arkadaşlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaşlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2010 Çarşamba

KISA KISA - SON SÖZ


uzunca bir istanbul ziyaretini sonlandırıp "memleket"e, nürnberg'e döndüm. çeyrek asıra yakın yaşadığım istanbul'da üç hafta geçirdim, son günlerde nürnberg'e dönme arzusu ruh halimi belirlemeye başladı. bunu da, insanın hayatının "normalite"sinin ne kadar hızlı değiştiğine dair bir ilginçlik olarak kaydedelim.

istanbul'da birçok eski dostu görebildim. hem geçirdikleri dönüşümü, hem de aynı kalan özellikleri gözlemlemek ilginçti. eski dostların yanında almanya'da olduğum sürede gelişen internet tanışıklıklarını gerçek hayata taşıma şansına eriştim: los lunes al sol'un "daimi konuk yazar"ı gand, blogda da güneşli pazartesiler hakkında bir yazısını yayınladığım hemzemin.net'ten fikir, antidoto, kiya ve daha birçok isimle muhabbet ettik.

tabii görmek isteyip de göremediklerimin sayısı - her zaman olduğu gibi - görebildiklerimden çok oldu. herhalde üç günlüğüne de gelsem, üç aylığına da bu durumda değişen bir şey olmayacak. her istanbul'a gelişimde zaman ayırıp görüşemediğim, bana bozulan arkadaşlarımın sayısında bir artış oluyor. hiç gelmeyinceyse kimse bozulmuyor. böyle devam ederse çözüm istanbul'u tümden boykot etmekte.

"apaçi", "çemkirmek" gibi sözcükler eskiden yoktu, şimdi varlar. hayat ne kadar boktan gelişiyorsa, dil de o kadar boktan gelişiyor. biri fildişi kulelerinde türkçe'yi korumayı ve "güzelleştirme"yi hedefleyen tdk ve şürekasına kulelerinden çıkıp hayatı güzelleştirmeye dair bir şeyler yapmaları gerektiğini anlatsın lütfen...

dildeki dönüşüm kuşkusuz "apaçi" ve "çemkirmek"le sınırlı kalmamış. dev bir inşaat alanı olarak düşünülebilecek istanbul'da "kentsel dönüşüm", "mutenalaştırma", "nezihleştirme" vs. kavramlar da solun siyaset diline girmeye başlamış. "kentsel dönüşüm" tartışmalarının tophane saldırısının ardından yoğunlaşmaya başlamış olması da ilginç bir gelişme: bir yandan express ve bir+bir'de sanatçıların, hatta alternatif sanatçıların bu süreçte oynadıkları rolün de mercek altına alınması olumlu örneğin, diğer yandan yalnızca insanların yaşadıkları mahallenin pahalılaşması sonucu yapısal bir zorla şehrin dışına itilmeleriyle açıklanamayacak bir şiddetin meşrulaştırılması tehlikesi de yok değil. ne zamandır nürnberg'de yaşadığım mahallenin, gostenhof'un yaşadığı dönüşüme dair yazmak istiyordum, fırsat olmamıştı. mümkün olursa önümüzdeki günlerde yaşadığım sokakta heykel ya da resim satın almanın domates ya da ekmek almaktan daha kolay hale gelmesini, çok değil birkaç yıl önce ödediğim kiranın dahi bugün hayal haline gelmesini - belki de istanbul'la paslaşarak - yazacağım.

kitlesellik açısından bir gözlem yapma şansım olmadı, ama solun türkiye'de gündemi belirlemek, insanların yaşamına temas etmek anlamında bu kadar güçsüz olduğu bir dönem hatırlamıyorum. umarım bu "bitiş" yeni bir başlangıcın, dogmatik olmayan bir solun doğumunun habercisidir. bu konuda almanya'dan umut etmekten başka yapabilecek fazla bir şeyim yok ne yazık ki...

