galatasaraylılığım bu resimleri seriye eklemeyecek kadar gözümü almadı, kimse kusura bakmasın.
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Mayıs 2012 Pazar
A.C.A.B. FENERBAHÇE
7 Nisan 2012 Cumartesi
ULTRA ANTIFA
2010'da st. pauli'nin 100. yılı dolayısıyla yapılan konserde hannover denizciler korosu tribünden ezgiler söylüyor. koro toplamda üç tezahuratı seslendirse de, ne yazık ki almanca bilmeyenler yalnızca ilkinin çevirisi ile yetinmek durumunda:
eller yukarı, bu bir soygundur.
eller yukarı, bu bir soygundur.
bugün her yerden geliyoruz.
evet, biz buradayız, ultra antifa!
duman arkamızda yükseliyor.
bütün tribün st. pauli diye bağırıyor.
evet, biz buradayız, ultra antifa!
5 Nisan 2012 Perşembe
GOLLER ALIR, CANLAR SATARIM
arjantin, 1978. genelkurmay başkanı jorge rafael videla önderliğindeki cunta, liberallerin de desteği ile iktidarı alalı iki yıl olmuş. ve devlet terörünün egemen olduğu ülke, belki de tarihin en şaibeli dünya kupasına ev sahipliği yapıyor.
videla'nın terör iktidarının evelinde 12 eylül öncesi türkiyesi'ni oldukça andıran bir ortam, neoliberalizmin hizmetinde kopya darbeler iddiasına destek veriyor. 60'lı yılların ikinci yarısı askeri rejim ile sol muhalefet arasındaki mücadele ile geçilirken, 1969'daki cordoba ve rosario isyanları gerilimin doruk noktasını oluşturuyor ve 1965 darbesinin ardından generaller tarafından devlet başkanlığı görevine getirilen juan carlos ongania'nın geri çekilmesiyle sonuçlanıyordu. böylece, kimsenin başkanlık koltuğunda uzun süre kalamadığı, gerek ordu tarafından atanan, gerekse 1973'ten itibaren seçim ile göreve gelen başkanların isyanlar ya da ülke ekonomisinin sürekli olarak kötüleşmesi sebebiyle istifa etmek zorunda kaldığı bir döneme giriliyor, arjantin yüzmekten çok akıntıyla sürüklenirken, denize düşen yılana sarılır misali ikinci peron dönemi başlıyordu.
daha önce 1946 yılında seçimle iktidara gelen ve 1955'te darbeyle koltuğundan olana dek önemli endüstri kollarını kamulaştıran, sekiz saatlik iş gününü yürürlüğe sokan, tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan arjantin'i endüstrileştiren juan peron, özellikle işçi sınıfı içinde büyük bir sempatiye sahipti. (ancak peron'un "halk efsanesi" tarafından aynı sıklıkta tekrarlanmayan ikinci bir yüzü daha vardı: iktidarı süresince medya ve sendikalar tamamen peron'un ve partisinin kontrolündeydi. diğer partiler yasaklı olmasa ve "özgür seçimler" yapılsa da, peron'un sistemi bir çeşit "demokratörlük"tü. mussolini ve hitler'e hayran olan peron, azılı bir antisemitistti ve adolf eichmann, walter rauff, josef mengele gibi isimlerin de aralarında bulunduğu, işledikleri insanlık suçları nedeniyle aranan birçok üst düzey naziye sığınma imkanı tanımıştı.) yaklaşık bir yıl süren ikinci peron dönemi, ekonomik sorunların çözülememesinin ışığında, devlet terörünün yoğunlaştığı, kurulmasına bizzat peron'un önayak olduğu alianza anticommunista argentina gibi paramiliter grupların sayısız solcuyu ve muhalif entellektüeli öldürdüğü ve kaybettiği acı bir deneyim olarak peron efsanesinin hayal kırıklığına dönüşmesiydi. juan peron'un 1974 yılındaki beklenmedik ölümünün ardından iktidarı devralan üçüncü karısı "isabelita" yeni peron çizgisini sürdürürken; ülke, yüzde 700'lere fırlayan enflasyon, yolsuzluk skandalları ve daha kıçı makam koltuğunun şeklini almadan (kıç mı koltuğun şeklini alır, koltuk mu kıçın? zor soru doğrusu!) istifa etmek zorunda kalan ekonomi bakanlarının yanında polisin ve peronistlerin sağ kanadından devşirilen paramiliter örgütlerin gittikçe şiddetlenen terörüyle sarsılıyordu.
hükümetin hiçbir direnişiyle karşılaşmayan 1976 darbesi, önceleri giderek kötüleşen yaşam koşulları ve artan ölümler canına tak etmiş halkın kayda değer bir desteğiyle karşılaştı. darbeyi görece ekonomik rahatlama izlerken; cunta, öncelikli hedefinin ekonomik gelişme olduğunu ve ülke yönetiminin hristiyan-muhafazakar değerlere dayanacağını açıkladı. sola karşı sistematik olarak yürütülen devlet terörü, cunta döneminde de artarak sürdü. ülke çapında oluşturulan yaklaşık 340 gizli hapishanede on binlerce insan yargılanmadan aylarca, hatta yıllarca hapsedildi, işkence gördü ve öldürüldü. bu dönemde kaybedilen ve akibetine dair bir daha hiçbir şey öğrenilemeyenlerin sayısı 30 bini aşarken, plaza del mayo anneleri 1977'den bu yana çocuklarının hikayesini duymak için mücadele etmeye devam ediyor. gizli hapishanelerin yanında hükümet aynı zamanda cinayetlerine devam eden paramiliter güçleri desteklemeyi de sürdürdü.
1976 darbesini izleyen, reel ücretlerin düşürülerek yabancı yatırımcıların ülkeye çekilmesine dayanan neoliberal ekonomi politikaları, kısa vadede ekonomik durumda bir iyileşmeye yol açıyormuş izlenimi vermiş olsalar da, 1978'de maaşlı çalışanların yaşam standardı yarıya düşmüş ve orta vadede ülkedeki endüstriyel üretim yüzde 40 oranında azalmıştı. bu koşullarda, arjantin'in ev sahipliği yaptığı dünya kupası'ndaki kaderi belki de aynı zamanda cuntanın kaderi olacaktı.
sonuçta cesar luis menotti'nin yönetimindeki arjantin milli takımı dünya kupasını kazanırken; cunta da 1983'e kadar iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde soluklanmayı başardı. ama arjantin'in şampiyonluğu üstünden geçen bunca yıla rağmen kimsenin içine sinmedi.
özellikle de arjantin'in finale kalmak için peru'yu en az dört farkla yenmek zorunda olduğu ve 6-0 sonuçlanan maç, dünya kupasının en şaibeli karşılaşmalarından biri olarak futbol tarihindeki yerini aldı. ev sahibinin, aynı puanda olduğu brezilya'yı averaj farkıyla geçerek finale çıkmasını sağlayan maçın üstündeki esrar perdesinin aralanması ancak 34 yıl sonra 2012'de oldu. perulu eski senatör genaro ledesma izquieta, tanık olarak çıkarıldığı mahkemede karşılaşmanın manipüle edildiği iddiasını doğruladı.
