tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012 Pazar

"SAPIK İBNE"


özgür üniversite'nin internet sitesinde ljubodrag duci simonovic'in "homoseksüellik" başlıklı makalesinin yayımlanması, lgbt aktivistlerinin ve diğer homofobi karşıtlarının haklı tepkileriyle karşılaştı. lgbt aktivistlerinin on yıllardır süren mücadelesi meyvelerini vermeye, sol söyleme hakim olan görüş yavaş yavaş eşcinselliğin "cinsel sapkınlık" olduğu iddiasından başka yerlere evrilmeye başlamışken, simonovic'in yazısıyla bir anda kaset başa sarılmış oldu. simonovic kısaca eşcinselliğin insanın doğasına aykırı olduğunu, kapitalizmin "tarihsel olguları tarafından belirlenen" bir "sorun" olarak "insan türünün insanlığını ve varolma vizyonunu" bozduğunu ve nihayetinde yalnızca insan toplumunun varoluş biçimini değiştirmekle kalmayıp, aynı zamanda insanlığı yokoluş tehlikesiyle de karşı karşıya bırakacağını öne sürüyor. (yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.) yazarın, marxist jargondan yararlanmasını ve makalenin sonunu eşcinsellik "sorunu"ndan kurtulmamızın kapitalizmden kurtulup insanlaşmamıza bağlamasını bir kenara bırakıp, eşcinselliği tanımlama biçimine bakacak olursak; elimizde herhangi bir sağcıdan da duyamayacağımız hiçbir şey kalmıyor. eşcinselliği, "sorun" ve - adını açıkça koymasa da - "hastalık" olarak tanımlayan simonovic'in, yazının hemen başlangıcındaki erich fromm alıntısıyla önüne koyduğu "sağlıklı toplum" hedefinin getireceği "insanlaşma"nın, binlerce, belki de milyonlarca "pembe yıldızlı" insanın bir kez daha "kamp yapmaya" götürmesi olasılık dışı değil.

bu yazıyı yazmamın nedeni; hiçbir tarihi, biyolojik vs. kanıta dayanmamasına rağmen bilimsellik iddiasından geri durmayan eski(miş) bir teoriyi yeni bir şey söylermişçesine tekrarlayan simonovic'e cevap vermek ya da böyle bir makaleyi internet sitesinde yayımladığı için özgür üniversite'yi eleştirmek değil. zira simonovic'e muhatap alıp cevap vermenin bir anlamı yok (zaten aramızdaki dil bariyeri, yazarın türkçe'den başka bir dile çevrilmeyecek olan bu yazıyı anlamasını olanaksız kılıyor). özgür üniversite'ye verilen tepkiler ise yeterli olmuş olacak ki, simonovic'in "homoseksüellik"i siteden kaldırıldı ve özgür üniversite bir özeleştiri metni yayımladı. (bu noktada, "sıçmasının" ardından "sıvamamayı" tercih edecek olgunluğu gösterdiği için özgür üniversite'yi tebrik etmek gerek. malum, hatalı olduğunu anladıktan sonra dahi burnundan kıl aldırmamak, eleştiriye karşı saldırıyla cevap vermek türkiye solunun geleneksel tavrı. eleştiri kabul edebilmek ve özeleştiri geliştirebilmek ise "insanlaşma"nın olmazsa olmazı.) derdim, "insan doğası", "normallik"-"anormallik" kavramları üstüne elimden geldiğince bir şeyler söylemek.

eşcinselliğin - ya da başka bir şeyin - "insanın doğası"na aykırı olması ne anlama geliyor? insan, doğasına aykırı olan bir şeyi yapabilir mi? insanın değişmez ya da toplumsal-tarihsel gelişmeler sonucunda bozulmuş bir doğasının olduğu iddiası, bugüne kadar birçok ideoloji tarafından kendini meşrulaştırma argümanı olarak kullanıla geldi. thomas hobbes'un her şeye kadir devleti leviathan'ın, rousseau'nun toplum sözleşmesi'nin zincir vurdukları "insan doğası"nın ifadesi "homo homini lupus"; klasik anarşistlerin devlet tarafından kirletildiğine, bozulduğuna inandıkları insanın "iyi özü"; marx'ın, insan özgürleşmesinin (simonovic'in söz ettiği "insanlaşma"nın) "bilimsel teorisi" olduğunu iddia ettiği tarih felsefesinin - endüstriyel kapitalizm ile aynı çağda doğması şans eseri olmayan - öznesi homo oeconomicus. yukarıdaki örneklerde, insanın doğası gereği kötü olduğu, dolayısıyla doğal yaşantısının kontrol altına alınması, engellenmesi gerektiği savı, insanların özgürlüğünü kısıtlayan devleti meşrulaştırmaya yararken; "bozulmamış" insanın iyi olduğu iddiası, insanı "bozan", doğasına yabancılaştıran devletin meşruluğunu ortadan kaldırma işlevini üstleniyor. marx'taysa durum biraz daha farklı: insanın doğası, "insanlaşma"ya başladığı andan günümüze aynı. insanı, yeniden üretimini sağlamak için harekete geçmesini ilk tarihsel edim olarak kabul ederek, (üretim araçları tarafından belirlenen) üretim ilişkilerinin şekillendirdiği toplumsal bir varlık olarak tanımlıyor. inançları, ideolojileri, kültürleri ne kadar değişse de; marx'ın "insan"ı, o ilk tarihsel edimi "doğası" gereği - her seferinde daha da geliştirerek - tekrarlamak zorunda. böylece, büyüteçle incelendiğinde engellerle karşılaşsa, kesintiye uğrasa, hatta geriye gitse de, bilim adamının kuş bakışından bakıldığında sürekli bir ilerleme hali olarak kurgulanan tarih, değişmeyen kurallarını "insanın değişmeyen doğası"nda keşfediyor. (marx'ın, sürekli bir değişimi bir asla değişmeme halinden türetmesinde kuşkusuz bir terslik var - ama o kadarı "blogluk" meseleleri aşıyor.)

"insan doğası" argümanının heteroseksist kullanımı da yukarıdaki örneklere benzer. kullanılan cümleler, kulağa ne kadar ciddi gelirse gelsin, aslında bilimsel değil, "ideolojik". "insan doğası"nın ne olduğuyla ilgilenmiyor, yalnızca ilgileniyormuş gibi yapıyor. nasıl marx ve anarşistler önce devrim yapmaya karar verip, sonra buna uygun olarak "insan doğası"nı tanımlıyorsa ya da rousseau - aslında hiçbir zaman gerçekleşmediğini kendisinin de bildiği - toplum sözleşmesi'nin, hobbes her şeye kadir devletin meşruluğunu esas alarak kendilerine gereken "insan doğası"nın peşine düşüyorsa; eşcinselliğin "insan doğası"na aykırı olduğu tezini öne süren heteroseksistlerin de, eşcinsel karşıtlığı, homoerotik ilişkileri gayrımeşrulaştırma hedefi, tanımladıkları "insan doğası"nın öncülü. yoksa hem insanlık tarihinde ulaşabildiğimiz en eski dönemde dahi cinselliğin, yalnızca erkek ile kadın arasında çocuk yapmak amacıyla gerçekleşen bir eylem olmadığı, hem de homoerotik ilişkilerin bir tür olarak insanlara özgü olmadığı bilinen gerçekler. (şimdiye kadar eşcinsel ilişkiye rastlanan 1500 canlı türü var.) bu bağlamda; "insan doğası", insanın "ne olduğu"na değil, "ne olması gerektiği"ne dair bir tanımlama. (aynı şekilde hobbes'un, rousseau'nun projelerinin başarılı olması "insanın kurdu olan insan"ı yaratmak anlamına geliyor. "insan doğası"nda keşfettikleri iyilik, klasik anarşistlerin güncel insana normatif bir müdahalesi. ve marx, ortak ekonomik çıkarlarının ve üretim sürecindeki konumlarından ileri gelen güçlerinin farkına vararak harekete geçecek olan proletaryada bir anlamda kollektif homi oeconomici'nin tarihsel zirvesini kurguluyor.)

tanımlama tekeli, iktidarın önemli vasıflarından biri. eşcinsellerin, heteroseksüel ilişkileri "insan doğası"na aykırı olarak tanımlayamayacağı düşünülecek olursa; belirli cinsel pratikleri "anormal" olarak tanımlama tekeli heteroseksistlerin elinde. "homoseksüel" kavramı, insanların birbirleriyle homoerotik ilişkiler kurmasının tarihiyle karşılaştırılamayacak kadar yeni bir icat: ilk olarak avusturyalı yazar karl maria kertbeny tarafından 1868 yılında kullanıldı ve ancak 19. yüzyıl'ın sonunda yaygın olarak kullanılır hale geldi. aynı şekilde "heteroseksüel" kavramı da, ilk olarak kertbeny tarafından aynı tarihte kullanıldı. iki kavramın da aynı tarihte ortaya çıkması; homoerotik ilişkilerin, insanlar arasında yaşanan bir olay olmaktan çıkıp "bana kiminle seviştiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" tarzı bir kimlik tanımlamasının temelini oluşturmasına tanıklık ediyor. böylece, "homoseksüelliğin" ve "heteroseksüelliğin" icadı, "sodomi" olarak adlandırılan eylemin değil, bir kimliğin, "yaşam biçimi"nin cezalandırılmasının tarihini başlatıyor. 3. reich'ın toplama ve imha kamplarında, islam devrimi sonrasında iran'da toplu imha girişimlerinde doruğa ulaşacak olan "normalleştirme" girişimlerinin kökleri; aynı kertbeny'nin kavramları gibi 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan "homoseksüelliği tedavi etme" ya da ceza yoluyla bastırma girişimlerinde. "homoseksüel avı"nın kökleri, "sodomi"nin acımasızca cezalandırılmasıyla iç içe geçerek 17. yüzyıla kadar uzanıyor. (yukarıda verdiğim tarihler "batı medeniyeti"ne ait. dünyanın geri kalan bölgelerinde "homoseksüel" ve "heteroseksüel" kategorilerinin kullanılmaya başlanması, 20. yüzyılın başlarına/ortalarına denk düşüyor. - uzakdoğu (özellikle çin) için zhou houshan, "islam dünyası" için khaled el-rouayheb, arno schmitt, will roscoe, stephen murray, georg klauda gibi yazarlar, (modern anlamda) homofobinin doğuşu-ithali konusunda referans alınabilir. (avrupa içinse - tahmin edeceğiniz üzere - foucault.)

bir insan türü olarak "homoseksüel"le beraber "normal insan"ın, "heteroseksüel"in de yaratılması; "anormal"e, "sapkın"a baskı kurarken, aynı zamanda kendi cinselliğini de baskılandıran bir insan üretti, üretiyor. hamburg cinsel araştırmalar enstitüsü'nün yaptığı bir araştırma, 16-17 yaşlarındaki genç erkekler arasında homoerotik bir ilişki yaşamış olanların oranının 1970 yılında yüzde 18'den 1990 yılında - heteroseksüel ilişkilerde bir artış olmadan - yüzde 2'ye düştüğünü açığa çıkardı. almanya'nın en saygın kamuoyu araştırma kurumlarından emnid'in 2000 yılında yaptığı araştırmada; gay ya da lezbiyen olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 2,8, biseksüellerin oranı yüzde 2,5'ken, erkekleri cinsel açıdan çekici bulduğunu söyleyen erkeklerin oranı yüzde 9,4, kadınlardaysa aynı oran yüzde 19,5.

velhasıl: eşcinsellerin kurtuluşu - heteronormatif toplumun ölümüdür - heteroseksüelleri de özgürleştirecektir.

