah humeyni'nin kitabın çevirmeni ve hatta yayıncısı hakkında ölüm fetvası verdiğini bilmeniz nedeniyle çeviriyi yapmanızın doğurabileceği sonuçlardan korkmadınız mı? ya da düşünce özgürlüğünüzü savunma konusundaki kararlılığınız mı çalışmanıza devam etmenizi sağladı?

çalışmama başladığımda humeyni'nin ölüm fetvasından tabii ki tamamıyla haberdardım. bu projeye başlamadan uzun uzun düşündüm. kürt hükümeti'nin dini olmaması gerekiyor, öyleyse neden kitaptan bölümler yayınlamayalım? birincisi, bu kitap yirminci yüzyıl edebiyatının bir başyapıtı, kürtçe'ye çevrilmesi zorunlu. ikincisi, kürt toplumunda insanlar daha ne kadar ortaçağ kafasındaki birkaç mollanın bilgisizliği ve gericiliği tarafından kısıtlanmak zorunda? şeytan ayetleri'nin islam tarihi'nin bir parçası olduğuna gerçekten inanıyorum. kitabı otantik hale getirmek için salman rushdie al-waqidi ve al-tabarito gibi tarihçilerin kayıtlarına dayanan tarihi gerçekleri kullanıyor.

genel olarak konuşacak olursak; kitabı çevirmekle ulaşmak istediğiniz neydi?

son derece islam-merkezli olan ırak'ın kürdistan bölgesi'ni aydınlatma ihtimali beni kitabı çevirmeye motive etti. daha önce de belirttiğim gibi, bu kitap neden kürtçe'ye çevrilmesin? bence çevirinin gerekliliğinin nedenlerinden biri, bölgenin gelişiminin önüne islami fundamentalistlerin gerici düşünce yapısı tarafından set çekilmesi. ayrıca kürdistan'daki din adamlarının şeytan ayetleri'ni okumadıklarından ve bu nedenle içeriği hakkında hiçbir fikirleri olmadığından eminim. söz konusu din adamları yalnızca humeyni'nin propaganda amaçlı ölüm fetvasından haberdarlar ve dolayısıyla kitabın islam'a karşı yazıldığını düşünüyorlar. eğer daha mantıklı olsalar ve insanları için iyi bir şey yapmayı gerçekten arzulasalardı, fiziksel şiddet ve suikast tehdidi yerine eleştirel bir diyaloğu tercih ederlerdi. çevirinin ikinci nedeni salman rusdie'nin eseri mükemmelleştiren yazım tarzı.

iran hükümetine ait kimi web siteleri konu hakkında yazdı ve cezalandırılmanızı talep etti. iran islam cumhuriyeti'nden hiç tehdit aldınız mı?

erbil'deki iran konsolosluğu'nun çalışanları beni iki kez telefonda ölümle tehdit etti. ayrıca birçok imam ve islami partilerin temsilcileri tarafından tehdit edildim. 8 mart 2010 günü, öğleden sonra 3'te sardasht hama salah (çeviriyi yayınlayan derginin başeditörü) süleymaniye'de sokakta vuruldu.

salah'a karşı gerçekleştirilen suikast girişimini haber aldıktan sonra alarma geçtiniz mi? kendi güvenliğiniz için ne tür önlemlere başvurdunuz?

saldırıdan bu yana güvenliğim hakkında ciddi endişelerim var. islami partiler tarafından bulunma korkusundan saklandığım barınağımı terkedemiyorum. birleşmiş milletler'i durumumdan haberdar ettim, ama ne yazık ki ciddi bir yardımları olmadı. birleşmiş milletler'in işlevi kağıt üstünde kalıyor, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan bütün mültecilerin hayatıyla oynadılar. mohammed reza ali zamani, iltica başvurusunun erbil'deki birleşmiş milletler ofisi tarafından geri çevrilmesinin ardından iran'a geri dönmek zorunda kaldı. iran'a geri döndüğü ay polis tarafından tutuklandı. daha sonra monarşist anjoman-e padeshahi iran örgütüne üye olduğu suçlamasıyla idam edildi. almanya ve fransa yazılı olarak kınadılar, ama şimdiye kadar bunun haricinde hayati tehlikedeki iranlılar'ı korumak için pek bir şey yapmadılar. daha önce de belirttiğim gibi birleşmiş milletler ve avrupa ülkeleri biz iranlılar'ı ciddiye almıyor. yalnızca kendi ekonomik çıkarlarına göre hareket ediyorlar.

