göçmenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göçmenlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2012 Pazartesi

ADSIZ TİTANİKLER

"kaza" geliyorum der.

lüks gezi gemisi costa concordia'nın italya'da giglio adası yakınlarında karaya oturması, medyada büyük yankı uyandırdı. günlerdir kaptanın sorumsuzluğu, kaybolan yolcuların akıbeti, arama-kurtarma çalışmalarının başarısızlığı bütün ayrıntılarıyla gözler önüne serildi. (23 ocak itibarıyla) 14 kişinin ölmüş ve 17 kişinin hala kayıp olması, tabii küçümsenmeyecek bir kazayla karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koyuyor. ancak anaakım medyanın olaya ilgisi, insan hayatına verdiği değerden kaynaklanmıyor. costa concordia, en ucuz bilete 2000 euro ödeyen zengin yolcularıyla titanikvari bir hikaye sunmakta. 

costa concordia yolcularının başına gelenler, akdeniz'i geçerek avrupa'ya ulaşmaya çalışan afrikalı mültecilerin yılın her günü karşı karşıya kaldığı tehlikelerden daha büyük değil. üstelik açlık ve yoksulluktan, iç savaşlardan, katliamlardan kaçmak için büyük tehlikeleri göze alan mültecilerin, tepeleme istiflendikleri teknelere binebilmek için ödemek zorunda kaldıkları ücretlerin de, avrupalı zengin turistlerin akdeniz turu yapan lüks gemilere ödediklerinden aşağı kalır yanı yok. costa concoria'nın yolcuları, arama-kurtarma çalışmalarının başarısızlığı konusunda tepki göstermekte ne kadar haklılarsa da; aynı sahil güvenlik ekiplerinin, avrupa birliği'nin sınır güvenlik ajansı frontex ile beraber mültecileri ölüme sürüklemek için çabaladıklarını unutmamalı.

costa concordia'nın karaya oturması, 2006'dan bu yana akdeniz'de gerçekleşen en büyük 28. deniz faciası. büyük olasılıkla birini bile duymadığınız en büyük 20 facianın hepsinin kurbanları afrikalı mülteciler. işte anaakım medyanın, ancak zengin beyazları gören gözlerinden kaçan 20 deniz faciası:

1. 28 nisan 2011: libya'dan yola çıkan ve kaçak mülteci taşıyan tekne, lampedusa'ya ulaşamadan battı. 320 yolcu kayıp.

2. 3 nisan 2011: libya'dan yola çıkan tekne, denize açılmasının hemen sonrasında battı. 68 ceset trablus sahillerine vurdu, 250 yolcu kayıp.

3. 2 haziran 2011: tunus'a bağlı kerkennah adaları'ndan yola çıkan ve 700'den fazla mülteci taşıyan tekne alabora oldu. 2 cesete ulaşılabildi, 270 yolcu kayıp.

4. 7 nisan 2011: mülteci taşıyan tekne, lampedusa yakınlarında parçalandı. 213 yolcu kayıp.

5. 29 mart 2009: trablus'tan çıkan tekne, denize açılmasının üç saat sonrasında battı. 20 ceset bulundu, 210 yolcu kayıp.

6. 27 ekim 2008: mısır'dan 200'den fazla mülteciyle italya'ya doğru yola çıkan tekne kayboldu. yolculardan biri sms'le yardım çağrısında bulundu. tekneden bir daha haber alınamadı.

7. 7 haziran 2008: libya'dan italya'ya mülteci taşıyan tekne battı. 40 ceset bulundu, 100 kişiden fazla kayıp.

8. 23 eylül 2008: 83 mısırlı mülteciyi yunanistan'a taşıyan tekne, yola çıkmasının üç gün ardından kayboldu. tekneden ve yolculardan bir daha haber alınamadı.

9. 20 ağustos 2009: lampedusa'nın güneyinde, bir balıkçı teknesindeki 5 eritreli mülteci kurtarıldı. kurtarılan mülteciler, yirmi gün boyunca akdeniz'de kontrolsüzce sürüklenen tekneden 75'ten fazla mültecinin cesedinin denize atıldığını belirtti.

10. 4 ağustos 2008: somalili 75 mülteci, libya açıklarında kayboldu.

11. 29 mart 2011: 75 mülteciyle safakes'ten (tunus) denize açılan tekne, lampedusa'ya varamadan kayboldu. yolculardan bir daha haber alınamadı.