"ulusal yeniden örgütlenme süreci" cuntası'nın lideri jorge videla'nın yargılandığı mahkemede ledesma, maçın, 70'li ve 80'li yıllarda altı ülkenin (arjantin, şili, paraguay, uruguay, bolivya ve brezilya) gizli servislerinin, abd'nin de desteği ile, sol hareketleri ortadan kaldırmak amacıyla arasında sınır ötesi müdahalelerin de bulunduğu çeşitli yöntemlerle 50 binden fazla insanı katlettiği, yaklaşık 35 bin kişiyi kaybettiği ve 400 bin kadarınıysa hapsettiği "condor planı"nın bir parçası olduğunu açıkladı. (peru, ekvador ve venezuela "condor planı"na kısmen katılmışlardı.) ledesma'nın açıklamasına göre, arjantin'in farklı zaferinin arkasında videla ile perulu diktatör francisco morales bermudez'in arasındaki bir anlaşma var. söz konusu anlaşmaya göre, aralarında ledesma'nın kendisinin de bulunduğu on üç perulu muhalif arjantin'e teslim edilerek, cunta tarafıdan öldürülecekti. ledesma: "arjantin, bermudez'e bizim icabımıza bakacağına söz verdi ve ardından küçük bir iyilik istedi: arjantin'i finale çıkaracak bir yenilgi."
25 mayıs 1978'de solcu politikacılardan, gerillalardan, sendikacılardan, askerlerden ve bir gazeteciden oluşan ve peru'da diktatörlüğe karşı bir genel grev örgütlemiş olan on üç muhalif, mahkemenin herhangi bir tutuklama kararı olmaksızın peru'nun başkenti lima'da yakalanarak, kısa bir "yerel işkence" seansının ardından askeri bir uçakla kuzey arjantin'deki juyjuy'a götürüldü. orada "siyasi iltica" talep ettiklerini belirten kağıtları imzalamaya zorlandılarsa da reddettiler. ardından buenos aires'teki gizli hapishanelere gönderildiler. ancak perulu tutsakların aileleri insan hakları örgütlerine başvurmuştu ve oluşturulan baskı, videla'nın sonunda pes etmesine yol açtı. (kendisi de, özellikle işkence ve sorgulama teknikleri konusunda güney amerikalı subayları eğiterek, "condor planı"nın destekçileri arasında yer alan) fransa, on üç perulu muhalifi kabul edeceğini açıkladı ve baskılara dayanamayan videla "fransa'nın uçak masraflarını üstlenmesi koşuluyla" bu teklifi kabul etti. ledesma: "fransa'ya gitmemiz, videla ile bermudez arasındaki anlaşmanın hayata geçirilmesini engelledi. yani, bedenlerimizden hiçbir iz arda kalmayacak şekilde uçaktan okyanusa atılmaktan kurtulmuş olduk." o yıllarda "ölüm uçuşları" kurtulunmak istenen muhaliflerin cesetlerini iz bırakmayacak şekilde ortadan kaldırmak için - özellikle arjantin'de - sıkça kullanılan bir yöntemdi.
on üç perulu muhalifin arjantin'e kaçırılmasından yaklaşık bir ay sonra (ve fransa'ya gönderilmelerinin öncesinde), 21 haziran 1978 günü arjantin milli takımı peru'yu 6-0 yendi. o zamanlar yarı final, eleme usulü değil, dörderli iki grup halinde oynanıyor, iki grubun birincileri finalde karşı karşıya geliyorlardı. son grup maçlarına gelinirken arjantin ve brezilya b grubunda aynı puandaydılar. brezilya polonya ile oynadığı son grup maçını 3-1 kazanmayı başardı. artık arjantin'in, polonya'ya karşı 1-0, brezilya'ya karşıysa 3-0 kaybettiğinden hiçbir iddiası kalmamış olan peru'yu en az dört farkla yenmesi gerekiyordu. maç başlamadan önce videla, soyunma odasına inerek peru milli takımını selamlamayı ihmal etmedi. sahada arjantin peru'yla kedinin fareyle oynadığı gibi oynarken, daha 72. dakikada skor 6-0 olmuştu. arjantin'in zaferi masa başında elde ettiği iddiaları, daha 90 dakika tamamlanmadan dile getirilmeye başlandı. peru 70'li yıllarda güney amerika'nın en güçlü takımlarından biriydi. meksika'da oynanan 1970 dünya kupası'nda yarı finale kalmış, 1975'te copa america'yı müzesine götürmüştü. arjantin karşısında beklenmedik isimler sahada yer alıyordu. takımın geleneksel beyaz yerine kırmızı formayla sahaya çıkmasının nedenini, teknik direktör marcos calderon yıllar sonra verdiği bir röportajda "geleneksel formamızı kirletmek istemedik," sözleri ile açıklayacaktı. dünya kupasından birkaç ay sonra arjantin, peru'ya 14 bin ton tahıl gönderdi; bu, önceki yıllardakinden kat be kat fazlaydı.
peru milli takımının arjantin doğumlu kalecisi ramon "el loco" quiroga, 6-0'lık maçın yirmi yıl ardından, 1998'de arjantin gazetesi la nacion'a verdiği röportajda takım arkadaşlarının arjantin yenilgisinden çok para kazandığı iddialarını doğruladı ve sahadaki perulular'ın kimilerinin sonradan açıklanamayan şekilde öldüğünden söz etti: "o maçta rojas adında, daha önce hiç milli olmamış bir herif oynamıştı. daha sonra bir kazada öldü. marcos calderon da bir uçak kazasında öldü. bir golde manzo durup arjantinli oyuncunun geçmesine izin vermişti. kim bilir manzo bugün nerededir." ancak quiroga sonradan, baskılar nedeniyle, sözlerini geri aldığını açıkladı.
peru karşısındaki gol sağanağıyla (politik "yağmur bombası"!) brezilya'nın önüne geçerek finale kalan arjantin, son maçta hollanda'ya karşı 3-1 kazanarak dünya şampiyonu oldu. arjantin'in ilk dünya kupasını kendi topraklarında kazanması, gittikçe artan hoşnutsuzluğun karşısına "milli ruh"un dikilmesini sağladı. ve cunta böylece, falkland savaşı'nın ingiltere'nin zaferi ile son bulduğu 1982 yılında "milli gurur"un ayaklar altına alınmasının ardından fazla dayanamayarak 1983'de "özgür seçimler"in yapılacağını açıklayana kadar iktidarını sürdürdü.
arjantin teknik direktörü cesar luis menotti, şampiyonluğun ardından videla'nın uzanan elini sıkmayı reddetti ve "yetenekli, zeki oyuncularım taktiğin diktatörlüğünü ve sistemlerin terörünü yendiler," dedi. bu, belki de menotti'nin 1978 yılında buenos aires'te cuntaya verebileceği en açık yanıttı. ama "sol futbol" ve "sağ futbol" teorileri birçok entellektüel futbolseveri etkileyecek olan menotti, en büyük hizmeti çoktan "sağ futbol"a vermişti bile.
PS eğer futbol hiçbir zaman sadece futbol değilse; bu, bu sözleri her fırsatta yineleyenler menotti'nin "futbol felsefesi"ni, kempes'in isyankar saçlarını düşünüp melankoliye kapıldığından değil, menotti ve kempes gibiler her zaman videla gibilerin hizmetkarı olduğundandır.
Etiketler:
1978,
arjantin,
condor planı,
dünya kupası,
futbol,
peru,
siyaset
27 Mart 2012 Salı
A.C.A.B. - BİR LİMON, BİR TAŞ, BİR DE MASKE
şampiyonlar ligi'ni kazanan fenerbahçe kadın voleybol takımının türkiye'ye dönüşünde yapılan kutlamaya polisin saldırarak 12 yaşında bir kızın kolunu kırmasının ardından birçok insan soruyor: "beni polisten kim koruyacak?"
canan kaya bu soruya twitter çok güzel bir yanıt verdi: "bir limon, bir taş, bir de maske."
ancak bu yanıtı "bir de omzuna değecek bir omuz"la tamamlamalıyız. malum, polisin elinde binbir çeşit silah, arkasında yasalar varken, normal insanların kendini savunmasının, polise hak ettiği cevabı vermesinin tek yolu bir araya gelerek dayanışmak.
kısacası fenerbahçe taraftarı dayağını yiyip evine dönmek istemiyorsa, aşağıdaki görüntüleri izlediğinde "polis, teröristlerin amına koymuş"tan başka şeyler düşünmek zorunda.
karmakarışık bir gezegende yaşıyoruz; milyonlarca, milyarlarca insan dünyayı anlamak ve anladığı kadarını anlatmak için yırtınıyor. ama bazı gerçekler var ki son derece basit: ya her birimiz bir diğerinin başına gelenlere kıs kıs gülerken, ayrı ayrı kendimizi ezdiririz ya da beraberce kendimizi savunur ve kazanırız.
