filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2012 Perşembe

AYUB ASALİYA & SUSAN RICE



geçtiğimiz hafta aralarında 12 yaşındaki ayub asaliya'nın da bulunduğu en az 18 insan, israil'in gazze'ye yönelik hava saldırısı sonucunda hayatlarını kaybederken, gazze'den israil'e yüzden fazla roketle cevap verildi. sınırın israil tarafında ölen olmadı.

abd'nin birleşmiş milletler büyük elçisi susan rice'ın twitter'dan yayımladığı mesaj şöyleydi:

"We thoroughly condemn terrorist rocket fire from Gaza into southern Israeli towns & cities and call on both sides to restore calm." 

17 Aralık 2011 Cumartesi

İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK


aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.

abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.

wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.

bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.

bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.

bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.

zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.

bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.

bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.

başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.

diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.

9 Aralık 2011 Cuma

İNTİFADA 14 YAŞINDA



bugün birinci intifada'nın on dördüncü yıl dönümü. unutmamalı. o kol kırma görüntülerini izlediğimde yedi yaşındaydım ve hiç unut(a)mayacağım.

7 Ocak 2011 Cuma

İSYAN ÇIĞLIĞI


israil'i siktir et. hamas'ı siktir et. el fetih'i siktir et. birleşmiş milletler ortadoğu'daki filistin'li göçmenler için yardım ve çalışmalar ajansı'nı siktir et. abd'yi siktir et! bizler, gazze gençliği olarak, israil'den, hamas'tan, işgalden, insan hakları ihlallerinden ve uluslararası toplumun kayıtsızlığından o kadar bıktık ki!

çığlık atmak ve israil'in ses duvarını aşan f16ları gibi; bu suskunluk, adaletsizlik ve umursamazlık duvarını yıkmak istiyoruz; yaşağıdımız bu boktan durumdan kaynaklanan uçsuz bucaksız hüsranı dışarı salmak için ruhlarımızın olanca güçüyle bağırmak istiyoruz; kâbus içinde kâbus yaşayan iki tırnak arasındaki pireler gibiyiz, umuda ve özgürlüğe yer yok. bu politik mücadelenin içinde kapana kısılmaktan bıktık; uçakların evlerimizin üzerinde uçuştuğu kömür karası gecelerden bıktık; masum çiftçilerin topraklarını işledikleri için tampon bölgede vurulmalarından bıktık; silahlarıyla ortada gezen sakallı adamların güçlerini suistimal etmelerinden, inandıkları uğruna protesto düzenleyen genç insanları dövmelerinden veya hapse tıkmalarından bıktık; bizi ülkemizin geri kalanından ayıran ve pul kadar bir toprak parçasına hapseden utanç duvarından bıktık; terörist gibi, cebi patlayıcı dolu şer gözlü ev yapımı fanatikler gibi gösterilmekten bıktık; uluslararası toplumun gösterdiği umursamazlıktan, kaygılarını belirten ve önerge taslakları hazırlayıp mutabakata vardıklarını uygulamaya koymada korkaklık sergileyen sözde uzmanlardan bıktık; boktan bir hayat yaşamaktan, israil tarafından hapsedilip, hamas tarafından dövülmekten ve dünyanın geri kalanı tarafından da tamamen gözardı edilmekten bıktık usandık.

içimizde büyüyen bir devrim var; bu enerjiyi statükoya meydan okuyacak ve bize bir tür umut verecek birşeye dönüştüremezsek, bizi yokedecek devasa bir memnuniyetsizlik ve hüsran. yüreklerimizi hüsran ve umutsuzlukla titreten son damla, 30 ekimde, önde gelen bir gençlik örgütü olan sharek gençlik forumu'na silahları, yalanları ve saldırganlıklarıyla gelerek herkesi dışarı atıp, kimilerini hapsettiklerinde ve sharekin çalışmasını yasakladığında gerçekleşti. gerçekten de kâbus içinde bir kâbus yaşıyoruz. içinde bulunduğumuz baskıyı anlatacak kelimeleri bulmak zor. israil'in çok etkin bir biçimde götümüzü bombalayarak binlerce evi ve daha çok sayıda yaşamı ve düşleri yokettiği "dökme kurşun operasyonu"nda canımızı zar zor kurtardık. amaçladıkları gibi hamas'ı bertaraf edemediler, ama kaçacak hiçbir yerimiz olmadığı için bizi kesinlikle sonzuza dek korkutup herkese travma sonrası stres bozukluğu saçtılar.