12. 27 ağustos 2008: ab sınır güvenlik ajansı frontex'in helikopterleri, malta'nın güneyinde çok sayıda şişme bot tespit etti. kurtarılanların verdiği bilgiye göre 70'ten fazla mülteci öldü.

13. 20 mart 2009: safakes'ten yola çıkan tekne alabora oldu. 17 cesede ulaşılabildi, 50 yolcu kayıp.

14. 9 mayıs 2011: eritreli mültecileri taşıyan bot, iki hafta boyunca italya açıklarında kalırken, nato gemileri kazazedelere yardım etmemeyi tercih edince, 72 yolcunun 61'i öldü.

15. 22 mayıs 2007: 57 mülteci taşıyan tekne, malta açıklarında kayboldu. yolcuların ve mürettebatın akıbeti bilinmiyor.

16. 11 haziran 2008: mısır'dan yunanistan'a ulaşmak üzere yola çıkan tekne battı. teknede bulunan 51 mültecinin akıbeti bilinmiyor.

17. 10 mayıs 2008: manastır (tunus) yakınlarından mülteci taşıyan bir tekne battı. 3 ceset bulundu, 47 mülteci kayıp.

18. italyan deniz kuvvetlerine bağlı askeri bir gemi, lampedusa açıklarında mülteci taşıyan bir tekneyi batırdı. 10 ölü, 40 kişi kayıp.

19. 9 ekim 2008: keitra'dan (tunus) yola çıkan tekne alabora oldu. bir ceset sahile vurdu, 48 yolcunun akıbeti bilinmiyor.

20. trablus açıklarında, 600 mülteci taşıyan tekne alabora oldu. 48 mülteci öldü.

(kaynak: "quelle fortress europe, tageszeitung)

1 Ağustos 2011 Pazartesi

İLK GÜNLER - 1


almanya'da ilk günlerim... beni bir daha dönmemek üzere istanbul’dan götüren uçakta tesadüfen yan yana düştüğüm ve akşamdan kalmalık halini paylaştığım adamın evinde geçirdiğim üç geceden sonra, yeniden sokaktayım. artık üniversiteye kaydolmak ve oturma izni çıkarmak için nürnberg'in küçük komşusu olan erlangen'deyim.

ilk zamanlar, şurada burada geçiyor. ilk gece küçük ama pahalı bir otelde kalıyorum, ardından birkaç geceliğine bir misafirhanede. sonraki durak, bir yunan lokantasının arkasındaki tozlu bir oda. içinde bir yatak ve sandalye dışında hiçbir şey yok. lokantanın tuvaletini kullanıyor, duş almak için pansiyona kaçak giriyorum.

çevremdeki her şey yabancı. akvaryumundan çıkmış insan; tüm yaşamına eşlik etmiş ahlak kurallarını, tutuklukları, el âlem ne der kaygısını, kendisini bile şaşırtacak denli çabuk atıyor üzerinden. dönercide, daha çok parası olmayan üniversite öğrencilerinin takıldığı bir diskonun güvenlik görevlisi ile tanışıyorum. biraz laflıyoruz. salağın teki olduğu belli, ama kötü niyetli değil. hep itilip kakıldığı bir hayatta, kendinden çok daha savunmasız birine denk gelmenin şevkiyle anlattıkça anlatıyor. sanırsın üç kuruşa disko kapısı bekleyen biri değil, güney almanya'nın diskolar kralı! "gelirsen giriş ücreti almam" diyor. günlerden çarşamba.

perşembe akşamı diskonun kapısında bitiyorum. hiç değilse sözünde durdu. para vermeden içerideyim. tüm disko deneyimi, silivri’deki bir yazlıkçı diskosuna gitmek ve on beş yaşındayken bodrum’da bir diskonun içini görmüş olmaktan ibaret birine göre—o da arkadaş zoruyla, sıkıcı ve satıcı biri olduğum suçlamalarını savuşturmak için—içerisi dışarıdan daha yabancı.

elimden geldiğince diskoya gider gibi giyinmişim. elimden ancak bu kadarı geliyormuş demek ki. türk filmlerindeki sosyetik ortamlara düşen köylü güzelleri gibiyim. yabancıyım ve sırıtıyorum. belki de bana öyle geliyor. bu histen derhal kurtulmam gerek—içiyorum. madem ki “ya ya ya coco jambo” çalan ortama (aslında bu çalıyordu) siyah gömlek ve ceket giyerek üçüncü sınıf yazar kılığında geldin, steinbeck gibi içeceksin. viski alıyorum. parası umurumda değil. içtikçe bedenim hafifliyor, bedenim hafifledikçe ruhum daha da daralıyor. yabancıyım ve yalnızım. insanlar dans ediyor, birbiriyle konuşuyor, kahkahalarla gülüyor. bunalıyorum. gidebileceğim tek yerin tozlu bir oda olduğu aklımdan çıkmadığı için kalıyorum.