13 Ekim 2010 Çarşamba

"BACK TO THE FUTURE"


sevdiğiniz, çok güzel bir insanın kötü bir özelliğini, ne bileyim leş gibi ayak kokusunu duyup özlediğinizi farkettiniz mi hiç? ben şeyleri özlediğini çoğunlukla onlara yeniden kavuştuğunda hisseden bir insan olarak gördüm ki istanbul'un trafiğini bile özlemişim. özlemek aslında doğru sözcük değil, başıma gelen aslında bazı şeylerin hala bıraktığım gibi olduğunu görüp sevinmek. eski sevgilinizin hala cazgır, kardeşinizin hala huysuz bir insan olduğunu görmek gibi; hayatın - üstünden yıllar da geçse - alıştığınız, bildiğiniz gibi olmasının verdiği rahatlama benim hissettiğim...

istanbul'dayım; yıllar sonra doya doya istanbul'u yaşıyorum... medresede nargile içiyor - nargile içmek ne kelime, 14 yaşımdan beri gençliğime eşlik etmiş garsonların kahveyi sade, nargileyi açık içtiğimi hatırlıyor olmalarının sevincini yaşıyorum. eminönü'nde balık-ekmek yiyor, boğazıma saplanan kılçıkları çıkartıyorum. vapura biniyor, yasağa inat sigara içiyor, güneşin batarken -istanbullular'ın bulut sandığı - hava kirliliğiyle yaptığı oyunları izliyorum. ve mükemmel bir şehrin olanaksızlığının muhteşem bir şehrin olmasına engel olmadığını en güzel istanbul'da, istanbulum'da görüyorum.

geri dönmek belki olanaksız, çoğu şey bıraktığım gibi değil, hayat hızla akıp gidiyor, insanın hayatını oluşturan küçük şeyler değişiyor, ama adı bir zamanlar üstünde kurulduğu yedi tepeyle anılan, şimdiyse artık o tepelerden ahtapot gibi uzattığı kollarıyla başı sonu olmayan bir alana yayılan istanbul'un manzarasını ne kadar da az değiştiriyor herşey...

on yıl, on beş yıl önce düşmeyeyim diye kolumu kavrayan, kanayan yarama atkısını basan gençler bugün artık yanımda mı ki, kolumu tutsun, kanamamı durdursun, ama her birinin yerini - işsiz gezen, orada burada güvencesiz çalışan, mahallelerinden şehre inen, hayatın üniversite sınavından, diplomalardan, kariyerden ibaret olmadığını gören, attığı her adımda gezindiği üniversite koridorlarını deniz gezmiş'in de adımladığını içinde hisseden - başka gençler almış. çocuğu olan arkadaşım belki salı akşamını meyhanede geçiremeyecek, zaten sabah da erkenden işe gidecek, gidip yatması, fazla da yorulmaması gerek, o artık "sorumluluk sahibi", ama bütün meyhaneler dolu ve insanlar içiyor. sanki herşeyin değişmesi, yine herşey aynı kalabilsin diye...

"değişmeyenler"le başladım istanbul gezime, yoksa kalp kırıklığı egemen olacaktı burada geçirdiğim günlere, ama "değişenler"e de sıra geliyor yavaş yavaş. daha birlikte rakı içilecek, "kader"e küfredilecek ne kadar çok insan var, ve ben onlara "kader"in aslında olmadığını, herşeyi kendilerinin yaptıklarını söylemeyeceğim bu kez...

geri dönmek geçmişe ne mümkün, ama ben yaşanmamış ve yaşanmayacak bir geleceğin varolma ihtimaline geri dönüyorum... bir süreliğine...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

MUTLULUK ANCAK PAYLAŞINCA GERÇEK OLUR*



outlaw’un özlememesine cevaben:

deneyimlerin aile ve okul çevresi ile sınırlı olduğu çocukluk yaşlarında bu sınırlı çevreyi keşfetmek aklı meşgul etmeye yeterli oluyor. ergenliği, tercih yapmanın, birey olmanın miladı kabul edersek, insan o yaşlarda yeni ilişkilere daha çok açık oluyor. 30’lu yaşlara gelene kadar tanışılan, arkadaş olunan kişilerin sayısı unutulacak kadar artıyor. çünkü insan denen varlık sadece aynadaki yansıması ile değil başka aynalardaki yansımaları ile de tanımlıyor kendini. ergenlikten itibaren ne kadar çok ayna o kadar çok “ben” görüyoruz.

