nürnberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nürnberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2012 Çarşamba
1 MAYIS UFUKTA GÖRÜNDÜ!
almanya'nın aralarında berlin, nürnberg, hamburg, stuttgart vs. şehirlerde alman sendikalar birliği dgb'nin yürüyüşlerinden bağımsız olarak gerçekleştirilen gerçekleştirilen devrimci 1 mayıs yürüyüşlerinin ortak çağrı videosu.
3 Ocak 2012 Salı
NÜRNBERG'DE ULUDERE YÜRÜYÜŞÜ
31 aralık cumartesi günü, nürnberg'de yaklaşık 500 kişi uludere katliamı'nı protesto etmek için sokaktaydı. katliamı lanetlemenin ve onurlu bir barış talep etmenin yanında, alman devletinin savaşa verdiği destek de vurgulandı. (türkiye, alman savaş sanayiinin en önemli müşterilerinden biri konumunda.)
5 Haziran 2011 Pazar
ÖLEN ADAM
bugün ölen bir adam gördüm. yoksulluktan ölüyordu. ben vardığımda, tükürdüğü kan kaldırımı kırmızıya boyamıştı çoktan. içmişti, hem de yalnızca öldüğü o boktan haziran gününde değil, her gün, uyanık olduğu her an içmişti. kim bilir, belki sevdikleri vardı bir hayrının dokunmadığı, kırk söze, bin yemine rağmen içmeye devam etmişti, belki de kimi kimsesi yoktu. tek bildiğim, ölürken yalnızdı. diğer alkolikler, ambülans çağırmakta yavaş kaldılar. alışmışlardı herhal yalnızlıktan ölen insanları görmeye ya da kafaları iyiydi yalnızca. kan tüküren adamı geniş kaldırımın ortasına yatırdılar, köpeklerin içine sıçtığı çalılığın hemen yanında yatıyordu, çevresini her gün içtiği meyhanenin masalarıyla çevirip üstüne bir battaniye örttüler. ben sadece baktım.
bugün ölen adama baktım. sadece baktım, hiçbir şey yapmadım. yapacak hiçbir şey yoktu...
24 Mayıs 2011 Salı
BEN YAZANA KADAR
gün gelecek elbet mahallemi anlatacak sözleri de bulacağım, ama o zamana kadar bu görüntülerle yetinin. free running ve parkour grubu vibramove'dan estetik hareketler (sakın evde denemeyin) ve arkaplanda gostenhof...
14 Mayıs 2011 Cumartesi
GOSTENHOF, 1 MAYIS
yaşadığım mahalle olan gostenhof'tan iki bir mayıs videosu, birincisi saat 10:33'te çekilmiş. polisin "devrimci 1 mayıs" yürüyüşünün geçtiği bütün sokaklarda park yasağı ilan etmesi nedeniyle bomboş olan sokağı gösteriyor. ikincisiyse yürüyüşün geçtiği anı...
10:33
14:33
10:33
14:33
6 Mayıs 2011 Cuma
NÜRNBERG'DE 1 MAYIS
![]() |
| "devrimci 1 mayıs yürüyüşü"nden... |
nürnberg'de her sene olduğu gibi 2011 1 mayısı'nda da bir değil, iki yürüyüş düzenlendi: alman sendikalar birliği (dgb)'nin düzenlediği ve organisierte autonomie(oa)'nin başını çektiği otonom grupların düzenlediği "devrimci 1 mayıs yürüyüşü". bu yıl, "sınıf mücadelesi, dayanışma, toplumsal devrim: gelecek bizim!" sloganı altında düzenlenen "devrimci 1 mayıs"a 2500 kişi katıldı. (bu sayı istanbul'la falan karşılaştırıldığında çok küçük gelebilir, ancak istanbul'da yaşayan milyonların karşısına nürnberg'in 500 bin kişilik nüfusunu koyunca boyutları anlamak biraz daha kolaylaşıyor.)
polis günün daha hemen başında eylemin başlayacağı alanın çevresini kuşatarak "devrimci 1 mayıs"a gitmek isteyen herkese kimlik kontrolü yapmaya başladı, ki bu durum da itiş-kakışın eylemden erken başlamasına yolaçtı.