sıkılmıyormuş gibi yapmak, herkesin eğlendiği ortamlarda sıkılmanın birinci kuralı. öyle, çünkü eğlenen veya eğleniyormuş gibi yapan insanların sıkıcı biri olduğunu düşünmelerinden çekiniyorsun—ve viski. canım içmek istediği için değil, içmezsem ne yapacağımı bilmediğimden ve bir köşede hiçbir şey yapmadan durmakla kıyaslandığı zaman bir işmiş gibi geldiğinden, viskiyi kafama dikip yenisini almaya gidiyorum.

ansızın kıçıma bir şaplak iniyor. şaşkınlık içerisinde arkama dönüyorum. bir yandan nasıl bir tepki vereceğimi merakla süzen, diğer yandan da aldırış etmiyormuş gibi durmayı beceren beş altı kadın. sırf ne diyeceğimi bilmediğim için bir şey söylemiyorum. uzaklaşıyorum; sanki yanlış bir şey yapmışım ve bundan utanç duymam gerekirmiş gibi.

kim bilir kaçıncı viskiden sonra dans pistine iniyorum. ben miyim bu? disko şarkılar eşliğinde dans ediyorum. ha? pogo yaparken tekmeye kafa uzatabilir; ska figürleri yaparak üstsüz, göbekli, vıcık vıcık terli dazlaklardan ustalıkla sıyrılmayı becerebilirim. ama hepsi bundan ibaret.

işte dans pistindeyim.

neden sonra tüm bu saçmalıklara bir anlam verebiliyorum. yunan’a gitmeyeceğim bu gece. cuma sabahı başka bir yerde uyanacağım. nerede ve kimin yanında olduğunun pek bir önemi yok. yeter ki nevresimler toz kokmasın ve uyanınca duş alabileyim.

nasıl oldu bilmiyorum; bir kadınla öpüşüyorum. dikkat çekici bir özelliği yok. o mu  benim dikkatimi çekti, ben mi onunkini bilmiyorum. adını sormadım galiba. hem adını hem de sormuş olduğumu unutmuş olabilirim. isim hafızam oldum olası iyi değildir. nedense ingilizce konuşmak kolayıma geliyor.

“evine gelebilir miyim?” diye soruyorum. “olmaz” diyor, “o kadar tanımıyorum seni.” artık sabahın ilk saatleri ve almanca yerine ingilizce konuşacak kadar sarhoşum. “kaldığım yere gitmek istemiyorum” diyorum, "iğrenç bir yer." hoş, gitmek istesem bile yolumu bulup bulamayacağım meçhul. “ben koltukta da uyurum.” birlikte çıkıyoruz. umarım çok ısrar etmemişimdir. takside şoförle sohbet etmeye başlıyorum. almancam geri geldi. öyle sarhoşum ki türk şoförle almanca, adını bilmediğim kadınla ingilizce konuşuyorum. kadın, durumun farkına varamayacak kadar sarhoş. taksicininse tek derdi taksimetrenin ne yazdığı.

evine gidince üzerinde uyuyacağımı sandığım koltuğa bırakıyorum kendimi. o ise dişlerini fırçalamaya gidiyor. iki tür tek gecelik ilişki vardır— belki de iki tür insan. ilki, dişlerini fırçalamaya ve temizlenmeye gider. sen de o esnada sap gibi bekler, bir yandan da ev nasılmış diye etrafına bakınırsın. ikincisi, daha kapıyı açarken sevişmeye başlar. adını bilmediğim kadın, banyodan çıkıyor. yatak odasına gidip sevişiyoruz. sonradan aklımda sadece dizindeki ameliyat izi kalacak.

sabah erken, öğleye doğru da olabilir, kısacası uyanmak için fazlasıyla erken bir saatte cep telefonum çalıyor. arayan babam. içinde bulunduğum duruma uygun düşmeyen, saçma sapan bir şeyler konuşuyoruz—en önemlisi de türkçe.