bir süre sonra ise karşınıza çıkan başka aynaların birbirine nasıl benzemeye başladığını fark ediyorsunuz. farklı bir bakış açısıyla, belki de aynalara verdiğimiz tepkiler birbirine benzemeye başlıyor. kişiliğin oturması ya da olgunlaşmak dedikleri şey belki de budur.

insanların her biri hem çok farklı hem de çok aynıdır. ne açıdan baktığınıza, o anki ruh halinize çok bağlı bu değerlendirme. ama zaten belli bir noktada kendinizi karşınıza çıkanlarla değil, değer yargılarınıza göre konumlandırıyorsunuz ki gece rahat uyuyasınız.

özlemek, arayışınız sonsuza gidiyorsa pek de olası görünmüyor bana. zira o zaman karşınıza çıkan her aynaya farklı bir siluetin habercisi gibi bakıp aynı heyecanla yaklaşabilirsiniz. bu bir açı. diğer bir açı ise çok da sosyal değil, az insanla görüşen bir yapınız varsa ve buna rağmen özlemiyorsanız bunu ancak bir çeşit küskünlükle açıklayabilirim. çünkü karşınıza ne çıkarsa çıksın zaten sizi çok fazla heyecanlandırmıyordur. o insanların yanınızdaki varlığı sakin, kendi içinde oturaklı yaşantınızda pek de etki etmiyordur aslında. bu aşırı bireyselleşmiş yaşantıya kimsenin çok fazla etkide bulunmasını istemiyorsunuzdur. o nedenle sadece sizin seçtiğiniz zamanlarda seçtiğiniz insanların yanınızda bulunmasını istersiniz. geri kalanında ilişkilerin sürekliliği, sürekliliğin getirisi dayanışma (kardeşlik) ve götürüsü tahammül gibi dinamiklerle işiniz olmaz. bunu da “ben kimseyi özlemiyorum”un konformizmine yaslarsınız olur biter.


* christopher mccandless’ın keşfettiği gibi (into the wild): “mutluluk ancak paylaşınca gerçek olur." ("happiness only real when shared.")


gand

15 Haziran 2010 Salı

YA SENİ ÖZLEMEDİĞİMİ SÖYLESEM


bugün annem ve teyzem geldi, görmeyeli bir yılı geçmişti. annemi gördüm, sohbet ettik ve ben çok sevindim. buraya kadarı tamamen normal...

normal olmayan annemi görene kadar özlememiş ya da özlediğimi farketmemiş olmam. ki bu durum annemle aramdaki ilişkiye de özel değil. ben özlemenin nasıl bir his olduğunu bilmiyorum. durumları (medrese'de nargile içmeyi, kafayı çektikten sonra gece denize bakmayı, pazar günleri uzun uzun kahvaltı yapmayı vs.) özlüyorum, ama insanları özlemiyorum. herkes birbirini özlediğinden (en azından öyle olduğunu iddia ediyorlar) bende bir eksiklik olduğu duygusuna kapılıyorum. bu yüzden bilinçli olarak özlemeye çalışıyorum, ama beceremiyorum. sonunda hissettiğim, herkesin ağladığı bir ölüm anında ağlayamayan bir adamın utancına benziyor. (ki günlük hayatta ağlamıyorum, ne kadar üzülürsem üzüleyim ağlayamıyorum da, ama kitap okurken, film izlerken kovboyun çok sevdiği atının ölümüne ağlayabilecek kadar sulugöz bir yapım var - bu da belki başka bir yazıya konu olur.)

