arap baharı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arap baharı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Aralık 2011 Cumartesi
İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK
aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.
abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.
wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.
bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.
bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.
bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.
zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.
bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.
bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.
başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.
diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.
1 Şubat 2011 Salı
"ARAP 68'İ" Mİ? # 2
daha önce benjamin stoja'yla beraber "arap 68'i mi?" diye sormuştum. stoja'nın gençliğin küreselleşmenin kültürel yansımalarının da etkisiyle "başka bir yaşam" istemesi vurgusunun basitçe silinip atılamayacağını düşünmekle beraber, arap coğrafyasında yaşanan isyanlar zincirinin almanca'da "hungerrevolte" ("açlık isyanı") olarak adlandırılan türden olduğunu düşünüyorum. yani 68'in, hareketin merkezi avrupa ve amerika'da olsa da, yarattığı avrupa ve amerika'yı aşan kültürel dönüşümün bir benzerinin taşıyıcılığını arap coğrafyasında karşı karşıya olduğumuz hareket tarafından yapılma olasılığını düşük görüyorum.
ama "açlık isyanı nedir?" sorusunun totolojik bir "insanların açlığa isyan etmesidir" cümlesiyle yanıtlanmasının yeterli olmadığını düşünüyorum. zira küreselleşmenin ekonomik sonucu (ya da ifadesi) "üçüncü dünya"nın genelinde açlık ve yoksulluk olurken, bu durum her yerde isyanlarla yanıtlanmadı. kısacası ekonomiyle siyasi tavır arasında doğrudan bir nedensellik kanalı açmak mümkün değil. (aynısını 68 de - bir başka açıdan - kanıtlamıştı çoktan.) insanlar, birçok yerde açlık, yoksulluk çekerken, bu yerlerin yalnızca bazılarında "kader"lerine isyan ediyorlar. (insanların ve toplumların davranışlarını açıklamakta ancak kısmen yeterli olabilen) nedensellik zeminini terketmediğimizde dahi, çok sayıda nedenin, yere ve zamana göre değişen ağırlıklarla iç içe geçerek belirli bir sonucu (bu durumda: isyan) yarattıklarını söyleyebiliriz.
sömürgelerde ciddi isyanların patlak vermeye başladığı yirminci yüzyılın ilk yarısında önleyici bir önlem olarak icat edilen; 68'in yarattığı ruhla beraber daha çok bir umut ifadesi olarak solun eline geçen "isyan araştırmaları", isyan konusuna bilimsel bir açıklama getirmeye çabalayan bir disiplin. (ve bu disiplin, her bilimsel disiplinde olduğu gibi birden çok ve birbiriyle çelişen açıklama konsepti geliştirdi. dolayısıyla bundan sonra okuyacağınız, isyan araştırmacılarının vardığı ortak sonuç değil, ama yaygın ve benim de büyük ölçüde aklıma yatan bir teori.) isyan araştırmalarının ortaya koyduğu, isyanlara eşlik eden üç önemli olgu var; birincisi: insanların içinde bulundukları durumdan hoşnutsuzluğunun belirli bir dereceye ulaşması, ki bu durumun objektif kötülüğünden çok, insanlar tarafından kötü olarak algılanmasını ön plana koyuyor. örneğin zengin bir ülkenin beş yıldır kötüye giden ekonomisi endişe yaratırken, çok daha yoksul bir ülkenin ufak da olsa bir gelişme göstermesi umutla karşılanabilir. ki bu örnek de objektif bir kötüye gitmeye işaret ediyor, oysa bu da bir zorunluluk değil, örneğin medyanın düzenli olarak pesimist bir hava oluşturması (ya da tam tersi) da, insanların içinde bulundukları durumu algılayışlarını değiştirmeye yeterli olabilir. ikincisi: insanların, sistemin (genel olarak ya da güncel haliyle) kötü durumu ortadan kaldır(a)mayacağına inanmaları. bu düşünce, örneğin bir marxistin kapitalist ekonomi ilişkilerinin belirli sorunları ortadan kaldıramayacak yapısal (iç)engellere sahip olduğunu düşünmesini olduğu gibi, politik sistemin egemenlerin çürümesi nedeniyle tıkanması vb. inançları da kapsıyor. isyanlara eşlik eden üçüncü olguysa (gerçekçi) bir alternatifin varlığına inanç. (ki bu inanç da, kendisini görece net kurgulanmış bir model olarak ifade edebilir, ama etmek zorunda değil.)
