fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2012 Pazartesi

"GRASS AKILLICA BİR ŞEY SÖYLEDİ"

"grass'ın yazdığı, tabii ki bir şiir değil, ama içeriği biçiminden çok daha önemli: israil hükümeti kışkırtıyor."

bay grosser, günter grass ve metnine dair konuşmak ister misiniz?

evet, hem de çok. grass'ın tarafındayım ve onu destekleyenler bu tartışmada çok suskun. "hükümetimiz çıldırdı mı?" diye kendine soran haaretz gazetesi hariç.

neden grass'ın tarafındasınız?

çünkü "şiir"inde akıllıca bir şey söylüyor. yazdığı, tabii ki bir şiir değil, ama içeriği biçiminden çok daha önemli: israil hükümeti kışkırtıyor. ancak, iran'a gerçekten saldırırlarsa ve iran'ın elinde tel aviv'e yollayabileceği roketler varsa ne olacak? o zaman savaş başlayacak.

ama israil siyaseti hakkında nesnel eleştiriler, almanya'da da, tabu değil ki.

ama hemen "bu antisemitizm," deniyor. sinirlenilmesini anlayabilirim, ama her eleştiriyi değil. en korkunç tepki, frankfurter allgemeine sonntagszeitung'da grass'ın yahudi devletine saldırdığını iddia eden marcel reich-ranicki'ninkisi.

siyonist düşüncenin öncüsü theodor herzl'in ve david ben-gurion'un da dediği gibi, israil bir yahudi devleti değil, kapıları bütün yahudilere açık olan bir devlet. ayrıca grass'ın nerede yahudilere karşı bir şey söylediğini göremiyorum. israil hükümetini eleştiriyor, bunu sonradan da bir kez daha vurguladı. reich-ranicki grass'ın ezelden beri antisemitist olduğunu söylüyor, bu bir zırva.

eleştiride sizi rahatsız eden tam olarak nedir?

kendime, saldırıların neden bel altı olmak zorunda olduğunu soruyorum. reich-ranicki, hakkındaki eleştiri aynı metni gibi haaretz'te yer bulmuş olmasına rağmen, grass'ın kendi kendisinin reklam straetjisyeni olduğunu söylüyor. belki de burada reklam stratejisyeni olan israil hükümetidir: dikkatleri kendi siyasetinden, mesela yerleşimcilere karşı siyasetinden başka yerlere çekebilmek için iran'dan kaynaklanan tehlikeye gereksinim duyuyor.

peki alman hükümeti?

helmut schmidt tarafından da eleştirilmiş olan "right or wrong, my country"nin karşısına, joachim gauck'un 2010 yılındaki bir konuşmasında david grossmann'dan alıntıladığı "my country, right or wrong. if right - to be kept right; and if wrong - to be set right" ilkesi konmalı. ve tekrar: burada konu olan yahudiler değil, israil hükümeti. "siz bunu söyleyebilirsiz, bay grossner, ama biz söyleyemeyiz." bu cümleyi almanya'da o kadar sık duyuyorum ki.

nasıl cevap veriyorsunuz o zaman?

"sizin bunu yapmanıza kim engel oluyor?" diye soruyorum. örneğin, almanya'nın israil'e gönderdiği son denizaltıya yönelik eleştiriler neredeydi? o zaman yeşiller'den birazcık eleştiri geldi, başka da bir şey olmadı. ülkenizde liselere gittiğimde de, lise son sınıf öğrencileri bir alman'ın israil'e yönelik tavrının nasıl olması gerektiğini soruyor. ben de onlara kendilerinin bir suçunun olmadığını, ama hitler'i ve III. reich'ı hatırlamanın ve insanlık onurunu bugün her yerde savunmanın görevleri olduğunu söylüyorum. ama tabii bu filistinliler için de geçerli. ve israil böylesi değerleri savunuyorsa, bunu filistinliler söz konusu olduğunda da yapmalı.

grass'ı da suçladığınız bir şey var mı?