![]() |
| iki eylemciye bir polis düşüyordu... |
yürüyüş, solun kalesi ve göçmenlerin yoğun otruduğu bir mahalle olan gostenhof'ta başladı, önce şehir merkezi'ne yöneldi, sonra gostenhof'a geri döndü. yürüyüş bitene kadar polisle sık sık gergin anlar yaşansa da ciddi bir olay olmadı.
yürüyüşün sona erdiği gostenhof'ta yine aynı gruplar tarafından "enternasyonalist sokak festivali" düzenlendi. çeşitli grupların sahne aldığı, dönerden sosise, suntamsı vegan yiyeceklerden falafele yiyecek bir sürü şey, bol bol bira ve bildiri, gazete vs. dağıtan çeşitli standlar vardı.
ben festivalden eve giderken mahallenin çocukları ara sokaklarda hala polisle köşe kapmaca oynuyorlardı.
19 Mart 2011 Cumartesi
16. TÜRKİYE-ALMANYA FİLM FESTİVALİ
![]() |
| festivalin açılışından: tuncel kurtiz, fatih akın, ayten akyıldız ve uğur yücel |
geçtiğimiz perşembe akşamı nürnberg türkiye-almanya film festivali başladı. 16 yıldır düzenlenen festivalin onur konuğu bu yıl fatih akın. türkiye'den almanya'ya kitlesel göçün elli yılı geride bırakması nedeniyle gerek gösterilen filmler, gerekse söyleşilerle bu yarım asırlık göç hikayesinin kültürel yansımalarının izi sürülecek. bu durumda belki de iki kültürün, ama özellikle de göçmenliğin kendine özgü kültürünün bir yansıması olan fatih akın'ın onur konuğu olması kesinlikle doğru seçim.
fatih akın'ın filmlerinden bir seçkinin yanı sıra (duvara karşı, yaşamın kıyısında, solino, soul kitchen ve new york - I love you), akın'ın çok etkilendiği, "film babası" olarak gördüğü martin scorsese'nin "raging bull"u ve scorsese'nin "baba"sı olarak tanımlayabileceğimiz elia kazan'ın "cennetin doğusu" ve kayseri'nin bir köyünde doğan stavros topuzoğlu'nun amerika'ya göç hikayesini - kazan'ın hayatından otobiyografik yansımalarla - anlatan "america america" da onur konuğu kontenjanından festival programına alınmış. özellikle genç stavros'un kayseri'den istanbul'a yolculuğu ışığında rum ve ermeni azınlıkları gittikçe boğmaya başlayan baskıyı neredeyse elle tutulacak derecede somutlaştıran kazan'ın "america america"sını izlememiş olan herkese tavsiye ederim. (film aslında burada kelimelere dökebildiğimden çok daha fazlası, ama başlı başına bir yazı konusu olmalı...)
aynı zamanda festival'in jürisinde olan hülya koçyiğit'in oynadığı, şerif gören'in yönettiği "almanya acı vatan", türkiye'den almanya'ya kitlesel işçi göçünü eleştirel bir pencereden resmetme derdine düşmüş belki de ilk film olduğundan benim gözümde festivalin ikinci onur konuğu. (ki "almanya acı vatan" aynı zamanda köylünün proleterleşmesinin izlerini de sürmesi anlamında tarihe düşülmüş bir nottur.) jüri üyeleri arasında türkiyeli sinemasevere tanıdık olacak bir diğer isimse - aynı zamanda festivalde "kıskanmak"la temsil edilen - zeki demirkubuz.
festivalde "kavşak"tan "72. koğuş"a, "bizim büyük çaresizliğimiz"den "siyah beyaz"a ya da "kağıt"a türkiye'de geçtiğimiz ya da bu yıl çekilen birçok film gösterilecek. programa dair daha detaylı bilgi edinmek isteyenler buradan ulaşabilirler.
benim "asla kaçırmam" dediğim yalnızca iki belgesel var: birincisi tuncel kurtiz'in 1978 yılında yönettiği "e5 ölüm yolu". film, daha iyi bir yaşam umuduyla türkiye'den almanya'ya göçen, geldikleri yoldan, e5'ten türkiye'ye geri döndüklerinde "yurtlarına en az odysseus kadar yabancı" olduklarını görecek insanların yolculuklarını beyaz perdeye aktarıyor. ikincisiyse tuncel kurtiz'in bu sefer anlatıcı olarak karşımıza çıktığı, ayhan salar'ın yönettiği "yabancı topraklarda". filmde almanya'dan türkiye'ye tabut gönderen bir cenaze firmasının sahibinin "gelirken yukarıdaki koltuklarda oturuyorlardı, şimdi ise bagajda geri dönüyorlar" sözleri, "üç vakte kadar dönmek" düşüncesiyle yollara dökülen insanların "ölümüne göçmenlik" hallerini resmediyor.