12 Ocak 2012 Perşembe
KISA KISA: DURUM RAPORU
bloga daha sık, belki biraz daha "ağır" konularda yazmak istiyorum. ancak günlük hayatın üstümde kulaklarımı uğuldatacak bir basınç oluşturması şimdilik engel oluyor. (esneyince geçmeyen bir basınç bu!) şu an itibariyle işsiz ve parasızım. evsizliğe ise bir hafta kaldı. bu koşullarda blog, öksüz kalmasa dahi, ister istemez ikinci plana atılıyor.
almanya'da polisin yıllardır araştırır gibi yaptığı "döner cinayetleri" çözüldü. cinayetlerden ve daha birçok eylemden sorumlu olan "nasyonal sosyalist yeraltı" örgütü ve alman devletinin aktif-pasif işbirliği hakkında birikim'e yazdım. yazıya buradan ulaşabilirsiniz: "döner cinayetleri" - almanya'da naziler ve devlet.
3-5 şubat tarihlerinde, hamburg üniversitesi'nde gerçekleştirilecek olan "kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler ve kürtlerin arayışı" başlıklı konferansa gideceğim. konuşmacılar arasında antonio negri ve kürt hareketi'nin en önemli güncel teorik referanslarından biri olan murray bookchin'in sağ kolu janet biehl, israil'in gazze ablukasını delmek için yola çıkan ve saldırıya uğrayan mavi marmara'nın yolcularından, sol parti üyesi (ve eski milletvekili) profesör norman paech, profesörlüğü bırakmasından bu yana şiddet karşıtı anarşist dergi "graswurzel revolution"da yazan alman siyaset bilimci wolf-dieter narr (ve araya nasıl kaynadığını anlamadığım nuray mert de) var. arundhati roy ve immanuel wallerstein ise konferansa birer mesaj göndererek katılacak. katılmak isteyenlerin bu adrese mail atarak rezervasyon yaptırması gerekiyor: networkaq@gmail.com (bildiğim kadarıyla kalacak yer konusunda da yardımcı oluyorlar.)
sel yayıncılık, arthur schopenhauer'in "eristik diyalektik - haklı çıkma sanatı"nı yayımlamış. schopenhauer, tecrübeli (ve sinsi) tartışmacıların, rakiplerini alt etmek için başvurdukları ayak oyunlarını, özünde bir tartışmama bilgisi olan "haklı çıkma sanatı"nı çok güzel ortaya koyuyor. alın, okuyun, faydalanın derim.
ece temelkuran'ın işten çıkartılması; türkiye'de, türkiyeli ne kadar solcu varsa, hepsini bir şekilde meşgul etti. anaakım medyada yazılabileceklerin, söylenebileceklerin sınırının yeniden çizilmesi (ya da varolan sınırın üstünden bastıra bastıra geçilmesi) anlamında önemsiz bir olay değil tabii. ancak, ece temelkuran'a üzülen solcuları anlamak da kolay değil benim açımdan. işten çıkartılmadan önce çalıştığı son ayın maaşı, tahmin ediyorum, benim almanya'da bir yıl geçindiğim paraya denk. işim gücüm yok, ece hanım'ın, temizlikçisinin bir aylık maaşını yeni (ve muhtemelen ihtiyaç duymadığı) ayakkabılara yatıramayacak olmasına mı üzüleceğim? o, bana üzülsün.
peter weiss'ın başyapıtı "direnmenin estetiği"ni türkçe'ye çevirebilir miyim acaba diye düşünüyordum. ama kitap zaten 2005'te türkçe'ye çevrilmiş (ve çoktan tükenmiş bile). bir yerden elinize geçirebilirseniz kesin okuyun. kitabın tanıtım yazısından: “peter weiss’ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi antik yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle 'sosyalizm adına yapılmış hatalarla' hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor.” (ben, haddim olmayarak, kitabın adını "direnişin estetiği" olarak çevirmeyi tercih ederdim. ama çağlar tanyeri ve turgay kurultay, kitabın yalnızca birinci cildini değil, tamamını çevirerek çok ağır bir işin altına girmişler, "direnmenin estetiği"ni türkçe'de de okunabilecek olması sevindirici.)
fatih terim başında olduğu sürece galatasaray taraftarlığımı tatil ettiğimi söylemiştim. ama maçları izliyor ve takım kazandıkça seviniyorum. elimden geldiğince tükürdüğümü yalamamak için direniyorum. kendimi, bin kere tövbe edip, yine içmeye başlayan alkolikler gibi hissediyor, hafiften utanıyorum.
Etiketler:
almanya,
antifa,
antonio negri,
arthur schopenhauer,
blog hakkında,
direnmenin estetiği,
edebiyat,
futbol,
galatasaray,
kısa kısa,
kürt sorunu,
nazi,
peter weiss
9 Mayıs 2011 Pazartesi
BİR AVUÇ KENDİNİ BİLMEZ
| o renkler yeşil-beyaz değil sarı-kırmızı-yeşil olsa neler olurdu? |
geçtiğimiz haftasonu bursaspor-beşiktaş maçı bursasporlu taraftarların çıkardığı olaylar nedeniyle oynanamadı. hem de öyle medyanın maniplasyon amaçlı "bursa da olay çıktı" başlığı attığı cinsten değil, bursa taraftarının polisi taş ve şişe yağmuruna tuttuğu, polisin tazyikli su ve göz yaşartıcı gazla karşılık verdiği, havaya ateş açtığı basbayağı sokak çatışmasları yaşandı...
sonuçta deplasmana giden beşiktaş taraftarları şehre sokulmadı, takım otobüsü "kafilenin can güvenliğinin garanti edilememesi" gerekçesiyle stada gitmekten alıkondu. maçın ileride oynanıp oynanmayacağı, bursasporun nasıl bir ceza alacağı vs. önümüzdeki günlerde belli olacak. belki olay elden geldiğince geçiştirilecek, belki de bursaspor ibret-i alemlik bir ceza alacak. ama bir tek şey kesinlikle değişmeyecek: bursaspor, beşiktaş, türkiye futbolu ve hatta koca bir toplum birkaç kendini bilmezin yaptıklarının kurbanı olacak...
örneğin hükümet adına konuşan bülent arınç şöyle dedi:
"bursa’da yaşanan olay hepimizi üzdü. bilindiği gibi bursa denilince yüzyıllardır, belki birkaç bin yıldır huzur, yeşil ve güzellikler akla geliyor, barış ve insanların birlikte özgürce yaşaması akla geliyor. böyle güzel bir şehirde sokaklardaki çirkin görüntüler, ellerinde taşlarla veya ne buldularsa polisin üzerine saldırmaya kalkan bir avuç insan, bursa’yı çok üzdü ve imajını fevkalade yaraladı, bundan dolayı üzgünüm."
köşe yazılarından spor sayfalarının manşetlerine medyanın meseleye yaklaşımı üç aşağı beş yukarı yukarıdaki sözlerde ifadesini buluyor. arınç bursa'yı "barış ve insanların özgürce birlikte yaşaması"yla hatırlayadursun, gözlem yeteneği tırsmış devekuşundan, ifade yeteneği üç maymundan hallice olan herkes hafızasını şöyle bir yokladığında "barış ve insanların özgürce birlikte yaşaması"nın güzide örneklerini sayabilecektir. ben sadece bir örnekle yetineceğim.
