kentsel dönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kentsel dönüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2011 Cumartesi

LIEBIG 14!!!


berlin'de kollektif yaşam projesi "liebig 14" bu hafta polis tarafından boşaltıldı. "liebig 14", 1990 yılı başlarında işgal evlerinden oluşan mainzerstraße'nin polisle otonomlar arasında günler süren çatışmalar sonucunda boşaltılmasının ardından çevresindeki birkaç binayla beraber işgal edilmişti. işgalciler, berlin belediyesi'ne ait olan binalar için daha sonra belediyeyle ödenebilir bir kirada anlaşmış ve yıllardır boş duran binaları onararak oturulabilir hale getirmişti.

1999 yılında "liebig 14" "lilaer gbmh" adlı emlak spekülasyoncusu bir şirkete satılarak özelleştirildi. o tarihten bu yana köpekbalıkları ev ahalisini sokağa atmak için uğraşıyordu. on iki yıllık hukuk mücadelesi - neredeyse her zaman olduğu gibi - spekülatörlerin lehine sonuçlandı ve alman devleti bir milyon euro'dan fazla para harcayarak ve 2500 polisle "liebig 14"ü boşalttı.

"liebig 14"te almanya'dan peru'ya, bolivya'dan fas'a, slovenya'dan sudan'a, israil'den macaristan'a, rusya'ya ya da avusturya'ya kadar birçok ülkeden değişik yaşlarda 28 insan birlikte yaşıyor ve ortak yaşamlarıyla ilgili kararlarını demokratik bir biçimde alıyordu.

polis saldırısının yaşandığı 2 şubat günü ve öncesinde binlerce kişinin katıldığı sayısız yürüyüş yapılırken, polisin tazyikli sudan göz yaşartıcı gaza, helikopterlere kadar çeşitli silahlar kullandığı çatışmalar yaşandı. berlin dışında da osnabrück, dresden, hamburg, gießen, saarbrücken, bremen, jena, düsseldorf, rostock ve kopenhag'da dayanışma gösterileri yapıldı.

ancak avrupa'da "soylulaş(tır)ma"nın ("gentrification") etkisinin en güçlü hissedildiği şehirlerden biri olan berlin'de bu alanda yürütülen mücadele, "liebig 14"ün polis zoruyla boşaltılmasıyla son bulmadı. liebigstraße'nin de bulunduğu friedrichshain mahallesinde dün (4 şubat cuma) yeni bir bina (holteistraße 18) işgal edildi. işgalciler yaptıkları basın açıklamasında amaçlarını "fazla parası olmayan insanların başlarının üstünde bir çatı olması" şeklinde açıkladılar.

27 Ekim 2010 Çarşamba

KISA KISA - SON SÖZ


uzunca bir istanbul ziyaretini sonlandırıp "memleket"e, nürnberg'e döndüm. çeyrek asıra yakın yaşadığım istanbul'da üç hafta geçirdim, son günlerde nürnberg'e dönme arzusu ruh halimi belirlemeye başladı. bunu da, insanın hayatının "normalite"sinin ne kadar hızlı değiştiğine dair bir ilginçlik olarak kaydedelim.

istanbul'da birçok eski dostu görebildim. hem geçirdikleri dönüşümü, hem de aynı kalan özellikleri gözlemlemek ilginçti. eski dostların yanında almanya'da olduğum sürede gelişen internet tanışıklıklarını gerçek hayata taşıma şansına eriştim: los lunes al sol'un "daimi konuk yazar"ı gand, blogda da güneşli pazartesiler hakkında bir yazısını yayınladığım hemzemin.net'ten fikir, antidoto, kiya ve daha birçok isimle muhabbet ettik.

tabii görmek isteyip de göremediklerimin sayısı - her zaman olduğu gibi - görebildiklerimden çok oldu. herhalde üç günlüğüne de gelsem, üç aylığına da bu durumda değişen bir şey olmayacak. her istanbul'a gelişimde zaman ayırıp görüşemediğim, bana bozulan arkadaşlarımın sayısında bir artış oluyor. hiç gelmeyinceyse kimse bozulmuyor. böyle devam ederse çözüm istanbul'u tümden boykot etmekte.

