ev işgal hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev işgal hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2011 Pazar

BERLIN - SOKAKTAN 1980-1984

12 aralık 1980 günü berlin-kreuzberg'deki bir ev işgaline destek vermeye giden insanlara polis cop ve göz yaşartıcı gazla saldırdı. o gece çıkan çatışma, berlin polisinin bildiği, tanıdığı boyutların çok ötesine geçti ve ev işgal hareketinde yeni bir dönemin müjdecisi oldu. birkaç ay içinde yalnızca berlin'de 160'tan fazla bina işgal edildi. aşağıdaki resimler, 1980-1984 arasında, ev işgal hareketinin en yoğun döneminde berlin'de çekilmiş. arşivin devamına buradan ulaşabilirsiniz.












5 Şubat 2011 Cumartesi

LIEBIG 14!!!


berlin'de kollektif yaşam projesi "liebig 14" bu hafta polis tarafından boşaltıldı. "liebig 14", 1990 yılı başlarında işgal evlerinden oluşan mainzerstraße'nin polisle otonomlar arasında günler süren çatışmalar sonucunda boşaltılmasının ardından çevresindeki birkaç binayla beraber işgal edilmişti. işgalciler, berlin belediyesi'ne ait olan binalar için daha sonra belediyeyle ödenebilir bir kirada anlaşmış ve yıllardır boş duran binaları onararak oturulabilir hale getirmişti.

1999 yılında "liebig 14" "lilaer gbmh" adlı emlak spekülasyoncusu bir şirkete satılarak özelleştirildi. o tarihten bu yana köpekbalıkları ev ahalisini sokağa atmak için uğraşıyordu. on iki yıllık hukuk mücadelesi - neredeyse her zaman olduğu gibi - spekülatörlerin lehine sonuçlandı ve alman devleti bir milyon euro'dan fazla para harcayarak ve 2500 polisle "liebig 14"ü boşalttı.

"liebig 14"te almanya'dan peru'ya, bolivya'dan fas'a, slovenya'dan sudan'a, israil'den macaristan'a, rusya'ya ya da avusturya'ya kadar birçok ülkeden değişik yaşlarda 28 insan birlikte yaşıyor ve ortak yaşamlarıyla ilgili kararlarını demokratik bir biçimde alıyordu.

polis saldırısının yaşandığı 2 şubat günü ve öncesinde binlerce kişinin katıldığı sayısız yürüyüş yapılırken, polisin tazyikli sudan göz yaşartıcı gaza, helikopterlere kadar çeşitli silahlar kullandığı çatışmalar yaşandı. berlin dışında da osnabrück, dresden, hamburg, gießen, saarbrücken, bremen, jena, düsseldorf, rostock ve kopenhag'da dayanışma gösterileri yapıldı.

ancak avrupa'da "soylulaş(tır)ma"nın ("gentrification") etkisinin en güçlü hissedildiği şehirlerden biri olan berlin'de bu alanda yürütülen mücadele, "liebig 14"ün polis zoruyla boşaltılmasıyla son bulmadı. liebigstraße'nin de bulunduğu friedrichshain mahallesinde dün (4 şubat cuma) yeni bir bina (holteistraße 18) işgal edildi. işgalciler yaptıkları basın açıklamasında amaçlarını "fazla parası olmayan insanların başlarının üstünde bir çatı olması" şeklinde açıkladılar.

2 Aralık 2010 Perşembe

SLIME!


deutschpunk efsanesi "slime", dün akşam nürnberg'in uydusu erlangen'de sahne aldı. 1979'da kurulan ve 1994'te dağılan grup, geçtiğimiz yıl otuzuncu yılını kutlamak için yeniden biraraya gelmişti. konserin düzenlendiği e-werk 80'li yılların punklarından yaşını başını almış bir zamanların ev işgalcilerine, her yaştan otonomlardan "punk's not dead" diye haykıran gençlere içinde yaşadıkları, insanın kendisine varıncaya değin her şeyi metalaştıran toplumla barış anlaşmasını imzalamamaya ant içmiş insanlarla iğne atsan yere düşmeyecek biçimde doluydu.