BARMAK BEHDAD'A YARDIM


salman rushdie'nin şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirdiği için hakkında kürt mollalarca ölüm fetvası yayınlanan ve iran rejimi tarafından da tehdit edilen kürt yazar, gazeteci ve çevirmen barmak behdad'dan daha önce de burada bahsetmiştim. behdad'ın durumu ciddiliğini korumaya devam ediyor.

ırak kürdistanı'nda saklanarak ve çok zor koşullarda yaşamını sürdüren behdad için "journalisten helfen journalisten" ("gazeteciler gazetecilere yardım ediyor") örgütü bir yardım kampanyası düzenliyor. behdad'ın ırak'ı terketme ve kendisini kabul edecek bir batı ülkesine iltica etme çabaları şimdiye kadar sonuç vermezken, "journalisten helfen journalisten" behdad'ın kurtarılması için gereken yüklü miktarda parayı bağışlar aracılığıyla denkleştirmeye çalışıyor...

bağışlar için:

Journalisten helfen Journalisten e.V. (JhJ), HVB München,hesap numarası: 319 005 06, banka kodu: 700 202 70

28 Haziran 2010 Pazartesi

OLIVIER ROY RADİKAL İSLAM'IN GELECEĞİ HAKKINDA KONUŞUYOR

"küreselleşen islam" adlı kitabıyla islam ve radikal islamcılık hakkındaki düşünceleri dünya çapında değiştiren olivier roy radikal islamcılığın karakteri ve geleceği hakkında konuşuyor. (video biraz uzun, ama kitabı okumaktan daha kısa olduğunu garanti edebilirim.)

16 Nisan 2010 Cuma

ŞEYTAN AYETLERİ IRAK'TA



barmak behdad, iran kürdistanı'nda doğmuş büyümüş bir çevirmen ve yazar, doğduğu toprakları dokuz yıl önce daha özgür bir yaşam sürebilmek umuduyla terkederek ırak kürdistanı'na göçmüş.

behdad, umut ettiği özgürlüğü - biraz olsun - bulduğuna inanmış olacak ki, şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirme cesaretini kendinde buldu. geçtiğimiz ocak ayında süleymaniye'de yayınlanan khalk dergisi çevirinin ilk bölümünü okurlarına sunmuş ve kitabın devamının da dergide parça parça çıkacağını duyurmuştu. ancak derginin bir sonraki sayısı bayilerden toplatıldı. 8 mart günü khalk'ın başeditörüne başarısız bir süikast düzenlendi.

34 yaşındaki kürt yazar, salman rushdie'nin şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirdiğinden beri kendini ırak kürdistanı'nda güvende hissetmediğini söylüyor ve hükümete karşı tepkili: "sözde islami değil, seküler bir hükümetimiz var."

behdad islamcı'ların hedefi haline gelmiş durumda ve sürekli tehdit edildiğini belirtiyor. geçtiğimiz günlerde gelen tehdit telefonlarının bir bölümünün kaynağının iran konsolosluğu olduğu ortaya çıktı. islamcılar, erbil'de şeytan ayetleri'nin kürtçe yayınlanmasına ve barmak behdad'a karşı bir yürüyüş düzenlediler; erbil ve süleymaniye'de mollalar ölüm fetvaları yayınladılar.

şu ana kadar bütün kapılar, batı ülkelerinin kuzey ırak'taki konsolosluklarında ve birleşmiş milletler mülteciler yüksek komiserliği'nde yardım arayan kürt yazarın yüzüne kapanmış. ancak onu en çok hayal kırıklığına uğratan yardım alamamaktan çok, sanki yanlış bir iş yapmış gibi, neden şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirdiğinin sorulması olmuş.

barmak behdad, salman rushdie'nin - kitabın çevirmeni hakkında ölüm fetvaları yayınlayan mollalar dahil - kimsenin okumadığı başyapıtının okunmasını ve tabu olmaktan çıkmasını hedeflediğini söylüyor.