PS kimliklerin kim tarafından üretildiğinden söz ettikten sonra "kimlik siyaseti" diyene dayak yolda.

PPS "islam dünyası"nda eşcinsellik ve homofobi konusunda bir ara ciddi ciddi yazacağım. (bunun gibi baştan savma olmayacak.) yazmazsam hesap sorma hakkınız olsun.

PPPS bawer çakır'ın "ayrımcılık özgürlükse özgürsünüz hepiniz de!" başlıklı yazısını tavsiye ederim.

14 Şubat 2011 Pazartesi

LORD BYRON: TARİHİN İLK VAMPİRİ


john william polidori, bir kısım edebiyat tarihçisi hariç bugün kimsenin anmadığı bir isim. tarihin ilk bilinen vampir öyküsünün yazarı. italyan yazar ve şair polidori'nin öyküsü "the vampyre" 1819 yılında londra'da yayınlandıktan ancak seksen yıl sonra bram stoker'ın kont drakula'sı vampiri edebiyat dünyasına kazıyacak ve böylece belki de yeni bir tür ("genre") yaratacaktı.

soluk benzi, dinmek bilmeyen açlığı ve lanetliliğiyle kendini takip edecek tüm vampir figürlerinin temelini atan "the vampyre" ingilizce'de yayınlanmasının hemen ardından birçok dile çevrildi. bram stoker kont drakula'yı polidori'nin lord ruthven'inden esinlenerek yaratana değin "the vampyre" dünyanın yalnızca ilk değil, aynı zamanda en çok tanınan vampir öyküsüydü. ancak polidori hiçbir zaman öyküsünün ününden beslenemedi ve ölümüne kadar aynı zamanda bir dönem doktorluğunu yaptığı lord byron'ın gölgesinde kaldı.

polidori'yle byron'un ilişkisi, bize yalnızca polidori'nin edebiyat dünyasındaki silikliğini değil, "the vampyre"ın doğumunu anlamada da yardımcı olacak nitelikte. zira hem öykü uzun yıllar byron'ın adıyla birlikte anıldı, hem de polidori "the vampyre"ın iskeletinin kayda değer bir bölümünü byron'ın olgunlaşmamış bir öykü girişiminden alıyor ve tarihin ilk vampiri lord ruthven polidori'nin gözünden byron'ın bir yansıması.

percy bysshe shelley

polidori, ingiliz sanat tarihi hakkında kapsamlı bir kitap yazacak olsak dipnotlarda kendine mutlaka yer bulacak bir italyan ailesinden geliyor: babası gaetano polidori ingiliz filozof ve şair john milton'ı italyanca'ya ilk çeviren insan ve kızkardeşinin ingiltere'de sürgünde yaşayan gabriel rosetti'yle olan evliliğinden olan iki çocuğu ünlü "ön-raffaelocu kardeşler", dante gabriel ve william michael rosetti. 1795 yılında doğan john william polidori de şair olarak ünlenmeyi arzulasa da, ailesinin de yönlendirmesiyle edinburgh'de tıp eğitimi almayı tercih etmiş ve 1816 yılında - daha 20 yaşındayken - dünyanın modern anlamdaki ilk bestseller yazarı lord byron'ın özel doktoru olarak çalışmaya başlamış. ancak polidori'yle byron'ın birlikteliği çok kısa sürecek, byron ilkbaharda işe aldığı genç doktorunu aynı yılın yazının sonunda işten çıkaracaktı. ama birlikte geçirdikleri birkaç ay polidori'ye "the vampyre"ı yazacak esini vermeye yetecekti.

polidori, byron tarafından işten çıkarıldıktan sonra akrabalarını ziyaret etmek ve sanatçılığını ekonomik açıdan destekleyecek birilerini bulmak amacıyla italya'ya gitti. bir yıl sonra hayal kırıklığına uğramış bir biçimde londra'ya geri dönecek, bir muayenehane açacak ve 1821 yılında, daha 26 yaşında, akıl sağlığını kaybetmiş bir halde ölene değin şehirde kalacaktı. "the vampyre"ın 1819'da yayınlanmasından ölümüne kadar polidori, ünü kendisininkini kat be kat aşan öyküsünün yazarı olarak kabul edilmek için beyhude bir mücadeleye girişecekti.

hep gölgesinde kalacağı byron'la birlikte geçirdiği 1816 baharı ve yazı polidori'nın kısa süren edebiyat yaşantısının merkezini oluşturuyor. o yüzden lord byron'a ve iki yazarın ortak hikayesine geri dönelim: lord byron, 1816 nisan'ında - çoktan dünya çapında üne kavuşmuş bir yazar olarak - ingiliz işçilerinin devrim mücadelesi vermesi gerektiğine inandığından ve bu mücadeleyi desteklemenin, işçileri mücadeleye çağırmanın şairin görevi olduğuna karar verdiğinden hakkında yürütülen siyasi kovuşturmadan kaçmak amacıyla ingiltere'yi terketmeye karar verdiğinde, byron'a eşlik eden kafilede genç doktor polidori de vardı.

lord byron
byron ve yanındakiler, bir süre hollanda'da gezindikten sonra yazı geçirmek üzere cenevre gölü kıyısında bir eve yerleşti. byron'ın yaz aylarındaki komşusu 23 yaşındaki şair percy bysshe shelley'di. shelley ve byron çevresindeki ilişkiler başka bir yazıya, hatta bir kitaba konu olabilecek derecede karmaşık: kendini dine karşı mücadeleye adamış olan shelley, özgür aşkı savunuyordu. ilk karısının - shelley'in aşk yaşantısının da azımsanamayacak bir pay sahibi olduğu - intiharının adından mary wollstonecraft godwin'le birlikte cenova gölü kıyısına yerleşmişti. mary wollstonecraft godwin, erken feminist mary wollstonecraft'ın ve ilk anarşistlerden filozof william godwin'in kızıydı. godwin, her ne kadar felsefi olarak özgür aşkı savunsa da, anlaşılan gerçek hayatta tezinin arkasında duracak olgunluğa sahip değildi. ve böylece kızını ve kızının sevgilisini görmeyi reddediyordu. irlandalı katoliklerin haklarını ve irlanda'nın bağımsızlığını savunan shelley ve lord byron, o yaz cenevre'de tanıştıktan sonra siyasi sürgün yoldaşlığıyla birbirlerine bağlanacak italya'da görüşmeyi sürdüreceklerdi. byron ve shelley'ye eşlik eden bir diğer figürse mary'nin üvey kardeşi ve byron'ın sevgilisi claire'di.

avrupa'da daha önce hiçbir yazarın erişemediği bir üne sahip olan byron efsanesi, o dönem bestseller teriminin tanımını yapmakla meşguldü: "the corsair" 1814 yılında yayınlandığı ilk gün tam 13 bin adet satmıştı.
"queen mab"le tanrıtanımaz olarak damgalanan shelley'nin ingiltere'deki ünüyse, kitlesel bir hayranlıktan çok nefretle iç içe geçmişti. ve shelley cenova gölü kıyısındaki o yaz "hymn to intellectual beauty" ve mont blanc"la ingiliz romantizminin en önemli eserlerinden ikisini verecekti.

john william polidori

soylu ailelere mensup, ünlü ve kitlesel nefretin ve hayranlığın öznesi şair/yazarların ve devrimci bir aileden gelen wollstonecraft kardeşlerin arasında, polidori bir yandan eşitler arası birlikteliğin bir parçası, diğer yandan byron'ın maaşlı doktoru olarak patron-işçi ilişkisinde akvaryumdaki küçük balıktı. o yaz mary'ye biraz italyanca öğretti, grup gölde tekne gezilerine çıkar ya da isviçre'de rousseau'nun izini sürerken eşlik etti, ama sürekli huzursuz, mutsuzdu ve diğerleriyle anlaşamıyor, kavga çıkarıyordu. kısacası polidori, - çok da haksız olmayan - "eşitler arası ilişki"de kendisi dışındakilerin biraz daha eşit olduğu inancıyla, entellektüel yeteneğinin ve birikiminin hakkınca kabul görmediğini hissediyordu. polidori'nin grupla kurduğu ilişkinin iki hali arasındaki "diyalektik"ten "the vampyre" doğacaktı: bir yandan "eşitler arası ilişki" öykü için esin kaynağı oluştururken, diğer yandan polidori'nin byron'a olan nefreti, belki de kıskançlığı edebiyat tarihinin ilk vampiri lord ruthven'de cisimleşecekti.

yağmurlu günlerde ve akşam yemeklerinden sonra şarap eşliğinde korku hikayeleri okunur ve anlatılırken, doktorasını kabuslar ve uyurgezerlik üstüne yapmış olan polidori, doğaüstü olaylar hakkındaki hikayeler ve algı yanılsamalarının bu hikayelerin ortaya çıkışındaki rolü üzerine teoriler hakkındaki bilgisiyle daha önce hiç olmadığı kadar grubun merkezinde olacaktı. tıp bilgisi ve konu hakkındaki çalışmaları sayesinde korku hikayelerinin beslendiği hurafeleri açıklayacak, beslendikleri algı yanılsamalarına ve - charles darwin'in dedesi olan - erasmus darwin'in tanımladığı organik yaşamın yasalarına dair grubu aydınlatacaktı.

byron ve shelley etrafındaki grubun edebiyat tartışmalarının ve korku hikayesi seanslarının tek meyvesi polidori'nin "the vampyre"ı değildi: mary wollstonecraft godwin'in de daha sonradan shelley'le evlenerek mary shelley adını almasının ardından yayınlayacağı, bugün dahi ününden hiçbir şey kaybetmemiş romanı "frankenstein"ın fikrinin doğması da aynı yaza denk düşüyor.

gruptaki herkesin kendi uydurduğu bir korku hikayesini anlattığı bir akşam, lord byron yunanistan'a giden iki ingiliz'in hikayesini anlattı. hikaye çeşitli garip olaylar sonucunda ingilizler'den birinin ölümüyle sonuçlanıyordu. o gece byron'ın anlattıkları, daha sonra radikal değişikliklerle polidori'nin "the vampyre"ının iskeletini oluşturacaktı. ancak byron'ın öyküsünde vampirlere yer olmaması bir yana, lord byron daha sonradan vampir fikrini saçmasapan ve mide bulandırıcı bulduğunu açıklayacaktı.

polidori, 1816 yazının ardından işten çıkarılmadan önce byron'ın hikayesinden yunanistan'a giden iki ingilizi ödünç alarak "the vampyre"ı yarattı. polidori'nin öyküyü yazmasıyla yayınlanma tarihi arasında neler yaşandığı kesin olarak bilinmiyor. ancak öykünün el yazmasının polidori tarafından yine cenevre gölü kıyısında bir evde kalan düşes breuss'a verildiği kesinlik taşıyor. el yazması, muhtemelen polidori'nin lord byron tarafından işten atıldıktan sonra italya'da kaldığı dönemde bir şekilde ingiltere'ye ulaşmış olmalı. polidori'yle "the vampyre"ın yolları ancak 1819 nisan'ında öykü "the new monthly magazine"de byron'ın imzasıyla yayınlandığında yeniden kesişecekti. derginin, bir yanlış anlama sonucu mu, yoksa byron'ın ismini paraya çevirmek amacıyla mı hareket ettiğini muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. sonuçta kesin olan bir şey varsa, o da yayıncının "the vampyre"dan çok büyük paralar kazandığı ve "the new monthly magazine"de yayınlanan ilk baskının yayın hakları korunmadığı için ne öyküyü yayınlayan diğer yayınevlerinin, ne de diğer dillere çevirisinin polidori'ye beş kuruş para kazandırdığı.

mary shelley

byron, her ne kadar sonradan imzasıyla çoktan birçok ülkede bestseller statüsüne ulaşan "the vampyre"ı yazmadığını resmen açıklayacak olsa da, polidori iki yıl daha para sıkıntısı ve sağlık sorunlarıyla boğuştuktan sonra ölene dek öyküsünün yazarı olarak kabul görmeyi başaramadı.

