toplama kampı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplama kampı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2012 Pazar

ÜLKENİN KADERİNİ PAYLAŞARAK DEĞİŞTİRMEK VE OSSIETZKY




1931, leipzig. iki yazar, carl von ossietzky ve walter kreiser, "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmek" suçlarından 18'er ay hapis cezasına çarptırılıyor.

alman imparatorluğu'nun birinci dünya savaşı'nda aldığı yenilginin sonuçlarından biri, savaşın galiplerinin – kısa ömürlü olacak – weimar cumhuriyeti'ne getirdiği askeri kısıtlamalardı. 1931'e gelindiğinde, weimar cumhuriyeti'nin ölü doğmuş bir cumhuriyet projesi olduğu; bir yanda naziler ve diğer sağcıların, diğer yanda komünist parti'nin başını çektiği devrimci örgütlerin gittikçe güçlenmesi karşısında ayakta kalamayacağı çoktan herkesçe bilinen bir gerçeğe dönüşmüştü. alman devleti artık versailles anlaşması'nın getirdiği yasağı – resmen ve açıkça – çiğneyerek silahlanmaya hız vermekte, kara ve hava kuvvetlerini büyütmekteydi. almanya bu konuda emperyalist devletler arasında yalnız değildi, on milyonlarca insanın yaşamına mal olacak ikinci dünya savaşı ufukta belirmiş, avrupa'da hava barut kokuyordu.

ancak, savaşı komünistlerin, sosyal demokratların ve liberallerin ihaneti ile kaybettiklerine inanan
alman sağının işi ikinci bir kez şansa bırakmamak konusundaki kararlılığı, almanya'da birinci dünya savaşı'ndan çıkarılan yegane ders değildi. sosyal demokratların 1914 yılında savaşa verdikleri destekle güçten düşmüş olan anti-militarist hareket, kasım devrimi ile birlikte yeniden alman siyasetinde önemli bir rol almış; savaşın arkasında bıraktığı maddi ve toplumsal yıkım, weimar cumhuriyeti'nde sol liberal pasifistler ile sosyalist ve komünist anti-militaristlerin, avrupa'yı ezip geçen büyük felaketin tekrarlanmasının önüne geçmek temelinde birbirine yaklaştığı bir politik ortamın doğuşuna neden olmuştu. toplumsal bir mücadele olarak anti-militarizmin iki ayağından birini birinci dünya savaşı'nda eline silah almış, kendi ülkelerinin muktedirlerinin çıkarları uğruna, kendilerinden tek farkı başka topraklarda doğmuş olmak olan insanları öldürmüş eski askerler oluştururken, ikinci ayağınıysa bertolt brecht, erich mühsam, otto dix, ernst toller, kurt hiller, kurt tucholsky ve carl von ossietzky gibi isimlerin başrolleri oynadığı entelektüel bir mücadele alanı oluşturuyordu.

weimar cumhuriyeti'ndeki anti-militarist yayınların en önemlilerinden biri die weltbühne'ydi. 1905 yılında siegfried jacobsohn tarafından die schaubühne adıyla kurulan dergi, kurt tucholsky'nin 1913 yılındaki katılımıyla birlikte başlangıçtaki tiyatro dergisi kimliğinden sıyrılmış ve politik konuların da yer aldığı bir yayına dönüşmüştü. savaşın sona ermesinin ve cumhuriyetin ilanının ardından die weltbühne anti-militarist kimliğiyle almanya'nın entelektüel dünyasında önemli bir iz bıraktı. hiçbir zaman büyük bir okuyucu kitlesine ulaşamamış olsa da, bir "yazarların okuduğu yazarlar" dergisi olmasıyla almanya'daki entelektüel tartışmalarda belirleyici bir rol oynamayı başardı. jacobsohn'un 1926 yılındaki ölümünün ardından derginin başına kurt tucholsky geçtiyse de, tucholsky dönemi uzun sürmedi; jacobsohn'un ölümünden kısa bir süre önce başyazarlık ve redaktörlükle görevlendirdiği carl von ossietzky 1927 mayısı'nda derginin başına geçti.

die weltbühne ossietzky yönetiminde altın yıllarını yaşadı. bir yandan derginin tirajı jacobsohn yönetiminde asla ulaşamadığı 15 bin sınırını aşarken, diğer yandan gerek almanya'nın birçok şehrinde gerekse ülke dışındaki almanca bilen entelektüeller arasında die weltbühne'de yayımlanan yazıların tartışıldığı okuma grupları doğdu. anti-militarist yayın çizgisi nedeniyle ödediği bedel, ossietzky-tucholsky işbirliği ile çıkan derginin saygınlığını daha da artırdı. alman devletinin versailles anlaşmasını çiğneyerek yeniden savaş hazırlıklarına giriştiğini açığa çıkarması nedeniyle die weltbühne'nin karşılaştığı hukuki baskıların doruk noktasını, 1931 yılında ossietzky ile kreiser'in "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmekten" suçlu bulunarak 18'er ay hapis cezasına çarptırıldıkları weltbühne davası oluşturuyordu.

ateşli bir milliyetçilik karşıtı olmasına rağmen, kaderini almanya'nın kaderine bağlayan yazar, dostlarının ısrarlarına rağmen, ülkeyi terk etmek yerine hapse girmeyi tercih ediyordu: "sadakat nedeniyle değil, en büyük rahatsızlığı mahpus olarak verebileceğimden hapishaneye giriyorum." 1911 yılında, 22 yaşında başladığı yazarlık macerasına birinci dünya savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalan ossietzky, 1916 yılında askere alınmış, batı cephesinde siper kazmaktan sorumlu bir birlikte görevlendirilmişti. askerliği sırasında savaş karşıtı yazılar kaleme alması, alman barış topluluğu'nun hamburg bürosu yönetim kuruluna seçilmesi ve savaş karşıtı etkinliklere konuşmacı olarak katılması belki de, bir yandan ossietzky'nin kaderi ile almanya'nın kaderinin yollarının hiç ayrılmamasının, diğer yandan yazarın anti-militarist ve milliyetçilik karşıtı mücadelesinin almanya'nın kaderinde ne olursa olsun sürmesinin en iyi örneği.