şehrin görüntüsünü güzelleştiren, ama aynı zamanda birçok açıdan hayatı çirkinleştiren bembeyaz kar örtüsünü hesaba katarak 10'da başlayacak konsere gitmek üzere nürnberg tren garında 7 buçukta toplandık. iptal edilen tren seferleri, az biraz ilerleyip insana ümit veren, hemen sonra bilinmeyen bir nedenden durarak konsere yetişme umudumuzu tekrar elimizden alan tren, nürnberg-erlangen arasındaki fürth'de zorunlu bir mola ve tüm aksiliklere karşı kutu bira ve jägermeister'le ısınmaya ve gülümsemeye çalışmak... ama her zaman olduğu gibi geçip giden zorlu bir maceranın - hele bir de sonu mutlu bitiyorsa - tatlı bir anıya dönüşmesi: "slime" sahneye çıktığında karlara bata çıka e-werk'e ulaşmış, soluklanacak olmasa da bira alacak zamanı bulmuştuk.

kurulduğu günlerde ilk olarak hamburg'da neuengamme gençlik hapishanesinde sahne alması, grup hakkında belki de bu yazının anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylüyor: "slime", o günden bu yana şarkılarını hep mahpuslar, punklar, otonomlar, ev işgalcileri, işsizler ve yoksullar için çaldı. ve hepimizin insanca yaşamasının önündeki bütün engellere karşı ayağa kalkmanın sembolü oldu şarkıları.



1980'de ilk albümünü bağımsız olarak çıkaran ve yalnızca konserlerde, işgal evlerinde, punkların ve otonomların buluştuğu meyhanelerde satan "slime", işgal evlerinde, yürüyüşlerde, punk festivallerinde sahne alırken, çoğu konser, sahnede son akorların basılmasıyla değil, dinleyicilerle polis arasındaki sokak çatışmalarıyla son buluyordu. "soğuk" almanya'nın "sıcak" sokaklarında polisin saldırganlığına suratlarında alaycı bir gülümseme ve ellerinde taşlarla cevap veren gençler baş rolü oynasalar da, "slime" da "bullenschweine" ("polis domuzları"), "A.C.A.B.", "deutschland muss sterben" ("almanya ölmek zorunda") gibi şarkılarla fünyeyi ateşliyordu.

"slime", zaten can sıkıntısının ve teslimiyetin egemen olduğu günlük yaşamın griliğinin köküne konan bombanın fitilini ateşlemek için çalıyordu. şarkıların yaydığı kışkırtıcı koku o kadar karşı konulmazdı ki; "slime"ın melodileri, ceplerinde taş, yüreklerinde ateş taşıyanların karalara bürünüp, anne-babalarının ruhsuzluğunu ateşe vermek için sokakları doldurduğu saatlerin "soundtrack"i oluyordu.



"beton combo", "middle class fantasies", "aheads" gibi dönemin diğer dikkat çekici politik punk gruplarıyla almanya turnesine çıkan grup, vosvos'larıyla almanya'nın - nazi geçmişiyle arasındaki tek bağ olmayan - otoyollarında hala mercedesler'e ve bmwler'e sollansa da, kült haline gelen diğer punk gruplarının kaderini paylaşıyor ve "ticarileşme", "punk ruhuna ihanet" suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyordu. polisle çatışmalar, 1982 yılında hannover ve münih'te yerlerini sahnedekilerle dinleyiciler arasındaki tekme-tokat kavgaya bırakıyordu.

aynı yıl, "slime"ın alman polisini SA ve SS'e benzettiği "polizei, SA, SS" devlet tarafından sansürlenen ilk punk şarkısı oldu. ancak sansür geri tepecek, "slime"ın ününe ün katacak, ama alman devletinin tavrı daha da sertleşecekti. "slime", hamburg'da "dead kennedys"le beraber sahne alırken, yüz kişilik bir "robocop" birliği, daha konser başlamadan yerlerini alıyordu. ancak siyasi taktik ve stratejiden "vur kafasına"yı anlayanlar bir kez daha kaybedecek, çıkan olaylar sonrasında yüz polisin yirmi altısı korkudan, "bir daha böyle bir korkuyu yaşamamak için" polislikten istifa edeceklerdi.



"birinci slime dönemi", grubun kurulmasının beş yıl ardından, 1984'te sona eriyordu. bir yandan anti-kahramanlar olarak başladıkları müzikal yolculuklarında gittikçe "kahraman"lara dönüşmek, diğer yandan yükselmeye başlayan "isyan ruhuna ihanet" suçlamaları: iki ucu boklu değnek... "sex pistols" olmamak için geriye grubu dağıtmaktan başka bir şey kalmamıştı.