"the vampyre", lord byron'a iki ingiliz'in yunanistan'a gitmesi fikrinden çok daha fazlasını borçlu. polidori, byron'ın açıkça betimlemekten kaçındığı iki ingiliz yol arkadaşının silik hatlarını belirginleştirirken byron'dan ve kendisinden, daha doğrusu bu iki figürü kendi algılayışından yola çıkacaktı: melek kadar masum genç bir adam ve eşlik ettiği, kendinden yaşça büyük, şeytani bir ikincisi. genç adamın yaşlı olana, lord ruthven'e, karşı duyduğu hayranlıkla karışık nefret polidori'yle byron arasındaki gerilimli ilişkiyle, lord ruthven'in insanları kolayca etkisi altına alan karakteriyse lord byron'ın çevresine uyguladığı çekim gücüyle örtüşüyor. polidori, yanında bulunduğu dönemde, hem doktoru, hem de hayranı olduğu byron'ı bir yandan gece gündüz ziyaret ediyor, ünlü yazara yakınlaşmaya çalışıyor, diğer yandan byron'ın yakınında olmaktan huzursuzluk duyuyordu. byron'ın çekici parlaklığıyla polidori'nin sıradan görüntüsü ve kısıtlı edebi yetenekleri tam bir tezat oluşturuyordu.

ancak polidori'nin edebiyat tarihinin ilk vampirini lord byron'dan esinlenerek yarattığını açıkça ortaya koyan başka kanıtlar da var: caroline lamb, 1816'da yayınlanan romanı "glenarvon"da konuya hakim olan her okurun kolayca - 1813'e kadar aşk ilişkisi yaşadığı - byron'la özdeşleştirebileceği biçimde yarattığı kahramanına ruthven soyadını vermişti. caroline lamb'in ilişkilerinin bitiminden sonra dahi byron'a karşı hissettiği takıntı derecesindeki tutkudan vazgeçmemesi, ünlü yazarın kamuoyunda ölene dek "kadın avcısı" olarak görülmesine yol açacaktı. polidori'nin vampir ruthven'iyle lamb'in kadın avcısı ruthven'i arasındaki benzerlik, birincisinin yalnızca genç ve güzel kadınları hedef almasında daha da belirginleşiyor; polidori'nin vampirinin kurban listesi, byron'ın efsaneleşmiş aşk yaşantısını ve arkasında bıraktığı "enkaz"ları anımsatıyor. daha sonraki tüm vampirleri solgun benizli yapacak örneği yaratan polidori'nin etkilendiği byron'ın da - o dönem çalışırken güneşe maruz kalmama ayrıcalığını sembolize ettiğinden özellikle güzel kabul edilen - aşırı açık ten rengi nedeniyle ünlü olduğunu hatırlatmakta fayda var.

nosferatu'dan drakula'ya polidori'nin izini sürmek mümkün.

byron döneminin yaşayan edebiyat efsanesi olarak, yalnızca kadınları değil, erkekleri de etkiliyor; güzelliği, karizması ve özgüveni byron'a çevresindeki herkese karşı bir çeşit büyüleme yeteneği veriyordu. "the vampyre"daki ruthven figürünün genç yol arkadaşı ve öyküdeki diğer figürler üstündeki etkisiyle, byron'ın polidori üstündeki (muhtemel) etkisini karşılaştırmak da sanırım gerçekçilikten uzak olmayacaktır. polidori, kendini özdeşleştirdiği genç ingiliz kahramanında byron'da gördüğü tüm iyi, vampir ruthven'deyse tüm kötü özellikleri birer bedene büründürüyor.

polidori'nin yarattığı vampir figürü, drakula'dan nosferatu'ya ve günümüze kadar uzanan sayısız figürün yaslandığı örnek olarak modern sanat dünyasının vampir kavramını yarattı. kısacası lord byron bilinen ilk vampir öyküsünün yazarı değil, (yazılı) edebiyat tarihinin ilk vampiriydi...

23 Aralık 2010 Perşembe

NEDİR TARİH, FLORITA?


"peki ya bütün savaşlar, beyaz şehir'de tanık olduğun kadar anlamsızsa? tarihçilerin sonradan vatansever duyguları tatmin etmek için adanmışlığın, cesaretin, kanaatkarlığın ve prensiplere bağlılığın anlamlı ifadelerine dönüştüreceği, içinden korkuya, aptallığa, açgözlülüğe, bencilliğe, gaddarlığa ve küçük bir azınlığın hırslarına, ihtiraslarına ve fanatizmine acımasızca kurban edilen büyük çoğunluğun bilgisizliğine dair her şeyi silip atacağı insani bir kaos. cangallo savaşı'nın hikayesi, "farce"ı, belki yüz yıl sonra perulular'ın tarih kitaplarında vatan tarihinde altın bir sayfa olarak yer alacak, kahraman şehir arequipa'nın seçilmiş başkan general orbegoso'yu savunuşunu, general gamarra'nın isyancı birliklerine yiğitçe karşı koyuşunu ve kanlı olduğu kadar cesur bir mücadelenin sonunda (birkaç gün sonra büyülü güçlerin araya girmesiyle galip gelmek üzere) yenilişini anlatacak. evet, florita: yaşanan tarih gaddarca ve aptalcadır, yazılı olansa hurra-vatansever bir yalanlar örgüsü."

mario vargas llosa, cennet başka yerde

PS elimde kitabın türkçesi olmadığından almanca'dan çevirdim. elinde kitabın türkçesi olan varsa bir çeviri karşılaştırması ilginç olabilir.

2 Aralık 2010 Perşembe

SLIME!


deutschpunk efsanesi "slime", dün akşam nürnberg'in uydusu erlangen'de sahne aldı. 1979'da kurulan ve 1994'te dağılan grup, geçtiğimiz yıl otuzuncu yılını kutlamak için yeniden biraraya gelmişti. konserin düzenlendiği e-werk 80'li yılların punklarından yaşını başını almış bir zamanların ev işgalcilerine, her yaştan otonomlardan "punk's not dead" diye haykıran gençlere içinde yaşadıkları, insanın kendisine varıncaya değin her şeyi metalaştıran toplumla barış anlaşmasını imzalamamaya ant içmiş insanlarla iğne atsan yere düşmeyecek biçimde doluydu.

şehrin görüntüsünü güzelleştiren, ama aynı zamanda birçok açıdan hayatı çirkinleştiren bembeyaz kar örtüsünü hesaba katarak 10'da başlayacak konsere gitmek üzere nürnberg tren garında 7 buçukta toplandık. iptal edilen tren seferleri, az biraz ilerleyip insana ümit veren, hemen sonra bilinmeyen bir nedenden durarak konsere yetişme umudumuzu tekrar elimizden alan tren, nürnberg-erlangen arasındaki fürth'de zorunlu bir mola ve tüm aksiliklere karşı kutu bira ve jägermeister'le ısınmaya ve gülümsemeye çalışmak... ama her zaman olduğu gibi geçip giden zorlu bir maceranın - hele bir de sonu mutlu bitiyorsa - tatlı bir anıya dönüşmesi: "slime" sahneye çıktığında karlara bata çıka e-werk'e ulaşmış, soluklanacak olmasa da bira alacak zamanı bulmuştuk.

kurulduğu günlerde ilk olarak hamburg'da neuengamme gençlik hapishanesinde sahne alması, grup hakkında belki de bu yazının anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylüyor: "slime", o günden bu yana şarkılarını hep mahpuslar, punklar, otonomlar, ev işgalcileri, işsizler ve yoksullar için çaldı. ve hepimizin insanca yaşamasının önündeki bütün engellere karşı ayağa kalkmanın sembolü oldu şarkıları.



1980'de ilk albümünü bağımsız olarak çıkaran ve yalnızca konserlerde, işgal evlerinde, punkların ve otonomların buluştuğu meyhanelerde satan "slime", işgal evlerinde, yürüyüşlerde, punk festivallerinde sahne alırken, çoğu konser, sahnede son akorların basılmasıyla değil, dinleyicilerle polis arasındaki sokak çatışmalarıyla son buluyordu. "soğuk" almanya'nın "sıcak" sokaklarında polisin saldırganlığına suratlarında alaycı bir gülümseme ve ellerinde taşlarla cevap veren gençler baş rolü oynasalar da, "slime" da "bullenschweine" ("polis domuzları"), "A.C.A.B.", "deutschland muss sterben" ("almanya ölmek zorunda") gibi şarkılarla fünyeyi ateşliyordu.

"slime", zaten can sıkıntısının ve teslimiyetin egemen olduğu günlük yaşamın griliğinin köküne konan bombanın fitilini ateşlemek için çalıyordu. şarkıların yaydığı kışkırtıcı koku o kadar karşı konulmazdı ki; "slime"ın melodileri, ceplerinde taş, yüreklerinde ateş taşıyanların karalara bürünüp, anne-babalarının ruhsuzluğunu ateşe vermek için sokakları doldurduğu saatlerin "soundtrack"i oluyordu.



"beton combo", "middle class fantasies", "aheads" gibi dönemin diğer dikkat çekici politik punk gruplarıyla almanya turnesine çıkan grup, vosvos'larıyla almanya'nın - nazi geçmişiyle arasındaki tek bağ olmayan - otoyollarında hala mercedesler'e ve bmwler'e sollansa da, kült haline gelen diğer punk gruplarının kaderini paylaşıyor ve "ticarileşme", "punk ruhuna ihanet" suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyordu. polisle çatışmalar, 1982 yılında hannover ve münih'te yerlerini sahnedekilerle dinleyiciler arasındaki tekme-tokat kavgaya bırakıyordu.

aynı yıl, "slime"ın alman polisini SA ve SS'e benzettiği "polizei, SA, SS" devlet tarafından sansürlenen ilk punk şarkısı oldu. ancak sansür geri tepecek, "slime"ın ününe ün katacak, ama alman devletinin tavrı daha da sertleşecekti. "slime", hamburg'da "dead kennedys"le beraber sahne alırken, yüz kişilik bir "robocop" birliği, daha konser başlamadan yerlerini alıyordu. ancak siyasi taktik ve stratejiden "vur kafasına"yı anlayanlar bir kez daha kaybedecek, çıkan olaylar sonrasında yüz polisin yirmi altısı korkudan, "bir daha böyle bir korkuyu yaşamamak için" polislikten istifa edeceklerdi.



"birinci slime dönemi", grubun kurulmasının beş yıl ardından, 1984'te sona eriyordu. bir yandan anti-kahramanlar olarak başladıkları müzikal yolculuklarında gittikçe "kahraman"lara dönüşmek, diğer yandan yükselmeye başlayan "isyan ruhuna ihanet" suçlamaları: iki ucu boklu değnek... "sex pistols" olmamak için geriye grubu dağıtmaktan başka bir şey kalmamıştı.

"slime" 1990'da yeniden kurulana kadar yalnızca bir kez işgal evlerinin "anavatan"ı hamburg-hafenstraße'de konser vermek için biraraya geliyordu; sonuç: iki bin litre bedava bira, sokak çatışmaları ve hamburg limanı'nda batmaktan son anda kurtulan bir gemi...