"apaçi", "çemkirmek" gibi sözcükler eskiden yoktu, şimdi varlar. hayat ne kadar boktan gelişiyorsa, dil de o kadar boktan gelişiyor. biri fildişi kulelerinde türkçe'yi korumayı ve "güzelleştirme"yi hedefleyen tdk ve şürekasına kulelerinden çıkıp hayatı güzelleştirmeye dair bir şeyler yapmaları gerektiğini anlatsın lütfen...

dildeki dönüşüm kuşkusuz "apaçi" ve "çemkirmek"le sınırlı kalmamış. dev bir inşaat alanı olarak düşünülebilecek istanbul'da "kentsel dönüşüm", "mutenalaştırma", "nezihleştirme" vs. kavramlar da solun siyaset diline girmeye başlamış. "kentsel dönüşüm" tartışmalarının tophane saldırısının ardından yoğunlaşmaya başlamış olması da ilginç bir gelişme: bir yandan express ve bir+bir'de sanatçıların, hatta alternatif sanatçıların bu süreçte oynadıkları rolün de mercek altına alınması olumlu örneğin, diğer yandan yalnızca insanların yaşadıkları mahallenin pahalılaşması sonucu yapısal bir zorla şehrin dışına itilmeleriyle açıklanamayacak bir şiddetin meşrulaştırılması tehlikesi de yok değil. ne zamandır nürnberg'de yaşadığım mahallenin, gostenhof'un yaşadığı dönüşüme dair yazmak istiyordum, fırsat olmamıştı. mümkün olursa önümüzdeki günlerde yaşadığım sokakta heykel ya da resim satın almanın domates ya da ekmek almaktan daha kolay hale gelmesini, çok değil birkaç yıl önce ödediğim kiranın dahi bugün hayal haline gelmesini - belki de istanbul'la paslaşarak - yazacağım.

kitlesellik açısından bir gözlem yapma şansım olmadı, ama solun türkiye'de gündemi belirlemek, insanların yaşamına temas etmek anlamında bu kadar güçsüz olduğu bir dönem hatırlamıyorum. umarım bu "bitiş" yeni bir başlangıcın, dogmatik olmayan bir solun doğumunun habercisidir. bu konuda almanya'dan umut etmekten başka yapabilecek fazla bir şeyim yok ne yazık ki...

16 Ekim 2010 Cumartesi

ELVEDA BEYOĞLU

insanın, hayatının uzun yıllarını geçirdiği, doğduğu, büyüdüğü, ilk aşkını yaşadığı şehirle arasına bu kadar çabuk mesafe koyabilmesi garip. istanbul'a her geldiğimde evime, eski evime geri dönmüş gibi hissetsem de, göçüp gitmemin üstünden sanki on yıllar geçmiş, istanbul'daki yaşantım tarih öncesine ait ya da gerçekliğinden anlatanın kendisinin de emin olamadığı masalsı bir hikayeymiş gibi.

istanbul'la arama giren mesafe belki kendimi "evde" hissetmeme engel, ama aynı zamanda şehre dönüp bakmak istediğimde yirmi beş yılda göremediklerimi birkaç haftada görmemi sağlıyor. duygusal mesafenin yanında istanbul'u iki görüşümün arasına giren uzun aralar da şehrin karakterinde yaşanan dönüşümleri ister istemez fark etmemi sağlıyor.

kuşkusuz istanbul'u nerede ne değişmiş incelemek için gezecek olsam, yerden mantar gibi biten sitelerden, ortaya çıkan yeni yeni mahallelerden bahsederdim. ama ziyaretimin ağırlık noktası insanlarla buluşmak olduğundan günlerim çoğunlukla beyoğlu'nda geçti. işte o yüzden istiklal caddesi ve çevresinin geçirdiği dönüşüm dikkatimi en çok çeken, kafamı en çok meşgul eden oldu.

caddenin trafiğe kapatılması ve yanan köprüaltı'nın beyoğlu'na taşınmasıyla 90'ların başlarında yeni bir çehre kazanmaya başlayan istiklal caddesi, 90'lı yılların istanbul'unda alternatif kültürün ve radikal solun yörüngesine girdiği alan olmuştu. caddeyi dolduran kalabalık birbirinden farklı binbir çeşit insana ev sahipliği yapsa da, "mahalle"de gezilemeyecek kıyafetler giyen insanlar, deri ceketli rockerlar, solcular, aslında varolmayan punklar, eşcinseller, feministler sayıca çoğunlukta olmadıkları istiklal caddesi'nin rengini belirliyor, istiklal mikrokozmosunda 12 eylül sonrası türkiye'nin başka hiçbir yerinde olmadığı ölçüde "ideolojik hegemonya"ya erişiyordu.