geçtiğimiz sezonun ilk yarısında bursaspor'la diyarbakırspor arasında oynanan süperlig maçı, bursa tribünlerinin konuk takım taraftarlarına yönelik ırkçı tezahüratlarına, durmak bilmeyen tacizlerine rağmen oynanmış, "çıkan olaylar nedeniyle maç iptal etme" hakkı ikinci devre diyarbakır'da oynanan maça saklanmıştı. birkaç aykırı ses hariç kimse ciddi bir tepki göstermemişti. malum "barış ve insanların özgürce birlikte yaşaması"nın en önemli koşullarından biri hoşgörü; bursa'da yaşananlar sonrasında da hem devlet, hem anaakım medya toplumsal barış adına(!) hoşgörünün nadide bir örneğini sergilemişlerdi.
her nedense bursa'da yaşananların diyarbakır'daki rövanşı sonrası "hoşgörü siyaseti"nin yerinde yeller esiyordu. diyarbakır küme düşmeli, hatta profesyonel futboldan men edilmeliydi. kürt sorununa "çözüm" önerisi "endlösung der kurdenfrage" olanların, en sonunda futbolla sınırlı da olsa kitle ruhuna büyük ölçüde egemen oldukları bir an yaşandı. geçtiğimiz haftasonu bursa'da yaşananların yarısının diyarbakır'da, hakkari'de ya da - sözcüğü kolay kolay kimse ağzına almak istemese de - kürdistan'ın başka bir şehrinde yaşanması durumunda bütün kürtler'in kollektif eseri olarak kabul edildi, ediliyor, edilecek, (sözde) hukuka aykırı da olsa kollektif cezaları beraberinde getirdi, getiriyor, getirecek.
türkiye çoktan türkiye ve kürdistan olarak bölündü. hem de, faşist tosuncuklardan cumhuriyet gazetesine, akp'den tkp'ye kürt düşmanlığının gökkuşağı koalisyonunu oluşturanların iddia ettiği gibi pkk, dış güçler falan değil, devletin kendisi böldü türkiye'yi.
"esirgeyen ve bağışlayan", her şeye kadir devletimiz; teksaslı tosuncukları cezalandırsın ya da cezalandırmasın, daha nicelerini yaratacak.
PS bakalım, bir ihtimal "sporda şiddet yasası"na dair de bir iki kelam edebilirim...
PPS bursaspor taraftarının vukuatları arasında polis kontrolünde engellenmiş bir "gay pride" yürüyüşü de var. ama "ibnelik kültürümüzde olmadığından" ben yazamıyorum, buyrun buradan okuyun...
Etiketler:
beşiktaş,
bursa,
diyarbakır,
futbol,
ırkçılık,
kürt sorunu,
siyaset,
türkiye
17 Mart 2011 Perşembe
İSTANBUL'DAN ST. PAULI'YE
bir önceki yazıda geçtiğimiz haftasonunu st. pauli maçı izlemek amacıyla hamburg'da geçirdiğimi söylemiştim, şimdi de bana eşlik eden antidoto'dan bir yazı...
st. pauli futbola başka türlü bakmaya çalışan insanlar için özel bir kulüp oldu her zaman. endüstriyel futbola sonuna kadar karşı durmaları, anti nazi/faşist politik örgütlenmeleri, cinsiyetçilik-ayrımcılık-ırkçılık karşıtı sloganları ve pankartları, taraftar profili falan derken tüm dünyada bir efsaneye dönüştü kulüp. böyle bir efsaneyi yerinde görmek benim için uzun zamandır bir hayaldi. sonunda yaptım planı, kırdım kafayı, aradım outlaw’ı geliyorum dedim. kendi de söylemiş zaten, pek sallamadı başlarda ama baktı iş ciddi, gecesini gündüzüne kattı biletleri ayarladı sağolsun.
benim için en uygun tarih içeride oynayacakları stuttgart maçının tarihiydi. şehri gezmek, taraftarı tanımak, efsanenin gerçekliğine şahit olmak için 2 günüm vardı ve bu 2 günü olabilecek en iyi şekilde kullandım sanırım. hamburg’u daha iyi bilenler anlatır ama st. pauli mahallesi başlı başına bir efsane. mahalle şehrin gece hayatının merkezi. her yan pavyonlar ve genelevlerle dolu. zaten kerhane mahallesi diyorlarmış kendilerine almanya’da. neyse, mahalleye ilk girdiğimde gördüğüm punk elemanlardı. deri ceketleri, pembe-mor-yeşil saçları, hayvan gibi botları, her yanlarından sarkan zincirleri, ellerinde köpekleri ve illa ki bir yerlerinde yapışmış olan anti-nazi armaları. 15-22 gibi bir yaş aralığına sahip bu ekip, st. pauli’nin de potansiyel taraftar kitlesiymiş. işgal merkezinin çevresinde gezinen, faşistlerle ve polisle çatışmalara giren, sağda solda yatıp kalkan bu çocuklar her hafta maçtalar. bir takımın taraftarlarının hatrı sayılır kısmının bu gençlerden oluştuğunu düşünmek bile hayal gibi. bu arkadaşların bir kuşak büyükleri ise daha ziyade mahallenin barlarındalar. özellikle st. pauli taraftarının gerçek anlamda efsanesi olan jolly roger’da bulunuyorlar. yaşları 30’u geçmez muhtemelen, inanılmaz politik insanlar ve işçi sınıfına mensuplar. yani fabrikalarda, küçük işletmelerde, ofislerde beyaz yakalı ya da mavi yakalı olarak çalışıyorlar. iş çıkışı jolly roger’a geliyor, biralarını içip marşlarını söylüyor, nazilere küfür ediyorlar. mahallenin her yanına bu politik atmosfer sinmiş durumda. balkonlardan sarkan st. pauli bayraklarının yanında “acab” stickerları, anti-nazi bayrakları, duvarlarda yazılamalar sıradan şeyler.
kadınlar ve erkekler politikanın da, tribünün de tam göbeğinde eşit şekilde bulunuyorlar. futbol onlar için hayatlarının bir parçası. kendilerini st. pauli kulübü ile ifade ediyorlar. kulüp onların anti-nazi ve antikapitalizm bayrağı ve bunu mümkün olduğunca korumaya çalışıyorlar. mesela st. pauli’nin tüm dünyada böylesi meşhur olmasından çok da memnun değiller gibi. çünkü mahalle bizim gibi adamlar tarafından turistik bir gezi sahasına dönüştürülüyor ve onlar bu popülaritenin kulübün içini boşaltacağından endişe ediyorlar. nitekim kulübün fan shop'una girdiğinizde, yönetimin bu ilgiyi layikiyle nakte çevirdiğini görüyorsunuz. arı kovanı gibi işleyen bir dükkan ve alışveriş yapanların neredeyse tamamı mahalle dışından gelen turistler.
stadın içi ise apayrı bir dünya. millerntor’un girişinde turnike falan yok. kısa bir aramadan geçip biletinizi kapıda duran abiye gösteriyor ve stada adımınızı atıyorsunuz. koridorlar tamamen stickerlar ve anti faşist yazılamalarla dolu. bizim gittiğimiz kale arkası tribünü stadın lokomotifi görünümünde. tezahüratlar oradan başlıyor ve hiç bitmiyor. statta bira satılmasına ve maç sırasında yüzlerce sigaralık içilmesine rağmen ne bir taşkınlık, ne bir kavga ne de tezahüratın bir an azalması söz konusu değil. her tribünde pankartlar var ve erbakan’ın ölümüne üzülen cinsten değil bunlar, ırkçılığa-cinsiyetçiliğe-ayrımcılığa karşı hazırlanmış pankartlar. öyle ki, kulüp st. pauli’yi neden seviyorsunuz sorusunun cevabını en iyi şekilde pankarta yansıtanları ödüllendiriyor ve maçın devre arasında ellerinde pankartlarıyla sahanın içinde turluyor pankart sahipleri. o pankartlarda yazanlardan bazıları şöyle “çünkü biz rakip takımı aşağılamak için taraftarına ibne demiyoruz”, “çünkü biz faşizme ve ırkçılığa karşı st. pauliliyiz” tezahüratların çoğu devrimci marşların melodilerinden uyarlanmış ve gol sevincinde off spring çalınıp pogo yapılıyor. kulübün taraftara bir başka güzelliği de, bulunduğumuz kale arkasını koltuksuz olarak tasarlamışlar ve bilet fiyatları da %50 indirimli.