"ikinci slime dönemi", birincisinden de kısa sürerek 1994'te sona ermeden önce, konserlerin yanında iki yeni albümü beraberinde getirecekti: metal tınıları taşıyan ve "slime" tarzından yalnızca müzikal açıdan değil, sözlerinin görece suya sabuna dokunmamasıyla da ayrılan "viva la muerte" ("yaşasın ölüm") ve "işte slime bu" dedirten "schweineherbst"... paul celan'ın "der tod ist ein meister aus deutschland"ı da ("ölüm almanya'dan gelen bir ustadır"), "slime"ın tınılarıyla "şiir"in "punk"a dönüştüğü an olarak tarihe geçecekti.



"akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
senin kül olmuş saçlarını sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların sulamith adam yılanlarla oynuyor

sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o almanya'dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm almanya'dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların margarete
senin kül olmuş saçların sulamith"






"schweineherbst"le eski kışkırtıcılık geri dönüyordu. 90'ların ilk yarısı nazilerin polis korumasında göçmenlere karşı gerçekleştirdiği pogromlara sahne olurken; artık yavaştan yok olmaya başlayan ev işgal hareketinde değilse de, nazilerin - ölmek bilmeyen zombiler gibi - yeniden dirilmelerine karşı ayaklanan anti-faşist harekette yeniden buluşuyordu otonomlar, punklar ve "slime"ın melodileri...

23 Kasım 2010 Salı

YAŞAMAK, HER ŞEYE RAĞMEN YAŞAMAK


esther bejarano'nun ikinci dünya savaşı'nın bittiği, almanya'da faşizmin çöktüğü anı anlatan cümlelerini bloga koymuştum, ancak daha sonradan bu cümlelerin tek başına fazla bir şey ifade etmediğini fark ettim. esther bejarano'nun auschwitz cehennemini anlatan cümlelerini de, yaşanan vahşeti kavramamıza biraz olsun yardımcı olacağı umuduyla çevirmeye ve yayınlamaya karar verdim. italik ve koyu yazılan alıntılar da, bana ait olan cümleler de esther'in "her şeye rağmen yaşıyoruz" adlı kitabından derleme...


"trenin nereye gittiğini bilmiyorduk. vagonlar ağzına kadar doluydu ve neredeyse hiç hareket edemiyorduk."
esther bejarano, çok sayıda hasta ve yaşlı insanın hayvan taşıma vagonlarındaki günlerce süren bu korkunç yolculuğun sonunu göremediklerini anlatıyor. yolculuğun zorluklarına dayanamayanların cesetleri günlerce vagonlarda kalıyordu. neuendorf'tan tanıdığı diğer gençlerle birlikte ölüm trenine bindirilen esther, aşık olduğu eli heyman'la beraber bu cehennem yolculuğunu sağ atlatacaktı. ama tren hedefine vardığında esther'le eli sevgili olamayacaklardı, gittikleri yerde buna ne yer ne de zaman vardı, auschwitz'te her saniye yaşam savaşıyla geçmek zorundaydı. ve esther'in arkadaşlarından çoğu faşist ölüm kampına karşı verdikleri mücadeleyi kaybedecekti.

"trendeki herkes aynı soruyu soruyordu: 'nereye götürülüyoruz?' tren pek çok defalar durdu, küçük, demir parmaklıklı pencereden bir şey görmek mümkün değildi. tren her durduğunda 'artık geldik, vagonun insanın üstüne yapışan havasından kurtulacağız' diye düşünüyorduk. ama her defasında tren yeniden yola koyuluyordu. kelimelerle anlatılamayacak birkaç günlük bir yolculuktan sonra tren yeniden durdu ve kapılar açıldı. indik ve sivil giyimli adamlar bizi dostça selamladılar. çalışma kampına geldiğimizi ve kadın ve erkeklerin ayrılacağını söylediler. ünlü rampadan az ileride birkaç kamyon duruyordu."

esther ve diğer tutsakların bu rampanın anlamını kavramaları ancak sonradan olacaktı. auschwitz'e vardıkları gün, kampa oldukça uzun bir yol olduğundan hasta ve özürlülerin, küçük çoçuklu annelerin, hamile ve kırk beş yaşından büyük kadınların kamyonlara binmesi gerektiği söylendiğinde akıllarına kötü bir şey getirmeyeceklerdi. bu sözler dostane bir jest gibi gelecekti: "çoğu insan itaatkarca kamyonlara bindi. ebeveynlerinin yanında gitmek isteyen gençler engellendi, onlara yürüyebilecekleri söylendi. kamyonlar doğrudan gaz odalarına gidiyordu, ama biz daha bunu bilmiyorduk."

esther, diğer genç kadınlarla birlikte yürüyerek "arbeit macht frei" ("çalışmak özgürleştirir") yazan o büyük kapıya ulaştı. kapıdan girerken duyduğu sözleri bugün bile hatırlıyor: "yahudi domuzları, size çalışmanın ne demek olduğunu göstereceğiz!"

"daha sonra dövmelendik. yani sıraya girdik ve sol kolumuza bir numaranın kazınmasını bekledik. benim numaram 41 948'di." 41948, aynı bu numaranın koluna olduğu gibi, ölüm kampında gördükleri, yaşadıkları da hafızasına bir daha silinmemesine kazınacaktı. dövmelerin ardından tutuklu üniformaların dağıtımı gerçekleşti. o anda acı gerçeğin farkına vardılar: "sıradan bir çalışma kampında böyle üniformalar olmaz, toplama kampındayız." esther ve kader arkadaşları polonya'ya, auschwitz ölüm kampına getirilmişlerdi. "numara koluma işlendikten sonra ne düşündüğümü hala hatırlıyorum: 'demek ki 41 947 kişi benden önce buradaydı. şimdi neredeler acaba?"

kaldığı koğuşun kıdemli mahkumları, esther'in schubert'in, bach'ın, mozart'ın eserlerini ne kadar güzel çaldığını keşfedecek ve ona şarkı söyleteceklerdi. karşılığında esther bir parça ekmek, hatta bazen bir parça sosis alacaktı. bir gün çaykovska, kampta tutsak olan bir orkestra şefi, ss'in emriyle "genç kız orkestrası"nda çalacak müzisyenler aramaya başladı. kıdemli mahkumlar, hilde grünbaum, sylvia wagenberg ve esther'i önerdiler. üç hafta içinde orkestra, sabahları ve akşamları çalışma birliklerinin giriş ve çıkışlarına kampın kapısında marşlarla eşlik etmeye başlayacaktı. kısa zaman sonra "genç kız orkestrası" yahudilerle dolu trenler auschwitz'e vardıklarında da kampın büyük kapısında durmaya ve marş çalmaya başlayacaktı: "insanlar avrupa'nın dört bir yanından geliyor ve doğrudan gaz odalarına gönderiliyorlardı. trenle yanımızdan geçip gider ve çaldığımız müziği dinlerken mutlaka şöyle düşünüyorlardı: 'müzik çalınan bir yer o kadar da kötü olamaz.' bu, bizim için ruhsal açıdan korkunç bir yüktü. bu insanların gaz odalarına gönderildiğini çok iyi biliyorduk. ama arkamızda silahlı ss haydutları duruyordu ve çalmayı bıraktığımız anda bizi öldüreceklerinden korkuyorduk. bugün hala bu görüntü gözümün önünden gitmiyor..."

esther'in hafızasına kazınan korkunç görüntüler ağzına kadar insanlarla dolu, gaz odalarına giden trenlerden ibaret değil: "ss kadınlarının tutsakları kırbaçlattığı sonsuz yoklama törenleri de gözümün önünden gitmiyor. yirmi beş kırbaç; çoğu mahkum on kırbaçtan sonra bilincini kaybederdi, ama kırbaç inmeye devam ederdi. her gün bir deri bir kemik kalmış cesetlerin yolda yattığını görürdük. üst üste el arabalarına doldurulur, krematoryuma götürülürlerdi. çoğu kadın ruhsal ve fiziksel açıdan bitik haldeydi. kimi kadınlar umutsuzluktan hayatlarını sonlandırmak için elektrik yüklü çitlere koşardı. dikenli tellerde asılı kalmış ölü kadınlar... bu da asla unutamayacağım korkunç bir görüntü. benim de ss canavarlarının zalimliklerine artık tanık olmamak için kısa zamanda ölmeyi umut ettiğim birçok an oldu."

22 Kasım 2010 Pazartesi

ALMANYA TESLİM OLDU! SAVAŞ BİTTİ! HITLER ÖLDÜ!



"restaurantta yalnızca bizim olmamız beni şaşırtıyordu. almanlar'ın hepsi saklanmıştı, 'belki amerikan askerlerinden korkuyorlardır" diye düşündüm.


restaurantta otururken dışarıdan büyük bir gürültü geldi. hiçbirimiz ne olduğunu bilmiyorduk. amerikalılar'ın bizi uyarmasına rağmen dışarı çıkıp neler olduğuna bakmak istiyorduk. o nedenle askerler de bizimle birlikte dışarı çıktılar. kızıl ordu kasabaya girdiğini gördük ve askerlerin bağırdığını duyduk: almanya teslim oldu! savaş bitti! hitler öldü!


ondan sonra olanlar çılgınlıktı. amerikan ve rus askerleri birbirlerini kucaklıyor, öpüyor, kendilerinden geçiyordu. ve biz tüm bu olup bitenlerin ortasındaydık.


biraz sonra bir rus askeri bunu kutlamamız gerektiğini söyledi. ve pazar meydanındaki büyük bir dükkana girip, vitrinde duran dev gibi bir hitler resmini aldı. amerikan ve rus askerleri resmi pazar meydanının ortasına koyup ateşe verdiler. askerler de dahil herkes yanan hitler resminin etrafında dansediyor, bense akordiyon çalıyordum. işte bu benim faşizmden kurtuluş hikayem."




esther bejarano

18 Kasım 2010 Perşembe

EDELWEISSPIRATEN



ve "edelweißpiraten" ("aslan ayağı korsanları")... isimlerini yakalarına taktıkları "edelweiß" ("aslan ayağı") çiçeğinden alan, 3. reich'ta bütün gençlerin "hitler gençliği"ne katılmalarının zorunlu hale gelmesinin ardından "vicdani red"dini yaşayan gençlik grupları...

birinci dünya savaşı'nın ardından yoksulların açlık ve umutsuzluktan başka hiçbir şeyleri olmadığı dönemlerde, almanya'nın büyük şehirlerinin yoksul mahallelerinden kaçıp, soluğu doğada almakta bulmuştu işçi sınıfının çocukları. doğada yürüyor, kamp ateşlerinin başında toplanıyor, gitar çalıp, şarkılar söylüyorlardı.

1933'de almanya'daki bütün gençlik örgütlerinin yasaklanması ve "hitler gençliği'ne katılmanın zorunlu hale gelmesiyle, "hj"un 100 bin olan üye sayısı ilerleyen yıllarda 8,7 milyona kadar çıkacak (ki bu sayı o dönemki alman gençliğinin yüzde 98'i anlamına geliyor), nsdap'nin gençlik örgütünden bağımsız olarak gençlerin herhangi bir etkinlik yapması yasaklanacaktı. yüzde 98'lik kesimin hikayesini hepiniz az çok biliyorsunuz: "hitler gençliği"nin ardından sa, ss, wehrmacht; devletin bebeklerin yüzde 98'inden katil yaratmasının hikayesi... kimisi toplama kampında bekçi oldu, yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin yakıldığı fırınlara odun attı, kimisi rusya'da, polonya'da, fransa'da kardeşlerini, kardeşlerimizi öldürdü, birçoğu efendileri adına öldürmek için gittikleri uzak diyarlarda kendi yaşamlarını da bıraktı. ama biz yüzde 2'nin bir parçası olan "aslan ayağı korsanları"nın hikayesine kaldığımız yerden devam edelim...