belki waffen-ss üyesi olduğunu çok uzun bir süre söylememiş olması. ama bu konuda şunu da eklemeliyiz: o zaman waffen-ss'te olup da ss üyesi olmayan 900 bin alman genci vardı.

siz de 2010 yılında grass'a benzer bir şekilde tepki çekmiştiniz. o zaman bir kristal gece anmasında konuşmuştunuz. israil'in filistin politikasını açıkça eleştirdiğiniz için almanya'daki yahudiler konseyi [zentralrat der juden in deutschland] konuşmanızı engellemeye çalışmıştı.

annemin ve babamın aileleri ve anne-babam yahudi. ve o zaman eleştirimin yahudi öznefreti olduğu iddia edilmişti. bunun üstüne, kendimi öznefret duygusu geliştiremeyecek kadar çok sevdiğimi söylemiştim. ben o zmaan daha az saldırıya uğramıştım. henryk m. broder'in saldırısı hariç, ama o zaten karşısına çıkan herkese saldırıyor. ardından, düşüncelerimi barışçıl bir biçimde dile getirdiğim için her şey yoluna girdi. ben şimdiye kadar hiç grass kadar kötü muamele görmedim.

kısa bir süre sonra almanya'daki yahudiler konseyi'nin başkanlığına gelen dieter graumann da etkinlikteydi.

graumann, konsey'in tepkilerinin o zaman o kadar sert olmayacağını söyledi. ama şimdi yine sertler, bunu üzücü buluyorum. ayrıca, konsey'in ismini - ignatz bubis'in kendini gördüğü gibi - 'yahudi almanlar konseyi' olarak değiştirmesini kalpten diliyorum.

grass tartışması fransa'da nasıl karşılanıyor?

daha çok grass'ın tarafında olan ve almanya'daki ruh halini anlamlandıramayan birkaç kısa yazı yayımlandı. (yahudiliğe değil) israil'e yönelik eleştiriler burada olağan. benim gibi eleştirenler belki kimi zaman antisemitist olarak görülüyor, ama biz, fransa cumhuriyeti'nin değerli vatandaşları olduğumuzdan, saldırıya uğramıyoruz. almanya'da durum farklı, çünkü bir alman olarak israil'e karşı çıkamayacağınız söyleniyor.

grass bir röportajında "fransa'da bu yüzden tecrit edilen alfred grosser" dedi. siz böyle hissetmiyorsunuz yani.

tecrit edildiğime, en azından fransa'da tecrit edildiğime inanmıyorum. ve almanya'da da en azından yarım asırdır "delidir, ne yapsa yeridir," dediklerinden istediğimi yapabiliyorum.

2 Aralık 2011 Cuma

MEKTUP


altı buçuk yıl önce, içki sofrasında apar topar alınmış bir kararla, hayatımın gidişatını - nedeni sorulduğunda umursamazca omuz silkerek geçiştiremeyeceğim kadar - değiştirmeye gittiğim o topraklara ayaklarımı yeniden bastım.

altı buçuk yıl önce hayatından çıkıp gittiğim o gün, hayatımın en büyük yenilgilerinden biriydi. bir karar vermiştim, üstelik istiyordum ama kendi arzularıma, hayallerime boyun eğecek gücüm yoktu. tam bir hafta bir şeyler söylemek istemiştim. kurmuştum kafamda yalnız kaldığım anlarda ve insanların yanında. duygularımı, düşüncelerimi en iyi dışa vuracağına inandığım ya da yalnızca kulağa hoş gelen sözlerin altını, yanlış, saçma cümlelerin, güçsüz ifadelerin üstünü çizmiştim kafamın içinde. hayattaki en güzel konuşmam olacaktı. kafamın içindeki sözler mükemmelleştikçe kopup gittiler gerçek konuşmalarımızın ait olduğu evrenden. beynimle dilim arasındaki mesafe uzadı da uzadı. ağzımı her açtığımda, aklımda birkaç cümle sonra "o konuşma"yı yapmak vardı da; ömürlerimizden yedişer gün eksildiğinde, kafka'dan tucholsky'ye, ispanya iç savaşı'ndan kafamda kurduğum şehre (ki ayrıntılarını hala senden başkasıyla paylaşmadım) her şeyden bahsetmiş, bir "o konuşma"nın ilk sözcüğünü dahi söyleyememiştim.