almanya'da türkçe konuşmanın kötü bir şey olduğunu fark ediyorum. adını hâlâ bilmediğim kadın, kendine kahve yapıyor. benim içinse bir taksi çağırıyor. konuşmak zorunda kalmamayım diye evden çıkıyorum. cebimde çok az para olmasına rağmen taksiye biniyorum. sigara ve kahve alacak kadar kalsın diye birkaç yüz metre ötede iniyorum. taksicinin suratı asılıyor.

fırından aldığım kovboy kahvesinden hallice. sigara içiyorum. diskoda cebime attığım kibritle yakmış olduğumdan midem bulanıyor. gün ışığında, geceyi evde geçirmediğimin kanıtı olan giysilerle yunan'a doğru yürüyorum.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

İSVİÇRE'DEN IRKÇI AFİŞLER

"güvenliği sağlamak"

"stop -minare yasağına evet!"

svp - "die schweizer volkspartei" ("isviçre halk partisi"), 2007 seçimlerinde yüzde 29 oy alarak ülkenin en büyük meclis grubuna sahip partisi oldu...

19 Mart 2011 Cumartesi

16. TÜRKİYE-ALMANYA FİLM FESTİVALİ

festivalin açılışından: tuncel kurtiz, fatih akın, ayten akyıldız ve uğur yücel

geçtiğimiz perşembe akşamı nürnberg türkiye-almanya film festivali başladı. 16 yıldır düzenlenen festivalin onur konuğu bu yıl fatih akın. türkiye'den almanya'ya kitlesel göçün elli yılı geride bırakması nedeniyle gerek gösterilen filmler, gerekse söyleşilerle bu yarım asırlık göç hikayesinin kültürel yansımalarının izi sürülecek. bu durumda belki de iki kültürün, ama özellikle de göçmenliğin kendine özgü kültürünün bir yansıması olan fatih akın'ın onur konuğu olması kesinlikle doğru seçim.

fatih akın'ın filmlerinden bir seçkinin yanı sıra (duvara karşı, yaşamın kıyısında, solino, soul kitchen ve new york - I love you), akın'ın çok etkilendiği, "film babası" olarak gördüğü martin scorsese'nin "raging bull"u ve scorsese'nin "baba"sı olarak tanımlayabileceğimiz elia kazan'ın "cennetin doğusu" ve kayseri'nin bir köyünde doğan stavros topuzoğlu'nun amerika'ya göç hikayesini - kazan'ın hayatından otobiyografik yansımalarla - anlatan "america america" da onur konuğu kontenjanından festival programına alınmış. özellikle genç stavros'un kayseri'den istanbul'a yolculuğu ışığında rum ve ermeni azınlıkları gittikçe boğmaya başlayan baskıyı neredeyse elle tutulacak derecede somutlaştıran kazan'ın "america america"sını izlememiş olan herkese tavsiye ederim. (film aslında burada kelimelere dökebildiğimden çok daha fazlası, ama başlı başına bir yazı konusu olmalı...)

aynı zamanda festival'in jürisinde olan hülya koçyiğit'in oynadığı, şerif gören'in yönettiği "almanya acı vatan", türkiye'den almanya'ya kitlesel işçi göçünü eleştirel bir pencereden resmetme derdine düşmüş belki de ilk film olduğundan benim gözümde festivalin ikinci onur konuğu. (ki "almanya acı vatan" aynı zamanda köylünün proleterleşmesinin izlerini de sürmesi anlamında tarihe düşülmüş bir nottur.) jüri üyeleri arasında türkiyeli sinemasevere tanıdık olacak bir diğer isimse - aynı zamanda festivalde "kıskanmak"la temsil edilen - zeki demirkubuz.

festivalde "kavşak"tan "72. koğuş"a, "bizim büyük çaresizliğimiz"den "siyah beyaz"a ya da "kağıt"a türkiye'de geçtiğimiz ya da bu yıl çekilen birçok film gösterilecek. programa dair daha detaylı bilgi edinmek isteyenler buradan ulaşabilirler.

benim "asla kaçırmam" dediğim yalnızca iki belgesel var: birincisi tuncel kurtiz'in 1978 yılında yönettiği "e5 ölüm yolu". film, daha iyi bir yaşam umuduyla türkiye'den almanya'ya göçen, geldikleri yoldan, e5'ten türkiye'ye geri döndüklerinde "yurtlarına en az odysseus kadar yabancı" olduklarını görecek insanların yolculuklarını beyaz perdeye aktarıyor. ikincisiyse tuncel kurtiz'in bu sefer anlatıcı olarak karşımıza çıktığı, ayhan salar'ın yönettiği "yabancı topraklarda". filmde almanya'dan türkiye'ye tabut gönderen bir cenaze firmasının sahibinin "gelirken yukarıdaki koltuklarda oturuyorlardı, şimdi ise bagajda geri dönüyorlar" sözleri, "üç vakte kadar dönmek" düşüncesiyle yollara dökülen insanların "ölümüne göçmenlik" hallerini resmediyor.