ne sattığını sahibinin bile bir cümleyle özetleyemeyeceği, bir başka mekanda daha ikinci kirasını ödeyemeyeceğinden batması kesin olan dükkanlar; kullanılmış deri ceketten cüneyt arkınlı, aydemir akbaşlı eski türk filmi afişlerine ("atını seven kovboy", "dünyayı kurtaran adam"), korsan eylem sonrası topluca gözaltına alınmak için çay içmeye gidilen cafélerden biranın neredeyse beleş olduğu barlara kendine özgü bir havası vardı beyoğlu'nun.

bugün kendi elit sanat-sepet mikrokozmosunu yaratmış cihangir, arada operasyon yiyen öğrenci evleri haricinde biraz oto hırsızlığı, biraz uyuşturucu piyasası görmezden gelinecek olursa bildiğiniz "mahalle"ydi. istiklal caddesi'ne yakınlığı dışında insanları çeken hiçbir yani yoktu ve geceleri her sokağa girip çıkmak istemezdiniz, şanssız bir gününüzdeyseniz götün metalle imtihanı pek de olasılık dışı değildi.

derdim yitirilmiş bir cennete ağıt yakmak değil, istiklal caddesi (ve çevresi) hiçbir zaman cennet olmadı. ben bildim bileli bir tüketim mabediydi: legal, illegal, scheiß egal - insan dahil - her şeyin satıldığı ve müşteri bulduğu bir cehennemle şehrin başka hiçbir mahallesinin yaşam şansı tanımadığı sayısız altkültürün cennetinin iç içe geçtiği bir cehennetti beyoğlu...

bugün hala sayısız sol parti merkezi, dergi bürosu, café beyoğlu'nda, tkp'liler caddede gazetede satarken hala eskisi gibi antipatik - bir tek isimleri artık sip değil, her cinsten altkültürün de içine girip saklanacak bir deliği var arka sokaklarda. haftada kaç basın açıklaması, kaç yürüyüş yapıldığını bilmiyorum. dün istiklal caddesi'ne rengini verenler silinmemiş, ama silikleşmiş. altkültürlerle sol "itilmişle kakılmış"a dönüşmüş.

dün cadde nüfusunu oluşturan insanlar - bu gelişmelerden hoşnutsuz - çoktan köşelerine çekildiğinden mi, işe girip-evlenip-çoluğa çocuğa karışıp uslananların yerine arkadan yenileri gelmediğinden "lemmings döngüsü"nde bir kırılma yaşandığından mı bilinmez; "lüzumsuz" şeyler satan küçük dükkanlar kepenklerini bir bir indirmiş/indiriyor. atlas pasajı, aznavur pasajı'nın -eskiden de sevmezdim ama - tabelası kalmış yadigar.

eskiden galatasaray'dan aşağıya kafa dinlemek için inilirdi, şimdi starbucks'da çilekli latte macchiato içmek için iniliyor. gitar almayacak insanın tünel'de işi yoktu, şimdi barları, caféleri, lokantalarıyla - parası yetenler için - yeni bir dünya yaratılmış tünel'de, galata'da.

kapanan kitapçıların yerini yeni beyoğlulular'a şık ürünler satacak mağazalar almış. bir sahaflar inatla tutunuyor, bir de mephisto gibiler değişerek yeni koşullara uyum sağlamayı başarmış - omurgasızlığın şanındandır! ada açıldığı gün de "biz para kazanacağız, çok para kazanacağız!" diye bağırırdı da, fortagiller'e "halktan kopukluk" tartışmalarından gına gelmiş olacak 30 liraya yemek satıyorlar.

durdurulacak bir dönüşüm gibi durmuyor olan biten, zaten kimsenin de bir şeyleri durdurmak ister gibi bir hali yok. belki de son gidişlerim bunlar beyoğlu'na, gitmesem de, görmesem de benim köyüm olmaktan çıkıyor artık beyoğlu. gittikçe caddeden daha fazla uzaklaşan delikler de tıkanacak muhtemelen bir gün ve belki de gün gelecek benim bir kez daha beyoğlu'na gitmek için bir nedenim olmayacak.