st. pauli’ye gittiğinizde futbolun neden asla sadece futbol olamayacağını anlıyorsunuz. sesleri kesilen, susturulan, yok sayılan insanların kendilerini en iyi bu biçimde ifade edebildiklerine canlı olarak şahit oluyorsunuz. cinsiyetçi küfürler, ırkçı sloganlar olmadan bir tribünün nasıl güzel tepkiler verdiğini görebiliyorsunuz. ve en önemlisi, başka bir dünyanın mümkün olduğuna bir daha inanıyorsunuz...
antidoto
14 Mart 2011 Pazartesi
ST. PAULI - WE LOVE YOU!!!
geçtiğimiz haftasonu hamburg'daydım, antidoto'yla beraber st. pauli - stuttgart maçını izledik. hamburg'a dair söylenecek çok söz, aktarılacak çok gözlem var, ama hepsini bir yazıda toparlamak mümkün olmadığından girişi sankt pauli tribünüyle yapıyorum. gerisi de - umarım - bir ara gelir...
her zamanki üşengeçliğimle maillerimi kontrol ederken gördüm, antidoto yazmış: "mart ayında st. pauli maçına gidelim!" insanların öyle 3-4 ay sonra almanya'ya geleceklerini söylemelerine (ve daha sonra gelmemelerine) alışkın olduğumdan her zamanki gibi bir "neden olmasın"la geçiştirmiştim ilk başta, ama bu adam kararlı çıktı, bir yandan mail, diğer yandan twitter taaruzuyla benim de işin peşini bırakmamamı sağladı. (antidoto, "manyaklık" payesini tek başına götürmeden önce belirteyim de, arada kaynamasın: ben de az yol gitmedim nürnberg'den hamburg'a: 600 küsür kilometre.)
ben, "maça gider miyiz" sorusuna "nasıl olsa hallolur" rahatlığıyla "tamam" demiş, biletleri de ayarlayacağıma söz vermiştim. ama komşunun tavuğuna bakarken kazın ayağıyla ilgili bir sorun yaşayacağımızı yavaş yavaş kavramaya başladım. "usta biz iki bilet ayarlayıver" dediğim ne kadar hamburglu tanıdık varsa, sanki hepsi bize karşı bir komplo için bir araya gelmiş, amaçları bizi millerntor'dan uzak tutmakmış gibi "hayal aleminde mi yaşıyorsun, öyle kafana estiği gibi st. pauli maçına gidilir mi" dedi ya da aşağı yukarı aynı anlama gelen sözler söyledi. meğerse millerntor, almanya'da en zor bilet bulunan stadyummuş, sezon başı kombinelerin yanında tek tek maç biletleri de yalnızca klüp üyelerine yönelik satışa çıkarılıyor, sezon içinde maç haftası yalnızca birkaç yüz bilet normal satılıyor, kısa, ama zorlu bir mücadelenin ardından bir avuç bilet kapanın elinde kalıyormuş. bilmiyorduk, öğrenmiş olduk. ama bir kere maça gitmeyi kafaya koymuştuk, hatta antidoto uçak biletini çoktan alıp cebe atmıştı. artık inançla, azimle ve tabii her şeyden çok da paraya kıyarak, arzın talebi karşılamadığı her durumun şahı karaborsaya yelken açtık.
neyse karaborsada bilet kovalama aşamasında çektiğim sıkıntıları anlatmayacağım, benim içimi baymıştı, bari sizinkini baymasın. sonuçta internetten iki tane bilet ayarlamayı başardık. başardık başarmasına da, hem tuzu biraz fazla kaçtı, hem de maçtan iki gün önce postayla gelene kadar kadar biletlerin elimize geçmeyeceğine dair paranoyamı istikrarlı bir biçimde besledim. biletleri elimde tuttuğum an, paranoya paranoya mıymış yoksa haklı bir şüphe mi karar veremedim: zarfın içinde millerntor'a girmek için kapı gibi iki bilet vardı, ama bizim girmek istediğimiz güney taraftaki kale arkası tribününe değil, kuzeydeki deplasman tribününe...
normalde cumartesi oynanması gereken maç, federasyon tarafından pazar gününe alınınca, bir yandan hamburg'da, özellikle de "mahalle"de gezinme, diğer yandan biletleri değiştirme mücadelesi verme şansımız oldu. cumartesi akşamı elimizde biralarla o kadar turladık ki, normal koşullarda o kadar yürüyen adama maraton tamamlama sertifikası veriyorlar. gece bitip biz yatacağımız yere yollanırken, girip çıktığımız mekanların arasında st. pauli taraftarının efsane barı "jolly roger" da vardı.
sen servetini karaborsacının önüne dök, üstüne kalk hamburg'a git, sonra stuttgartlılar'ın arasına deplasman tribününe otur. yok öyle yağma! internet sen nelere kadirsin; esirgeyen ve bağışlayansın. taraftar forumunda deplasman biletlerini kale arkasıyla değiştirme önerimiz kabul gördü. telefon numaralarımızı değiş tokuş ettik, maçtan birkaç saat öncesine millerntor'un önünde sözleştik. karaborsacı kazığını yediğimiz internet, bir kapıyı kaparken bir kapıyı açıyordu. biletleri değişmek üzere buluştuğumuz adam taraftar temsilcisi çıktı, deplasman tribünüyle kale arkası arasındaki fiyat farkını bile ödedi ve hatta "bir daha bilete ihtiyacınız olursa ben ayarlarım" diyerek kartını da verdi.
biletler cebimizde, biralar elimizde jolly roger'ın önünde takılmaktan ve maçı beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. gerçi ben paranoyanın suyunu çıkarıp acaba biletler sahte midir diye de düşünmedim değil, ama maç başlamadan bir süre önce "südkurve"de yerimizi almış, iyice ortamın keyfini çıkarmaya başlamıştık. bütün stadda antifaşist ve ırkçılık karşıtı pankartlar asılmıştı. (ayrıca "efes pilsen basketbol takımı adı olur mu?" tartışmasında "avrupa'da da yasak içki reklamı yapmak" diyenlere itafen küçük bir enstantane: aynı zamanda st. pauli'nin forma reklamını da veren astra biralarının staddaki bir reklam panosunda türkçe'ye "allahın emri: astra iç!" ("anweisung von oben: astra trinken!") şeklinde çevrilebilecek bir slogan yazıyordu.)
hayatımda çok solcu, daha doğrusu solla özdeşleştirilen tribün görmüştüm de, böylesini görmemiştim. bir kere tribün ahalisi "solcu delikanlı" değil, gerçekten solcuydu. "sadece futbol"a karşı tavrını koca bir pankartla ortaya koyuyordu: "çünkü o her zaman futboldan fazlası" ("weil es immer mehr ist als fußball")... tribündeki kadınların ne sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı, ne de tribüne gelmelerinin bedeli erkekleşmekti. (türkiye'de tribünü az buçuk tanıyanlar bilir, düzenli olarak maça giden kadınların çoğu erkek egemen küfürler konusunda da, "maçoluk" konusunda da tribün ortalamasının altında kalmaz.) örneğin hemen yanımızda iki genç kadın maç boyunca cigaralık ve bira içip tezahürat yaptı ve türkiye'de olsa bütün tribünün "önce kim taciz edecek" sorusuna cevap bulmak amacıyla birbirini bıçaklamasıyla sonuçlanacak bu durum st. pauli tribünündeki en normal olaydı. zaten kuru-sulu takılmak yerine maç biterken hala tamamen ayık olan az sayıdaki zavallıdan ikisi bizdik. (hadi ben araba kullanacaktım, antidoto'nun zoru neydi?)