8 Mart 2011 Salı

HELGA "TÜRK ERKEKLERİNE BAYILIYORUM" DEDİ


türkiye'nin doğu komşularını ezberlemenin çok daha kolay olduğu o günlerde - ben, ilkokul öğrencisi, öğretmenimin adaletsizliği ve sadistliği dışında isyan edecek pek az şey tanırken - "rus kadınları" efsanesi  daha türkiye'yi sarmamıştı. hem zaten "ille de 'komünist'le sevişeceğim" diyen adama bir garip bakılırdı. sonra dünya da, okulda türkiye'nin doğu komşularının iran ve sovyetler birliği olduğunu öğrenen kafalar da bayağı bir karıştı. ama o koca karışıklık vuku bulmadan önce - yaşım tutmadığından ben dışarıda kalsam da - "biz" rus değil, alman kadınlara hastaydık. ve gazetelerimiz hergün onların da bize hasta olduğunu anlatırdı: "helga 'türk erkeklerine bayılıyorum' dedi"...

sonradan teoriyle praksis arasındaki o gerilimli alana doğruluğundan son derece emin olduğum sayısız teoriyi kurban ederken hissettiklerimi, türkiye'de o yıllarda eminim milyonlarca genç erkek de hissedebilirdi. zira o hayal ettiğimiz ilgiyi "helga" bize hiç ama hiç göstermedi. (ama tanıdığım solcuların çoğunluğunun teorilerini asla sorgulamamak adına "kusursuz teori"nin kusurlu hayata geçirilişini mahkum etmesi gibi o gençler de - ne yazık ki - sorunu hep kendi beceriksizliklerinde aradılar...) bize, esmer ve kıllı "türk erkekleri"ne, göstermek için açtığını sandığımız memelerini, yeniden giysilerin altına gömüp, "hans"ın yanına döndü "helga"... "biz" yine yalnızdık, ama yalnızlıktan çok daha acısı yine becerememiş, makus talihimizi değiştirememiş olmaktı...

alman kadınların türk erkeklere bayıldığı hurafesi nereden çıkmıştı? (yazıya resim ararken farkettim ki, ucuz gazeteler "helga"yı çoktan işten çıkarmakla kalmamış, yerine genç rus bir kız almışlar...) bu, bir tarih makalesi değil, bilimsellik iddiasının mahallesinden bile geçmeyen bir blog yazısı, dolayısıyla hiç sıkılıp utanmadan - kendim de sınamadığım - bir iddia ortaya atacağım: muhtemelen almanya'ya gelen ilk "gastarbeiter" jenerasyonu, türkiye'de bugünkünden çok daha katı bir tabu olan cinsellikle tanıştı. hayır, kimsenin pek öyle "türk erkeği" aradığı falan yoktu, ama sevdiğini çeşme başında görmek için yanıp tutuşan adam, ilk defa öpüştüğünde başından geçenin normal olduğuna inanamadı. kesin "orospu"ydu bu "helga", yoksa neden öpsündü. ama her önüne çıkanı öpecek kadar da "orospu" olamayacağına göre, kesin bizimkine hastaydı. (parmaklarım, klavyenin üstünde başka yönlere çekiyor, sömürgelerdeki yerli halkların cinsel gücü, sapkınlığı hakkındaki efsaneleri yazmak istiyor, ama yok, bu öyle bir yazı değil...)

ve "gastarbeiter" memlekete döndü... bilmiyorum artık, yıllık izinde mi, yoksa temelli döndüğünde mi anlattı, ama şöyle dedi: "ben 'helga'yı siktim..." ve devam etti: "o, benim kara saçlarıma, kıllı bedenime hayrandı..." ve toplumların yaşantısı, sıradan insanların yaşantısına inanılmaz biçimde benzediğinden, yalanı "gastarbeiter"i mahkum etti. yalan yalanı doğurdu, yıllar yılları izledi, kimse "biz size on yıllardır yalan söylüyoruz" demedi, diyemedi.

ta ki "gastarbeiter"ler "migrant"laşıp kök salana ve bir doğrucu salak (ki bu pek çok durumda olduğu gibi yine ben oluyorum) arkadaşlarını hayal kırıklığına uğratana dek...