24 Mart 2010 Çarşamba

ENGİZİSYONUN ÖZGÜRLÜKÇÜLÜĞÜ


aslında "kadın ve aileden sorumlu devlet bakanı" selma aliye kavaf'ın eşcinselliğin hastalık olduğunu ve tedavi edilmesi gerektiğini söylemesinin ardından yazacaktım, ama arada kaynadı gitti. bir de, ne yalan söyleyeyim, televizyon dizilerindeki öpüşme sahnelerinden rahatsız olduğunu söyleyen ve utanmadan "o tür programlar"ın avrupa'da, amerika'da şifreli yayınlandığı yalanıyla sansür talep eden bir insanın türkiye'de bakan olmasında, bakan kimliğiyle eşcinselleri hasta ilan etmesinde - ne yazık ki - şaşırtıcı bir yan görmedim. hala da görmüyorum aslen, meral akşenerler, tansu çillerler çıkarmış bir meclise kesinlikle gençliğinde siyasetle ilişkisi margaret thatcher hayranlığından ibaret olan bir "kadından ve aileden sorumlu" bakan yakışır.

zaten bakanlığın ismi dahi sorunlu, kadınlara toplumsal yaşantıda uygun görülen yere işaret ediyor: kadın ve aile ayrılamaz bir bütündür, yani kadın kimliği anne, karı vs. olmak üstünden tanımlanır. bakan hanım da - sağ olsun - bu bakış açısının özverili bir militanı.

fakat sonrasında beni selma kavaf'ın sözlerinden daha çok şaşırtan bir şey oldu. mazlum-der'in başını çektiği çok sayıda islamcı sivil toplum örgütü bakanın çıkışını destekleyerek eşcinsellere karşı düzenlenebilecek bir cadı avına kapıyı daha da bir araladı.

islamcı stö'ler, yaptıkları açıklamada eşcinselliğin "bozulma, sapma, gayri ahlaki bir tutum, tabii olanın dışına çıkma ve günah" olduğunu, eşcinselliğin yaygın olduğu toplumların "saptıkları için azap gördüklerini ve helak edildiklerini" öne sürüyorlar. ve "barış ve müsamaha dini islam"ın bu cengaver savaşçıları, "günaha ve ahlaksızlığa" asla müsamaha göstermiyorlar.

diğer islamcı sivil toplum örgütlerini tanımam, ama mazlum-der abd'nın ırak'a saldırısına karşı oluşturulan savaş karşıtı platformun bileşenlerinden birisiydi. o vesileyle kısmen tanıma şansım olmuştu. müslüman bir ülkede insanların ölmesi, zulüme karşı "dinsiz komünistler"le omuz omuza sokaklara dökecek kadar kanlarına dokunanlar, nedense konu kendi yasakları, kendi "kırmızı çizgileri" olunca mazlum-der olmayı bırakıp "zulüm-der" olmakta hiçbir sakınca görmediler.

özgür bir toplum hayali peşinde "en geniş platform"u arayanlar; bakın, görün, budur bu adamların zihniyeti! budur pek demokrat akp, tayyip'in yamukluğu da değildir sorun, alın size taban hareketi, hem de içinde bulunduğu hareketin en "ilerici", en "demokrat"ından mazlum-der! islamcılık ne demokrattır, ne de özgürlükçü...

ama sorun sadece islamcılıkta da değil. bu olayın bir benzeri, geçtiğimiz yıl "soldan" yaşanmıştı. ölüm döşeğinde hasta olan siyasi mahkumların serbest bırakılması için çalışan "hasta tutsaklar platformu"nun kapıları sosyalist bir örgüt tarafından eşcinsel örgütlerine kapatılmak istenmişti. açıklamaları da mazlum-der ve şürakasınınkinden pek de farklı değildi: "eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir."

"kitap"a inanan insan özgür düşünemez, bu "kitap" kuran da olsa, das kapital de olsa değişen bir şey yok. sorun inanmanın kendisinde. eğer özgürleşmek istiyorsak, dünyaya - ama en çok da kendimize, kendi düşüncelerimize, hayallerimize - eleştirel bir gözle bakabilmekte düğümleniyor herşey...