st. pauli hakkında edecek daha çok lafım var, ama antidoto'ya da yazacak iki kelime bırakmak için şimdilik daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. dün gece st. pauli çok daha iyi oynadığı stuttgart'a belki son dakika golüyle 2-1 kaybetti, ama "südkurve" en azından iki gönül kazandı. futbolun da, tribünün de ırkçılık, cinsiyetçilik ve buram buram "sıradan faşizm" olmak zorunda olmadığını gördük. gözümüz gönlümüz açıldı.
son olarak: stuttgartlılar, hamburg'a gidiş-dönüş 1338 kilometrelik yolculuklarına rağmen federasyonun maçları akşam oynatmak konusundaki ısrarına isyan ediyordu. yediyi çeyrek geçe gibi biten maçtan sonra sabaha karşı üçte eve vardım, stuttgart taraftarının bu konuda sonuna kadar yanındayım... (sahi, biz niye "gece oynansın" diye bağırdık zamanında o kadar? hadi, ben çocuk sayılacak yaştaydım o zamanlar, binlerce insan niye bağırdı?)
23 Ocak 2011 Pazar
GEÇ KALMIŞ BİR VEDA
ali sami yen... istanbul’un korna sesleri, egzos dumanı, bağırtısı çağırtısı ve keşmekeşiyle belki de en sevmediğim, en sevilmeyecek yerinde, mecidiyeköy’de bir beton yığını. maç olmayan günlerde şehrin yabancısı olan birisine “işte burası bizim stadımız” diye gösterirken insanın içini kibirden başka her duygunun kaplayabileceği, sarı-kırmızı boyaları yer yer dökülmüş eski bir beton yığını. güzel mi? güzel, hem de çok güzel...
çünkü güzellik bakanın gözünde. ben, ali sami yen’i güzel olduğu için sevmiyorum; ali semi yen, ben onu sevdiğim için güzel... neuchatel xamax’ı 5-0 yendiğimiz o günde tanju ceza alanının solundan girip, prekazi köln’de monaco’ya o unutulmaz frikiği atana dek hayatımın en güzel golü olacak vuruşu ali sami yen’de yaptığı için güzel. saçı başı birbirine karışmış uğur’u, “hakem, amına koyayım hakem” diye bağırışı aklıma bir daha asla çıkmamak üzere kazınmış uğur’u, medya unutmamızı ister gibi adını anmasa da unutmayacağım, unutamayacağım için güzel ali sami yen. bir kez olsun “cehennem”imizi yaşayan on yıllar sonra bile o atmosferi unutamadığı için çok güzel. ve hayrettin, romario’nun aşırtmasını tutarken soğukkanlılığıyla bir an için simoviç’i anımsattığı... yenilmez denen devler ali sami yen’i gördüklerinde kireç gibi bembeyaz kesip maçı daha başlamadan kaybettiği için... yusuf’la ismail fenerbahçe’ye karşı çıktığımız her derbide kırmızı kart gördüğü, ve tabii ki prekazi ayağını o çimlere bastığı için... simoviç’in elinde türk bayrağıyla sahayı turlaması bugün dahi aklımdan çıkmadığı, ilginç bir şekilde beni rahatsız etmediği, aksine içimi çocukça bir sevgiyle kapladığı için güzel ali sami yen...
ve ali sami yen, insan tribüne çıkan merdivenleri itiş kakışta dedesinin bacaklarının arasında tırmanıp yeşil sahayı hayatında kapalıdan ilk kez gördüğü anı yalnızca bir defa yaşayabileceği için bu kadar güzel.
yıllar sonra prekazi’nin içimde bıraktığı boşluğu hagi’nin kapladığı o güzel günler bir daha geri gelmeyeceği için; hayatımda maç bitmeden çıkmayı düşündüğüm yegane günde real madrid’i 2-0’dan 3-2 yendiğimiz için ve hatta chelsea’den yediğimiz beş golün hatırına bu kadar güzel.
kim bilir, belki de hagi kramponlarını bir daha giymemek üzere çıkardığı zaman içimde oluşan boşluğu hissetmemek için ben de taraftar olarak jübilemi yaptığım an, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, olamayacağını bildiğim için.
ali sami yen ruhu mecidiyeköy’ü terkedip bize bir daha eşlik etmeyeceği, inşaat makinalarının çelik dişlerine kurban edilip, çocukluk anılarımın üstünde kapitalizm dininin tüketim çılgınlığı tarikatının bir tapınağı yükseleceği için; prekazi, ali sami yen’i çok sevdiği , o sihirli ince bacaklar “uzaydan gelmiş yeni stad”ın çimlerine asla basmayacağı, her şeyden önce ben bir daha çocuk olamayacağım, bir daha hiçkimseye prekazi’ye olduğu gibi bakamayacağım, hiçkimseyi prekazi’yi gördüğüm gibi göremeyeceğim için çok güzel ali sami yen...
birgün arena’nın çimlerine bir çift bacak basacak ve o bacaklara bir çift göz bakacak. o bir çift gözün sahibi bir çocuk olacak. o çocuk baktığı bacaklarda sihir görecek. işte o çocuk için arena güzel olacak, hem de çok güzel. ama ne o bacaklar aşağıya düşmüş çoraplarıyla prekazi’nin ince bacakları olacak, ne de o çocuk ben olacağım.
yıkılmasın ali sami yen, yıkmalarına izin vermeyin... birgün koltuklarını sökün ali sami yen’in; işte o zaman 50 bin kişi sığar, ayakta ve omuz omuza bir maçı daha alır sahadakilerle beraber. hem, kim bilir, belki aranızda yine ben de olurum... ve olmaz demeyin, olur, kesin prekazi de oynar o gün...
Etiketler:
ali sami yen,
futbol,
galatasaray,
tt arena
20 Ocak 2011 Perşembe
BAŞBAKANA "BORCUMUZU" ÖDEYECEĞİZ
22 ocak cumartesi günü saat 14:00’te istiklal caddesi’nde toplanarak, galatasaray taraftarlarına desteğimizi sunacağız. başbakan'a hak ettiği ilgiyi ıslıklarımızla göstereceğiz. zorba yöneticilerin bize tanımadıkları protesto hakkımızı sonuna kadar kullanacağız.
başta tüm sporseverler ve spor emekçileri olmak üzere, tüm bir ülke halkı olarak başbakana borcumuz var. başbakan’ın “ananı da al git” hitabıyla onurlandırdığı mersinli çiftçi nezdinde tüm çiftçiler olarak borçluyuz. başbakan’ın “her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok” diyerek aydınlattığı üniversite öğrencileri olarak borçluyuz.