bilmiyorum kaç defa anlattım sana, insanın yapamadıklarından duyacağı pişmanlığın yükünün yaptıklarından duyacağınınkinden kat be kat ağır olduğunu. bilmiyorum, yıllar sonra, yapmadıklarımdan, yapamadıklarımdan pişman, karşına çıktığımda değeri var mı hiçbir sözümün. sen muhtemelen, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle zırhımın altındaki insanla karşılaştığını düşünür, hata yapmanın ve yaralanmanın yaşamın bir parçası olduğunu söylerdin. bense kendime saygımı bozdurup harcıyorum yıllardır.

altı buçuk yıl önce gitmeyip kalsaydım, bugün nerelerde olur, neler yapardık bilmiyorum. işin ilginci, pek önemsemiyorum da. tek bildiğim ve gerçekten önemsediğim; yaşamımın geri kalanını senin yanında geçirme kararını hayata geçirdiğim o paralel evrende, yaşanmamışların yaşananlara hükmetmediği. sen ile benim hikayemizin böyle yarım kalmadığı.

altı buçuk yıl sonra karşılaştığımızda senin de benim gibi şaşırdığını görmek, yıllarca senin de sokaktaki insanları bana benzettiğini, karşılaşsak nasıl olacağını kafanda kurduğunu duymak. iyi mi oldu kötü mü, bilmiyorum. hayatımı yarım kalmış, kendimi biraz değerli, hatta biraz özel ama çokça da salak hissediyorum.

altı buçuk yıl geçti. altı buçuk yıldır yarım hayatım, altı buçuk yıldır keşkelerle, acabalarla düşünür oldum. ve en acısı, ağzımı açıp da, bin kere üstünden geçip mükemmelleştirdiğim o sözleri söylemeyi başaramadığım o haftanın bunca yıl ardından, bu yazıyı bile bilmediğin bir dilde yazıyorum.

29 Ekim 2010 Cuma

DEVLET VE PATRONLAR TEK BİR DİLDEN ANLAR: GREV, ABLUKA, SABOTAJ!

aşağıdaki metin fransa'da emeklilik yasasında yapılan değişikliklere karşı sokakta oluşan hareketi bir adım ileri götürmek amacıyla bastille opera binasını işgal eden eylemcilere ait...


günlerdir çeşit çeşit inisiyatifler her yerde topraktan bitiyor: liselerin, tren garlarının, rafinerilerin ve otoyolların abluka altına alınması; kamu binalarının, işyerlerinin, alışveriş merkezlerinin işgali; elektrik dağıtımının hedef gözeterek kesilmesi, partilerin seçim lokallerinin ve belediye binalarının yağmalanması.

bu eylemler, tüm şehirlerde güç dengesini değiştiriyor ve sendika yönetimleri tarafından dayatılan eylem biçimleriyle ve sloganlarla yetinmek istemeyenlerin ne kadar çok olduğunu gösteriyor. paris bölgesinde; okul ve tren garı ablukalarının, ilkokullardaki grevin, fabrikalardaki işçilerin grev nöbetlerinin ortasında işkolu sınırlarını aşan toplantılar yapılıyor. izolasyonu ve devlet tarafından dayatılan özel sektör-kamu sektörü ayrımını ortadan kaldırmak için mücadele kollektifleri kuruluyor. tüm bunların çıkış noktası: mücadelemizi, işçiler adına konuştuğunu iddia edenlerin aracılığı olmaksızın kendi ellerimize alma zorunluluğuna cevaben öz-örgütlenmeler yaratmak. aramızda işyerlerindeki geleneksel grev biçimlerine katılmayan ve yine de ekonominin bloke edilmesi hareketine katkıda bulunmak isteyen birçok insan var. çünkü bu hareket, emeklilik sorununun ötesine geçerek beraberce iş sorununu gündeme getirmek, bir sömürü eleştirisi geliştirmek için de bir fırsat.