Etiketler:
almanya,
elia kazan,
fatih akın,
göçmenlik,
nürnberg,
sinema,
tuncel kurtiz
9 Mart 2011 Çarşamba
A.C.A.B. - XXIX
bu sefer resmin bir de yazı eki var. gazetecilerin hakkında insanları bilgilendirme iddiasında bulundukları konulara dair bilgilerinin kimi zaman sıfır olduğunu gösterdiğinden ilginç buldum. nürnberg'de yayınlanan günlük gazete "nürnberger zeitung"un bir tam sayfasını graffiti konusunu ayırırken, şehrin duvarlarını süsleyen A.C.A.B. yazıları gözünden kaçmayacak kadar uyanık bir gazeteci bu metni kaleme almış:
"günlük yaşamda graffiti bir sanat değil, küstahça bir terbiyesizlik. spreycilerin en sık tercih ettiği, elektrik dağıtım kutuları estetik nesneler değil, ama çoğu spreyci "tag" adı verilen akıcı isim yazma stiline bile hakim olmadığından ve basitçe adını, örneğin "acab" (bir türk ismi) yazdığından, boyayla kirletilmiş hali daha da çirkin oluyor. açık ki, kimi türk gençleri önyargıları güçlendirmeye ve sarrazin tarafından yakılan ateşe yağ dökmeye gereksinim duyuyor."lütfen bir daha avrupa'da basının ne kadar harika olduğunu söylemeyin bana...
PS bilmeyenler için: A.C.A.B. "all cops are bastards"ın kısaltması...
12 Şubat 2011 Cumartesi
BİR CİNAYET GİRİŞİMİ - İKİNCİ RAUND
nazilerin, berzan'a saldırısından, 17 yaşındaki antifaşistin günlerce bilinci kapalı komada kaldıktan sonra ölümden döndüğünden daha önce bahsetmiştim. (okumayanlar için: burada) saldırının üstünden aylar geçti, berzan'ın sağlık durumu neredeyse eskisine döndü. ve olayın üstünden birkaç gün geçtikten sonra - çember daralmaya başlayıp yakalanacağını anlayınca - teslim olan, çoğunluğu antifaşistlere yapılan saldırılardan oluşan kabarık sabıka dosyası nedeniyle yaşadığım bölgede, frankonya'da, tanınan bir nazi olan peter rausch halen tutuklu. önümüzdeki günlerde olayın mahkemesi görülecek.
saldırının ardından otonomlardan "ılımlı antifaşistler"e kadar uzanan çeşitli siyasi çevrelerden insanların kurduğu "solikomitee gegen rechts" ("sağa karşı dayanışma komitesi") 17 şubat'ta birincisi yapılacak olan duruşmalarda nazilerin izleyici olarak yer alamaması için mahkeme salonunu doldurmaya çağırdı. tarihin bir cilvesi sonucu rausch, iki dünya savaşı sonrası nazilerin yargılandığı ünlü "nürnberg mahkemeleri"nin yapıldığı 600 numaralı salonda yargılanacak.
polis, daha önce benzer mahkemelerde nazilerin içeri girebilmesi için elinden geleni yapmış; bavyara robocopları ("usk"), faşistlerin kurbanlarını ve yakınlarını tehdit etme ve sindirme özgürlüğünü garanti altına almak için fiziksel müdahalede bulunmaktan çekinmemişti. ancak bu kez işleri her zamankinden zor olacak, zira birçok insan tarihin tekerrür etmemesi için 600 numaralı salonda buluşacak.