"helga", "türk erkekleri"ne hasta olmuyor, hiçbir zaman da olmadı... "helga"da "türk erkeği"nin uyandırdığı tek hastalık hali, "üstün ırk"ın "medenileşmemiş sefiller" karşısında hissettiği mide bulantısı oldu. o rus kız da size hasta olmuyor, haberiniz olsun istedim...

16 Aralık 2010 Perşembe

DOMUZ ETİ YEMEM!


almanya'ya göçtüğüm ilk günlerde, üniversiteye kaydolabilmek için vermem gereken bir almanca sınavına katılan bütün türkiyelilerle tanışmıştım. hem sadece ben de değil, faşistinden islamcısına, "ne sağcıyım, ne solcu"cusundan pkk sempatizanına herkes birbiriyle tanışmıştı. yeni bir ortama girdiğinde insanın ilk tanıştıkları, genellikle zamanla "arkadaşlık" statüsüne erişemeden eleneceği neredeyse kesin, "denize düşen yılana sarılır" tarzı acil durum tanıdıkları oluyor. ben de tanıştığım gençlerle "sudan çıkmış balık" olmak dışında hiçbir şey paylaşmadığımdan, kendimize daha çok benzeyen, daha fazla (hatta belki de herhangi bir) şeyi paylaşabileceğimiz insanlar karşımıza çıkana kadar birlikte zaman öldürdük.

hiçkimseyi tanımadığınız, hiçkimsenin de sizi tanımadığı bir yerde birileri tarafından kahve içmeye davet edilmek olay oluyor. kimin çağırdığının pek de önemi yok, gidiyorsunuz. ben de, islami-muhafazakar yönü ağır basan birkaç türkiyeli gencin italyanlar'ın işlettiği bir spaghetteria'da kahve içme önerisini - "savaş ve barış"ı yeniden okumakla meşgul olduğum o günlerde - en sonunda tolstoy haricinde bir insanla muhattap olabilmenin verdiği sevinçle kabul etmiştim.

ilk defa gittiğim mekanda zeytinyağlı sebzelerden oluşan bir büfede tabağınızı tepeleme doldurmanın oldukça hesaplı olduğunu görmek - özellikle de almanya'da domuz sosisi ve patates kızartması haricinde bir şey yenmediği önyargımı üstümden hala tam olarak atamamış olduğumdan - beni bayağı bir sevindirmişti. kahvedaşlarıma konuyu açtığımda hayatımın en büyük şoklarından birini yaşamıştım: "ya içinde domuz eti varsa?"

etsiz zeytinyalı sebze yemeğinin içinde (bahsettiğim patlıcan-biber kızartması, zeytinyağlı enginar, mantar sote, kabak kızartması gibi yemekler / italyanlar bizim ayçiçek yağında yaptığımız kızartmalar için zeytinyağını tercih ediyor.) domuz eti olma ihtimalinin insan eti olma ihtimalinden yüksek olmadığı açık olsa da; domuz eti paranoyası, kafasını böyle basit gerçeklere takmıyordu.

daha sonra muhabbeti biraz daha ilerlettiğim günlerde - islam'ı gerçekten ciddiye alan birkaçı dışında - domuz eti yememeye and içmiş müslüman türk gençlerinin içki içmekle, diskoda - hiçbiri başarıya ulaşmasa da - "rus hatun götürme"ye çabalamakla ve daha binbir "günah"la hiçbir sorunlarının olmadığına tanık oldum. domuz eti yememek, almanlaşmamanın, almanya toplumuyla araya mesafe koymanın en büyük sembolüydü. yıllardır görmediğim bu gençler arasında hala bilerek domuz etinin tadına bakan olduğunu sanmıyorum.

uyuşturucu danışma merkezinde çalıştığım günlerde düzenli eroin kullanan türkiye kökenli göçmenler arasında dahi domuz eti yememe konusunda net bir tavır olduğuna tanık oldum. tüm günahlar bir yana, domuz eti yemek bir yana. genel anlayış "her müslüman günah işleyebilir, ama domuz eti yiyen dinder çıkar" minvalinde. başka bir insana tecavüz etmek dahi midesini bulandırmayacak insanlar, domuz etinin kokusunu alınca suratını ekşitiyor.