4 Mart 2010 Perşembe

KREUZBERG


berlin'in büyüsüne kendini kaptırmış herkesin, berlin'de yaşasa hangi mahallede oturacağına dair bir düşüncesi vardır. benim mahallem her zaman kreuzberg olmuştur. on yıllarca doğu almanya'nın ortasında, dünyanın denizden en uzak adası olan eski batı berlin'e "alman realitesi"nden kaçarak sığınan bütün kaçakların ve kaçıkların karargahıydı kreuzberg. pasifistler, lezbiyen çiftler, bilmem-kaçıncı enternasyonali kurma peşindeki troçkistler, abd'li maoistler / çinli "demokrat"lar, sanatını satmak istemeyen ya da istese de satamayan "sanatçı"lar, anarşistler, punklar, transseksüeller, ev işgalcileri, hippiler, otonomlar, asker kaçakları, her türden uyuşturucunun müptelaları...

ve dünyanın dört bir yanından göçmenler; ya berlin'in büyüleyici kakofonisini geldikleri yerin can sıkıcılığına tercih edenler ya da karınlarını doyurabilmek, "eve döndüklerinde" bir traktör alabilmek için almanya'ya gelen göçmenler... ve de en çok türkiyeliler...

soğuk savaş'ın iki yakasını birbirinden ayıran duvarın kıyıcığında, kimsenin oturmak istemediği, kimisi ikinci dünya savaşı'ndan beri elden geçirilmemiş binalarıyla kaderine terk edilmiş kreuzberg...

dünyanın karakteri en hızlı değişen metropollerinden berlin'de geçmişine sarılmaya çalışan kreuzberg. duvarsız ve artık bir ada değil, ayan beyan "başkent" olan berlin'de bir anda çırılçıplak ortada kalan kreuzberg. eski ev işgalcilerinin sınıf atlayıp çocuklarını özel okula gönderdiği, binaları restore edilen, iki almanya'nın birleşmesinden sonra kiraları birkaç senede bilmem-kaça katlanan, sanatı almak ve satmak için gittikçe daha çekici bir yere dönüşen kreuzberg...

yoksul türkiyeli göçmenlerini yavaş yavaş neukölln'e kaçıran kreuzberg... boş-bakımsız binaların yerini çoğu yerde artık cocktail-bar'lar, sanat galerileri ve pahalı restaurantlar almış. ve bu işgal gittikçe yayılıyor. mahallenin yeni "gerçek sahipleri" - yeşiller'i seçen yeni orta sınıf - için otonomlar yitirdikleri gençliğin nostaljisi, kürt manav, afrikalı internetcaféci, türk kebapçı kozmopolit bir metropolde yaşadıklarını anımsatacak birer dekor.

80'lerde polisin her geçişinin ufak bir sokak çatışması anlamına geldiği oranienstraße bugün berlin'e giden turist gruplarının görmeden şehri terketmeyeceği bir uğrağa dönüşmüş. punklara bakıp "fesupanallah" çeken "hacı amca" yerini çoktan eski solcu mültecilere bırakmış. cihangirane cafélerde "sanat"tan bahsediyorlar, ve ara ara "siyaset"ten gece yalnız yatmak istemediklerinde.

ama iyi haberler de var kreuzberg'den: yükselen kiralara karşı kiracı inisiyatifleri, kamusal alanın özelleştirilip parası olmayanlara kapatılmasına karşı kampanyalar, geceleri ansızın tutuşuveren lüks otomobiller... inadına kreuzberg'li transseksüeller, solcular, anarşistler, ve varoluş mücadelesini başarıyla sürdüren - belki de dünyanın en ünlü - işgal evi køpi...

kreuzberg'in hikayesi klişelerle dolu bir gişe filmi mi, yoksa doğaçlama oynanan bir sokak tiyatrosu mu olacak? şimdiden söylemek zor, zaman gösterecek. ama zaten kreuzberg'in güzelliği de işte bu tahmin edilemezliğinde yatıyor.

berlin, dünyanın başka hiçbir yerinde kendini "ev"inde hissedemeyenlere yuva olmaya devam edecek mi? zenginlerin, egemenlerin başkenti mi olacak, yoksa başkaldırının mı? bu düğüm herhalde en çok kreuzberg'de çözülecek.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...