"slime" 1990'da yeniden kurulana kadar yalnızca bir kez işgal evlerinin "anavatan"ı hamburg-hafenstraße'de konser vermek için biraraya geliyordu; sonuç: iki bin litre bedava bira, sokak çatışmaları ve hamburg limanı'nda batmaktan son anda kurtulan bir gemi...

"ikinci slime dönemi", birincisinden de kısa sürerek 1994'te sona ermeden önce, konserlerin yanında iki yeni albümü beraberinde getirecekti: metal tınıları taşıyan ve "slime" tarzından yalnızca müzikal açıdan değil, sözlerinin görece suya sabuna dokunmamasıyla da ayrılan "viva la muerte" ("yaşasın ölüm") ve "işte slime bu" dedirten "schweineherbst"... paul celan'ın "der tod ist ein meister aus deutschland"ı da ("ölüm almanya'dan gelen bir ustadır"), "slime"ın tınılarıyla "şiir"in "punk"a dönüştüğü an olarak tarihe geçecekti.



"akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
senin kül olmuş saçlarını sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların sulamith adam yılanlarla oynuyor

sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o almanya'dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm almanya'dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların margarete
senin kül olmuş saçların sulamith"






"schweineherbst"le eski kışkırtıcılık geri dönüyordu. 90'ların ilk yarısı nazilerin polis korumasında göçmenlere karşı gerçekleştirdiği pogromlara sahne olurken; artık yavaştan yok olmaya başlayan ev işgal hareketinde değilse de, nazilerin - ölmek bilmeyen zombiler gibi - yeniden dirilmelerine karşı ayaklanan anti-faşist harekette yeniden buluşuyordu otonomlar, punklar ve "slime"ın melodileri...

20 Ağustos 2010 Cuma

ŞNEK VE LEBOWSKI


bu yaz, geçen yıl da olduğu gibi yine tatil yapamıyorum. tatil yapamayışımın bir nedeni parasızlık, ki aslında yürüyerek, otostop yaparak, köprü altında ya da deniz kenarında kaçak yatarak sayısız defalar - en azından kendime - kanıtladım parasız da tatil yapılabileceğini. ama hem bu sefer para sorunum her zamankinden biraz daha büyük, hem de haydut'u (tanımayanlar için: blogun sağ üst köşesinde duran dört bacaklı yaratık) artık iyice yaşlanmaya başladığı için bu koşullarda yanıma almam olanaksızlaştı. bütün nürnberg cümleten tatile gittiğinden dört bacaklı dostumu bırakabileceğim kimse de kalmadı şehirde. aslında tüm bu saydıklarım tatile gidemememin üstüne "tüy diken" ekstra faktörler. zira burada kalıp halletmem gereken, erteleyemeyeceğim önemli işler var.

gittiğim gördüğüm yerler hakkında yazmayı sevdiğimden, daha eğlenceli bir yaz geçiriyor olsaydım, burada benim tatil izlenimlerimi okuyor olurdunuz. bu ihtimali zorunlu olarak elediğimizden, ben de günlük hayatımın kıyısından geçen bir tatil hikayesini anlatmaya karar verdim.

bir ay kadar önce bir perşembe akşamı evin telefonu çaldı. arayan bir arkadaşımdı. sokakta kalmış iki çek'in bizde yatıp yatamayacağını soruyordu. eve aldığımız son insanların sinir bozucu tavırlarından ağzım yanmış olsa da, sokaklarda sürterek avrupa'yı gezen insanların birbirlerine olan dayanışma borcu nedeniyle "evet" dedim. yaklaşık yarım saat sonra bir başka tanıdık, sarışın bir skinhead'le jeff bridges'in big lebowski'deki tipini andıran saçı-sakalı birbirine karışmış hafif şişmanca olan diğer konuğumu getirdi.

ilk izlenimim skinhead'in ingilizce bilmesi sebebiyle ikilinin dış dünyayla iletişim sorumlusu olduğu, lebowski'ninse konuşmalarımıza "kenar süsü" olarak eşlik ettiği yönündeydi. sonradan - bu tür durumlarda sıkça yaşandığı üzere - aslında lebowski'nin daha iyi ingilizce bildiği, ama çekingen karakteri nedeniyle susmayı tercih ettiği ortaya çıkacaktı.