domuz eti paranoyası, madalyonun yalnızca bir yüzü. diğer yüzdeyse "zaman kaybetmeden" avrupalılaşmak için uçaktan indiği gibi domuz pirzolası yemeye koşmak var. ve inanın bu da hiç de nadir bir tavır değil. böylece yukarıda anlattığım "ölürüm de domuz eti yemem"cilerle araya mesafe konmuş, yüz küsür senelik kalkınma politikalarıyla, hiçkimsenin içeriden görmediği heybetli opera ve bale sahneleriyle vs. erişilememiş "muasır medeniyetler seviyesi"ne 5-6 euro'ya ve on beş dakikada dikey geçiş yapılmış oluyor. tabii bir yandan avrupalılar'a da mesaj çakılıyor: "siz bizi yanlış tanımışsınız. bu adamlar ("gurbetçiler") bizim köylülerimiz, hem onlar geldikleri dönemin ahlak anlayışında çakılı kalmışlar. biz aslında sizin sandığınızdan bambaşkayız, sizin gibiyiz. beni/bizi de alın aranıza."

neticede domuz eti basit bir yiyecek (ya da basit bir günah) olmaktan çıkıyor. kafalarda karpuz gibi ortadan ikiye yarılan dünyada hangi "medeniyet"ten olduğunuzun kanıtına dönüşüyor. efendim, ne demiştik: "yemek asla sadece yemek değildir"...

30 Haziran 2010 Çarşamba

GÖÇMENİN GETİRDİĞİ


ne zamandır göçmen olmak üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. çoğunlukla göçmenliğin, "gurbet"te olmanın zorluğu anlatılır, ben de daha önce "almanya'da türk olmak" hakkında birkaç kelam etmiştim zaten. ama herhalde ağlayıp kendine acındırmak insanların kolayına geldiğinden olacak, nedense kimse göçmen olmanın iyi yanlarından bahsetmez pek.

göçmenliğin iyi yanları derken anlatmak istediğim türkiye'den daha zengin, gelişmiş vs. bir ülkede yaşamanın rahatlığı değil. zira bu, göçmenliğin değil, göçülen ülkenin bir özelliği olurdu. benim bahsini ettiğim olumluluk, göçmenliğin kendisine içkin. kısacası türkiye'den almanya'ya göçmek zorunda değilsiniz, göç yolunuz tam aksi istikamette de seyredebilir, istiyorsanız isveç'i terkedip afganistan'a da yerleşebilirsiniz.

daha önce bir yazıda şöyle yazmışım:

"almanya'ya göçmek yerine istanbul'da yaşamaya devam etseydim dünyaya bakışımdan günlük yaşantıma birçok alanda farklı gelişecektim kuşkusuz. "almanya'da türk oldum" diye yazmıştım daha önce, göçmenliğin doğru kullanıldığında, insanın sadece yerleştiği diyara değil, kendi doğduğu, büyüdüğü kültüre karşı da mesafe kazanmasına, at gözlüklerini çıkarıp atmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum."


daha önce bıraktığım yerden devam edeceğim, daha doğrusu yazdığımı açmaya çalışacağım.

(sanırım) hayatımın hiçbir döneminde muhafazakar, hayata at gözlüğüyle bakan bir insan olmadım. elimden geldiğince bana öğretilen "doğru"ları sorguladım, bu sorgulamaların sonucunda yeni "doğru"lar yaratmaya giriştim kendimce. ama tüm bu çabalarıma rağmen doğup büyüdüğüm kültürün birçok özelliğini, temcit pilavı gibi tekrarlanan sayısız "doğru"sunu farketmeden benimsedim - daha doğrusu benimsemişim. hayatımdaki kimi "genelgeçer doğru"ların hiç de öyle zamandan ve mekandan bağımsız "evrensel doğru"lar olmadıklarını ancak sonradan, bazı şeylere dışarıdan bakma fırsatı elime geçince kavrayabildim.

almanya'da başka "doğru"ların aynı eleştirellikten yoksun tavırla benimsendiğini ilk gördüğümde; çoğu - belki de her - insanın yaptığı gibi gibi bunu öteki olanın garipliğine verdim. almanlar garipti, bazı şeyleri göremiyor, kimi konularda takıntılı davranıyor, irrasyonelliklerini dünyanın en mantıklı şeyi gibi görüyordu.