kendini cumhuriyet'in kasım devrimi'nin ideallerine sadık bir muhafızı olarak gören carl von ossietzky, keskin zekası ve dili ile, weimar'dan ııı. reich'a giden yolda cumhuriyeti faşist düşmanlarına karşı savunma görevini üslenmişti. ancak ossietzky'nin cumhuriyet ile yaşadığı ilişki tek taraflı bir aşktı. faşistler karşısında savunduğu cumhuriyet, weimar'da kurulan – ve ossietzky'nin kendisinin de sert bir biçimde eleştirmekten kaçınmadığı – cumhuriyet değil, hayallerinde yaşattığı, kısa ve başarısız bir parti girişiminde ilkelerini ortaya koyduğu demokratik bir sosyalizmdi. ve ossietzky, güzel bir geleceğin hayalleriyle elle tutulan gerçekliğin iç içe geçtiği kafasındaki cumhuriyeti sevdiyse de, weimar cumhuriyeti ne ossietzky'yi ne de ossietzky gibileri hiç sevmedi, sevemedi. "güzel günler görmek" isteyen entelektüellerini sevmezdi devletler; ossietzky belki de bunu anlamış ama kabullenmek istememişti: "acıya işaret eden, almanya'da acıya neden olandan çok daha tehlikeli kabul ediliyor."

weimar cumhuriyeti'nin sağ gözü kördü; "komünist tehdit" devletin gözünden hiç kaçmaz, sert biçimde cezalandırılırken, insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinde başrol oynamamış olsa, chaplin'in diktatör dolayımı olmadan da güldürecek olan hitler'in önderliğindeki nsdap, iktidar yürüyüşünde büyük sermayenin kayda değer bir kesimi ve ordu ile sivil bürokrasinin içindeki otoriter-milliyetçi gelenek tarafından destekleniyordu.

1932 yılında af ilan edilmesi sonucunda hapisten çıkan yazar, ölüm döşeğindeki bir cumhuriyet ile karşılaştı. komünistler ile sosyal demokratların anti-faşist bir cephe kurarak nasyonal sosyalistleri durduracağı yönündeki son umutları da boşa çıkan ossietzky, bir kez daha dostlarının çağrılarına kulak asmayarak almanya'dan kaçmayı reddetti: "ülkesinin zehirlenmiş ruhuna karşı etkili bir şekilde mücadele etmek isteyen herkes, onun genel kaderini paylaşmak zorundadır." almanya'dan kaçmaktansa cezaevine girmek, ossietzky'ye kalan son direniş yöntemiydi.

ve ossietzky almanya'nın kaderini paylaştı: 27 şubat 1933 gecesi, reichstag yangını daha sönmeden gestapo tarafından tutuklandı ve berlin-spandau cezaevine atıldı. 1933 yılında, ilk kurulan toplama kamplarından biri olan sonnenburg'un yine ilk mahkumlarından biriydi; artık yalnızca almanya dışında bir adı olacak, almanya'da 562 numaralı mahkum olarak anılacaktı. 1934'te hollanda sınırı yakınlarındaki esterwegen toplama kampına nakledildi. diğer mahkumlarla birlikte o da, kampın bulunduğu bölgedeki bataklıkların kurutulması amacıyla insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı. aynı yıl içinde, katlanılmaz çalışma koşulları ve yetersiz beslenme nedeniyle bir deri bir kemik kalmış halde hastane koğuşuna kaldırıldı. toplama kampını kontrol eden ss, ossietzky'yi esterwegen'den canlı çıkarmamayı kafasına koymuştu. ancak uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmemek adına açık bir cinayetten kaçınıyordu. tüm mahkumların karşı karşıya olduğu kötü muameleye, kampta kalan diğer mahkumların iddialarına göre, öldürmek amacıyla ossietzky'ye hastane koğuşunda bilinçli olarak verem mikrobu enjekte edilmesi eklendi. isviçreli diplomat carl jacob burckhardt'ın 1935 sonbaharında ossietzky'yi esterwegen'de görmeyi başardığında karşılaştığı, "titreyen, ölü gibi solgun, duygusuz gözüken, tek gözü şişmiş ve dişleri kırılmış bir şey, bir yaratıktı."

1934 yılında – sürgünde faaliyet yürüten – alman insan hakları birliği'nin carl von ossietzky'nin nobel barış ödülü alması için başlattığı kampanya, dünyanın dikkatinin yazarın içinde bulunduğu korkunç koşullara çekilmesini sağladı. 1935 yılının mayıs ayında uluslararası  baskısı sonuç verdi ve ossietzky berlin polis hastanesi'ne kaldırıldı. burada ileri derecede verem teşhisi kondu. aynı yılın kasım ayında göstermelik olarak serbest bırakılarak, sürekli gestapo gözetiminde olacağı westend hastanesinde bir odaya yerleştirildi. nobel barış ödülünü alması için yürütülen kampanya 1936 yılında hedefine ulaştığında, naziler ödülü almak için oslo'ya gitmesine izin vermedi.

ossietzky'nin seçimlerle ulaşılabileceğine inandığı demokratik ve sosyalist cumhuriyetin yerinde, toplumu "ein volk, ein führer" şiarıyla disipline ederek insana dair güzel olan her şeyi öldürmek için elinden geleni ardına koymayan, daha yüksek meta üretkenliğine erişmek adına, yazarın kendisinin de kurbanı olduğu toplama ve çalışma kampları sistemi ile mahkumları ölümüne çalıştıran nasyonal sosyalizm vardı. başka bir dünyanın hayalini kurmak yerine, içinde yaşadığı almanya'yı güzelleştirmek isteyen yazar, ölümün almanya'dan gelen bir usta olduğu gerçeğiyle karşılaştı. 4 mayıs 1938'de berlin'deki nordend hastanesinde veremden öldüğünde üstüne toprak atmak nazilere kalmıştı ama mezarını kazan, nazilerin iktidarı almalarının öncesinde, weimar'ın muktedirleri olmuştu.