bizler kederli gençliğiz. içimizde günbatımının tadını çıkarmayı zor kılacak kadar devasa bir ağırlık taşıyoruz. kara bulutlar ufku boyarken ve kasvetli anılar onları kapadığımız her anda gözlerimizin önüne gelirken, nasıl çıkaralım tadını? acıyı gizlemek için gülümsüyoruz. savaşı unutmak için gülüyoruz. burada ve şu anda intihar etmemek için umut ediyoruz. savaş sırasında israil'in bizi dünya üzerinden silmek istediğini açıkça hissettik. geçtiğimiz yıllarda hamas düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve hedeflerimizi kontrol edebilmek için elinden geleni yaptı. bizler, füzelerle yüzleşmeye alışmış, normal ve sağlıklı bir yaşam sürmek gibi imkânsız bir görev taşıyan ve toplumumuzda kötücül bir kanser hastalığı gibi yayılan, kargaşa yaratıp etkin bir biçimde yolunun üstündeki bütün yaşayan hücreleri, düşünceleri ve hayalleri öldüren ve terör rejimi ile insanları felç eden muazzam bir örgüt tarafından anca katlanılan bir gençlik nesliyiz. içinde yaşadığımız hapishane, sözde demoratik bir ülke tarafından ayakta tutulan hapishane de cabası.

tarih kendini en acımasız biçimde tekrarlıyor ve görünüşe bakılırsa kimsenin umrunda değil. korkuyoruz. burada, gazze'de hapsedilmekten, sorgulanmaktan, dayak yemekten, işkence görmekten, bombalanmaktan, öldürülmekten korkuyoruz. yaşamaktan korkuyoruz, çünkü attığımız her adım iyice değerlendirilmiş ve gözden geçirilmiş olmalı, heryerde engeller var, istediğimiz gibi hareket edemiyoruz, istediğimizi söyleyemiyoruz, istediğimizi yapamıyoruz, hatta bazen istediğimiz gibi düşünemiyoruz, çünkü işgal beyinlerimizi ve kalplerimizi o kadar feci bir şekilde işgal etti ki canımız acıyor, sonsuz hüsran ve öfke gözyaşları akıtmak istememize neden oluyor!

nefret etmek istemiyoruz, bütün bu duyguları hissetmek istemiyoruz, artık kurbanlar olmak istemiyoruz. yeter! yeter bu kadar acı, yeter bu kadar gözyaşı, yeter bu kadar ıstırap, yeter bu kadar kontrol, engeller, adil olmayan gerekçelendirmeler, terör, işkence, mazeretler, bombalamalar, uykusuz geceler, ölü siviller, kara hatıralar, kasvetli bir gelecek, kalp ağrıtan mevcut durum, bozulmuş politika, fanatik politikacılar, dini martavallar, yeter bu kadar hapsedilmişlik! dur diyoruz! istediğimiz gelecek bu değil!

üç şey istiyoruz. özgür olmak istiyoruz. normal bir yaşam sürebilmek istiyoruz. barış istiyoruz. bunları istemek çok mu? biz gazzeli genç insanlar ve başka yerlerdeki yandaşlardan oluşan ve gazze gerçeği bu dünyadaki herkes tarafından, sessiz onay veya yüksek sesli umursamazlık kabul edilemeyecek ölçüde bilinene kadar durmayacak bir barış hareketiyiz.

işte gazze gençliğinin değişim manifestosu!

etrafımızı kuşatan işgali yokederek başlayacağız, bu zihinsel hapsedilmeden kurtulacağız ve onurumuz ile özssaygımızı geri kazanacağız. direnişle karşılaşacağımıza rağmen başımız dik yürüyeceğiz. içinde yaşadığımız bu sefil şartları değiştirmek için gece gündüz çalışacağız. duvarlara rastladığımız yerde, hayaller yaratacağız.

sadece senin evet, şu anda bu bildiriyi okumakta olan senin! bizi desteklemeni umut ediyoruz. nasıl yapacağını öğrenmek için lütfen duvarımıza yaz ya da bizimle doğrudan temasa geç:

freegazayouth@hotmail.com bu e-posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için javascript etkinleştirilmelidir

facebook:http://www.facebook.com/pages/gaza-youth-breaks-out-gybo/118914244840679?ref=ts

twitter:http://twitter.com/gazaybo

özgür olmak istiyoruz, yaşamak istiyoruz, barış istiyoruz.