bu düşüncelerden yola çıkarak cumartesi günü bastille opera binasını işgal etmeye karar verdik. bunu yaparkenki amacımız, canlı bir radyo yayınını engellemek, kültürel meta ticaretinin yapıldığı bir yerde rahatsızlık yaratmak ve bu mekanda bir toplantı düzenlemekti. böylece place de la nation'da "şefler yalnızca tek bir dilden anlar: grev, abluka, sabotaj" ve "sömürüye karşı ekonomiyi bloke edelim" yazan pankartlar taşıyan bini aşkın insan - sendika gösterilerinin son derece dar çerçevesinin ötesine geçme arzusuyla - buluştuk. sendika yürüyüşünün buluşma noktasından hedefimize - bir süre sonra dev bir polis ordusu tarafından kuşatılmış biçimde - yürüyüşün aksi yönünde ilerleyerek ulaştık. yüz kadar sivil polis yürüyüşün güvenliğinden sorumlu sendika görevlilerinin yardımıyla yürüyüşü ikiye böldü ve böylece pek çok insanın bize katılmasını engellemiş oldu. yumurtalar ve havai fişeklerle polisi kendimizden mümkün olduğunca uzak tuttuk ve geçip gittiğimiz yerlerde "iz bıraktık". bu arada, aramıza sivil polislerin sızmış olduğu spekülasyonunu yaymaktan başka işi olmayanlara, kırılan bir-iki banka camına ağlamanın gereksizliğini hatırlatmak istiyoruz - bu saldırılar kapitalizmin şiddetine yalnızca küçük bir cevap...

place de la bastille'e vardığımızda polisin baskısı ve olayların gelişiminin kestirilememesi nedeniyle yalnızca elli kişi opera binasına girmeyi başarabilirken, geri kalan insanlar dağılmayı tercih etti. meydandaki polisler kırk kadar eylemciyi gözaltına almayı başardı. gözaltına alınanlar çeşitli karakollarda tutuldular. önümüzdeki salı silahlı gösteri yapmak ve çete halinde mülke zarar vermek suçlamalarıyla mahkemeye çıkarılacak olan beş kişi dışında herkes yirmi dört saat geçmeden serbest bırakıldı. iktidar, devletle ve patronlarla aramızdaki güç dengesini değiştirebilecek her tür gelişmeyi engellemek için her zaman olduğu gibi zaman geçmeden ve sert bir şekilde saldırarak ("efendi" sendikacılarla radikaller, öğrencilerle "vandal"lar vs. arasında) varolan ayrımları belirginleştirmeye ve yenilerini yaratmaya çabalıyor. polis, lise öğrencilerine karşı cop ve flashball'lar* kullandı; rafinerilerdeki işçiler yalnızca polisin saldırılarıyla değil, aynı zamanda valinin yasal kovuşturma tehditleriyle de boğuşmak durumunda; asabı bozulmuş, sakince dağılmak istemeyen eylemciler - st. nazaire'de olduğu gibi - tecil edilmeyen hapis cezalarıyla karşı karşıya.

mücadelenin alışıldık mezarlarının etrafından dolanan inisiyatiflerin çoğalması, "kara koyun"ları izole etmek ve böylece protestoların, emeklilik yaşının ötesinde gün be günlük yaşamda kabullenilen şeyleri de sorgulamasının önüne geçmek isteyenlere engel oluyor. bu eylemler, korporatif mücadelelerin aşıldığı, sendika bürokratlarının konumlarını yitirdikleri, mücadelenin yalnızca kazanılmış hakların korunmasıyla sınırlı kalmayacağı bir hareketin olanaklılığını görmemizi sağlıyor.

elde edebileceklerimiz bizi inandırmak istediklerinden çok daha fazlası!

kovuşturmaları durduralım, herkese özgürlük!