(yazı 6 mayıs tarihinde politikART dergisinde yayımlandı.)

10 Haziran 2011 Cuma

HAFIZAMIZ SİLİNİRKEN

jorge semprun yıllar sonra buchenwald'da...

daha önce buchenwald toplama kampı'nı yazmıştım. buchenwald'ın ömründen yıllar çaldığı insanlardan biri ispanyol yazar jorge semprun.1943 yılında fransa'da işgalci nazi ordularına ve fransız işbirlikçilerine karşı antifaşist direnişte ("résistance") mücadele ederken yakalanan semprun, buchenwald 11 nisan 1945'te mahkumların isyanı sonucunda özgürleşene kadar toplama kampındaki direnişin bir parçasıydı.

2005 yılında, insanlığın buchenwald belasından kurtulmasının altmışıncı yıldönümünde şöyle demişti:

"2015 yılında faşizmin kurbanlarını anma etkinliklerinde ölümden kurtulanlardan hiçbirisi olmayacak."
jorge semprun, 2015 yılında buchenwald isyanı'nın yetmişinci yılında aramızda olmayacak. 7 haziran 2011 salı günü paris'te hayata gözlerini yumdu...

4 Aralık 2010 Cumartesi

HAYALETLER VE BEN


giysileri delip geçen, insanın içine işleyen bir soğuk, eller eldivenlerin içinde ağrımaya başlıyor. rüzgar insanın tüylerini diken diken ederek eserken, insanlar ceketlerini, önüne duvar örmek ister gibi iki elleriyle çekiştirerek daha da sıkı kapamaya çalışıyor. aklıma buchenwald'ın ayazı düşüyor. etrafımdaki yaşlı insanlara bakıyorum, acaba aralarında buchenwald'da kalmış kimse var mıdır? çevremde gerçekten de toplama kamplarındaki zulmü yaşamış, ailelerinin, arkadaşlarının yanıbaşlarında ölmelerine tanıklık etmiş, ama inatla vahşete karşı koyarak yaşamayı başarmış insanlar var. dachau'da, ausschwitz'de, matthausen'da, neuengamme'de, treblinka'da, varşova gettosu'nda. üstlerinde ince kumaştan tutuklu üniformalarıyla buchenwald'ın meşhur ayazına kafa tutmuş, yoklama sırasında soğuğun insanın kemiklerini en derinden sızlattığı teftiş alanında kürklü ss'lerin emriyle saatlarce beklemiş insanlar.

trenler geçiyor gözümün önünden, akordiyon çalıyor esther bejarano, trenler geçiyor gözünün önünden, durmadan "yük"ünü gaz odasına boşaltmaya giden trenler.

yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller, adi suçlular... belki de tek ortak noktaları aynı trenlere, faşistlerin insanları ölene kadar çalıştırdığı, derilerinden abajurlar, kitap ciltleri yaptırdığı toplama kamplarına giden trenlere binmiş olmaları.

nasıl anlatıyordu esther bejarano o trenleri: insanların üst üste yatmak zorunda kalacağı kadar dolu hayvan taşıma vagonlarında, tuvalet ve yiyecek olmadan günlerce süren yolculuk. kimsenin nereye götürüldüklerini bilmediği, insanlık dışı yolculuk şartlarına dayanamayan, yattıkları uykudan bir daha uyanamayan hastaların ve yaşlıların cesetlerinin günlerce diğer yolculara eşlik ettiği trenler.

ve insanlar sonunu görüp göremeyecekleri meçhul olan bu yolculuğun ücretini baştan ödüyordu. evet, yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller ve adi suçlular... hepsi de zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet aldılar.

hayat bazen fena halde kötü bir şakaya benziyor, anlatandan başka kimsenin gülmediği bir şakaya. ve faşizm; iktidarın alabildiğine mutlaklaşıp, keyfiliğini trt 2'de geceleri yayınlanan bir belgeselin katılığıyla dışavurduğu faşizm. kötü şakaların en büyüğü, en kötüsü. nasıl da gülmüştür alman demiryolları işletmelerinin genel müdürü insanlara zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet keserken.

ah, kafayı böylesine tarihe, on yıllar önce insanların çektiği acılara, faşizme takmanın ne anlamı var... hem savaş bitti, nazilar kaybetti, faşizm - adı üstünde - tarih oldu. almanya artık "demokratik"!

öyleyse neden o trenler hiç aklımdan çıkmıyor?

"almanya'da 175 yıl demiryolları" kutlaması için angela merkel'in de katılacağı bir kutlama yapılacak bugün nürnberg'de. 175 yıllık geçmişi anlatırken 1933-1945 arasını tarihten silen "demiryolları müzesi"nin çevresi trafiğe çoktan kapatılmış, makineli tüfekleriyle polisler yolları kesmiş. almanya'da 175 yıl önce ilk trenin yola çıktığı nürnberg'de angela merkel'i ve diğer "demokratik" konukları koruyorlar - zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet parası ödeyen yahudilerden, komünistlerden, anarşistlerden, çingenelerden, aslanayağı korsanlarından, eşcinsellerden ve adi suçlulardan.

yanımda hayaletler, karlı ve soğuk nürnberg sokaklarında yürüyorum. soğuk içime işliyor. yanımdaki hayaletler soğuğu hissetmiyor, onlar soğuğu hissetmeyi bırakalı yıllar olmuş. komünist tökezleyen anarşistin koluna giriyor, eşcinsel çingeneye "hatırlıyor musun" diyor "yine böyle soğuk bir öğleden sonraydı", ve aslanayağı korsanı yahudiye bir çiçek veriyor. hep beraber ıslıkla bir şarkı tutturuyoruz. ve biliyoruz, makineli tüfekler hayaletlere işlemez.