"hitler gençliği" sokaklarda devriye geziyor, zorunlu etkinliklerden kaçan, nazilerden bağımsız gruplaşan, faşizme rağmen gençliğini yaşamaya çalışanların peşine düşüyordu. yeraltında faaliyeti sürdüren komünist gençlik örgütleriyle ilişki kuranlar, kendi çapında illegal işlere bulaşan gençlik çetelerine üye olanlar ve "hitler gençliği"nden çeşitli nedenlerden atılmış olanların yanında faşizm öncesinden gelen doğa yürüyüşlerinden, şarkılı, içkili akşamlardan, kızlı-erkekli grupların çırılçıplak soyunup göllerin, nehirlerin serin sularına bırakmasından vazgeçmek istemeyenler de kovuşturmaya uğruyordu.

kamp ateşinin başında, geçmişten gelen geleneksel şarkıların yanında çoğunluğu "hitler gençliği"nin marşlarının üstüne yeni sözler yazılmasıyla ortaya çıkan şarkılar da söyleniyordu. "hitler gençliği"nde cinsiyet ayrımı önemli bir ilkeyken, "aslan ayağı korsanları"nın genç kızları da aralarına kabul etmeleri, erkeklerin "erkek" gibi, kadınların "kadın" gibi yetişmesinin büyük önem taşıdığı 30'lu-40'lı yılların alman toplumunda, "ahlaksızlık"ları hakkında yapılan propagandaya güç katıyordu. disiplin, vatan sevgisi, namus gibi değerlerin "beş para etmediği" bu grupların varlığı, nazi iktidarı için katlanılamazdı.

baskılar, "korsanlar"ın yaşamını zorlaştırıyordu belki, ama aynı zamanda faşistlere anladıkları dilden cevap vermeyi de ihmal etmiyorlardı: tek yakaladıkları "hitler gençliği" yöneticilerini dövüyor, sokaklarda devriyelerle kavga ediyorlardı. artık "gençler sorunlarını kendi aralarında çözsün" dönemi kapanıyordu. "korsanlar"la başa çıkamayan "hitler gençliği"nin ağlamaları, gestapo'nun devreye girmesiyle sonuçlanıyordu. artık tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları "korsan" olmanın karşılığıydı.


ikinci dünya savaşı'nın başlaması, gençliğin askerileştirilmesinin önemini daha da arttırıyor; bu durum, "korsanlar"a "halkı askerlikten soğutma" (tanıdık mı geldi?), "alman halkının birliğini bozma", "gestapo'ya mukavemet" ve "vatana ihanet" suçlamaları, ve nihayetinde toplama kampına gönderilmek ya da idam olarak geri dönüyordu. nazilerin en sevdiği "dolaylı idam" yöntemlerinden biri, "korsanlar"ı askere alıp, ölümün kesin olduğu görevler vermekti. örneğin doğu cephesine gönderilen eski "korsan" bruno bachler, mayın tarlalarında el ele tutuşarak bütün alanı tarayacak biçimde yürümeye zorlandıklarını anlatıyor. nazilerin öldürdüğü "aslan ayağı korsanları"nın sayısı tam olarak bilinmiyor. hem nazilerin, gerçek ya da sözde muhaliflerini öldürmek için kullandıkları yöntemlerin çeşitliliği, hem de "korsanlar"ın birbirlerini çoğunlukla isim yerine lakaplarıyla tanıyor olmaları, net bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor. ama ikinci dünya savaşı bitip, naziler iktidarı kaybettiğinde hala hayatta olanların küçük bir azınlık oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

kendi dönemlerinin "punk"ları olarak görebileceğimiz gençlerin varoluşu bile başlı başına faşist rejime karşı bir direniş eylemiyken; gittikçe radikalleşen "korsanlar"ın gerçekleştirdiği direniş, zamanla yahudilerin ve asker kaçaklarının saklanmasından, "kuşlama" ve "yazılama" gibi eylemleri kapsayacak biçimde güçleniyordu. genelde sokak dilini kullanıyor ve - kimse korkusundan uzun bir bildiriyi yerden alıp okumaya cesaret edemeyeceğinden - kısa metinler yazıyorlardı...

örneğin:

"artık kahverengi sürünün sonunu getirelim! bu sefalette ölüyoruz.
bu dünya bizim dünyamız değil!
başka bir dünya için savaşmalıyız,
bu sefalette ölüyoruz!"

ya da:
"bok ne kadar kahverengiyse, köln de o kadar kahverengi. uyanın artık!"



gibi...

faşizm öncesinde işçi hareketinin kalelerinden olan köln-ehrenfeld'de "korsanlar"ın direnişi doruğa ulaşıyordu. toplama kampından kaçmış olan hans steinbrück'ün çabalarıyla "korsanlar", asker kaçaklarıyla, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmış insanlarla, saklanarak holocaust'tan kurtulmaya çalışan yahudilerle birlikte yüz kişiyi aşan bir direniş ağı oluşturuyor, bildiri dağıtma ve yazılama yapma gibi eylemlerin yanında sabotajlar yapıyor ve buldukları silahlarla gestapo'ya karşı kendilerini savunuyordu.


birgün, silahlarını ve nazilerden çaldıkları diğer eşyalarını sakladıkları kilerin ihbar edilmesinden sonra, gestapo baskınında ehrenfeld grubunun birçok üyesi ve gizledikleri yahudiler nazilerin eline düştü. bir sonraki gün evin önünde bekleyen gestapo devriyesiyle "korsanlar" arasında çıkan çatışmada bir polis, bir sa ("sturmabteilung") üyesi ve bir de "hitler gençliği" devriye sorumlusu öldü. ilerleyen günlerde ehrenfeld, grubun yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması için yaptığı, amok koşusunu andıran eylemlere sahne oldu. ve 63 kişi "ehrenfeld grubu"na üye olmaktan tutuklandı.

hans steinbrück, yakalandıktan sonra şöyle diyecekti:
"arkadaşlarımla beraber almanya'nın savaşı mümkün olan en kısa sürede kaybetmesi için elimizden geleni yapacaktık. bu nedenle bir cephanelik oluşturduk. silahlarla savaşın sürdürülmesi için önemli olan üretimi ve cephe bu yakınlara geri çekildiğinde tren yollarını sabote edecektik."

10 kasım 1944 günü aralarında steinbrück'ün de bulunduğu on üç kişi halka açık bir şovla idam edildi. aralarında en genç olan bartolomäus schenk 16 yaşındaydı.

savaş bittikten ve almanya faşist olmayı bırakıp "demokratik" olmaya başladıktan sonra, "korsanlar"ı dün nazi olarak kovuşturanlar, bugün "demokrat" olarak kaldıkları noktadan devam edeceklerdi. ne "demokratik" kurumlar, ne de bölgeyi işgal etmiş olan amerikan ordusu sevecekti "korsanlar"ı. nazilerin 1930'larda başladığı işi, demokratlar 1940'larda bitirdi. 1950'lerde artık "aslan ayağı korsanları" yoktu. almanya, olması gerektiği gibi "çalışkan" ve "itaatkar"dı...

29 Ekim 2010 Cuma

KELEBEĞİN İLK UÇUŞU, ARININ İLK SOKUŞU


elli yıl önce bugün, 29 ekim 1960'ta - sonradan muhammad ali adını alacak olan - cassius clay, doğup büyüdüğü louisville'de ilk profesyonel maçına çıktı. 18 yaşındaydı genç cassius. ve o günden sonra boks kavramı yeniden tanımlanmak zorunda kaldı. ilk rakibi o zaman yirmi dokuz yaşında olan tunney hunsaker'dı. şehir şehir gezerek dövüşen hunsaker, cassius clay'in karşısına çıkmadan önce yaptığı son altı maçı kaybetmişti. "şimşek gibi hızlıydı" diyecekti hunsaker ringden indikten sonra, "bildiğim bütün numaraları denedim, ama çok hızlıydı". maç planlandığı gibi altı raund sürmüş ve clay puanla kazanmıştı. yıllar sonra muhammad ali ilk rakibinin, kariyeri boyunca yediği en sert yumruklardan birkaçını attığını biyografisinde yazacaktı. muhammad ali, boksu bıraktığı 1981 yılına kadar "kelebek gibi uçacak, arı gibi sokacak", 1960'larda vietnam savaşı'na ve ırk ayrımcılığına karşı alevlenen hareketi destekleyecekti.

16 Eylül 2010 Perşembe

"USTA"SIZ ÇEYREK ASIR


wolfgang abendroth'un 15 eylül 1985'de frankfurt'ta ölmesinin üstünden tam çeyrek asır geçti. siyaset bilimi profesörlüğü yaptığı frankfurt yakınlarındaki küçük üniversite şehri marburg bugün, ölümünün yirmi beş yıl ardından bile siyaset biliminin inatla sol olmaya devam ettiği belki de yegane şehir. marburg, benim gibi inatla sol ve inatla siyaset felsefecisi olan bir insan için "abendrothstadt"...

1906 yılında elberfeld'de (bugün wuppertal) sosyal demokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen abendroth, çocuk denecek yaşta proleter gençlik hareketinde yeralıyor, 1920 yılında komünist gençlik birliği'ne katılıyor, daha sonra kpd (almanya komünist partisi) üyesi oluyordu. aynı zamanda dini ve diğer dogmalara karşı savaş ilan eden freidenkerverband'ın ("özgür düşünürler birliği") da aktif bir üyesi olan abendroth, özellikle proleter gençlerin tabu ve dogmalardan azade, özgürlük, eşitlik, hoşgörü ve şiddetsizlik ilkeleri doğrultusunda yetiştirilmesi konusunda sorumluluk alıyordu.

tübingen, münster ve frankfurt'ta iktisat ve hukuk okuduğu yirmili yılların ikinci yarısında komünist parti'nin sosyal demokrat spd'yle nazileri eşit derecede düşman olarak gören "sosyal faşizm" teorisine tepki göstererek, faşizmin yükselişine karşı daha etkili bir mücadele vermek perspektifiyle kp-opposition ("kp-muhalefet") fraksiyonuna katılıyordu. 1933 yılında nazilerin iktidara gelmesinin ardından illegal gruplarda anti-faşist direnişe katılan abendroth 1935 yılında isviçre-bern'de doktorasını veriyordu. doktora tezi, 1936 yılında almanya'da yayınlansa da kısa süre sonra gestapo tarafından toplatılıyor ve mahkeme tarafından "vatana ihanet" suçundan 4 yıl hapis cezasına çarptırılan "usta" - daha önce karl liebknecht'in de yattığı - luckau cezaevi'nde bin kadar diğer siyasi tutukluyla 4 yıl yattıktan sonra, "ceza batalyonu"nda çalışmak üzere işgal altındaki yunanistan'a, limni adası'na gönderiliyordu.

limni'de önce partizanlara yardımcı olan, daha sonra 1944'te kaçarak komünist partizan örgütü elas'a katılan abendroth, savaşın resmen sonlanmasının ardından "komünizmle mücadele" adına yunanistan'da bulunan ingiliz ordusunun eline düşüyor. mısır ve ingiltere'de geçirdiği tutsaklık döneminde stalinizmle nihai hesaplaşmasını yaşıyordu.