18 ekim 2010, pazartesi


* plastik mermiye benzer toplar atan fransız polisine özgü bir silah

30 Ağustos 2010 Pazartesi

VATANDAŞ FRANSIZCA KONUŞ!


her ülkenin kültürüne, insanlarının davranış biçimlerine dair tekerlemeler tekrarlanır durur. amerikalılar kültürsüz, bilgisiz, almanlar disiplinli ve dakik, polonyalılar dolandırıcı, türkler maço ve muhafazakar vs. bu stereotipler varoluşlarını bir yandan ırkçı genellemelere, önyargılara borçluyken, diğer yandan gerçekten de varolan kollektif kültürel özelliklere dayanıyor.

örneğin almanya'da türkler'in bıçak taşıdığına ve adam bıçakladığına dair bir kanı var. tatilde domates doğramak için bıçağımı çıkardığımda bile insanlar "türk bıçak çekti, kaçın lan!" tarzı şakalar yapıyor. (ilk bir-iki seferi gerçekten komik oluyor da, çok sık tekrarlanınca şaka kakaya dönüşüyor.) bu bıçak taşıma hikayesi, almanya'da inanıldığı biçimiyle abartılı ve saçma tabii. doğduğumuzda nüfus cüzdanının yanında bir de kelebek vermiyor devlet bize. ama türkiye'de savunma (ya da saldırı) amaçlı bıçak taşıyan insanların sayısı da, taşıdığı bıçağı olur olmaz yerde çekenlerin sayısı da almanya'dakinin kat be kat üstünde sonuçta. yani sonuçta yaratılan stereotipin kısmen de olsa denk düştüğü bir gerçeklik var.

bir baltaya sap olacağım zamanı mümkün olduğunca geciktirmeye çalışan, "serserilik" yaşantısını çeke çeke uzatan yapım doğrultusunda 6-7 ay fransa'da kaldım geçmişte. fransızca öğrenmek ve sokakta sürtmek dışında bir şey yapmadım bu sürede. bir de tabii gözlem. başka bir zaman uzun uzun yazarım fransa izlenimlerimi. bu yazı fransa'daki yaşamın sadece tek bir noktasına temas edecek: fransızlar'ın yabancı dil konuşmaması...

"ingilizce biliyorlar, ama gıcıklıklarından konuşmuyorlar." bu cümleyi fransızlar hakkında hem türkiye'de, hem almanya'da, hem de yedi düvelden insandan duydum. fransa'da kalıp kendi deneyimlerimle test edene kadar tekrarlana tekrarlana yayılan bir şehir efsanesinden, ırkçı bir önyargıdan ibaretti bu cümle benim için. ancak gidip yerinde görünce - aynen "bıçak taşıyan türkler" örneğinde olduğu gibi - oldukça abartılsa da, "ingilizce (ya da genel olarak yabancı dil) konuşmayan fransız" tipinin tamamen kurgu olmadığını farkettim.

aslında fransızlar hiç ingilizce konuşmuyor değil. barda tanıştığınız, aranızda sempati doğan bir insanla fransızcanız'ın yetersiz olduğunu anladığı andan itibaren ingilizce bir dialog gelişme ihtimali hiç de düşük değil mesela. (gerçi iyi niyet göstergesi olarak benimle ingilizce konuşmak isteyen fransızlar'ın dörtte üçünün ingilizcesi en az benim fransızcam kadar kötüydü, ama o ayrı bir mesele...) ama size kıl kapan bir insanın ölse sizinle ingilizce konuşmayacağından emin olabilirsiniz. o zaman duyacağınız sözler her yerde aynı: "nous sommes en france, parle français!" ("fransa'yız, fransızca konuş!")

bu cümleyi kaç kere duydum, bilmiyorum... ama her duyduğumda daha da sinirimi bozdu. sonuçta "bana ne fransızca'dan, ben ingilizcem'i konuşurum" diyen bir insan olmadığımdan, elimden geldiğince fransızca konuşuyordum zaten, ama belirli bir noktada tıkanıyordum ister istemez. ve tartıştığınızda veya kavga ettiğinizde o noktaya normalde olduğundan çok daha hızlı ulaşıyorsunuz.