sonradan berlin nüfusuna geçen bay e'yle bu konu hakkında konuşmasam bu garip özelliğimle dünyada tek olduğuma inanarak yaşamaya devam edecektim herhalde. onun kendi adına bir açıklaması var, babasının başka bir şehirde yaşaması nedeniyle özlememeyi öğrendiğini, özlememeye koşullandığını söylüyor. oysa bay e'nin açıklaması benim hayatımın yakınına bile uğramıyor. ve ben belirli bir neden de gösteremiyorum bu duruma. şimdi en azından tek başıma olmadığımı biliyor olmam beni biraz rahatlatıyor. ayrıca bay e'yle arkadaşlığımız da benim için olabilecek en ideal biçimde sürüyor: o beni, ben de onu özlemiyorum; kimse kimseyi aramıyor kolay kolay. birimiz sevgilisinden ayrılınca, aşık olunca falan konuşuyoruz en fazla. bir de ben berlin'e gittikçe birbirimizi görüyoruz. (o kıçını kaldırmadığından nürnberg'e hala gelmedi.) görüşünce de seviniyoruz. en azından ben çocuk gibi seviniyorum. sıfır stres, herşey olması gerektiği gibi.

oysa diğer insanlarla aynı rahatlığa ulaşamıyorum. kimse ne arkadaşını, ne sevgilisini, ne de ailesini özleyen bir adamın varlığına inanmak istemiyor. otuz yılda ancak üç-beş kişiyi ehlileştirmeyi başarmışım. diğer herkes sıkıldı, bozuldu. arkadaşlıklarım bitti ya da en azından hasar aldı bir noktadan sonra. işsiz güçsüz bir zamanımda bir haftalığına ankara'ya gideceğimi söyleyerek ayrıldığım o zamanki sevgilim (nereden estiyse, hiç sevmem ankara'yı aslında), bir hafta sonra bana ulaşıp ne zaman geri döneceğimi sorduğunda "ben daha gitmedim" demem üzerine çok bozulmuştu mesela. anlatamamıştım ilişkimizdeki bir sorunla ilgili olmadığını bir hafta boyunca aramanın aklıma gelmemiş olmasının. hayır, ilişkide sorundan geçilmiyordu, ama ben sorunsuz da olsa ilişki özlemeyecektim.

zamanla nasıl insanları özlüyormuş gibi yapılacağını öğrendim. bu konuda mükemmellikten hala fersahlarca uzak olsam da, dışarıdan bakılınca kısmen normalleştim. ara ara insanları arıyorum, hallerini falan soruyorum. ilişkilerim daha kolaylaştı böylece. ama ben yine de kendimi "evlenen dexter" gibi hissetmenin önüne geçemiyorum.

PS annem ve teyzem burada olduğu sürece bloga bir şey yazar mıyım ya da ne sıklıkta yazarım bilemiyorum...

7 Mayıs 2010 Cuma

OKUNDUĞUNU BİLMEK GÜZEL...

evet, okunduğunu bilmek gerçekten de güzel. aşağıdaki resim "geri dönmek" başlıklı yazıma cevaben yazıda değindiğim emlakçı olan arkadaşımdan geldi, paylaşmadan edemedim...



bu tavrın bir de adı var tabii: hem suçlu hem güçlü olmak...

20 Mart 2010 Cumartesi

RESİMLERİNİ ÇÖPE ATAN ADAM


bir adam tanıdım, resim çiziyor, ama ressam değil.

kendisinden duymadım hiç resim çizdiğini, utandığından değil, gerek görmediğinden. "sanatçı" olarak değil, sıradan, ama sahici bir insan olarak çıktı hep karşıma. oysa bizim buranın sanatçı akvaryumunda büyük balık dahi olabilirdi. istemedi. resimlerini satmadı ve sadece içinden geldiğince hediye etti ya da çöpe attı.

insanların ileride neleri olup neleri olamayacağına daha dört yıllık ilkokulun bitiminde karar veren alman eğitim sisteminin ince eleyip sık dokumalarında üniversiteye gitmemesi gerekenlerin aşağılara süzüldüğü eleğe takılıp kalacak kadar büyük bir parçaydı, ama hiç üniversiteye gitmedi. işçi oldu.