175 yılın anısına "demokratik" demiryolları işletmeleri bilet paralarını iade etmeye karar vermiş - yahudiye, komüniste, anarşiste, çingeneye, aslanayağı korsanına, eşcinsele ve adi suçluya... parayla sigaramızı yakıyoruz, derin bir nefes çekiyoruz ısınmak için... ve esther bejarano "karlı kayın ormanı"nı söylüyor...

23 Kasım 2010 Salı

YAŞAMAK, HER ŞEYE RAĞMEN YAŞAMAK


esther bejarano'nun ikinci dünya savaşı'nın bittiği, almanya'da faşizmin çöktüğü anı anlatan cümlelerini bloga koymuştum, ancak daha sonradan bu cümlelerin tek başına fazla bir şey ifade etmediğini fark ettim. esther bejarano'nun auschwitz cehennemini anlatan cümlelerini de, yaşanan vahşeti kavramamıza biraz olsun yardımcı olacağı umuduyla çevirmeye ve yayınlamaya karar verdim. italik ve koyu yazılan alıntılar da, bana ait olan cümleler de esther'in "her şeye rağmen yaşıyoruz" adlı kitabından derleme...


"trenin nereye gittiğini bilmiyorduk. vagonlar ağzına kadar doluydu ve neredeyse hiç hareket edemiyorduk."
esther bejarano, çok sayıda hasta ve yaşlı insanın hayvan taşıma vagonlarındaki günlerce süren bu korkunç yolculuğun sonunu göremediklerini anlatıyor. yolculuğun zorluklarına dayanamayanların cesetleri günlerce vagonlarda kalıyordu. neuendorf'tan tanıdığı diğer gençlerle birlikte ölüm trenine bindirilen esther, aşık olduğu eli heyman'la beraber bu cehennem yolculuğunu sağ atlatacaktı. ama tren hedefine vardığında esther'le eli sevgili olamayacaklardı, gittikleri yerde buna ne yer ne de zaman vardı, auschwitz'te her saniye yaşam savaşıyla geçmek zorundaydı. ve esther'in arkadaşlarından çoğu faşist ölüm kampına karşı verdikleri mücadeleyi kaybedecekti.

"trendeki herkes aynı soruyu soruyordu: 'nereye götürülüyoruz?' tren pek çok defalar durdu, küçük, demir parmaklıklı pencereden bir şey görmek mümkün değildi. tren her durduğunda 'artık geldik, vagonun insanın üstüne yapışan havasından kurtulacağız' diye düşünüyorduk. ama her defasında tren yeniden yola koyuluyordu. kelimelerle anlatılamayacak birkaç günlük bir yolculuktan sonra tren yeniden durdu ve kapılar açıldı. indik ve sivil giyimli adamlar bizi dostça selamladılar. çalışma kampına geldiğimizi ve kadın ve erkeklerin ayrılacağını söylediler. ünlü rampadan az ileride birkaç kamyon duruyordu."

esther ve diğer tutsakların bu rampanın anlamını kavramaları ancak sonradan olacaktı. auschwitz'e vardıkları gün, kampa oldukça uzun bir yol olduğundan hasta ve özürlülerin, küçük çoçuklu annelerin, hamile ve kırk beş yaşından büyük kadınların kamyonlara binmesi gerektiği söylendiğinde akıllarına kötü bir şey getirmeyeceklerdi. bu sözler dostane bir jest gibi gelecekti: "çoğu insan itaatkarca kamyonlara bindi. ebeveynlerinin yanında gitmek isteyen gençler engellendi, onlara yürüyebilecekleri söylendi. kamyonlar doğrudan gaz odalarına gidiyordu, ama biz daha bunu bilmiyorduk."

esther, diğer genç kadınlarla birlikte yürüyerek "arbeit macht frei" ("çalışmak özgürleştirir") yazan o büyük kapıya ulaştı. kapıdan girerken duyduğu sözleri bugün bile hatırlıyor: "yahudi domuzları, size çalışmanın ne demek olduğunu göstereceğiz!"

"daha sonra dövmelendik. yani sıraya girdik ve sol kolumuza bir numaranın kazınmasını bekledik. benim numaram 41 948'di." 41948, aynı bu numaranın koluna olduğu gibi, ölüm kampında gördükleri, yaşadıkları da hafızasına bir daha silinmemesine kazınacaktı. dövmelerin ardından tutuklu üniformaların dağıtımı gerçekleşti. o anda acı gerçeğin farkına vardılar: "sıradan bir çalışma kampında böyle üniformalar olmaz, toplama kampındayız." esther ve kader arkadaşları polonya'ya, auschwitz ölüm kampına getirilmişlerdi. "numara koluma işlendikten sonra ne düşündüğümü hala hatırlıyorum: 'demek ki 41 947 kişi benden önce buradaydı. şimdi neredeler acaba?"