özgür gazze gençliği

31 Aralık 2010 Cuma

AHMEDİM...

ahmed daana, 12 yaşında bir israil hapishanesinde, tıpkı 300 diğer filistinli çocuk gibi...





BREAKING THE SILENCE


"breaking the silence", batı şeria ve gazze'de görevlendirilmiş israilli askerlerin işgalin gerçek yüzünü dünyaya duyurmak amacıyla kurduğu bir örgüt. örgüt, birkaç gün önce filistinli sivillere üstüne uygulanan baskıyı tüm çıplaklığıyla anlatmayı hedefleyen yeni bir kitap yayınladı: "occupation of territories - israeli soldier testimonies 2000-2010" ("bölgelerin işgali - israil askerlerinin tanıklıkları 2000-2010"). kısacası karşımızda "made in israel" bir "mehmet'in kitabı" var.

kitap, son on yıl içinde gazze ve batı şeria'da askerliklerini yapmış 101 israilli'nin tanıklıklarını kapsıyor. ve israil devleti'nin bu iki bölgedeki askeri ve siyasi stratejisinin farklı yönlerini tanımlayan dört terime göre bölümlere ayrılmış: "önleyici tedbir", "ayırma", "hayat yapısı" ve "hukukun yerine getirilmesi". kulağa oldukça zararsız gelen bu terimler, aslında askeri operasyonların gerçek yüzünü kullanılan barışçıl dil aracılığıyla bir sis perdesinin ardına gizlemeye yarıyor. israil devleti'nin iddia ettiğinin aksine gazze ve batı şeria'daki askeri kontrol, bugün resmen israil olan bölgedeki insanların canını korumayı bir kenara bırakın, varolan statükoyu dahi korumayı değil, kendi lehine değiştirmeyi amaçlıyor. gittikçe daha çok toprağı filistinliler'in elinden alarak, bir yandan kendi egemenlik alanını, diğer yandan filistinliler'in günlük yaşamı üstündeki etkisini genişletmeye çalışıyor. askerlerin tanıklıkları, israilli diplomatların iddia ettiğinin aksine, ordunun işgal altındaki bölgelerden yavaş yavaş "gerekli güvenlik önlemleri"ni alarak geri çekilmeye değil, işgali daimileştirmeye çalıştığını ortaya koyuyor.

kitabın "önleyici tedbir" adını taşıyan birinci bölümü, "terör eylemlerini önleyici güvenlik önlemleri"ni çağrıştıran bu terimin, "terörist"lerle "sivil"ler arasında ayrım yapma zorunluluğunu ortadan kaldıran saldırgan bir politikayı adlandırmakta kullanıldığını gözler önüne seriyor: savunma vurgusu taşıyan "önleyici tedbir", aslında israil ordusu'nun artan bir biçimde filistin halkının günlük yaşamına müdahil olması, mümkün oldukça geniş bir gözetleme ve kontrol ağı kurarak insanlara israil devleti'nin bilgisi haricinde hiçbir şey yapamayacakları hissinin vermesi anlamına geliyor. bu bölümdeki tanıklıklar; ev baskınları, genç askerlerin eğitimi için rastgele seçilmiş, herhangi bir suç işlememiş filistinliler'in tutuklanması, gövde gösterisi ve korku salma amaçlı devriyeler, kontrol noktalarında yapılan eziyetler, bir kişinin işlediği bir suç için bütün bir köyün cezalandırılması gibi "önleyici tedbir"leri okura tanıtıyor.

"breaking the silence"ın başkanı dana golan kitabın yayınlanmasıyla amaçladıklarını şu sözlerle anlatıyor: "altı yılda gazze ve batı şeria'da görevlendirilmiş 700 kadın ve erkek askerin tanıklıklarını topladık. bu bilgi birikimi, israil ordusu'nun ülke kamuoyundan büyük ölçüde gizlenen işgal altındaki topraklardaki uygulamalarını daha iyi anlaşılmasını olanaklı kılıyor. ordunun son on yılda gazze ve batı şeria'daki uygulamaları, yalnızca bu iki bölgede görev alan askerlerdeki değil, israil toplumunun tamamındaki ahlaki çürümeyi ortaya koyuyor. kitabımızın, başka bir halkı sürekli olarak kontrol altında tutmanın ahlaki bedeli hakkında bir tartışmayı tetikleyeceğini umuyoruz."

kitabın ingilizce çevirisini buradan indirebilirsiniz...