insanın beynini kullanmadan yapabileceği, hatta yapabilmesi için beynini kullanmaması gereken işlerde çalıştı hep. az para kazandı. daha iyi yaşamak istedi, ama sınıf atlamayı düşlemedi. örgütlenmeliydi, örgütlendi. ups'in hangarlarına sendikayı sokan adam, düşman olduğu şirket yönetiminin düşmanlığını kazanmayı başardı kısa sürede. ağzını açmamalıydı, bir hangarda tek başına konteynırları yıkamaya sürgüne yollandı.


iki kadından dört çocuğu oldu; iki kadına birden sevgili olamasa da, dört çocuğa birden baba oldu. hem de iyi bir baba oldu: aynı anda sahip çıkmayı da, özgür bırakmayı da becerdi. beş yaşındaki ikizleriyle de, on sekiz yaşındaki oğluyla da aynı ciddiyetle konuştu. beyin yıkamadan dünyayı anlatmak babalığının doruk noktasıydı.

vejeteryandı onyıllardır, gerek olmadıkça onu da söylediğini görmedim. hayvanlar o yesin diye öldürülmeyecekti. ve hiçbir hayvan o yesin diye öldürülmedi, o kararını sessizce verdikten sonra. ne yemediğiydi önemli olan, ne yediğiyle fazla ilgilenmedi. makarna yemediği öğünlere donmuş pizza eşlik etti.

içki içti, bu dünya bütün bokluklarına rağmen bir şekide çekilmeliydi. içki içti - insanlarla beraber ve tek başına. meyhaneden çıktıktan sonra evde devam etti, çünkü tek başına içmenin yeri başkaydı.

ve her ihtiyacım olduğunda yanımda oldu. sevgilimden mi ayrıldığım, yoksa evimi mi taşımam gerektiği önemli değildi. ihtiyacım vardı ve o da geldi. ne düşünüyorsa onu söyledi - bana ve başkalarına. o yüzden çok düşmanı, birkaç da dostu oldu - gerçek cinsinden. herkesin harcı değildi sevgilisini bırakmanın "gerzekçe" olduğunu duymak, ama o gerzeğe "gerzek", hıyara da "hıyar" dedi. ama dostlarına hırsından değildi bu; "gerçeğe" olan sevdasıyla kendi hayatına da - egosunu bir kenara bırakıp - eleştirel bakmayı bildi.

bu yazıyı herhalde birlikte geçirdiğimiz - ve ikimizin de bir benzerinin bambaşka topraklarda dünyaya gelebileceğini öğrendiği - yıllara bakarak geçmiş zaman kipinde yazdım. yoksa "resimlerini çöpe atan adam" hala resimlerini çöpe atıyor ve sesi tek başına kapatıldığı hangardan duyuluyor. ve ben sallanarak meyhaneden çıkıp, birlikte kilisenin duvarına işeyeceğimiz sayısız akşamı bekliyorum.


PS yazıya eşlik eden resimler "resimlerini çöpe atan adam"a ait, buradan başka birkaç resmine daha ulaşabilirsiniz.

22 Şubat 2010 Pazartesi

YAŞLANMAK



ilk ne zaman farkeder insan yaşlanmaya başladığını? ilk ne zaman kendisini eskisi kadar genç hissetmez? ben bu duyguyla yirmili yaşlarımın ortalarında tanıştım. yok, paranoyak falan değilim, 25 yaşında yaşlı değildir insan, onu biliyorum, ama yirmi beş yaşında hissettiğim de zaten artık on yedi yaşında olmadığımdı. "insan yirmi beş yaşında artık on yedi yaşında değildir." ne kadar banal değil mi? kesin soruyorsunuz "bre hayvan, yirmi beş senede anca mı anladın bunu?" diye... aslında hiç de banal değil, çünkü başka bir şeyi anlatmaya çalışıyorum. yoksa sayı saymayı ilkokulda – çok şükür – yeterince öğrenmiştim.