eğer bilimsel bir makale yazıyor olsaydım, şimdi yukarıda dillendirdiğim kıstaslara dayanarak arap coğrafyasındaki isyan dalgasını analiz etmem gerekirdi. ama yazdığım bilimsel bir makale değil ve ben de - üzülerek de olsa - bu yönde bir analize girişmeyeceğim. çünkü, "yüzümüzü batıya dönme" şiarının - biz görmezden gelsek de - ister istemez "doğuya götümüzü dönme"yi içermesinden olacak, elimde yeterince veri yok. dolayısıyla yaşanan isyanların detaylı bir analizini arap coğrafyasıyla benden daha haşır neşir olan insanlara bırakıyorum. (şöyle de söylenebilir: üç tane sol dergi ve internet sitesinden derlediğim yüzeysel bilgiler eşliğinde bir analiz simülasyonu yapmayı, kendime ve okuyanlara duyduğum saygıdan ötürü tercih etmiyorum.)
stoja'nın özellikle vurguladığı kültürel dönüşümün önemi - bence - ekonomik faktörlerle birlikte okunduğunda ortaya çıkıyor: insanların, ekonomik durumlarını kötü olarak algılamaları, ekonomik beklentileriyle, dolayısıyla kültürleriyle doğrudan bağlantılı. bu bağlamda, göçmenlik ve internetin yaygınlaşması üstünden hayattan beklentilerin dönüşüme uğraması kuşkusuz ciddi bir rol oynuyor. (ama bu ikili analiz de bir neden-sonuç bağlantısı kurmakta yetersiz kalıyor; zira o zaman türkiye'de neden isyan çıkmadığını açıklayamayız.)
yaşananların 68'le benzeştiği en önemli noktaysa bence daha çok ülke sınırlarının isyan dalgasını durdurmakta oldukça etkisiz kalması. "hristiyan demokratlar" ve muadili sağcı kitle partilerinin yöneticilerinin, 68'in arkasında sovyetler birliği'nin parmağı olduğuna kanaat getirmesine (ya da en azından bu yönde propaganda yapmasına) yol açan, isyanların birden çok ülkede eşzamanlı olarak patlak vermesiyle; tunus'ta bir intiharın fişeklediği isyanın kısa sürede mısır'a sıçraması, ürdün'ün, lübnan'ın, yemen'in, fas'ın gittikçe hareketlenmesi arasındaki benzerlik, belki de "arap 68'i"nden bahsetmemizi anlamlı kılabilecek en önemli etken.
(lübnan'daki hizbullah gerçeğini ayrı tutmak koşuluyla) tüm bu ülkelerin ortak özelliği, geleneksel anlamda örgütlü bir direniş odağının varolmaması. geçmişte oldukça güçlü olan tunus solu, 50'lerde devletin saldırıları karşısında bugüne dek altından kalkamadığı bir yenilgi ve dağılma yaşamıştı. söz konusu diğer ülkelerde de benzer bir durum 60'larda yaşanmıştı. sanılanın aksine islamcılar da (özellikle kuzey afrika'da) örgütsel anlamda bir dağılma döneminde ve dolayısıyla hazırlıksız yakalanmış durumda. (geleneksel örgütlerin karakteri göz önüne alındığında) örgütsüzlük, ne kadar şans, ne kadar şanssızlık, ayrı bir tartışmanın konusu, ama bu konuda da 68'le büyük bir benzerlik olduğu kuşku götürmez. 68'de de örgütsüz başlayan bir süreç, kendi hareket karakterine ve kurallarına uygun örgütleri yaratmıştı. arap coğrafyasında da sürecin kendi örgütlülüklerini yaratması olasılık dışı değil.
sonuçta toplumsal hareketlerin doğası gereği nereye kadar gidebilecekleri konusunda kesin yargılara varmak olanaklı değil. ama örneğin ürdün'de başka bir zaman olsa egemenlerin bilindik fiziksel önlemlerle yetinip geçiştireceği eylemlerin, kral abdullah'ın hükümeti görevden almasına yol açması, libya'da devletin, kendisi değil, ama "hayalet"i ulaşan isyanın önüne geçmek için çeşitli önlemlere girişmesi, fas'ta kral 6. muhammed'in temel besin maddeleri ve benzin fiyatlarının devlet tarafından sübvanse edilerek sabitleneceğini açıklaması (her ne kadar kral isyanlarla arada bir bağlantı olduğunu reddetse de), "bu işin burada bitmeyeceği" düşüncesinin, benim devrimci iyimserliğimin ötesinde egemenlerin de korkusu olduğunu ortaya koyuyor.
18 Ocak 2011 Salı
"ARAP 68'İ" Mİ?
almanya'da günlük yayınlanan sol gazete junge welt'in fransız sömürgecilik ve mağrib tarihçisi benjamin stoja'yla kuzey afrika'daki isyanlar üzerine yaptığı söyleşiyi ilginizi çekeceğini umarak türkçe'ye çevirdim.
kuzey afrika haftalardır ciddi sarsılmalara sahne oluyor. bu isyanların nedeni nedir?