23 Haziran 2010 Çarşamba

İSRAİL GEMİSİNE GİRİŞ YASAK



gazze'ye yardım götürmek ve israil ablukasını delmek amacıyla yola çıkan filoya yapılan saldırıdan sonra gerek türkiye'de, gerekse dünyanın başka yerlerinde - haklı olarak - birçok gösteri düzenlendi. ancak bu eylemlerde gittikçe yükselen bir ses var ki, insanın kulağını tırmalamakla kalmıyor, midesini de bulandırıyor. bu ses antisemitizmin sesi. israil-filistin meselesini müslümanlarla yahudiler arasındaki bir din savaşı olarak anlayan/anlatan; israilliler'in yahudiliklerinden ötürü ("lanetli ırk") bu insalık dışı işgali sürdürmek, dahası dünyanın geri kalanını "dört bacaklı" ya da "böcek" olarak görmek zorunda olduğunu kuran; dolayısıyla tek çözümü "yahudi ırkı"nın ortadan kaldırılmasında gören, izi sürülemeyen sözde hitler alıntılarıyla alanlara çıkan, facebook vb. internet sayfalarını bombalayan bir zihniyet. aslında insan antisemitizm bataklığına saplandıktan sonra işi sonuna kadar götürüp tüm yahudilerin ortadan kaldırılması hayaline varıyor mu, varmıyor mu, o da çok önemli değil. zira değiştirilemez ve kötü bir yahudi "doğa"sının olduğuna inanan insanın önünde "böyle gelmiş böyle gider" demekten ya da yahudilerin dünya yüzünden silinmesini talep etmekten başka seçenek kalmıyor. sonuna kadar düşünmeyi sürdüren her antisemitistin varacağı nokta aynı...

türkiye'de ve dünyada antisemitizmin kapsamlı bir analizi yapılabilir (ve türkiye'de antisemitizmin tarihi alışılageldik yanılsamaların ("biz onlara kucak açtık" vs.) birçoğunu çıplak bırakır), ama benim niyetim bu değil. pkk'nin iskenderun baskınında bile mossad eylemi gören gözler için pek bir şey ifade etmeyecek olsa da (almanya devlet başkanı köhler'in istifasında dahi yahudi lobisini iş başında görenlerle karşılaştıktan sonra komplo teorisi zihniyetinin "su geçirmez" olduğuna kanaat getirdim.); ilan pappeler'in, noam chomskyler'in varlığı, israil komünist partisi'nin, anarchists against the wall'un yardım filosunun serbest geçişi için ve israil ordusunun saldırısı sonrasında kınama amaçlı düzenledikleri eylemler bakmakla yetinmeyip, görmek de isteyen gözler için "yahudiler" adlı, her üyesinin aynı şeyleri hissedip, aynı şeyleri düşündüğü bir kollektifin hayal ürünü olduğunu kanıtlamaya yeterli.

bir de benzer bir düşmanlığın hedefi olan amerikalılar var. birçok başka ülkede olduğu gibi türkiye'de de siyasi yelpazenin en sağından en soluna birçok insan - sadece abd'ye değil - "amerika"ya karşı olmakta birleşiyor. sağcıların işi görece daha kolay, zira ırkçılık konusunda idmanlılar nasıl olsa. ama üç günde bir "yaşasın halkların kardeşliği" diye bağıran bir adam nasıl olur da farklı sınıflardan, etnik kökenlerden, siyasi görüşlerden insanların birarada yaşadığı, ABD denen geminin dümeninin ne yöne kırılacağını belirlemek için - her ne kadar şimdiye kadar izlenen rotanın sürdürülmesini savunanlar sürekli ağır bassalar da - bitmek bilmez mücadelelerin yaşandığı bir ülke yerine - aynı antisemitistlerin israil kurgusunda olduğu gibi - su sızdırmayan kollektif bir irade görür, anlamakta zorlanıyorum.

ama bu konuda da bakmaktan öte görmek isteyenler için bir haber: black panthers'in doğum yeri oakland'da liman işçileri sendikası ILWU ve radikal sol birlikte limana giden bütün yolları bloke ederek israil'den gelen bir yük gemisinin boşaltılmasını engellediler. liman işçileri böylece kontratlarında yer alan "güvenliklerinin tehlikede olması" maddesi gereğince işe gitmeyi reddederek gayrıresmi bir grev yapmış oldu. ILWU daha önce 20 mart'ta da ırak savaşı'na karşı işgalin hemen sonlandırılması ve tüm askerlerin zaman geçirmeden geri çekilmesi talepleriyle ABD'nin pasifik kıyısındaki bütün limanlarda greve gitmişti.