alman sınırına çok yakın, artık adını hatırlamadığım bir kasabada yaşıyorlarmış. bizim eve gelişleri yolculuklarının dördüncü gününün akşamıydı. otostop yaparak yola çıkan iki kafadar bir günde kasabalarından nürnberg'e yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta, regensburg yakınlarındaki bir köye ulaşmışlar. daha sonra nürnberg'e kadar olan 100 kilometrelik mesafeyi almak bir gün sürmüş. iki gündür nürnberg'de takılıp kalmışlar. barcelona'ya ulaşmak isterken, bu beklenmedik gecikme nedeniyle hedeflerinden vazgeçmek zorunda kalmışlar.

yıkanabileceklerini ve buzdolabındaki şeyleri yeme konusunda kendilerini evlerinde hissedebileceklerini söyledim. biraz tatil planları hakkında konuştuk. belirli bir tarihte çek cumhuriyeti'ne geri dönmek zorunda olduklarından barcelona'ya gitmek yerine daha kısa bir rota üzerinden eve dönmeyi düşünüyorlardı. daha konuşkan olan skinhead'in lakabı şnek'ti. (şnek çekce'de salyangoz demekmiş, muhtemelen almanca'daki schnecke'den geçmiş çekce'ye.) almanca'da aşırı yavaşlığa bir atıf olarak algılanacak schnecke, çekce'de şnek olunca daha çok sakin, kimseye zarar vermeyen anlamına geliyormuş, "karıncaezmez" gibi bir şey.

iki saat kadar bir şey yemediklerinden en sonunda ben buzdolabını açıp kahvaltılık ve karpuz çıkardım. ancak beş kişinin bir haftada yiyeceği şeyi yirmi dakikada tıkındıktan sonra söylediler iki gündür boğazlarından hiçbir şey geçmemiş olduğunu.

zorunlu geri dönüş tarihleri şnek'in hapis cezasının başlangıcıymış. bir naziyi dövdüğünden 6 ay hapis cezası almış. üç ay kadar yattıktan sonra iyi halden bırakılacağını tahmin ediyordu. ancak hapse girmesi aynı zamanda hastanedeki hastabakıcılık işinden olmasına neden olmuş.

karınları doyduktan sonra dışarı çıktık. kısa bir mahalle turundan sonra bir bara oturup birkaç bira içtik. barmenin ikramı olan tekilaları da içtikten sonra eve döndük. (bu arada çekler'in tekila içerken tuzu burundan çekip limonu göze sıkmak gibi manyak bir davranışları olduğunu öğrenmiş oldum.)

evde biraz müzik dinleyip muhabbet ettik. şnek doğduğu kasabaya geri dönmeden önce prag'da ülkenin en eski işgal evi milada'da yaşıyormuş. (yukarıdaki resim milada'ya ait.) elektriği suyu kesen devletin baskıları, ülke çapında tanınan nazilerin özel bir güvenlik şirketinin çalışanları olarak - polisin koruması altında - işgal evini basıp herşeyi paramparça etmeleri ve hoşlarına giden şeyleri çalmalarıyla devam etmiş. en sonunda da polis binayı basıp işgal evini dağıtmış.

ayrıca yaşadıkları kasabada yıllarca tek bir nazi varken nasıl sayılarının birdenbire arttığını, polisin nazileri nasıl koruduğunu anlattı.

cuma öğlen uyandıktan sonra birlikte kahvaltı yaptık. ve bir arkadaşımdan ödünç aldığımız bir arabayla nürnberg'in 50 kilometre kadar kuzeyindeki bir mola yerine gittik. orada dresden üzerinden poznan'a (polonya) gitme planlarını değiştirip berlin'e giden bir arabaya binmişler.

berlin'e varıp yatacak yeri olmayan herkesin gideceği ilk adres olan işgal evi koepi'ye gitmişler. koepi'de bir parti olduğundan yatacak yer yokmuş. ilk geceyi kreuzberg'de bir parkta geçirdikten sonra bir gece de başka bir işgal evinde kalmışlar. berlin'den eve dönmek iki-üç gün sürmüş olmalı. benden ayrıldıktan sonra başlarından geçenleri şnek'in eve döndükten sonra yazdığı mail'den öğrendim. ertesi gün teslim olup hapse gireceğini yazıyordu.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