on yedi yaşında da biliyordum tabii on bir yaşımı yaşımı geri dönmemek üzere geride bıraktığımı, bir daha asla ilkokula gitmeyeceğimi ya da anne sütü içmeyeceğimi. sözünü ettiğim deneyimin farkı, hayatımda ilk defa geri getiremeyeceğim, yaşanmış ve bitmiş yıllar için hüzün duyduğum, belki de ilk defa geriye dönüp bakmanın aklıma gelmiş olması.

ayağında terlikleri, üstünde inatla ütülenmiş eski moda takım elbisesi, yakın gözlüğüyle milliyet gazetesi okuyan ve özenle menekşelerini sulayan, hayattan emekli olmuş bir insan için gülünç olabilir anlattıklarım. ama benim için değil. birkaç ay içinde otuz olacağım, yetmiş yaşında insan hayatı nasıl görür, geriye dönüp baktığında neler hisseder, ancak tahmin edebilirim, ama insan yetmişinde de otuz yaşında olmanın nasıl bir şey olduğunu bil(e)mez, hatırladıkları hatırlamak istedikleri, daha doğrusu hatırlamayı kabul ettikleridir.

geçmişimin – sonradan hatırladığım (kurguladığım) – güzelliğine özlem yalnızca beynimin bana oynadığı bir oyun değil(di) ama. her ne kadar arkadaşlarımla geçirdiğim güzel anları, ilk aşkımı, saçma sapan otostop maceralarını ya da siyaset konusundaki naif iyimserliğimi hatırlamayı; okulda üniformayla gezmeye zorlanmayı, saçımın izin verilenden bilmem-kaç santim uzun olmasının başıma açtığı dertleri ya da yediğim "dost" kazıklarını unutmayı seçmiş olsam da, objektif kriterlerle ölçülebilecek kayıplar yaşadığım da, en az beynimin bana oynadığı oyunlar kadar gerçek(ti). içkinin suyunu çıkardığım gecelerin ardından neşe saçan genç adamın yerini ayıla bayıla yataktan çıkmamak için elinden geleni yapan, öğleden sonra kahvaltısında kahveye ağrıkesici katık eden “şimdiki zaman beni”nin alması, yıllar boyu “gelecek vaad eden genç yetenek” kalamayacağımın bilincine varmam ve çevremdeki insanların hayatta sorumluluk almamı beklemeye başlaması ya da – ne bileyim – en az eskisi kadar kolay kilo alabiliyorken, kilo verme konusunda aynı şeyi söyleyemeyecek olmam birer ilüzyon değil(di).

gençliğimi gittikçe kaybetme duygusunun en acı yanlarından biri, hayatıma giren insanların benden daha hızlı büyümesi, yaşlanması; ben elimden geldiğince "ben gibi" kalırken onların "olmaları gerektiği gibi" olma yolunda kocaman adımlar atması – ve sonunda zorunlu hale gelen ayrılıklar(dı). o kadar çok insan geçti ki hayatımdan bu şekilde, gün oldu kendimi otobüs durağı gibi hissettim. böylece bana uğrayan – neredeyse – her "otobüs"ün bir gün gideceğinin bilincinde baktım hayatıma sonradan eklenen insanlara. zaten "değişmeyen ben" gibi oldukları için ilişkilendiğim insanlar benden daha genç(ti) çoğunlukla ve "değişen ben"e pek de benzemiyorlar(dı). ve öyle bir noktaya geldim ki, ne yaşıtlarımla, ne de tanıştığım kendimden daha genç insanlarla "aynı" olabiliyorum; insanlarla ilişkilerim – öyle ya da böyle – "tam" değil.