11 Mart 2010 Perşembe

POLITICALLY INCORRECT


politically incorrect, batı'da antisemitizmin yerini alma yolunda hızla ilerleyen islamofobinin almanya'daki bir numaralı propaganda aracı. günde ortalama 30 bin kereden fazla tıklanan internet sitesinin yanında, tabii anaakım medya da islam karşıtı yayınlarıyla müslümanların batı dünyası'nda yaşamlarının gittikçe zor bir hal almasında önemli bir rol oynuyor. fakat politically incorrect, adından da anlaşılabileceği gibi, political correctness'in (siyaseten doğruculuk) islam ve müslümanlar hakkındaki "gerçeğin" anlaşılmasının ya da açıkca anlatılmasının önünde bir engel oluşturduğu iddiasıyla çok daha doğrudan bir dost-düşman şemasıyla çalışıyor.

siyasetin temelinde dost-düşman ayrımının yattığı teorisi, almanya'da faşist hareketin en önemli düşünürlerinden olan carl schmitt'e dayanıyor. politically incorrect ve benzeri islam karşıtlarının çoğunluğu nazilerle aralarına görünürde mesafe koymak isteseler de, gerek aynı felsefi köklerden beslenmeleri, gerekse islamofobiyle nasyonel sosyalistlerin yirmili-otuzlu yıllardaki antisemitizmi arasındaki yapısal benzerlikler açık bir "akrabalığa" işaret ediyor.

pi'de çoğunluğu takma isimler kullanan yazarlar, islam, müslümanlar ve devletin çok gevşek olduğunu iddia ettikleri entegrasyon politikasına karşı yazılar yayınlıyorlar. aynı zamanda almanya'nın abd ve israil'le - tahmin edebileceğiniz üzere islam'a karşı savaş konusunda - kökten bir kader ortaklığına gitmesi gerektiğini savunuyorlar. şu andaki devlet politikalarına denk düştüğünden olacak, her gün - yayınlanan yorumlarla beraber - binlerce ırkçı görüşün ifade edildiği sayfa, alman gizli servisi tarafından "aşırı sağcı" olarak kabul edilmiyor. kölnlü öğretmen stefan herre tarafından kurulan pi'nin başarısı ve devletin hoşgörüsü, bu örneğin benzer içeriklere sahip yüzlerce irili ufaklı site tarafından izlenmesine yol açmış durumda.

çekirdeği birkaç yüz kişiye ulaşan hareket, şimdiye kadar 38 şehirde eylem grupları oluşturmuş durumda ve büyük bir hızla yayılmakta. islam karşıtlığı kimi zaman israil'e yönelik sempatiden kaynaklanıyor, birçok insan almanya'da hristiyan değerlerin yokolmaya başladığını, almanya'nın islamlaştırıldığını düşünüyor. anaakım medyanın namus cinayetleri konusundaki yoğun propagandasının da bu korkuyu tetiklediğini unutmamak gerek tabii. (alman ordusunun afganistan'da 142 sivili öldürmesinden daha büyük bir haber berlin'de müslüman bir kadının ailesi tarafından öldürülmesi.) hareket, "özgür demokratik düzeni totaliter bir ideolojiye karşı koruma" iddiasında, politacally incorrect'in iddiasına göre medyanın açıklamaktan kaçındığı "gerçek" de zaten "islam'ın bir din değil, nasyonal sosyalizm benzeri bir ideoloji olduğu".

islamofobinin henryk broder gibi medyatik ideologları nazilerle aralarına mesafe koymaya dikkat etseler de; sol karşıtlığından taviz vermeyen politically incorrect, siyasi yelpazenin sağ ucundaki her türden islam karşıtına açık. ancak hareketin yarattığı tehlike en çok hristiyan demokratlar'la sosyal demokratlar arasındaki "merkez"den besleniyor olmasından kaynaklanıyor.

berlin teknik üniversitesi'ne bağlı antisemitizm araştırmaları enstitüsü'nün yöneticisi wolfgang benz de antisemitizm ve islamofobi arasındaki paralelliklerin görmezden gelinemeyecek kadar büyük olduğunu savunuyor: "yeni islam düşmanlarının öfkesi, antisemitlerin yahudilere olan nefretine çok benziyor." benz'e çeşitli siyaset bilimcilerin ve köşe yazarlarının gösterdiği tepki belki de islam karşıtlığının almanya'da ne kadar yaygın ve ne kadar normal olduğunun en iyi kanıtlarından birisi.


PS vakit bulduğumda islamofobi hakkında daha ayrıntılı yazmayı düşünüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...