almanya'nın batısında siyasi kimliğinden dolayı baskı göreceğinden, önce sovyet işgali altındaki doğu almanya'ya geçiyor, ancak işlerin orada da beklediği gibi gitmemesi, işgalci kızıl ordu'nun ve sovyet bürokratlarının da özgür düşünen bir sosyalist karşısındaki tahammülsüzlükleri nedeniyle 1951'de - kaçarak - batı almanya'ya geri dönüyordu.

batı'ya geçtiği 1951'den 1972'ye dek marburg'da siyaset bilimi profesörlüğü yaptı. anayasa hakkında yaptığı aykırı çalışmaların yanında özellikle alman ve avrupa işçi hareketinin tarihi üstüne yoğunlaşıyordu. horkheimer'le arası açılan jürgen habermas'ın "kamusal alanın yapısal dönüşümü"yle profesörlük ünvanını almasının önünü açmasının yanında, almanya'da günümüzün önemli marxist entellektüellerinden frank deppe, georg fülberth, friedrich-martin balzer gibi birçok isim abendroth'un yanında doktor ünvanını alacaktı. kdp ("almanya komünist partisi") yasağına tepki olarak kurulan dkp'nin ("alman komünist partisi") frankfurt'taki marxist araştırmalar enstitüsü'nde (IMSF - "institut für marxistische studien und forschungen") çalıştı. emekli olduktan sonra alman sendikalar birliği'nin franfurt'taki işçi üniversitesi "akademie der arbeit"ta ölene kadar profesörlük görevini sürdürecekti.

daha ingiliz devletinin elinde tutsak olduğu yıllarda katıldığı spd'nin kapitalizme gittikçe daha fazla eklemlenmesine karşı çıkışı; partinin 60'lı yıllarda şekillenmeye başlayan öğrenci hareketiyle arasına mesafe koymasını talep etmesini reddetmesinin ardından 1961'de üyelikten atılmasıyla sonlanacaktı. sosyalizmin entellektüel bir azınlığın isyanıyla değil, ancak işçi sınıfının yeniden devrimci örgütlenmesiyle mümkün olabileceğini savunsa da, 68 hareketinin esinlendiği entellektüeller arasında harekete ihanet etmeyen az sayıda isimden biri olarak kalacaktı.

1961'de kurulan sozialistischer bund'un("sosyalist birlik") 1969'da kapanmasına kadar başkanlığını üstlenen abendroth, almanya'da "yeni sol"un doğum sancılarına eşlik edecek, "yeni"nin geçmişten öğrenerek ve geçmişle hesaplaşarak yaratılması için uğraşacaktı. 70'li yıllarda ernst bloch, ossip flechtheim, erich kästner gibi isimlerle beraber soğuk savaş'ın anti-demokratik, militarist yüzünün karşısına dikiliyordu. silahlanmaya karşı ve barış için yürüttüğü mücadelesinin bir ayağını da kpd yasağının kaldırılması oluşturuyordu.

habermas'ın sözleriyle "oportünistler ülkesinde bir partizan-profesör"dü abendroth. bir diğer öğrencisi fülberth'in dediği gibi "insanlar vardır, cilalarını kazıdığınızda onlardan geriye hiçbir şey kalmaz; wolfgang abendroth'ta tam tersi geçerlidir, özellikle de insanı gizleyen bir cila hiçbir zaman varolmadığından".

abendroth'un 79 yıllık yaşamının ardınan geriye, bizlere nasıl özgürlük, eşitlik ve - ilk ikisi olmadan asla varolamayacak - demokrasi için mücadele etmenin gerçek bir entellektüel olmak için kaçınılmaz olduğunu gösteren bir miras kaldı. birçok konu hakkında farklı düşünebiliriz, ama yiğidi öldürüp hakkını vereceksek eğer, tanıdığım en yiğit siyaset bilimi profesörüydü abendroth...

...ve bana kişisel bir miras bıraktı: türkiye işçi hareketinin eleştirel bir tarihini yazmak...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

LONDON CALLING


londra, 70'ler, günlük yaşamın sanata, sanatınsa siyasete dönüştüğü yıllar... cinsellikle, cinsel kimliklerle oynayan, kafa bulan, birarada ve başka türlü yaşayan, günlük yaşamında "sınırötesi operasyonlar" yapmayı alışkanlık haline getiren insanlar. yaşam, sanat ve siyasetin bir olması. bu kadar canlı, bu kadar yaşamın içinden bir sanatın galerilere, sergi salonlarına sığması olanaksız; boşluğa, alana ihtiyacı var. yeraltı sanatının 70'lerin londra'sında alabildiğine gelişmesinin cevabı da belki burada yatıyor: savaşın yerle bir ettiği sokaklar, terkedilmiş, ıskartaya çıkmış mahalleler. güney londra'yı pas geçen otoyol. ufukta bir başka londra'ya ait gökdelenler. başını o kadar uzaklara bakmak için kaldırmayanlar içinse yıkıntılar, çöp, çerçevesine çakılmış tahtalarla bir daha açılmamak üzere kapatılmış pencereler, içlerinde kimsenin oturmadığı sıra sıra evler. yaşam sanatının gereksinim duyduğu boşluk...

onbinlerce evin harap halde boş durması, utanmazca artan kiralar, londra'nın içinde kirası ödenebilir meblağları aşmayan ev bulmanın zorluğu. patlaması belki de bir kişinin kibrit çakmasına bakan güney londra'da bunun tek bir sonucu olabilir: ev işgalleri...


70'li yıllar 30 binden fazla insanın londra'da işgal evlerinde yaşamasına tanıklık ediyor. işgalcilerin görüntüsü bir yandan hala hippieleri andırsa da, punk'a uzanan uzun bir yola adımlarını atmışlar çoktan. san fransisco'da uyuşturucu ve müzik etrafında dönen, evsiz "çiçek çocuklar"ın takılacağı binalardan ötesi olmayan işgal evleri londra'da bundan çok daha fazlası. güney londra'nın harabeleri, özyönetim ilkesinin hayata egemen olduğu, insanların birlikte yaşamayı yeniden keşfettiği birer militan üs aynı zamanda. dışarıdaki yaşama müdahale etmenin, saldırmanın, dalga geçmenin üssü.

tolmer square'de bir depoyu işgal eden "film poster collective" hareketin londra'yı "güzelleştirmek"te kullanacağı afişleri üretiyor: işçi hareketiyle dayanışma, "guerilla gardening", feminizm, ırkçılıkla mücadele, üçüncü dünyadaki antiemperyalist hareketlerle dayanışma ağırlıklı işlenen konular.


güney londra, aynı zamanda tarihinde ilk defa bu kadar militan ve bu kadar kışkırtıcı olan eşcinsel hareketine ev sahipliği yapıyor. "not sad, not bad, not mad but glad to be gay" duvarları süsleyen sloganlardan yalnızca biri. aşırı makyaj yapmış erkekler dazlak kafalarıyla belki de punk'ın izlerinin peşine düşülmemiş atalarından birine işaret ediyor. "erkek" kimliğinin sınırlarının böylesine zorlanması, eşcinsel yaşantının güney londra sokaklarındaki doğallığı, "south london gay liberation"ın the clash'in doğduğu sokakların ayrılmaz bir parçası olması sanki uzay-zamanın dışında bir yerlerdeydi.

güzel başlayan bir rüyaydı 70'lerin güney londrası, ama bir kabusa uyandı kendilerinden esirgenen yaşam alanını savaşarak alan bu güzel insanlar. 1979 yılında "iron lady" margaret thatcher seçimlerden zaferle çıkıyordu. artık "toplum yok, sadece birey var"dı ve "toplum" olmakta direten güney londra, o zamana kadar ingiltere'de bir benzeri görülmemiş polis terörüyle kuşatılıyor. thatcher'ın çaktığı kibrit beklenen patlamayı beraberinde getiriyordu. ev işgalcilerinin ve siyah azınlığın omuz omuza sokaklara döküldükleri brixton ayaklanması yüzlerce yaralı ve tutuklu, yanan karakollar, yağmalanan süpermarketlerle bir devrin kapandığını haber veriyordu.


1984'de madenciler thatcher'ın neoliberal politikalarına karşı bir yıl sürecek bir direnişi başlattıklarında çoktan the clash'in yerini sex pistols almıştı bile...

12 Temmuz 2010 Pazartesi

"ŞEYTAN"IN ÖLÜMÜ


o almanya'nın "şeytan"ıydı. bir keresinde fritz teufel rutinleşmiş zorunlu hapishane misafirliklerinden birini sürdürürken, davasına bakan savcı, teufel (şeytan) soyadıyla insanın eninde sonunda cezaevine girmesinde şaşırtıcı bir şey olmadığını söylemişti. ve o burjuva ahlakının savunucularının gözünde gerçek bir şeytandı.

hayatına bakıldığında sanki hep kaybeden tarafta yer almış sanılabilir, ama keskin diliyle ve yerleşik düzeni şoke eden iğneli espiri anlayışıyla karşı tarafın sinirini o kadar bozdu ki, onların hayat boyu gözetleme, sayısız duruşma ve uzun hapis cezalarıyla ne kendilerini tatmin etmeleri, ne de fritz teufel'e kendi yaşadıklarının yanına yaklaşan bir psikolojik travma yaşatmaları mümkün oldu.

almanya'da 68'in en az kızıl ordu fraksiyonu'nu kuran andreas baader ve ulrike meinhof, üniversite öğrencilerinin sesi rudi dutschke ya da iran şahı'nın berlin ziyaretine karşı düzenlenen bir gösteride polis tarafından vurularak öldürülmesiyle hareketin radikalleşmesinde ve antikapitalist bir karakter kazanmasında etkili olan benno ohnesorg kadar önemli bir figürüydü.

ohnesorg'un öldürüldüğü eylemde taş attığı gerekçesiyle tutuklandıktan sonra hapisten çıktığında, ohnesorg'un katili olan polis çoktan tekrar sokaklardaydı. çünkü teufel'den kurtulmak daha 1967 yılında önemliydi batı alman devleti için; yerleşik düzeni provoke etmek amacıyla varolan kommune eins'ın ("komün 1") kurucularındandı. çoğunlukla teufel'in sivriliğinin ürünü eylemleri planlar, ahlak yasalarıyla dalga geçer, kapitalizmin hümanist makyajını kazıyarak altındaki gudubet suratı ortaya çıkarırlardı.

üstelik bu teufel'in ilk hapse girişi değildi: abd başkan yardımcısı hubert humprey'in 67 nisan'ında berlin'i ziyareti sırasında üstüne attığı puding bombaları, polisin kommune eins'ı basmasına bulduğu büyük miktardaki puding tozunu patlayıcı madde olarak basına göstermesine yol açmıştı. sonuçta teufel "puding süikastı"ndan birkaç ay içerde kalmıştı, ama bulduğu "patlayıcı madde"nin puding olduğu ortaya çıkan polisin yaşadığı rezalet hiciv ustası teufel'in ilk büyük zaferiydi.

teufel komikti, ama mainstream basının sonradan yaratmaya çalıştığı imajın aksine bir palyaço değildi. espirili, basit bir dili teorik-felsefik tiradlara tercih ediyordu. "ahlaklı" ve "ciddi" sistemin dilini tersine çeviriyor, nüktedan birkaç sözcükle insanların okumadıkları, belki de asla okumayacakları kitaplardan daha fazlasını anlatıyordu onlara.

komikti, ama ciddiydi. anti-otoriter şehir gerillası bewegung 2. juni'ye (2 haziran hareketi - 2 haziran 1967 benno ohnesorg'un öldüğü gün) katıldı. 1975 şubatı'nda hristiyan demokrat politikacı peter lorenz'in bewegung 2. juni tarafından kaçırılmasının ardından, bu eyleme katılmak suçundan tekrar hapse girdi. yakalandığında belinde bir tabanca ve çantasında namlusu kesilerek kısaltılmış bir çifte vardı. eylemin gerçekleştiği tarihte berlin'de değil de, batı almanya'nın essen şehrinde bir fabrikada işçi olduğunu açıklamasına kadar beş yıl hapiste kalacaktı. sonradan amacının "bir insanın nasıl suçsuz olduğu halde haksız yere hapis yatabileceğini, sistemin nasıl işlediğini göstermek" olduğunu söyleyecekti. ne zaman ki devlet "şeytan"ı en sonunda alt ettiğini sandı, yenilen, rezil olan hep kendisi oldu.

hapisten çıkmasının ardından önce londra'ya göçtü, fırıncılık yapmaya başladı. daha sonradan fırıncılık yaparken berlin'deki alman dili ve edebiyatı ve gazetecilik okurken öğrendiğinden kat be kat fazlasını öğrendiğini söyleyecekti.