üç ay sonra yaşım üçle başlayacak, her nedense otuz yaş sendromu mahalleme uğramadı, klasik anti-otuz yaş sendromu geyiğidir, "yaşın ne önemi var, ha yirmi dokuz, ha otuz", ama yirmi dokuz buçuk yaşımdan beri sanki bedenimdeki değişim yokuş aşağı vitesi boşa aldı, otuz yaşına geçiş gerçekten bedensel bir çöküşmüş gibi : önce bacağımda bir damar tıkandı, sonra kaburgam – "senin neyine bu yaşta kartopu oynamak" dermiş gibi – kartopu oynarken kırıldı. iğne fobimi yenip kendi kendime iğne yapmak zorunda kaldım, kanımı sulandırıyorum, insanın olgunlaştıkça seksileştiğini keşfettim, zira birkaç aydır kompresyon çorabı giyiyorum.(ilgilenenlere: jartiyer kullanmıyorum.) oturup kalkabilmemi kullandığım – filleri uyuşturmakta kullanıldığından şüphelendiğim – ağrıkesicilere borçluyum. kel değilim, ama çocukken cevabını merak ettiğim "acaba önce kel mi kalacağım, yoksa saçlarım mı beyazlayacak?" sorusu benim için çoktan yanıtlandı.

ve ben hala bir otobüs durağıyım – belki taksim meydanı’nda değil artık, nürnberg’de bir kenar mahalle durağı. gelip geçen otobüsler seyrekleşti ve yavaşladı, ama ben hep bir otobüs durağı olarak kalacağım. yaklaşık on yıl kadar önce eski sevgilime hayatımın ilerleyen yıllarında strasbourg’da sosyoloji profesörü ya da "che guevera 2.0" olabileceğimi söylemiştim, biraz gençliğin verdiği kendini beğenmişlikle, biraz da hayatın ittirmesiyle insanın neleri olabileceğini bilerek: "umut vaad eden genç yetenek"tim o zamanlar. üç ay sonra otuz yaşında olacağım, "che" olma ihtimalimin kalkacağı perona geçen bunca senede hiç bir tren uğramadı, selamsız bandosu oldum ola ola. herhalde adı hoşuma gittiğinden cümleme kenarından giren strasbourg’u gördüm, pek de çirkin bir şehirmiş. profesör olma ihtimalim – en azından yaşım itibariyle – daha ortadan kalkmadı, ama mümkünse strasbourg kısmı kalsın.

üstüme sıradanlığın ağırlığı çöküyor yavaştan, üç ay sonra otuz yaşında olacağım, köpekleri hala insanlardan daha çok seviyorum, coffee and cigarettes sadece bir jim jarmusch filmi değil benim için, viskiye ve kırmızı şaraba düşkünümdür – rakıyı istanbul’da bıraktım, kadınları ve kitapları severim – ve farkettim ki, kitaplarım gittikçe artarken kadınlarla ilişkilerim anlamsızlaşıyor.

gelecekte bir gün – eğer hala ölmemiş olursam – yetmiş yaşında olacağım... modası on yıllar önce geçmiş kapşonlu bir sweat-shirt giyecek, yakın gözlüğüyle gazete okuyup, çiçeklerimi sulayacağım. belki vücudum hala bir köpeğimin olmasına izin verecek, belki de başka insanların köpeklerini okşamakla yetineceğim. umuyorum ki, bu durağa uğrayan otobüs hattı kaldırılmayacak. ve otuz yaşımı hatırlayıp hüzünleneceğim büyük olasılıkla...

14 Şubat 2010 Pazar

İLK YAZI

insanın ne kadar söyleyecek sözü olursa olsun, ilk neyi söyleyeceğine karar vermesi ne kadar da zor. şu anda karaladığım harflerle bir blog hikâyesi başlamış oluyor; belki uzun bir romanın ilk sayfalarını yazıyorum, belki de iki üç bir şey yazdıktan sonra bir daha dönüp bakmayacağım...

türkçe'yle olan ve geçmişte biriktirdiğim arkadaşlarımla olmayan ilişkim bu blog'un doğuş hikâyesi. belki de bu yüzden türkçe'yle aramdaki - gittikçe silikleşen - bağı ve arkadaşlarımın eşekliğini anlatmak en uygun başlangıç.