kaldığı koğuşun kıdemli mahkumları, esther'in schubert'in, bach'ın, mozart'ın eserlerini ne kadar güzel çaldığını keşfedecek ve ona şarkı söyleteceklerdi. karşılığında esther bir parça ekmek, hatta bazen bir parça sosis alacaktı. bir gün çaykovska, kampta tutsak olan bir orkestra şefi, ss'in emriyle "genç kız orkestrası"nda çalacak müzisyenler aramaya başladı. kıdemli mahkumlar, hilde grünbaum, sylvia wagenberg ve esther'i önerdiler. üç hafta içinde orkestra, sabahları ve akşamları çalışma birliklerinin giriş ve çıkışlarına kampın kapısında marşlarla eşlik etmeye başlayacaktı. kısa zaman sonra "genç kız orkestrası" yahudilerle dolu trenler auschwitz'e vardıklarında da kampın büyük kapısında durmaya ve marş çalmaya başlayacaktı: "insanlar avrupa'nın dört bir yanından geliyor ve doğrudan gaz odalarına gönderiliyorlardı. trenle yanımızdan geçip gider ve çaldığımız müziği dinlerken mutlaka şöyle düşünüyorlardı: 'müzik çalınan bir yer o kadar da kötü olamaz.' bu, bizim için ruhsal açıdan korkunç bir yüktü. bu insanların gaz odalarına gönderildiğini çok iyi biliyorduk. ama arkamızda silahlı ss haydutları duruyordu ve çalmayı bıraktığımız anda bizi öldüreceklerinden korkuyorduk. bugün hala bu görüntü gözümün önünden gitmiyor..."

esther'in hafızasına kazınan korkunç görüntüler ağzına kadar insanlarla dolu, gaz odalarına giden trenlerden ibaret değil: "ss kadınlarının tutsakları kırbaçlattığı sonsuz yoklama törenleri de gözümün önünden gitmiyor. yirmi beş kırbaç; çoğu mahkum on kırbaçtan sonra bilincini kaybederdi, ama kırbaç inmeye devam ederdi. her gün bir deri bir kemik kalmış cesetlerin yolda yattığını görürdük. üst üste el arabalarına doldurulur, krematoryuma götürülürlerdi. çoğu kadın ruhsal ve fiziksel açıdan bitik haldeydi. kimi kadınlar umutsuzluktan hayatlarını sonlandırmak için elektrik yüklü çitlere koşardı. dikenli tellerde asılı kalmış ölü kadınlar... bu da asla unutamayacağım korkunç bir görüntü. benim de ss canavarlarının zalimliklerine artık tanık olmamak için kısa zamanda ölmeyi umut ettiğim birçok an oldu."

22 Kasım 2010 Pazartesi

ALMANYA TESLİM OLDU! SAVAŞ BİTTİ! HITLER ÖLDÜ!



"restaurantta yalnızca bizim olmamız beni şaşırtıyordu. almanlar'ın hepsi saklanmıştı, 'belki amerikan askerlerinden korkuyorlardır" diye düşündüm.


restaurantta otururken dışarıdan büyük bir gürültü geldi. hiçbirimiz ne olduğunu bilmiyorduk. amerikalılar'ın bizi uyarmasına rağmen dışarı çıkıp neler olduğuna bakmak istiyorduk. o nedenle askerler de bizimle birlikte dışarı çıktılar. kızıl ordu kasabaya girdiğini gördük ve askerlerin bağırdığını duyduk: almanya teslim oldu! savaş bitti! hitler öldü!


ondan sonra olanlar çılgınlıktı. amerikan ve rus askerleri birbirlerini kucaklıyor, öpüyor, kendilerinden geçiyordu. ve biz tüm bu olup bitenlerin ortasındaydık.


biraz sonra bir rus askeri bunu kutlamamız gerektiğini söyledi. ve pazar meydanındaki büyük bir dükkana girip, vitrinde duran dev gibi bir hitler resmini aldı. amerikan ve rus askerleri resmi pazar meydanının ortasına koyup ateşe verdiler. askerler de dahil herkes yanan hitler resminin etrafında dansediyor, bense akordiyon çalıyordum. işte bu benim faşizmden kurtuluş hikayem."




esther bejarano

16 Kasım 2010 Salı

10 KASIM - ÖLÜM


korkmayın, "atam, atam, sen kalk da ben yatam" demeyeceğim. onu yapan zaten yeterince var. (yeterince ne demek? diktatörünü ölümünün 72 yıl sonrasında ruh çağırma seanslarıyla anan bir ülkede, bu stockholm sendromu salgınına kendini kaptıran her bir insan olması gerekenden bir fazladır!) artık 10 kasım'ın çevresine yuvalanmış, hakkında konuşabileceğimiz birden fazla ölüm var... dünyada dört dakikada bir işçinin iş kazasında hayatını kaybettiği düşünülecek olursa, geçtiğimiz 10 kasım'da da yaklaşık 360 işçi öldü mesela. üretimin katliam anlamına geldiği bir ekonominin karşısında tek tek "yatan"lara "kalk" demenin ağırlığı ne olabilir ki? ama biz yine de 10 kasım'da ya da hemen öncesinde/sonrasında ölen, adı kolay kolay unutulmayacak olan insanlarla devam edelim.

örneğin geçtiğimiz 8 kasım'da 1976-1983 arasında arjantin'i kan kırmızısına boyayan cuntanın jorge videla ve orlando agosti'yle beraber liderlerliğini yapan antonio massera öldü. massera, aynı zamanda cunta döneminde işkencehane ve cezaevi olarak kullanılan deniz kuvvetleri mühendislik okulu esma'nın başında bulunuyordu ve 4 binden fazla insanın işkence görmesinden ve öldürülmesinden doğrudan sorumluydu.

arjantin'deki askeri diktatörlüğün "süper beyni" olarak biliniyordu massera. işkence merkezi "club athletico"da çok çalışmaktan yorulan işkenceciler, dinlenip stres atmak için masa tenisi oynarken, kurbanları kusana kadar 3. reich'ın propaganda bakanı joseph goebbels'in nutuklarını dinlemek zorunda bırakılırdı. "ülkedeki kaosa karşı mezarlıklardaki düzen"i vaad etmişti massera... ve bu hedefe ulaşmak için ülke çapında 700 işkencehane kurdu. acımasızlığıyla tanınırdı, emri altında çalışan işkenceciler "(amiral) sıfır tolerans" adını takmışlardı massera'ya. kaçırılan hamile kadınların bebekleri işkenceci polislere evlatlık verilirken, kendileri ya ceset ya yarı-ceset halinde uçaklardan atılan binlerce insanın arasına karışmıştı.

ve ahmet kaya öleli 10 yıl olmuş. söyleyecek fazla bir şey yok. "taraf"lı, "hürriyet"li kavgalara meze yapılmasın yeter! biz kendi başımıza da "bahtiyar" dinleyip, küfür savurmasını biliriz...