rennes şehir merkezinde 15. yüzyıldan kalma küçük bir evde oturuyordum, tam da meyhaneler bölgesinin göbeğinde. (hayatımda değil oturduğum, gördüğüm en güzel evlerden biriydi. tekerlek takıp almanya'ya getirmenin hayalini bile kurdum.) bir keresinde daracık, arnavut kaldırımlı sokakta karşı binada oturan insanlar sabahın köründe maymun taklidi yaparak camdan dışarı bağırıyordu. akşamdan kalma halimle fransızca başladığım tartışmayı ingilizce sürdürmeyi denediğimde, o hafta içinde üçüncü ya da dördüncü kez o "muhteşem" cümleyi duyma şerefine erişmiştim: "nous sommes en france, parle français!" kendimden geçip önce ingilizce "fuck france, fuck your language, fuck your culture!"la başlayıp almanca aklıma gelen bütün küfürleri sıralamamın ardından " ben sizin ecdadınızı sikeyim" benzeri bir cümleyle sonlandırdığım monolog; komşunun ingilizce özür dilemesi ve "dediklerinin çoğunu anlayamadım, ama sanırım haklısın" demesiyle sorunu çözmüştü.

ama tüm mevzu "gıcıklık"la açıklanacak kadar basit de değil. fransa'daki yabancı dil eğitimi almanya, hollanda gibi benzer eğitim olanaklarına sahip ülkelerden çok daha kötü örneğin. yani konuşmak isteyen de çoğunlukla belirli sınırlar dahilinde kendini ifade edebiliyor zaten. (bu arada söylemeden geçemeyeceğim, hollanda ve iskandinav ülkelerinde verilen yabancı dil, özellikle de ingilizce eğitimi inanılmaz derecede iyi gerçekten...) ki buna bir de insanların yapısı ekleniyor.

benim babam mesela hiçbir ortak dili konuşmadığı adamla bile kırk dakika sohbet edebilir. ve karşısındaki adam da babam gibiyse zevk bile alırlar sohbetlerinden. italyan bir adama beni gösterip "mi bambino" diyip, (eliyle "mis" işareti yapıp") "italia cucina mmmm!" ya da havada elleriyle yuvarlak hatları abartılmış bir kadın figürü çizerek "bella mediterana" gibi bir şeyler sallayabilir. fransızlar bu anlamda babamın antitezi... çoğunlukla "ya yanlışsa" diye bildiklerini bile söylemekten çekiniyorlar. mükemmeliyetçilik takıntısının olacağı kadarının da önüne geçmesi oluyor sonuç.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

FRANSA'DA ÖRTÜNME YASAĞI


geçtiğimiz günlerde fransa parlamentosu yüzü örten çarşaf ("nikab" ve "burka") giymeyi yasakladı. nikab ve burka giymek fransa'da artık yalnızca devlet dairelerinde, okullarda vs. değil, sokakta da yasak. yasağa rağmen örtünen kadınları 150 euro, karısını ya da kızını zorladığına kanaat getirilen erkekleri 15 bin ile 30 bin euro arası para ve bir yıl hapis cezası bekliyor.

aslında avrupa'da nikab ve burkayı ilk yasaklayan ülke bu yılın nisan ayında belçika olmuştu, ama bu yazıyı yazmak 5 milyon nüfusla avrupa'da en çok müslümanı barındıran fransa'nın yasayı çıkarmasına kısmet oldu.