istanbul'da doğdum, büyüdüm, başka diller öğrensem de kendimi türkçe ifade ettim, annemle de türkçe konuştum, ilk sevgilimle de. haliyle de "seni seviyorum"la "I love you", "devrim"le "revolution" arasında hep bir fark oldu benim için. buna bir de türkçe'nin benim için hayat karsısında bir silah olması (kendimi bildim bileli çevremde gözle görüp elle tutabildiğim her şeye karşı okudum, yazdım, konuştum.) eklenince anadilimin hayatımda oynadığı - daha doğrusu oynamış olduğu - rol biraz daha açıklığa kavuşuyor.


macar yönetmen istván szabó'nun bir tiyatrocunun kariyeri uğruna vicdanının sesini bastırarak faşizmin suç ortağı olmayı kabullenmesini anlatan mephisto'sunda ana karakter hendrik höfgen'in nazilerin iktidara gelmesinin ardından almanya'yı neden terk etmediği sorusuna verdiği cevap filmi izlediğimde bir daha çıkmamak üzere aklıma kazınmıştı: (aklımda kaldığı sekliyle yazıyorum) "ben tiyatrocuyum, almanca konuşabildiğim sürece sahnede olabilirim, yurtdışındaysa yalnızca bir hiçim." istanbul'da yapacak bir şeyim kalmadığına karar verdiğimde, türkçe'yi terk etmek beni en çok zorlayan, o güne kadar biriktirdiğim her şeyi terk edip gitme kararımı geciktiren düşünce olmuştu. höfgen'in kendi küçük hayallerini gerçekleştirmek için ruhunu "şeytan”a (nazilere) satışının anlayış gösterilecek hiçbir yanı olmasa da, dille aramdaki bağ anlamında dönemsel bir ruh ikizliği yaşadım kısacası kendisiyle. (işte böylece mephisto hakkında yazmak da farz oldu.)

neyse, hendrik höfgen kaldı, bense gittim sonuçta. ve yıllar geçti, asla unutmayacağınıza söz verdiğiniz sevgilinizin hayalinin gittikçe silinip gitmesi gibi, benim türkçe'yle aramdaki bağ da yaşamımdan çıkmaya başladı. hayatıma istanbul sonrası giren hiçbir şey türkçe olarak girmedi. bir şey hakkında türkçe mi, yoksa almanca mı daha iyi, daha rahat konuşup yazabileceğim o şeyin hayatımın hangi dönemine ait olduğuyla ilişkili artık.

bugün dönüp de hayatımın son yıllarına baktığımda, istanbul'daki ben'in olabileceğine asla inanmayacağı bir şeyin gerçekleştiğini görüyorum: "ich liebe dich" demek benim için - sanırım - "seni seviyorum"dan daha fazla şey ifade etmeye başladı. ve ben türkçe iki haftada bir annem-babamla telefonda konuşup, haftada bir döner ısmarlayıp, almanca postyapısalcılık, küreselleşme ya da hegel hakkında konuşup yazıyorum. iste bu blog "kader"e isyan ve eski sevgiliyi anmak için hayatıma kattığım bir yenilik.


blog yazmaya karar vermemin bir diğer nedeni - yukarıda da yazdığım gibi - arkadaşlarımın eşekliği. (tabii, bir insan "bütün arkadaşlarım eşek" diyorsa bu olsa olsa kendi eşekliğine işaret ediyordur.) yıllarca birlikte yediğim içtiğim, sayısız boktan duruma birlikte girip çıktığım arkadaşlarımla aramdaki ilişki aramızdaki 2500 kilometrenin kurbanı oldu. artık ne benim aklıma geliyor onları aramak, ne de onlar bir dertleri olduğunda benimle konuşma ihtiyacı duyuyor. kendimi önceleri ilişkiyi sürdürmeye çalışan taraf olarak kısmen aklayıp, suçun çoğunu onlara havale etmek kolayıma geliyor herhalde, ama o kadar mektup yazdık be kardeşim, bir hayvan da cevap yazsın...

budur yani bu blog'un hikayesi, biraz türkçe yazıp, biraz da bizim eşeklere yazdıklarımı okutturmak. fazlası da yanıma kar kalır artık...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...