15 Nisan 2010 Perşembe

MICROPHONE MAFIA feat ESTHER BEJARANO


esther bejarano auschwitz toplama ve imha kampı'ndan canlı kurtulan az sayıda insandan biri. nazi almanyası'nın en büyük toplama kampı olan auschwitz'e giren 1 milyon 300 bin insandan yalnızca 200 bini hayatta kalmayı başarmıştı.

almanyalı yahudi bir ailenin kızı olan esther bejarano, küçük yaşta piyano çalmayı öğrenmiş olması sayesinde auschwitz kız orkestrası'nda akordeon çalarak yavaş, ama kesin bir ölüm anlamına gelen zorunlu çalışma koşullarından ve gaz odasına gönderilmekten kurtulmuştu. o günleri aşağıdaki sözlerle anlatıyor...

"polonyalı bir müzik öğretmeni olan bayan çaykovska'nın bir akşam yattığım blokta enstrüman çalabilen kadınlar araması benim için büyük bir şanstı. ss ona bir kız orkestrası kurmasını emretmişti. başvurup piyano çalabildiğimi söyledim. bayan çaykosvka 'burada piyanomuz yok' dedi, 'ama akordiyon çalabiliyorsan seni deneyeceğim.' daha önce hayatımda elime hiç akordiyon almamıştım, ama artık taş taşımamak için herşeyi denemek zorundaydım. akordiyon çalabileceğimi söyledim. 'du hast glück bei den frauen, bel ami'yi çalmamı emretti. şarkıyı biliyordum, çalmaya tekrar alışmak için birkaç dakika süre istedim. bir mucize gerçekleşti: şarkıyı, hatta akorlarını basarak çaldım. ben ve iki arkadaşım orkestraya kabul edildik.

kız orkestrası'nın auschwitz-birkenau'daki görevi zorunlu çalışma birlikleri sabahları çıkarken ve akşamları kampa dönerken giriş kapısında durmak ve müzik çalmaktı. tutsakların bizim müziğimize uyarak bir adım yürümelerine yardımcı olduğumuz için hepimiz vicdan azabı çekiyorduk.

ama başımıza çok daha beteri de gelecekti: ss, avrupa'nın her köşesinden sayısız yahudinin içinde oturduğu, gaz odalarına kadar döşenmiş raylarda giden yeni trenler geldiğinde ve içlerindeki herkes gazla zehirlenerek öldürüldüğünde de giriş kapısında durmamızı ve çalmamızı emretti. insanlar bize el sallıyor, kuşkusuz müzik çalınan bir yerin o kadar da kötü olamayacağını düşünüyordu. bu nazilerin taktiğiydi; bütün bu insanların mücadele etmeden ölüme gitmelerini istiyorlardı. ama biz nereye gittiklerini biliyor, gözlerimizde yaşlarla çalmaya devam ediyorduk. ama hiçbir şey yapamazdık, çünkü arkamızda ss zalimleri ellerinde tüfekleri bekliyordu."


ırkçılığa, her türlü ayrımcılığa ve sosyal adaletsizliğe karşı şarkılar yapan kölnlü hip-hop ikilisi microphone mafia, esther bejarano'yla birlikte "per la vita" adında bir albüm yayınladılar. albüm eski direniş şarkılarının cover'larından ve yahudi ezgilerinden oluşuyor. şarkı sözleri bertolt brecht, nazım hikmet, mikis theodorakis ve boris vian gibi isimlere ait. aşağıda "per la vita"dan savaş karşıtı bir şarkı olan "deserteur" (deserteur asker kaçağı anlamına geliyor.) ve "zu ejns, zwej, draj"...



12 Nisan 2010 Pazartesi

BUCHENWALD'DA ÖLENLERİN ANISINA


wenn der tag erwacht, eh' die sonne lacht,
die kolonnen ziehn zu des tages mühn
hinein in den grauenden morgen.
und der wald ist schwarz und der himmel rot,
und wir tragen im brotsack ein stückchen brot
und im herzen, im herzen die sorgen.

o buchenwald, ich kann dich nicht vergessen,
weil du mein schicksal bist.
wer dich verließ, der kann es erst ermessen.
wie wundervoll die freiheit ist!
o buchenwald, wir jammern nicht und klagen,
und was auch unser schicksal sei,
wir wollen ja zum leben sagen,
denn einmal kommt der tag: dann sind wir frei!

und das blut ist heiß und das mädel fern,
und der wind singt leis, und ich hab' sie so gern,
wenn treu sie, ja treu sie nur bliebe!
und die steine sind hart, aber fest unser tritt,
und wir tragen die picken und spaten mit
und im herzen, im herzen die liebe.

o buchenwald, ich kann ...
und die nacht ist so kurz, und der tag ist so lang,
doch ein lied erklingt, das die heimat sang.
wir lassen den mut uns nicht rauben.
halte schritt, kamerad, und verlier nicht den mut,
den wir tragen den willen zum leben im blut
und im herzen, im herzen den glauben.

o buchenwald, ich kann ...