ancak yasaklanan yalnızca dini bir giysi olarak çarşafın belirli versiyonları değil aslında, kamuya açık alanlarda insanların yüzünü tanınmayacak şekilde örtmesi genel olarak yasaklandı. örneğin yürüyüşlerde eylemcilerin maske, atkı vs. ile yüzlerini örtmeleri de bu yasağın kapsamına giriyor, ki tartışmanın alevlenmesi de geçtiğimiz yıl strassbourg'daki nato zirvesine karşı yapılan gösteriler sırasında yaşanan sokak çatışmaları sonrasına denk düşüyor. kanunda öngörülen üç istisna, kask takan motorsiklet sürücüleri, karnaval katılımcıları ve tanınmamak amacıyla maske kullanan polisler. bu açıdan değerlendirildiğinde yasa aynı zamanda muhaliflerin kendilerini devletten korumalarının önünde engel teşkil ediyor.

ama biz yine de işin inancı nedeniyle örtünen kadınlarla ilgili kısmına dönelim, zira böyle bir yasağın toplumun ağır bir tepkisiyle karşılaşmadan yasalaşabilmesi kesinlikle buradan geçiyor.

yasağın toplumsal destek kazanmasında iki söylem düzlemi önem kazanıyor: bunlardan birincisi "güvenlik". çarşaf giyen bir insanın kimliğinin tespit edilmesinin zorluğu ve "çarşafın altında acaba ne var?" sorusunun fransa'da gittikçe artan bir biçimde "kalaşnikof ya da patlayıcı madde olabilir mi?" sorusuyla perçinlenmesi insanların bu yasağa olumlu yaklaşmalarındaki önemli etkenlerden biri oldu. (bir de tabii inatla çarşafın altında seksi iç çamaşırı hayal etmek isteyen bir kesim var, ama o başka bir konu tabii.) insanların güvenlik gereksinimlerinin medyal propaganda aracılığıyla paranoya derecesinde polisiye-askeri anlamda bir güvenlik arayışına doğru sürüklenmesi, onyıllardır sahip olunan güvenliklerin (sağlık sigortası, ekonomik güvenceler, çalışan nüfusun sosyal hakları vs.) hızla ortadan kaldırılması sürecine eşlik ediyor. (zygmunt bauman, bu bağlamda insanların sürekli azalan oranda karşılanan "safety" gereksiniminin daha fazla "security"yle absorbe edilmesinden bahsediyor.)

sözünü ettiğim düzlemlerin ikincisiyse genel olarak insan hakları, özeldeyse kadın hakları. bir baskı aracı olarak örtünmenin kadının onurunu ayaklar altına aldığı söylemi, fransa parlamentosunun ve - şimdiye kadar ciddi bir tepki göstermeyen - halkının, ezilen müslüman kadınları kurtarma görevini kendinde görmesini sağladı. fransa devlet başkanı sarkozy yasağı meşrulaştırmak amacıyla şöyle demiş: "fransa, insanlık onuru, kadınlık onuru ve toplumun birarada yaşamı hakkında belirli değerleri olan yaşlı bir ulus. yüzü tamamen örtecek biçimde giyinme, bizim için temel, cumhuriyet için yaşamsal önemde olan bu değerleri öyle derinden yaralıyor ki, yasaktan başka bir çözüm mümkün değil."

bir kadının örtünmeye zorlanması tabii ki korkunç bir durum. ama burada korkunç olan kadının yüzünün görünmemesinden çok zorlamanın kendisi. tarihte "ileri" ve "geri" adını verebileceğimiz iki yönün olduğu, kısacası tarihin başı ve sonu olan çizgisel bir yol olduğu yanılsamasını bir kenara bırakırsak, örtünmenin yasaklanmasının özünde mini eteğin yasaklanmasından pek bir farkı yok. sonuçta devlet (ya da toplum ya da her ikisi birden) belirli bir giyinme normu saptıyor. ve bu normdan sapmayı yasaklıyor. örtünmeye zorlanan kadın, bu yasayla açılmaya zorlanıyor. ortada nesne olarak kadın, bir yandan "örtün" diyen bir iktidar çekiştiriyor, diğer yandan "soyun" diyen bir diğeri. oysa bir şekilde "onur" kavramının içi doldurulacaksa, bu kadının nesne olmaktan çıkıp özne olmasıyla mümkün.

yasaktan etkilenecek olan kadınların sayısının iki bin civarında olduğu tahmin ediliyor. değişen, buna rağmen yalnızca iki bin müslüman kadının değil, fransa'da yaşayan on milyonlarca insanın hayatı. zira bir toplumun azınlıklarına karşı nasıl davrandığı toplumun geneli hakkında da çok fazla şey anlatıyor.