ölmeden önce yıllarca parkinson hastalığından çekti "şeytan", berlin'e döndükten sonra başladığı ve çok sevdiği bisikletli kuryelik işini bırakmak zorunda kaldı.



spaßguerilla ("şaka gerillası") kavramının babasıydı teufel. "şaka"larının listesi, banka soygunları esnasında müşterilere tatlı dağıtma fikrinin babası olmasından "puding suikastı"na, adalet sisteminin gerçek yüzünü deşifre etmek için beş yıl hapis yatmasından 1983 yılında "iyi davranış" hakkında tartışılan bir televizyon programında almanya içişleri bakanı'na su tabancasıyla "ateş açması"na kadar uzar.

dedim ya, şakacıydı teufel, ama palyaço değildi, palyaçoluk yapmak istemediğinden ününden hiçbir ekonomik çıkar elde etmedi. yıllar sonra "efendiler"in şaklabanı olabilirdi isteseydi, ama ekmek fırınında çalışmayı ya da kuryelik yapmayı tercih etti.

fritz teufel, ağlanacak halimize gülmeyi başarmayı ve maceralı bir yaşam sürmeyi amaçladığını söylemişti bir zamanlar. ikisini de başardı...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

TOPLUMSAL YARATIM VE DEĞER


"tarih yaratımdır ve her toplum biçimi kendine özgü bir yaratımdır. toplumun imgesel kurumundan bahsediyorum, çünkü bu yaratım kollektif ve anonim imgelemin işi. yahudiler tanrılarını düşündüler, yarattılar, tıpkı bir şairin bir şiiri ya da bir bestecinin bir parçayı yarattığı gibi. toplumsal yaratım tabii ki, her defasında bir dünyanın, söz konusu topluma ait olan dünyanın yaratılması olduğundan bundan çok daha daha ileri gidiyor. yahudilerin dünyasında tamamen kendine özgü özelliklere sahip olan, bu dünyayı ve insanları yaratmış, onlara kurallar vermiş olan vs. bir tanrı var. aynısı tüm toplumlar için geçerli. bunun yanında yaratım, hiçbir koşulda değerle aynı anlama gelmiyor: bir şey yalnızca bireysel ya da toplumsal yaratım olduğu için değer verilmeyi haketmez. auschwitz ve gulag da tıpkı parthenon ya da paris'teki notre-dame kilisesi gibi yaratımlar. korkunç, ama yine de fantastik yaratımlar - toplama kampının sistemi fantastik bir yaratım - tabii bu onları kabullenmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. reklamcılar şöyle der: "şirketimiz diğerlerinden daha yaratıcı." saçma ve mide bulandırıcı şeyler bulmada daha yaratıcı olmaları son derece mümkün."


cornelius castoriadis, la montée de l'insignifiance (anlamsızlığın yükselişi)

20 Mayıs 2010 Perşembe

BEN NASIL "BEN" OLDUM?


ben nasıl "ben" oldum? cevaplanması ne kadar da zor bir soru. bireyin nasıl şekillendiğine dair - insanın yüz hatlarından karakterinin okunabileceğine dair saçmalıklar öne süren ezoterik açılımlardan bireyin karakterinin tamamen toplum tarafından yaratıldığı yargısıyla karşımıza çıkan toplumsal determinizme kadar uzanan - çok çeşitli teori var.

hangi çağda, hangi toplumda, kimin çocuğu olarak dünyaya geldiğimizin karakterimizin oluşumunda yok sayılması olanaksız derecede büyük bir rol oynadığı aşikar. aksini savunmak yerçekiminin aslında olmadığını savunmaktan pek farklı değil bence. ama ortaya çıkan sonucu sadece basit nedensellik ilişkilerinde aramanın da bizi tatmin edici bir yanıta götürmediğini düşünüyorum. sonuçta bir adaletsizlikler çağında, türkiye'de, istanbul'da ve hatta kıtaplığında marx-engels kitapları (da) olan bir evde doğmanın "ben" olmamda etkisi büyük. ama herşey "baba biz sağcı mı, yoksa solcu muyuz?" sorusuna 1988 yılında (sekiz yaşındayken) aldığım cevaba indirgenebilir mi? ya da belirli kitapların anne-babamın kitaplığında durması kadar benim onları alıp okumam da önemli değil mi?

okumak derken: belirli kitapları okumuş olmamı bir kenara bırakırsak, okuma-yazmayı öğrenmemden bu yana kitaplara sevdalanmamı "şöyleydi de böyle oldu"yla açıklayabilir miyiz? örneğin ilkokul öğretmenim teşvik etmiş olsaydı beni okumaya, okuduğum kitapların sayısı öğretmeniminkini muhtemelen daha ilkokul üçüncü sınıfta geçmiş olmazdı herhalde... (ki bunda en az benim ilkokulun ilk üç senesinde elime geçirdiğim her kitabı okumuş olmam kadar öğretmenimin pek okumamasının da rolü var tabii - ve buradan bu sayfayı da okumayan ilkokul öğretmenime selam gönderiyorum: eskiden de sevmezdim, ilk karşılaşmamızın yaklaşık 25 sene sonrasında da hala sevmiyorum.)

düzenli ayrımcılığın, adaletsizliğin, ezilmenin ne olduğunu ilkokulda öğrendim: ilkokul öğretmenim - birçok diğer öğretmen gibi - öğrencilerini döverdi, ama benim öğretmenim sağlam döverdi. altına yapmayı bırakalı daha birkaç yıl olmuş çocukları (ki arada sırada "kaza"lar hala oluyordu okulda tabii, ben de altıma sıçmıştım bir kere) yalnızca "görev bilinci"yle dövmekle kalmazdı; gerek fiziksel açıdan, gerekse öğretmen-öğrenci ilişkisinin hiyerarşikliği yüzünden savunmasız çocukları dövmekten cidden haz alırdı. en çok da aramızda en savunmasız olanlar - mahallemizin kapıcı çocukları - dayak yerdi. hali vakti yerinde ailelerin çocuklarını kayırırdı, hele - benim de aralarında bulunduğum - anne-babası üniversite görmüş, çocuğunun okul durumuyla ilgili olanlar çok daha az nasiplenirdi öğretmenimizin günlük dayak seanslarından. (sanırım) ezilmeye karşı ilk büyük tepkimi kafamda kırılan kalın tahta cetvelin parçalarını yerden toplayıp, arkasından gelecek dayağın bilincinde "size bunları yedireceğim" diyerek verdim. ama adaletsizliğe isyanımın kökeni ilkokulda gördüklerim, yaşadıklarımsa eğer: ben, kayırılanlar arasında yeraldığım bir adaletsizlik ilişkisinden bu sonucu çıkarırken benden kat be kat fazla dayak yemiş, aşağılanmış ilkokul arkadaşlarımı neden facebook'da ırkçılığın doruklarında birer kürt düşmanı olarak görüyorum?

marxizme çok genç yaşta duyduğum ilgiyi, algıladığım ve kabullenemediğim dünyaya karşı isyanıma içerik arayışımda ilk karşıma çıkan teori/felsefe olmasıyla da açıklayabilirim, 95-96 yıllarında radikal solun türkiye'de 12 eylül sonrası dönemin doruğunu yaşamasıyla da. ama sorduğum soruların ve vermeye çalıştığım cevapların marxizmin çerçevesini aşmasında kısmen tesadüf eseri, kısmen de iki tarafın da bilinçli seçimleri sonucunda hayatıma giren insanların oynadığı rolü yadsıyamam. eğer her hafta elimizden geldiğince düzenli olarak yaptığımız gibi bayrak töreninden kaçtığımız bir cuma öğleden sonrası yasin bana "eğer ilkokuldan beri atatürk ve ay-yıldızlı bayrak yerine lenin ve orak-çekiçli bayrak önünde marş söylemeye zorlansaydın ne değişirdi? senin sorunun birşeylerin önünde hazır-ol'da durmakla değil mi?" diye sormasaydı, ben yine "ben" olabilir miydim bugün? ama onun söylemesinden çok benim dinlemem, anlamam ve düşünmem etkili olmadı mı?

istanbul erkek lisesi yerine - örneğin - galatasaray lisesi'ne gitmiş olsaydım, bambaşka bir yöne mi akardı karakter gelişimim? ki bu koşulda etkileşime girdiğim bir dolu insanın hayatına müdahil olmayacaktım, onların hayatı nasıl olurdu bugün? sadece bir "dipnot" mu eksilirdi hayatlarından, yoksa bambaşka insanlar mı olurlardı? 11 yaşımdan 19'uma kadar öğrendiklerimin kaçta kaçı istanbul erkek lisesi'nin bana öğretmek istedikleri, ne kadarı bana öğretilmeye çalışılanlara karşı çıkışımdı?

ya babam? ne kadarım babamdan, ne kadarım ödipus bey'den miras? bu soru bana 15 yaşındayken sorulmuş olsa, babamdan biyolojik olmayan hiçbir şeyi miras almadığımı söyleyecek olmam bir kenara, bu soruyu o zamanlar kendi kendime sormamın imkansızlığı düşünülecek olursa, yıllar ne kadar da değiştiriyor insanı.

almanya'ya göçmek yerine istanbul'da yaşamaya devam etseydim dünyaya bakışımdan günlük yaşantıma birçok alanda birçok farklı gelişecektim kuşkusuz. "almanya'da türk oldum" diye yazmıştım daha önce, göçmenliğin doğru kullanıldığında, insanın sadece yerleştiği diyara değil, kendi doğduğu, büyüdüğü kültüre karşı da mesafe kazanmasına, at gözlüklerini çıkarıp atmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum.

hayatı örümcek ağı misali saran (tek bir nedenden tek bir sonuç türetmeyen) nedensellik ağları var kuşkusuz. ama ne -karmaşıklıkları dolayısıyla - bu ağları çırılçıplak ortaya sermek olanaklı, ne de herşeyi bu bağlamda açıklamak.

zira nedensellik ağları (bilerek "zincir" yerine "ağ" kavramını tercih ediyorum), benim örneğim üzerinden gidecek olursak, öğretmenimin bana ne söylediği kadar benim onu sevmemem, saymamam; belirli bir olaydan belirli bir sonucu çıkarmam, o olayın başımdan geçmesi ve benim öncesinde belirli tecrübeler edinmiş olmam kadar (ki bu tecrübelere teorik bilgi de dahil), olayın geçtiği gün başımın ağrıyıp ağrımadığı, kıçımda çıkan sivilce ya da aşık olup avarel gibi geziniyor olmam gibi - birbirinden farklı ağırlıkta - faktörlere de bağlı. ki bu nedensellik ağlarını çözümleyebilecek bir "elektronik beyin" üretilecek olsa dahi, "yeni" olan, varolan nedensellik ilişkilerinin kurallarıyla uyum içinde olmayan bir şey yine söz konusu beynin incelediği çerçevenin dışında kalırdı.

peki "ben nasıl 'ben' oldum?" sorusunu yanıtlamak bu kadar zorsa, "biz nasıl 'biz' olduk?" sorusunu tamamen cevaplamak olanaklı mı? birileri zamanında ortaasya'dan "akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan" bir memlekete göçmemiş olsa ve bir diğerleri anadolu'dan aşağıya yer yer salınarak, yer yer kendinden geçercesine coşarak akan iki nehirin arasında medeniyetler kurmamış, aynı zamanda başka birileri antik yunanistan'da trajediyi yaratmamış olsa, almanya'da naziler yahudileri toplama kamplarında katletmemiş, nazım hikmet "vatan hainliği"nden caymış, mustafa kemal'in kafatasında kovaladığı kargalardan biri beyninin kıvrımlarına dek bir delik açmış olsa, biz tam olarak "biz" olur muyduk? hadi hepsini geçtim; halamın taşakları olsa biz "biz" olur muyduk? daha bizi "biz" yapan "yeni"ler konusunu açmadım bile...