"JEDEM DAS SEINE"


dün daha önce ilan ettiğim gibi buchenwald toplama kampına gittim. insanın, senin ve benim de üyesi olduğumuz bu iki bacaklı memeli hayvanın, nelere kadir olduğunu, ne kadar çirkinleşebileceğini gördüm...

buchenwald, eskiden doğu almanya sınırları içinde kalan thüringen eyaleti'nde weimar şehrinin hemen yukarısında kurulmuş. "şairler ve düşünürler şehri" olarak anılan weimar, aynı zamanda nazilerin almanya'da seçimleri kazanarak iktidar oldukları ilk yer, alman tarihinde önemli bir yere sahip: faşizm öncesindeki cumhuriyetin ilan edildiği şehir, nietzsche'den bach'a, schiller'den goethe'ye birçok tarihe geçen kişiliğe ev sahipliği yapmış. hitler'in de zaman geçirmeyi çok sevdiği, iktidara gelmeden önce bir süre oturduğu şehir nazilerin iktidarı süresince sadık kalelerinden biriydi.

buchenwald toplama kampı, ayazıyla meşhur, weimar'ın hemen üstündeki ettersberg adlı bir tepede kurulmuş, ki dün de namının hakkını veriyordu. ısı sıfır derecenin altında, rüzgar inanılmazdı. 1937 yılında kurulan toplama kampının inşaatında çalışan, buchenwald'ın çoğunluğu komünistlerden oluşan ilk sakinlerinden 48'i 1938 yılını göremeyecekti. mahkumların günde 14 ila 16 saat arası, en basit teknik ekipmandan yoksun olarak yaptığı ağır işler - ki bu ağırlığın en güçlü anlatımı herhalde insanların taş taşıyan kağnılara koşulması - yalnızca kampa adını veren kayın ormanının açılmasını ("buchenwald" kayın ormanı demek) ve inşaatın mümkün olan en kısa tamamlanmasını değil, aynı zamanda mahkumların dinmek bilmeyen acılar ve ağrılarla terbiye edilmesini, iradelerinin gerek fiziksel, gerekse psikolojik olarak kırılmasını amaçlıyordu.

kampın ağır giriş kapısında "jedem das seine" ("herkes hakettiğini elde eder") yazıyor, işin ilginç yanı bu yazı - benzerlerinin aksine - dışarıdan değil, içeriden okunabilecek şekilde yazılmış. insanlık tarihindeki en büyük vahşetlerinden birinin kurbanlarına, ss sinizmi başlarına gelenlerden kendilerini sorumlu tutmalarını salık vermiş.

9-10 kasım 1938 gecesi ("reichskristallnacht") yahudilere yönelik pogromların başlamasıyla yaklaşık on bin yahudi buchenwald'ın yolunu tutmuş. görgü tanıkları, weimar tren istasyonu'ndan buchenwald'a giden yolun yahudilerin cop ve kamçılarla "sürülmesi"nden sonra kana bulanmış eşyalar ve giysilerle bir savaş alanını andırdığını anlatıyor. bu ilk getirilen yahudiler ss birliklerinin eşi görülmemiş bir vahşeti ve efendinin ("herrenmensch") "aşağılık insan" karşısındaki mutlak iktidarını ve keyfiyetini içselleştirilmesinde kullanılmış. bu vahşetin kanıtı, her tür eylemini faşist bürokrasinin mükemmeliyetçiliğiyle kayda geçiren ss'in belgelerinde mevcut: daha ilk geceden aşağılamalara ve teröre dayanamayarak deliren 68 yahudi ölene kadar dövülmüş.

yukarıda sözünü ettiğim keyfiyetin belki de en güzel kanıtı, buchenwald'e dayanamayan tutsakların yaşamlarına kendi inisiyatifleriyle son verme haklarının ellerinden alınması. kampı çevreleyen elektrik yüklü dikenli tele - buchenwald'da intihar etmenin en basit yolu - yaklaşmak yasaklanmıştı. ve bu yasağa uymayanlar nöbetçi kulelerinden açılan ateşle öldürülüyordu. böylece yaşamın hakimi olan "herrenmensch", ölümün iplerini de bir an için olsun tutsakların ellerine bırakmamış oluyordu.

başlangıçta tutsakların tamamı almanlar'dan oluşurken savaşın başlamasıyla diğer avrupa ülkelerinden getirilenlerin sayısı artacaktı. 1939 yılında polonya'nın işgaliyle birlikte 2098 polonyalı buchenwald tutsaklarına katıldı. o zamana kadar mahkumlar ahşap barakalarda tutulurken, polonyalılar buchenwald kışını çadırlarda geçirmek zorunda bırakıldı. yaklaşık 200 metrekarelik bir alanda kurulan dört çadırda binlerce kişi insanlık dışı koşullarda tutulurken, nazi işgaline karşı partizan savaşı yürüten 100 polonyalı antifaşist direnişçi dikenli telle çevrili bir alanda açlıktan ölmeye terkediliyordu. polonyalılar'ın kaldığı bölmenin tuvaletlerden yoksun olması, kovalara yapılan insan dışkısının yere dökülmesiyle ortaya çıkan mide bulandırıcı koku, ss'in buraya "gül bahçesi" adını takmasına yol açmış. "gül bahçesi"nden tüm kampa yayılan dizanteri salgını, buchenwald'ın nüfusunu altı ay içinde 12.841'den 7.986'ya düşürünce, ortaya çıkan iş gücü kaybı ve salgının ss subaylarına sıçrama ihtimali, bu uygulamaya son verilmesine neden olmuş.


kurulduğu 1937'den nazi terörünün son bulduğu 1945 nisanına kadar avrupa'nın birçok ülkesinden 250 bin insan buchenwald'de tutuldu. alman endüstrisinin ucuz iş gücü gereksinimini karşılayan, inşaatlarda ve silah üretiminde çalıştırılan, ilaç firmalarının üstlerinde deneyler yaptığı bu insanlardan on binlercesi kayın ormanının ortasındaki bu açıklıkta bırakmış hayatını. bu sayı tam olarak bilinmemekle beraber 56 binle 65 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.