LONDON CALLING


londra, 70'ler, günlük yaşamın sanata, sanatınsa siyasete dönüştüğü yıllar... cinsellikle, cinsel kimliklerle oynayan, kafa bulan, birarada ve başka türlü yaşayan, günlük yaşamında "sınırötesi operasyonlar" yapmayı alışkanlık haline getiren insanlar. yaşam, sanat ve siyasetin bir olması. bu kadar canlı, bu kadar yaşamın içinden bir sanatın galerilere, sergi salonlarına sığması olanaksız; boşluğa, alana ihtiyacı var. yeraltı sanatının 70'lerin londra'sında alabildiğine gelişmesinin cevabı da belki burada yatıyor: savaşın yerle bir ettiği sokaklar, terkedilmiş, ıskartaya çıkmış mahalleler. güney londra'yı pas geçen otoyol. ufukta bir başka londra'ya ait gökdelenler. başını o kadar uzaklara bakmak için kaldırmayanlar içinse yıkıntılar, çöp, çerçevesine çakılmış tahtalarla bir daha açılmamak üzere kapatılmış pencereler, içlerinde kimsenin oturmadığı sıra sıra evler. yaşam sanatının gereksinim duyduğu boşluk...

onbinlerce evin harap halde boş durması, utanmazca artan kiralar, londra'nın içinde kirası ödenebilir meblağları aşmayan ev bulmanın zorluğu. patlaması belki de bir kişinin kibrit çakmasına bakan güney londra'da bunun tek bir sonucu olabilir: ev işgalleri...


70'li yıllar 30 binden fazla insanın londra'da işgal evlerinde yaşamasına tanıklık ediyor. işgalcilerin görüntüsü bir yandan hala hippieleri andırsa da, punk'a uzanan uzun bir yola adımlarını atmışlar çoktan. san fransisco'da uyuşturucu ve müzik etrafında dönen, evsiz "çiçek çocuklar"ın takılacağı binalardan ötesi olmayan işgal evleri londra'da bundan çok daha fazlası. güney londra'nın harabeleri, özyönetim ilkesinin hayata egemen olduğu, insanların birlikte yaşamayı yeniden keşfettiği birer militan üs aynı zamanda. dışarıdaki yaşama müdahale etmenin, saldırmanın, dalga geçmenin üssü.

tolmer square'de bir depoyu işgal eden "film poster collective" hareketin londra'yı "güzelleştirmek"te kullanacağı afişleri üretiyor: işçi hareketiyle dayanışma, "guerilla gardening", feminizm, ırkçılıkla mücadele, üçüncü dünyadaki antiemperyalist hareketlerle dayanışma ağırlıklı işlenen konular.


güney londra, aynı zamanda tarihinde ilk defa bu kadar militan ve bu kadar kışkırtıcı olan eşcinsel hareketine ev sahipliği yapıyor. "not sad, not bad, not mad but glad to be gay" duvarları süsleyen sloganlardan yalnızca biri. aşırı makyaj yapmış erkekler dazlak kafalarıyla belki de punk'ın izlerinin peşine düşülmemiş atalarından birine işaret ediyor. "erkek" kimliğinin sınırlarının böylesine zorlanması, eşcinsel yaşantının güney londra sokaklarındaki doğallığı, "south london gay liberation"ın the clash'in doğduğu sokakların ayrılmaz bir parçası olması sanki uzay-zamanın dışında bir yerlerdeydi.

güzel başlayan bir rüyaydı 70'lerin güney londrası, ama bir kabusa uyandı kendilerinden esirgenen yaşam alanını savaşarak alan bu güzel insanlar. 1979 yılında "iron lady" margaret thatcher seçimlerden zaferle çıkıyordu. artık "toplum yok, sadece birey var"dı ve "toplum" olmakta direten güney londra, o zamana kadar ingiltere'de bir benzeri görülmemiş polis terörüyle kuşatılıyor. thatcher'ın çaktığı kibrit beklenen patlamayı beraberinde getiriyordu. ev işgalcilerinin ve siyah azınlığın omuz omuza sokaklara döküldükleri brixton ayaklanması yüzlerce yaralı ve tutuklu, yanan karakollar, yağmalanan süpermarketlerle bir devrin kapandığını haber veriyordu.


1984'de madenciler thatcher'ın neoliberal politikalarına karşı bir yıl sürecek bir direnişi başlattıklarında çoktan the clash'in yerini sex pistols almıştı bile...

1 Ağustos 2010 Pazar

ES GEHT VORAN!



fehlfarben'dan ev işgal hareketinin marşı haline gelen ein jahr... görüntüler 80'lerin başlarında bir işgal evini polisin saldırısına karşı savunan otonomlara ait...