PS ben "ben" oldum derken, beni tanıyan kimsenin yüreğine indirmemişimdir umarım, merak etmeyin, hala bir bok olmuşluğum yok, hala "ben"im...

PPS ha bir de, "ben nasıl 'ben' oldum?" sorusunun cevabını bilen varsa benden esirgemesin...

27 Nisan 2010 Salı

GÜNEY AFRİKA'DA "EKONOMİK APARTHEİD"


bu yaz dünya kupası'nın güney afrika'da yapılacak olmasını fırsat bilip güney afrika hakkında bir şeyler karalayayım dedim. bu yazıyı, ilerleyen günlerde dünya kupası'nın güney afrikalılar'a, özellikle de büyük şehirlerin etrafında gittikçe büyüyen gecekondu mahallelerinden yaşayan yoksullara etkisi üzerine yazacağım bir diğeri izleyecek. daha önce "futbol mu eskiden daha güzeldi, yoksa büyüdüm diye mi aynı zevki alamıyorum?" diye sormuştum, yazacağım ikinci yazının bu soruya da bir anlamda cevap verdiğini düşünüyorum. neyse lafı uzatmadan güney afrika'ya geleyim...

güney afrika'daki ırk ayrımı sistemine "apartheid" adı veriliyor. beyaz azınlığın 1948-1994 yılları arasındaki egemenliği sırasında ülke nüfusunu "beyaz", "siyah", "renkli" ve "asyalı" kategorilerine ayrılıyor; her "ırk"a belirli haklar tanınırken, siyah çoğunluk bu "ırklar merdiveni"nin en alt basamağında yer alıyordu. "apartheid"ın insanların günlük yaşamına etkisi çok büyüktü: örneğin "ırklarası" evlilikler yasaktı ve 1950'de çıkan bir kanunla ("group areas act") farklı "ırk"lara mensup kişilerin yaşam alanlarının birbirinden ayrılması da zorunlu hale getiriliyordu. böylece siyahların bugün hala oturduğu getto benzeri "township"ler doğuyor, siyahlar oturmalarına izin verilen bu mahallelere dolduruluyordu.

ırk ayrımının sonuçlarından - ve nedenlerinden - biri siyah nüfusun beyazlara ait fabrikalarda ucuz işgücü olarak çalıştırılmasıydı. bu amaçla 1953 yılında "bantu education act" adında bir yasa çıkarılarak siyahların okullarda tarımda ya da endüstride çalışmaları için yeterli - ve zorunlu - olanın ötesinde eğitilmesinin önüne geçildi. böylece sınıflarası geçişkenlik tamamen tıkanıyor, "yukarıdakiler"in yukarıda, "aşağıdakiler"in aşağıda kalacağı bir sömürü ve ayrımcılık sistemi sağlam temellere oturtuluyordu.

güney afrika'daki "apartheid" rejiminden sadece ülkeye egemen olan beyaz azınlık değil, birçok ulusötesi şirket de yararlanacaktı. özellikle her iki devletin de desteğiyle güney afrika'ya yatırım yapan alman şirketleri halen ülke ekonomisinin temel taşlarından birini oluşturuyor. faşizm döneminde nazilerle işbirliği yapmaktan kaçınmayan alman ekonomisinin kodamanları, kara kıta'nın güney ucunda 30'lu ve 40'lı yıllarda almanya'da kasalarının parayla dolup taşmasına yardımcı olmuş "herrenmensch" ideolojisiyle ve alışkın oldukları insanlıkdışı sömürü koşullarıyla karşılaşmaktan memnun olmuşlardır herhalde. almanca yayınlanan "die stimme afrikas" ("afrika'nın sesi") dergisi 1974 yılında şöyle yazacaktı:

"volkswagen, audi, bmw ve mercedes güney afrika caddelerine hakim. basf, bayer, hoechst ve henkel güney afrika'nın kimya endüstrisinin önde gelen isimleri. bosch, siemens, lurgi, mannesmann ve diğerleri güney afrika'da karlı bir finans piyasası buldular."


tabii bu kadar adaletsiz ve insanlıkdışı bir sistem direnişle karşılaşıyordu. 1976 yılındaki soweto ("south west township") öğrenci ayaklanması dünya çapında ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin sembolü haline gelecekti. okullarda beyaz azınlığın dilinin tek eğitim dili haline getirilmesine karşı binlerce öğrenci sokaklara dökülüyor; polisin bir öğrenciyi öldürmesiyle yürüyüşler yerini polisle öğrenciler arasında günlerce sürecek ve 1000 öğrencinin polis tarafından öldürülmesiyle sonuçlanacak sokak çatışmalarına bırakıyordu.

"apartheid" sistemine karşı mücadelede en büyük rolü - şimdinin iktidar partisi - ANC ("african national congress") oynuyordu. 1923 yılında kurulan ANC 1960 yılında yasaklandı ve hareketin önderlerinin çoğu direnişi yeraltında sürdürmek durumunda kaldılar. siyahlara kimlik taşıma zorunluluğu getiren bir yasaya karşı düzenlenen bir yürüyüşte 69 siyahın polis tarafından vurularak öldürülmesine karşı 1961 yılında ANC silahlı bir kanat kurma kararı aldı. "umkonto we sizwe" ("ulusun mızrağı") adlı örgüte başlangıçta 1964 yılında ömürboyu hapse mahkum edilecek olan nelson mandela önderlik ediyordu. mandela 1990 yılında yurtiçi ve dışından gelen baskılar sonucunda serbest bırakılana kadar hapiste kalacaktı. bilindiği gibi yasallığını geri kazanan ANC'nin 1994 yılındaki seçim zaferiyle "apartheid" resmen son buldu ve mandela devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

ANC'nin iktidara gelmesi "apartheid" mağdurlarını insanca bir yaşam için umutlandırıyordu. 1995 yılında "township"lerde yaşayan insanların da katılımıyla hazırlanan "the freedom charter", ANC'nin parti programı, ırk ayrımcılığının sonlandırılmasının yanında herkes için iş, düzgün barınma olanakları, düşünce özgürlüğü ve zenginliğin adaletli dağıtımı gibi büyük ölçüde sosyalist öğeler taşıyordu. mandela da 1990 yılında hapiste yazdığı bir yazıda aynı yöne işaret ediyordu:

"ANC'nin siyaseti; madenlerin, bankaların ve monopol endüsrilerin kamulaştırılmasıdır. ve bu siyasette bir değişikliğe gidilmesi düşünülemez bile."


hareketin radikal söylemi nedeniyle 1994 seçimleri insanlarda büyük umutlar uyandırıyordu. onyıllarca ezilmiş güney afrikalı siyahlar, mandela'nın serbest bırakılması ve ANC'nin yasallık statüsünü geri kazanarak seçimlere katılma hakkını elde etmesiyle hayallerinin uzansalar elleriyle dokunabilecekleri kadar yakında olduğu düşüncesindeydi.

gerçekten de ANC seçimi ezici bir çoğunlukla kazanıyor, ancak insanların hayalleri seçimlerden sonra da "hayal" olmaya devam ediyordu. ANC siyasi iktidarı devralıyor ancak ekonominin iktidarı eski sahiplerinin elinde kalıyordu. içsavaş ihtimalinin de verdiği korkuyla, ANC siyasi açıdan egemenliği kaybeden beyaz azınlığın günlük hayatın efendisi olmaya devam etmesine göz yumuyordu. söz verilen kamulaştırılmalar halen yapılmış değil ve monopol endüstriler beyaz azınlığın elideki dört büyük mega holdingin kontrolünde olmaya devam ediyor. söz konusu dört mega holding aynı zamanda johannesburg borsasında işlem gören şirketlerin yüzde 80'ini kontrol ediyor. ve borsada işlem gören tüm şirketlerin yüzde 98'inin yöneticisi beyaz. toprak mülkiyeti açısından da "ırklararası" durum pek farklı değil: ülke nüfusunun yalnızca yüzde 10'unu oluşturan beyazlar toprakların yüzde 70'ine sahip.

1994 seçimlerinden sonra ANC neoliberal bir ekonomi siyasetine dönmüş durumda. partinin "growth, employment and redistribution (GEAR) programm" adı verilen yeni makroekonomi paketi, hareketin tabanının beklentilerinin boş çıkmasında büyük pay sahibi. programın köşe taşları devletin gelir-gider dengesinin korunması, düşük şirket vergileri, özelleştirme ve ekonomide ithalata dayalı bir büyüme. "GEAR", 2008 yılında patlak veren ekonomik krizin ardından dünya çapında skandal statüsüne erişen "public-private-partnership" gibi uygulamaların zenginliğin adil dağılımı, sosyal adalet ve ekonomide hızlı ve kalıcı büyüme hedefleri için en uygun araç olduğu iddiasını taşıyordu.


ANC'nin ekonomi alanındaki bu siyasetine "community" örgütlerinin ve sendikaların daha rahat kontrol edilebilir hale gelmeleri amacıyla partiye eklemlendirilmesi çabaları eşlik ediyor. ANC'nin geçmişteki müttefikleri sol sendikaların çatı örgütü niteliğindeki COSATU ("confederation of south african trade unions") ve güney afrika komünist partisi'yle arası açılmış durumda. mandela döneminde başlayan neoliberal politikalar bir sonraki parti ve devlet başkanı thabo mbeki döneminde daha da sertleşti. güney afrika bir yandan "apartheid" döneminden kalma borçlarıyla, bir yandan da hayal kırıklığına uğrayan halkıyla boğuşuyor.

"apartheid" dönemine oranla ülkedeki tek büyük değişim yeni siyah ortasınıfın doğumu, ki bu da siyah nüfusun çoğunluğunun yaşamına hiçbir değişiklik getirmedi. 2007 seçimleri, 2005 yılındaki rüşvet skandalının ardından devlet başkan yardımcılığı görevinden olmasıyla ve "seviştikten sonra duş alarak aids'ten korunuyorum" sözleriyle tanınan jacob zuma'nın iktidarı mbeki'den devralmasına tanıklık etti.


ve hala tünelin ucunda ışık yok. ırk ayrımcılığı yasaları tarihe karışırken sonuçta neoliberal ekonomi siyaseti aracılığıyla "aşağıdakiler" aşağıda, "yukarıdakiler" de yukarıda olmaya devam ediyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...