nazilerin milyonlarca insanı katletmesinin, katliamın endüstriyel açıdan mükemmeleştirilmesiyle diğer soykırımlardan ayrıldığı kabul edilir. gerçekten de naziler, (karl marx'ın hesabıyla) minimum işçi ücretinin, işçilerin çalışabilir halde yaşamda tutulması olması gerçeğininin ötesine geçmenin bir yolunu bulmuştur holocaust'ta. bir anlamda sınırsız sömürü distopyası milyonlarca can alarak hayata geçmiştir. ancak dün öyle şeylerle karşılaştım ki; endüstriyel vahşetin, katliam çılgınlığını, insanın - başkalarını aşağılamak üzerinden - kendi kendini aşağılıklaştırmasının boyutunu tek başına anlaşılabilir kılmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. ss subayları ve nazi eliti için insan iskeletinden ve derisinden ev eşyaları imal edilmesi, nazilerin "üstün alman kültürü"nün doruğu olarak gördükleri goethe'nin faust'unun insan derisiyle ciltlenmiş kopyalarının himmler'e ve hitler'e hediye edilmesi, okyanusların ışık almayan derinlikleri kadar yabancı belki bugün sana ve bana; ama toplama kampları - hayvan'a yüklenen bütün negatif anlamların ışığında - "insan"ın "en hayvan" olduğu güneş ışığı girmeyen derinliklerine giden birer denizaltı. ve alman faşizmi 9 bin tane üretmiş bu denizaltılardan.

kızılordu'nun siyasi komiserleri olduğundan şüphelenilen 8 binden fazla savaş esiri "genickschussanlage" ("enseye kurşun sıkma tesisi" olarak çevrilebilir türkçe'ye) adı verilen bir ölüm makinasında öldürülmüş. "genickschussanlage"yi nazilerin diğer katliam yöntemlerinden ayıran, örneğin gaz odalarının mümkün olduğunca çok insanı mümkün olan en ucuz ve en etkili yöntemle öldürmek konusunda mükemmelleştirilmesinin karşısında, tek bir insanın öldürülmesi için belki de ondan fazla ss askerinin gerektiği bir tiyatronun hayata geçirilmesi. doktor kontrolünden geçirilme yalanıyla, muayenehane dekoruyla bezenmiş eski bir ahırda boy ölçme aletinin arkasından enseye ateş edilerek öldürülmüş sovyet savaş esirleri. tutsaklar, ölüm anının yaklaştığını anlamasın diye soyunma odalarında fon müziği dahi çalınmış. 8 bin defadan fazla tekrarlanmış bu oyun, 8 bin defadan fazla sovyet subaylarının ölüme gittikleri bilgisinin mutlak iktidarının hazzı damarlarında gezmiş katliamdan sorumlu ss birliği kommando 99'un...


dün "jedem das seine" yazan demir kapıdan buchenwald'e girdiğimde vahşetten başka şeyler de gördüm ama. insanın "insan" olma mücadelesinin en güzel örneklerinden birine de ev sahipliği yapmıştı bu ölüm kampı. insanı, içindeki "hayvan"ı ortaya çıkarmaya zorlayan, hayatta kalmak için kader arkadaşının yemeğini çalmaya, en yakınlarını ölüm ve yaşamın efendisi ss'e gammazlamaya iten bu koşullara bir arada direnmiş farklı ülkelerden binlerce tutsak. "kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" demiş, hayatta kalmak için çabalamışlar.

amerikan askerlerinin weimar kapılarına dayanmasıyla, 4 nisan 1945'te hoparlörlerden buchenwald'daki tüm yahudilerin giriş kapısında toplanmasını emreden ss subayına tutsakların cevabı halen hayatta olan 3 bin yahudiyi vermek yerine isyan olacak, amerikan ordusunun ilerleyişi karşısında kaçmayan ss askerleri teslim alınıp kampın ve çevresindeki bölgenin kontrolü mahkumların eline geçecekti. böylece buchenwald yakınlarına gelen ilk amerikan jipinin mürettebatı - kaderin bir cilvesi olarak abd'ya göçmüş iki alman yahudisi - ss yerine bir deri bir kemik kalmış, bez parçalarına sarılmış, ama silahlı ve gururlu tutsaklarla karşılaşacaktı.

19 nisan günü hayatta kalan 21 bin tutsak, yaşamlarını buchenwald'da bırakan on binleri uğurlamak için toplanmıştı. polonyalı, rus, çek, slovak, yugoslav, avusturyalı, alman, macar, rumen, ingiliz, fransız, italyan, ispanyol, belçikalı, hollandalı ve lüksemburglu 21 bin insan, her biri kendi dilinde, ama hepsi aynı yemini ediyordu:

"şiarımız, nazizmin kökleriyle birlikte yok edilmesi; amacımız, barışın ve özgürlüğün egemen olduğu yeni bir dünyanın kurulması. bunu öldürülen arkadaşlarımıza ve yakınlarına borçluyuz."


milan kundera "insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır" demişti. buchenwald'da, dachau'da, ausschwitz'te yaşanan vahşeti unutmamak da; bizim - bugün yaşayan insanların - toplama kamplarında, savaşlarda hayatını yitiren ve yaşananlara tanıklık eden bütün insanlara, ama sadece onlara değil, aynı zamanda kendimize ve belki de daha doğmamış çocuklara borcumuz.

buchenwald'dan canlı kurtulan 21 bin insanın dile getirdiği, ama çok daha fazlasının hayalini kurduğu özgürlük ve barışın egemen olduğu bir dünyanın gerçeğe dönüştüğü günlere...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...