1 Haziran 2010 Salı

SALDIRI VE REKLAM VEREN ARAPLAR


chomsky'den iki alıntı...

alıntılar, söylemi belirleme/yönlendirme konusuyla ilgili. (tabii chomsky'den yaptığım ikinci alıntı işin sadece bir bölümünü aydınlatıyor, tek başına ele alındığında sığ ekonomist bir bakış açısından başka bir yere götürmez bizi.)

"hiç bir saldırı gerçekleştirdiğini söyleyen bir devletle karşılaşmadım; tüm devletler, ne yapmış olurlarsa olsunlar, daima 'savunma'yla meşguldür, o da olmuyorsa 'savunma önlemi' veya benzeri birşeylerle."


"bir keresinde boston globe'un yayıncılarından birine filistin sorunu hakkındaki haberlerinin neden bu kadar korkunç olduğunu sordum. yalnızca güldü ve şöyle dedi:'ne diyorsunuz, sizce kaç arap reklam verenimiz var?' konuşmanın sonu."


noam chomsky, von staaten und anderen schurken, aphorismen und sarkasmen

31 Mayıs 2010 Pazartesi

KİM TERÖRİST?


(materyel) gerçeklikte bir karşılığı, daha doğrusu belirli ve tek bir karşılığı olmayan kavramları (almanca'da "signifikant", türkçe'de foucault çevirilerinden bildiğim kadarıyla "gösteren") "boş gösteren" (alm.: "leerer signifikant") olarak adlandırır. (yapılsalcılıktan etkilenmiş olan psikoanalist jacques lacan "saf gösteren" kavramını tercih ediyor.)

bir arkadaşım doktora tezini ikinci dünya savaşı sonrası almanyası'nda demokrasi kavramının bir boş gösteren olduğu üzerine yazıyor mesela. anaaakım siyasetten nazilerin önemli bir bölümüne, yeşillerden sol sosyal demokrat linkspartei'a (sol parti) kadar binbir türlü kesimin - ne anlam atfettiklerinden bağımsız olarak - olumladıkları ya da en azından olumlar gibi yapmak zorunda kaldıkları bir kavram içeriksizleşmeye uğruyor bunun sonucunda.

aynen demokrasinin herkes tarafından olumlanmasında olduğu gibi, "terör" kavramı da, sonuçta herkesin "karşı olması" nedeniyle belirli bir siyaset tarzının, eylemin vs. karşılığı olmaktan çıkıyor. (örneğin resmi söyleme göre pkk ya da dhkp-c "terör örgütü", ancak her iki örgüt de bu tanımlamayı sahiplenmemekle kalmıyor, "devlet terörü"nden bahsederek topu yine karşı tarafa atıyor.) sonuçta, terör şiddet içeren bir mücadelede her zaman "karşı tarafın yaptığı"dır dersek uygun düşer sanırım.

böylece siyaset arenasında kimin "terörist" olduğunu, kimin güçlü olduğu belirliyor. yoksa halepçe katliamı'nın ancak abd ırak'a saldırmaya karar verdikten sonra "terör" ilan edilmesinin; hamas'ın, fhkc'nin otobüslerde, cafélerde canlı bombalar aracılığıyla sivilleri öldürdüğünde "terörist", israil bir yardım gemisine helikopterlerle komandolarını indirip 9 kişiyi öldürdüğünde yalnızca "devlet" olmasının başka bir açıklaması yok.

ev yapımı, ilkel roketlerle savaşanların, gelişmiş roketlerle, tanklar, uçaklar ve helikopterlerle savaşanlar karşısında yalnızca askeri olarak değil, kimin söylemi belirlediği açısından da dezavantajlı olduğunu ortada. üreten, tüketen, tank-top-tüfek alan ve satan israil, aç-sefil filistinliler'den daha önemli dünya için...

10 Mart 2010 Çarşamba

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...