13 milyon işsizi, sadece işsiz olduğu için borçlarından azade tutamayız. 13 milyon işsiz olarak borçluyuz.
cumhurbaşkanı’nın seçkin (!) öğrenci temsilcileri ile yaptığı görüşme sırasında dışarıda kalan ama unutulmayan, cumhurbaşkanı'nın değerli görüşlerinden o sırada yararlanamadığı için boynu bükük kalmasınlar diye hükümet temsilcisi polislerce coplanan öğrenciler olarak borçluyuz.
son olarak başbakan’ın “bu stadı ben yaptırdım, daha parası ödenmedi. beni kızdırmayın, projeyi bozdurmayın” diyerek uyardığı galatasaray taraftarları olarak borçluyuz.
sporun ticarileştirilmesi sürecine yeni boyutlar kazandıran başbakan’a, bununla yetinmeyip kapalı-açık tüm spor sahalarını siyasi rant alanına çevirdiği için, tüm sporseverler ve spor emekçileri olarak borçluyuz.
bu borç ortada kalmamalıdır.
galatasaray taraftarları borcun ödenmesi konusunda bir adım atmışlardır.
borç hepimizin borcu olduğuna göre bizim de bu adıma katılmamız, hep beraber bir kez daha başbakan’a borcumuzu ödememiz gerekiyor.
başta tüm sporseverler ve spor emekçileri, tüm halkımızı, 22 ocak günü saat 14:00’te istiklal caddesi’nde toplanmaya ve ıslıklarımızla başbakan’a ve kendini onunla özdeşleştirmiş tüm devlet ve sivil toplum erkanına şükran duygularımızı iletmeye çağırıyoruz.
borcumuzu öderken söylenecek bir çift sözümüz de olacaktır elbet. bu da borcumuzun helal faizi olsun.
spor-emek-sen
devrimci spor emekçileri sendikası
Etiketler:
alıntı,
eylem,
futbol,
galatasaray,
RTE,
siyaset,
spor-emek-sen
17 Ocak 2011 Pazartesi
GALATASARAY, ONUR, ONURSUZLUK
"biz büyüdük ve kirlendi dünya..." yeni türkü aslında her şeyi anlatmış...
ben futbolu severim, hem de gerçekten severim, belki de o yüzden otuz yaşında taraftardan çok futbolseverim artık. ilkokuldan beri galatasaraylıyım, ama çok zamandır o kadar da umrumda değil galatasaray. işin ilginci, ben galatasaray'ı terketmedim, terkedildim.
birgün büyüdüm ve hiçbir şey gözüme bir daha eskisi gibi gözükmedi. her yıl birbirlerine karşı şampiyonluk mücadelesi veren - trabzonsporlular alınmasın ama - üç kulüp vardı. ve üçünü birbirinden ayıran pek az özellik, birleştirenlerin karşısında etkisiz elemandı.
şimdi insanların hezeyanlarını görüyorum da, futbolun büyüsünün benim için çoktan bozulmuş olmasına, "çıplak gösteren gözlüğümü" yıllar öncesinden takmış olmama seviniyorum.
aslantepe'nin açılışında yaşananları ateşleyen etken neydi? bilmiyorum... muhtemelen de tek bir etken yok. tayyip erdoğan'ın fenerbahçeliliğinden toki başkanının gerizekalıca konuşmasına (biraz melih efendilik yapayım: sayın toki başkanım, sizin kitle psikolojisinden iyi anlayan bir danışmana ihtiyacınız var. ben, aynı içeriği insanları kudurtan konuşmanız yerine bütün stadı alkışlarla inletecek şekilde de verebilirim.), galatasaray'ın bu sezon tamamen çuvallamasından ülkenin genel hal ve gidişatını insanların nasıl gördüğüne birçok faktör rol oynamıştır. ve saydığım etkenlerden hangisini rolü daha büyük olursa olsun, tahmin ediyorum, galatasaray tribünlerinin tarihindeki en onurlu anlardan biridir.
gelelim işin çoğu galatasaraylı'yı hayal kırıklığına uğratan, üzen kısmına: yönetimin, taraftara sahip çıkmak yerine rte'na ve akp'ye yalakalık yapması. (bir de ultraslan var tabi, onlara ağız dolusu küfürden başka diyecek bir şeyim yok...) aksinin olduğunu hiç hatırlıyor musunuz? galatasaray kulübü, on binlerce insan "kaybedilirken" başbakanlarla iyi geçinmedi mi bu ülkede? deniz, hüseyin, ulaş asılırken kulüp yönetiminin "süleyman hep başbakan"la bir alıp veremediği var mıydı? kenan evren'e karşı bir kez olsun ağzını açtı mı da tayyip'e tavır koymasını bekliyoruz? tayyip'in dünya tarihinin gördüğü en korkunç diktatörlerden olduğu rüyasındakilere: kenan evren olabilmesi için bırakın kırk fırın ekmek, yanında fırıncıyı da yese yetmez. kulüp yönetimleri, iktidar kimdeyse ona yalakalık yapar. hep yapmıştır, muhtemelen de hep yapacaktır.
bu işler böyle. düzenli olarak milyonlarca dolarlık vergi borçları affedilen, devlet tarafından dev bir stadyum yapılan, yönetiminde iş hayatları açısından hükümetle iyi geçinmesi elzem olan insanlar oturan bir kulüp; hükümetle falan kapışamaz, kapışmak da istemez zaten. galatasaray, çözümün değil, sorunun bir parçasıdır.
ha, fenerbahçeliler ve beşiktaşlılar hiç sevinmesin. hepimiz aynı bokun soyuyuz. yok, diğerleri de sevinmesin, onların da sadece çapı yetmiyor. başbakan yerine belediye başkanına yalakalık yapmakla meşguller.
11 Ocak 2011 Salı
SENİ SEÇTİM KOMPELA!
steve kompela'yı hatırlıyor musunuz? türkiye'ye - yanılmıyorsam antep'e - futbolcu olarak gelmiş, futbolcu olarak yakalayamadığı şöhrete "sirk hayvanı" olarak erişmişti. televoleler'in, futbolla magazin yavşaklığını harmanlayarak hayatımıza girmeye başladığı dönemde "akın akın kompela" programıyla "en sevimli zenci" ilan edilmişti. biz en çok kompela'yı sevmiştik.
kompela, "pezevenk" demeye çalışıyor, diyemiyor, televizyon karşısındaki insanların suratlarında acımayla karışık bir sırıtış peydah oluyordu. "sevimli"ydi kerata. "zenci" dediğin sevimli olmalıydı, insanı güldürmeliydi. "zenci"liğin hakkını en çok kompela verdi, hakkıydı sevilmek, biz en çok kompela'yı sevmiştik.
"zenci"ler sadece "komik" değil, fiziksel açıdan "üstün ırk"tı. hoş "kafaları pek çalışmıyordu", ama olsun en hızlı onlar koşar, en yükseğe onlar sıçrar, futbolda orta sahayı onlar süpürürdü. "zenci önlibero"suz takıma takım demedik. teorilerimiz bile vardı, pek bir bilimseldik. "zenci"lerin kas yapısı bizimkinden farklıydı. hem o kadar sene kölelik, ağır bedensel çalışma, kuşaktan kuşağa genlerini güçlü kılmıştı. aptaldık, hem afrikalılar'ın köle olmadığını, hem de kölelerin yaşam koşullarının çoğunlukla, güçlenmelerine değil, sağlıklarının çöküp en kısa sürede ölmelerine yol açtığını bilmiyorduk.
"zenci"ler sadece gördüğümüz kadarıyla değil, görmediğimiz kısımlarıyla da "üstün ırk"tı üstelik: penisleri yılan ölüsü gibiydi. böylece hem bir fiziksel üstünlük efsanemiz daha oldu, hem de yüzümüzde yavşak bir sırıtışın yayılmasına yol açacak üçüncü sınıf "zenci siki" espirilerimiz. artık bir taşla iki kuş vurabiliyorduk.
biz hiç ırkçı değildik. "zenci"leri "kökler" dizisiyle tanımış, o mazlum hallerine vurulmuştuk. amerikan emperyalizminin kurbanlarıydı onlar. ve biz mazlumu, kurbanı pek severdik. kardeşlerimizdi "zenci"ler. memleketin solcusu bile bunu böyle bildi. öyle kürt'e, yunan'a, ermeni'ye yamuk yapılabilirdi memlekette, ama "zenci"ye asla. biz onları "kökler"le sevmiştik. onlar bizim sevimli, güçlü, yılan ölüsü penisli kunta kintelerimizdi.
biz, onları mazlum görüp severken, sağolsunlar onlar da bizi yalnız bırakmadılar. bizi, türk olarak değil, ama müslüman olarak pek bir sevdiler. köleliğe ve ırkçılığa karşı arapça isimler aldılar, el-şahbaz, ebu-cemal oldular. yazık ki, emperyalist avrupalılar'dan çok önce gelip, karaderili insanları ilk köleleştirenlerin müslüman araplar olduğunu, arapça'nın "siyah köle" anlamına gelen sözcüklerle dolup taştığını bilemediler.