örneğin rahibelik de kadının doğal ihtiyaçlarının ve özgürlüğünün din tarafından (ya da aracılığıyla) bastırılması, ancak söz konusu olan ülkenin "kendi dini" olunca toplum genelinde bir bakıp da görmeme hali egemen oluyor. sorunun çözümüne islam'dan başlanması, ağızda türkiye'deki misyoner cinayetlerini andıran bir tat bırakıyor. bir diğer mesele, ki bence bu çok daha önemli, kadınlara yönelik baskının "islam'a özel" bir durum olarak kabul görmesi, fransa toplumunun kendisini aklamasını, fransa'da kadınların hala ayrımcılığa ve baskıya tabii olduğunu göz ardı etmesini sağlıyor.

islam'ın - ve dolayısıyla müslümanların - üstüne "gerçek kötü" imajının yapışması, avrupa'da yapısal olarak antisemitizmle gittikçe daha çok benzeşen bir islamofobinin yaygınlaşmasının sonucu. "inanç"ın, dinlerin kendisiyle derdi olan bir insan olarak türkiye'de yaşadığım sürece islam'a karşı mücadele verdim. bunun yanında örneğin sinagoglara saldırı düzenlediği zamansa mağdurlara bir tekme de ben atmadım, zira aksi halde yaptığım dine karşı mücadele değil, antisemitizme, ırkçılığa eklemlenmek olacaktı.

avrupa'da insanları "özgürleştirmek" istediğini iddia edip de işe hep başkalarından başlayanlar karşıma çıktığında da aynı refleksi korumaya çalışıyorum.


PS kadın ve eşcinsel hakları hareketlerinin anaakımının "medeniyetler çatışması" kapsamında savaş çığırtkanlığı yapan koroya katılmasına dair de bir şeyler karalayacağım fırsatını bulursam.

26 Haziran 2010 Cumartesi

SARTRE VS. CASTORIADIS


soğuk savaş yılları çoğu entellektüel için siyasi duruşlarının, samimiyetlerinin sınandığı yıllardı. pek çoğu, ya batı ya da doğu bloğunun resmi propaganda mekanizmalarına angaje olmaları nedeniyle bir gün "ak" dediğine ertesi gün "bok" demek zorunda kaldı.

fransa solunda, sovyetler birliği'nin uydusu gibi davranan stalinist parti communiste français'nin (fransa komünist partisi) ikinci dünya savaşı'ndan 68 mayıs'ına kadar tartışmasız bir hegemonyası vardı. bu dönemde sovyetler birliği'nin kapitalist batı'ya karşı savunulmasının her solcu entellektüelin görevi olduğu düşüncesini savunan ve bu düşünceyi gerçekten tutarlı bir biçimde hayata geçiren jean paul sartre'la, "bürokratik kapitalizm" olarak nitelediği doğu bloğu'ndaki sistemin de aynen batı'daki kapitalizm gibi insanları sömüren ve baskılandıran, sınıflı bir sistem olduğunu öne sürerek akıntıya karşı kürek çeken cornelius castoriadis yıllar sonra birbirleri hakkında...

"castoriadis'in şanssızlığı, doğru şeyleri yanlış zamanda söylemesiydi."


jean paul sartre

"sartre hep yanlış şeyleri doğru zamanda söyleme onuruna sahip oldu."


cornelius castoriadis



PS "entellektüel" kelimesini yazarken, tdk'nın öngördüğü tek "l"li yazım içime sinmediğinden bilerek 2 "l" kullanıyorum.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

VAZGEÇEMEYECEĞİM ŞARKILAR - VII

keny arkana - la rage...



herhalde çok az şarkı söylendiği dili anlamayanlara bile derdini bu kadar iyi anlatabilir...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...