şu anda yaşadığımız isyanlar, dünyanın genelini, ama özellikle akdeniz bölgesi'ni ve tabii dolayısıyla mağrib'i de etkisi altına alan ekonomik krizin sonucu. belirleyici olan; krizin, cezayir, tunus ve fas gibi ülkelerde ciddi anlamda demokrasiden yoksun rejimlerin gölgesinde ortaya çıkmış olması. bu sebepten, bölgedeki insanların ekonomik kriz karşısında kendilerini çaresiz ve izole edilmiş hissettiğini söyleyebiliriz, çünkü ülkelerindeki kurumlar yalnızca iktidarlarını korumayı düşünüyor ve bu durum çoğunlukla uzun zamandır böyle.
isyanların öznesi kim?
özellikle cezayir gittikçe bir kent toplumuna dönüşüyor. ancak kentleşme süreci, önemli merkezlerin çevre nüfusunu şişiriyor ve sosyal düzlemde, artan iş ve barınak talebi gibi, çok çeşitli sonuçlara yol açıyor. başkent haricinde ülkenin hiçbir yerinde akşam saat sekizden sonra yapacak bir şey yok. böyle bir bağlamda yirmi yaşında olmak kesinlikle hiç de kolay değil. mağrib toplumlarını etkileyen şeylerin hepsinin islam dinine dayandığını düşünmemek gerek. modernite, cezayir'de etkisini gittikçe arttırmakta ve cezayirliler'i sürekli yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmakta. 70'li yıllarda doğum oranı kadın başına hala 6-7 çocuk düzeyindeydi. bugün 2 çocuk düzeyine ulaştık. bu, insanların başka bir şey düşünmeye başladığı anlamına geliyor: bir ev ve düzgün bir iş sahibi olma arzusu önplana çıkıyor.
cezayir'deki abdelaziz bouteflika rejimi, tarihinde ilk defa huzursuzluklarla ve isyanlarla boğuşmuyor. bugünkü isyanlarla 80'lerde ve 90'larda olanları karşılaştırır mısınız?
özneleri harekete geçiren politik sistemin tıkanmış olduğu duygusu, tüm bu isyanların ortak noktası. yeni nesil, iktidara ulaşan bütün yolların tıkalı olduğunu ya da basitçe kendilerini ilgilendiren kararlar hakkında söz söyleme haklarının olmadığını düşünüyor. ama sefaletin sosyal bir karakteri de var. cezayir'de olduğu gibi fas ve tunus'ta da üniversite mezunları, kaderlerinin eninde sonunda işsizlik olacağından büyük ölçüde eminler. yirmiyle otuz yaş arasındakiler, yüksek öğrenim görebilmek için büyük fedakarlıklarda bulunmak zorunda kaldılar ve sonuçta somut bir perspektifleri olmadan ortada kalmış durumdalar. aynı zamanda körfez devletleri gibi diğer arap ülkelerinin durumunu ve oradaki gençlere çok daha büyük şanslar sunulduğunu ya da çin ve brezilya gibi ülkelerin yükselişlerini görüyorlar.
eylemlerin örgütlenmesinde, bilgisinin yayılmasında ve koordinasyonunda cep telefonu ve internet gibi modern iletişim teknolojileri önemli bir rol oynuyor. bu durum, toplumsal kontrolün bu kadar baskın olduğu devletlerde yeni bir moment mi?
kesinlikle. ekonomik küreselleşmeye kültürel ve toplumsal bir dönüşümün eşlik ettiği olgusunu görmezden gelemeyiz. mağrib gençliği, internet üstünden ya da avrupa'da yaşayan akrabalarının aracılığıyla tanıdığı dünyadan paylarını istiyor. kültürel tüketim, müzik ya da "stil"ler söz konusu olduğunda, akdeniz bölgesi'nin geçtiğimiz yıllarda gittikçe küçüldüğünü söyleyebiliriz.
gençler küreselleşen dünyada yetiştikleri ölçüde hem ekonomik açıdan, hem de başka şeylere erişim açısından daha iyi bir yaşam istiyorlar. ve tıkanmış politik gerçekliklerine, kitlesel işsizliğe ve otoriter karakterli bir kültür iklimine tosluyorlar.
kimi gözlemciler, etkileri ürdün'e ve lübnan'a kadar ulaşan bu eşzamanlı isyanlar karşısında şimdiden bir "arap 68'i"nden bahsediyorlar. sizce bu değerlendirme abartılı mı?
kuzey afrika'da egemen olan siyasetçilerin ve siyasi partilerin, bu ülkelerin toplumları tarafından gittikçe artan biçimde birer pranga olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. kamusal alanda temsil edilmeyen ve bu hakkı her ne pahasına olursa olsun kazanmak için mücadele eden nesiller ve gereksinimler var.
Etiketler:
1968,
alıntı,
arap baharı,
benjamin stoja,
gençlik,
isyan,
kuzey afrika,
küreselleşme,
siyaset
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