insan hayata at gözlükleriyle baktığında sanırım bu aşamada takılıp kalıyor. göçmenliğin coğrafyadan bağımsız olan kendi kültürüne belirli bir mesafeden bakabilmeyi öğretebilme potansiyeli, ne yazık ki insandan bağımsız değil. bu yüzden almanyalı türkler'den almanlar hakkında, almanlar'dan da almanyalı türkler hakkında dinleyeceğiniz binbir türlü "bu herifler garip" hikayesi var.

kültür sınırlarını, önyargıları aşan bir biçimde insanlarla ilişkilenmeyi başardığınız andaysa yersiz-yurtsuzlaşıyorsunuz. ne türkiye'deki yaşantı gözünüze bir daha eskiden olduğu gibi gözüküyor, ne de herhangi bir zaman tam olarak alman ya da almanyalı olabiliyorsunuz. göçün bedeli ve aynı zamanda insana hediyesi, "vatan" ya da "evde olmak" duygusunun kaybı. hayatının geri kalanında hiçbir yere "ait ol(a)mamak" bir yandan insanın elinden bir toplumun içinde gözlerini yumduğunda dahi zorlanmadan yolunu bulabileceği doğallığı alırken, diğer yandan bu rahatlığın getirdiği körlüğü süpürüyor.

4 Mart 2010 Perşembe

YAKARIZ ULAN BU MAHALLEYİ


tek başıma berlin-neukölln'de yürüyorum. caddeler oradan oraya koşuşturan, alışveriş poşetlerini taşıyan, döner yiyen, arkadaşlarıyla aylaklık yapan insanlarla dolu. türk marketinin manavı yoldan geçenlere çığırtkanlık yapıyor. bir şeyden emin oluyorum: içeride satılan ürünler türkiye'deki asıllarından ne kadar başka, ambalaj resimleri - donmuş pizza misali - türünün nadide birer örneğini gösterirken içerikleri ne kadar sahteyse, bu adamın sesinin rengi de bir o kadar gerçek, türkiye'deki herhangi bir mahalle pazarında daha gerçeğini bulamazsınız.

dünyanın türkiye'de olmayan en "türk" yeri burası olmalı, diye düşünüyorum. her nasılsa "ausländer"ler kadar göze batmayan almanlar ve yine neukölln'de yoğun olarak yaşayan, ama türklere oranla kollektif olarak son derece silik polonyalılar; mahallenin "gerçek sahipleri"nin sahnesinde ancak birer dekor olarak yer buluyorlar.

bugün göçmenlerle ilgili binbir konuşma dönüp dolaşıp neukölln'e bağlanıyor. fransa'da göçmen gençlerin banliyölerde yaktığı isyan ateşi yüreğini ısıtanlar da, kıçını tutuşturanlar da aynı soruyu sormuşlardı: "isyan ne zaman neukölln'e sıçrayacak?" naziler ve bilimum nazimtraklar, "azınlıkta kalan", "türk çetelerinin kurbanı olan" alman gençlerini gösterip soruyor: "bütün almanya'nın neukölln'leşmesine seyirci mi kalacağız?" entegrasyonla yatıp entegrasyonla kalkan okumuş orta sınıf, "almanca bilmeyen başörtülü müslüman kadınlar"dan bahsederken kreuzberg'in adını ağzına almıyor çoktandır, çünkü neukölln var artık...

oysa bir hafta neukölln sokaklarını arşınlayınca insan, herşey başka türlü gözüküyor. yoksul ve sıradan insanlar yaşıyor neukölln'de. kimisi almanca bilmiyor belki, kimisinin başı kapalı, çoğu "ausländer". çeteler kuruyor gençler gerçekten. ne bugün, ne de yarın toplumda kendilerine yer olduğunu bilenler, içgüdüleri yarın dört-duvar arasına kapatılacaklarını söylese de, keyfini çıkarmaya çalışıyor bildiklerince bugünün. bilimle, sanatla, siyasetle ilgilenmiyorlar. ama bilim, sanat, siyaset de onlarla ilgilenmiyor zaten. ve topluma asla daha kötü davranmıyorlar - toplumun onlara davrandığından...

gün olur, belki neukölln de "normal"leşir; o zaman hayatta hiçbir perspektifi olmayan göçmen gençler başka mahallelerde kurar çetelerini. ta ki bu kahrolasıca göçme hali bir gün bitip, almanya'da doğan, büyüyen milyonlar yeni "ev"lerine varana, göçmen-türk-rus-arap-"ausländer" değil, sadece insan olana kadar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...