4 Mart 2010 Perşembe

KREUZBERG


berlin'in büyüsüne kendini kaptırmış herkesin, berlin'de yaşasa hangi mahallede oturacağına dair bir düşüncesi vardır. benim mahallem her zaman kreuzberg olmuştur. on yıllarca doğu almanya'nın ortasında, dünyanın denizden en uzak adası olan eski batı berlin'e "alman realitesi"nden kaçarak sığınan bütün kaçakların ve kaçıkların karargahıydı kreuzberg. pasifistler, lezbiyen çiftler, bilmem-kaçıncı enternasyonali kurma peşindeki troçkistler, abd'li maoistler / çinli "demokrat"lar, sanatını satmak istemeyen ya da istese de satamayan "sanatçı"lar, anarşistler, punklar, transseksüeller, ev işgalcileri, hippiler, otonomlar, asker kaçakları, her türden uyuşturucunun müptelaları...

ve dünyanın dört bir yanından göçmenler; ya berlin'in büyüleyici kakofonisini geldikleri yerin can sıkıcılığına tercih edenler ya da karınlarını doyurabilmek, "eve döndüklerinde" bir traktör alabilmek için almanya'ya gelen göçmenler... ve de en çok türkiyeliler...

soğuk savaş'ın iki yakasını birbirinden ayıran duvarın kıyıcığında, kimsenin oturmak istemediği, kimisi ikinci dünya savaşı'ndan beri elden geçirilmemiş binalarıyla kaderine terk edilmiş kreuzberg...

dünyanın karakteri en hızlı değişen metropollerinden berlin'de geçmişine sarılmaya çalışan kreuzberg. duvarsız ve artık bir ada değil, ayan beyan "başkent" olan berlin'de bir anda çırılçıplak ortada kalan kreuzberg. eski ev işgalcilerinin sınıf atlayıp çocuklarını özel okula gönderdiği, binaları restore edilen, iki almanya'nın birleşmesinden sonra kiraları birkaç senede bilmem-kaça katlanan, sanatı almak ve satmak için gittikçe daha çekici bir yere dönüşen kreuzberg...

yoksul türkiyeli göçmenlerini yavaş yavaş neukölln'e kaçıran kreuzberg... boş-bakımsız binaların yerini çoğu yerde artık cocktail-bar'lar, sanat galerileri ve pahalı restaurantlar almış. ve bu işgal gittikçe yayılıyor. mahallenin yeni "gerçek sahipleri" - yeşiller'i seçen yeni orta sınıf - için otonomlar yitirdikleri gençliğin nostaljisi, kürt manav, afrikalı internetcaféci, türk kebapçı kozmopolit bir metropolde yaşadıklarını anımsatacak birer dekor.

80'lerde polisin her geçişinin ufak bir sokak çatışması anlamına geldiği oranienstraße bugün berlin'e giden turist gruplarının görmeden şehri terketmeyeceği bir uğrağa dönüşmüş. punklara bakıp "fesupanallah" çeken "hacı amca" yerini çoktan eski solcu mültecilere bırakmış. cihangirane cafélerde "sanat"tan bahsediyorlar, ve ara ara "siyaset"ten gece yalnız yatmak istemediklerinde.

ama iyi haberler de var kreuzberg'den: yükselen kiralara karşı kiracı inisiyatifleri, kamusal alanın özelleştirilip parası olmayanlara kapatılmasına karşı kampanyalar, geceleri ansızın tutuşuveren lüks otomobiller... inadına kreuzberg'li transseksüeller, solcular, anarşistler, ve varoluş mücadelesini başarıyla sürdüren - belki de dünyanın en ünlü - işgal evi køpi...

kreuzberg'in hikayesi klişelerle dolu bir gişe filmi mi, yoksa doğaçlama oynanan bir sokak tiyatrosu mu olacak? şimdiden söylemek zor, zaman gösterecek. ama zaten kreuzberg'in güzelliği de işte bu tahmin edilemezliğinde yatıyor.

berlin, dünyanın başka hiçbir yerinde kendini "ev"inde hissedemeyenlere yuva olmaya devam edecek mi? zenginlerin, egemenlerin başkenti mi olacak, yoksa başkaldırının mı? bu düğüm herhalde en çok kreuzberg'de çözülecek.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...