çok eğlendik biz "zenci"lerle. hep espiriler yaptık, çok güldük. avrupalılar, bizimle dalga geçemezdi tabii, nihayetinde biz de "beyaz"dık. ama sevgili kunta kinte, inan bizi çok güldürdün, allah da seni güldürsün. hem bizim kötü bir niyetimiz yoktu, sadece biraz eğlenmek istiyorduk. hem biz, sizi "kökler"le tanımış ve de çok sevmiştik.
sonra bir gün bizim yaşadığımız topraklara geldiniz. yatıya kalmak değildi niyetiniz, batıya, daha batıya gidecektiniz, öyle bir gelip geçiyordunuz. ama misafirliğiniz beklediğinizden uzun oldu. tabii bizim misafirperverliğimizin de bir sınırı vardı. yine de televizyonlara çıkardık sizi, herkese nasip olmaz. hepinizi uyuşturucu satıcısı yaptık bir çırpıda. ve en iyi yaptığımız şeyi yaptık, alışkındık ne de olsa, güldük ağlanacak halinize. ama kötü bir niyetimiz yoktu, sadece biraz eğlenmek istiyorduk. ırkçı olan avrupalılardı, biz sizi seviyorduk. karakollarda öldürdük birkaç "zenci"yi, her şeyin olduğu gibi sevginin de azı karar, fazlası zarardı.
sonra bir gün en modernlerimizden, en "beyaz"larımızdan biri, içinizden biri için "bu nedir hocam? tekneyle gelen arkadaşlardan mı?" diye sordu. ve suratlarımıza yine o yavşak sırıtış yayıldı. tencere yuvarlanıp kapağını bulmuştu. "tekneyle gelme"nin tacizle, tecavüzle, açlık, hatta çoğu kez ölümle eşanlamlı olduğunu bilmiyorduk ya da unutmuştuk. biz ırkçı değildik avrupalılar gibi, sadece biraz gülüp eğlenmek istemiştik. hem kötü bir niyetimiz yoktu, biz sizi çok sevmiştik.
Etiketler:
futbol,
ırkçılık,
okan bayülgen,
televizyon,
türkiye
20 Aralık 2010 Pazartesi
9 Kasım 2010 Salı
1 Kasım 2010 Pazartesi
30 Ekim 2010 Cumartesi
A.C.A.B. - XIX

resimler amsterdam'dan: ajax taraftar grubu vak-410'un birçok üyelerine stadyumlara giriş yasağı verilmesine cevaben yaptıkları eylemden... stalker'ın da blogunda bir acab resimleri dizisi başlattığını daha önce de söylemiştim, bunları da o, internet denen data çöplüğünden çekip çıkarmış, iyi de yapmış...
27 Ekim 2010 Çarşamba
İDDİACILAR YAS TUTACAK

dünya kupası'nda almanya'nın oynadığı yedi maçın ve ispanya'yla hollanda arasındaki final maçının sonucunu doğru tahmin ederek efsane olan ahtapot paul öldü. oberhausen sealife akvaryumu'nun genel müdürü stefan porwoll "dün gece huzurlu ve doğal nedenlerden öldü. almanya'nın oynadığı yedi maçın ve finalin sonucunu öngörerek tüm kıtalardan insanları kendine hayran etmişti. [...] hepimizin kalbinde yer etmişti, onu acıyla özleyeceğiz."
ahtapot paul, dünya kupası süresince doğru, yani maçı kazanacak olan ülkenin bayrağının yanındaki mama kabına yönelerek genel olarak futbolseverler, özellikle de iddiacılar arasında efsane olmuştu.
oberhausen sealife akvaryumu'nda bir paul heykeli ve paul'un resimlerinin yanında küllerinin de saklanacağı kalıcı bir sergi düzenleneceği açıklandı.
akvaryum çalışanlarının ve futbol bahisleri üstünden köşeyi dönme(!) peşinde olanların başı sağolsun efendim; paul için "toprağı bol olsun" diyemeyeceğimize göre "suyu bol olsun" diyelim...
Etiketler:
ahtapot paul,
dünya kupası,
futbol,
ölüm
7 Eylül 2010 Salı
A.C.A.B. - XVI

ACAB'nin sınır tanımazlığı... mısır'ın köklü futbol kulübü al-ahli'nin tribünlerinden bir kare... mısır polisi de ne kadar B olduğunu özellikle yürüyüşler, grevler karşısında takındığı tavırla sayısız defalar kanıtladı tabii...
bu arada stalker da benzer - ancak futbolla sınırlı - bir ACAB arşivi başlattı... takip etmek gerek...
21 Ağustos 2010 Cumartesi
11 Ağustos 2010 Çarşamba
ROSTOCK NE TARAFA DÜŞER USTA?

st. pauli, tribünün "bir başka" olmasıyla herhalde almanya'nın en çok tanınan takımlarından biri. bir de st. pauli taraftarının "rekabet"in de ötesinde açık düşmanlık ilişkisi içinde olduğu hansa rostock var. bir nevi st. pauli'nin tam aksi rostock. hansa takımında sağın hakimiyeti nazilerin tribünde ve taraftar gruplarında açıkca faaliyet yürütmesine ve büyük ölçüde kabul görmelerine kadar gidiyor. bunun yanında rostock taraftarı yalnızca hamburg'un "küçük kulübü"nün taraftarlarının gözünde değil, almanya çapında kötü bir üne sahip.
rostock'tan - biri kötü, biri iyi - iki haberim var. ben böyle bir girişten sonra önce kötü haberi duymayı tercih edeceğimden birincisiyle başlayacağım.
7 ağustos cumartesi günü araları pek de iyi olmayan iki st. pauli taraftar grubu birlikte organize ettikleri bir sezon açılışı eğlencesi düzenledi. iki grubun birbirine karşı yaptıkları maçla açılacak olan kutlama, konserlerle ve mangal-birayla kapanacaktı. ancak kutlama başladığı anda 40 maskeli hansa rostock taraftarı tarafından basıldı. coplarla ve sopalarla silahlanmış güruhun sis bombaları ve işaret fişekleri de kullandığı saldırı dolayısıyla st. pauliler'in eğlencesi başlamadan bitmiş oldu.
ikinci - ve iyi - haberin içindeyse st. pauli yok, yalnızca hansa rostock taraftarları var. (iki klubün taraftarlarının adının iyi bir haberde anılması daha uzun bir süre mümkün olmayacak gibi duruyor.) geçtiğimiz pazar günü hansa rostock'la tus koblenz arasında oynanan üçüncü lig maçını izlemeye gelenler arasında nazi partisi npd'nin ("nationaldemokratische partei deutschlands") mecklenburg-vorpommern eyalet meclisi parti grup başkanlığı görevini de yürüten ve almanya çapında tanınmış bir nazi olan udo pastörs de vardı. ama rostock taraftarları pastörs ve etrafındaki 25 kişilik koruma ordusunu stadyumu terketmeye "ikna ettiler". sanırım pastörs köln yakınlarında yetişmesinden ötürü rostock şivesini anlayamadığından olacak, 150 kadar rostock taraftarı "vücut dili" kullanmayı seçmiş.
anlaşılan rostock tribünlerinde de nazi hakimiyeti tarih olma yolunda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