gerek mahkemelerin, gerekse polisin faşist saldırıların üstünü örtme tavrının uzun bir geleneği var. geçtiğimiz nisan ayında yaşanan ve berzan'ın şans eseri ölümden kurtulduğu olayın sonrasında da polis, hem saldırganın bir nazi, hem de kurbanın göçmen olduğunu kamuoyundan gizlemek için elinden geleni yapmıştı. binlerce insanın katıldığı eylemler karşısında suskunluğunu korumayı başaramayan polis yetkilileri, uzunca bir süre faşist şiddet yerine "karşıt görüşlü gençlerin çatışması"ndan bahsetmeyi seçtiler. (tanıdık geliyor değil mi?)
yukarıda da belirttiğim gibi saldırgan peter rausch, antifaşistlere karşı gerçekleştirdiği çok sayıda saldırı dolayısıyla sabıkalı, ancak şimdiye kadar aldığı cezalar mahkemelerin faşistler söz konusu olduğunda ne kadar ılımlı olduğunu kanıtlar nitelikte. buna karşın otonomlar arasında duvara tebeşirle slogan yazmaktan dahi para ve hapis cezalarına çarptırılanlar mevcut.
kendi kendini "insan hakları şehri" ilan eden nürnberg belediyesi, ünlü "nürnberg mahkemeleri"nin yapıldığı 600 numaralı mahkeme salonunda birkaç ay önce uluslararası konukların da katılımıyla nazilerin işlediği insanlık suçlarına ve "nürnberg mahkemeleri"ne dair bir sergi açmış ve açılışta şehrin nazi geçmişiyle hesaplaşılacağı ve 1945 öncesi nazilerin kalesi olmaktan doğan tarihsel sorumluluktan kaçılmayacağı mesajını vermişti.
politikacıların ve bürokratların sözlerinin en gerçek ifadesini "atmak" fiilinde bulduğunun ve vaatlerinin boş olduğunun bilincinde, nazilere ve faşistlerin her türlüsüne propaganda serbestisi tanımama görevini nürnbergliler kendi ellerine alıyor. bu nedenle nürnbergli antifaşistler, 17 şubat'ta başlayan mahkemeyi, polisin, savcılığın ikiyüzlü tutumlarının ve sanığın benzer davalarda sayısız defalar hafif cezalarla yırtmasının ışığında takip edecek ki, faşist saldırganlar kamuoyunun algısı dışında korunup kollanamasın ve kurbanlarını ve yakınlarını tehdit etme, sindirme şansını elde edemesinler.
antifaşizm; devlete, mahkemelerine, polisine bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir! kuzuyu kurda emanet etmek, bu durumda yapılabilecek en aptalca şeydir.
faşizm bir düşünce değil, insanlık suçudur!
31 Aralık 2010 Cuma
YILBAŞI
patlamalardan korkuya kapılan köpekler ev yönüne kaçmaya çalışıyor, sakinleştirmekte zorlanıyorum. durdurup elimden geldiğince korkularını gidermeye çabalıyorum, hiçbir işe yaramıyor. panikle tasmaya asılan iki köpeğe rağmen buzda kaymadan eve varmak bir sanat olsa, başyapıtlarından birini, bu akşam ben yaratmış olurdum.
yılbaşını tek başına evde geçirmenin gariplik alameti olduğuna kanaat getirenlerin baskısına göğüs gerip dört duvarımı hiç terketmeyeceksem eğer, yeterince sigaraya ihtiyacım var. kahretsin ki, yanıma para almayı unutmuşum. akılsız başın cezasını bu sefer sadece ayaklar çekmeyecek. köpekleri eve bırakıp tekrar dışarı çıkıyorum.
bozuk param olmadığından - hiç ısınamadığım - otomatları kullanma şansım yok. ışığın kardan yansıyarak aydınlattığı sokaklarda ilerliyorum. yılbaşı gecesi mahalledeki bütün restaurantlar, meyhaneler kapalı. dört bir yönden patlama sesleri geliyor. arada gökyüzünde havai fişeklerin patlarken etrafa saçtıkları renkleri görüyorum.
havai fişeklere hiçbir zaman ısınamamış olsam da, köpeklerin korku dolu halleri içimde bir nefret yaratana kadar küçümseyen bir bakışı yeterli görürdüm. artık tiksiniyorum. protestan kilisesinin olduğu geniş caddeye varıyorum. kilisenin arkasındaki ispanyol marketinin önünde şık giyimli, kadınlı-erkekli bir grup duruyor. adamlardan biri elindeki silahla 5-6 el havaya ateş ediyor. kulaklarına tıpaç takmışlar. bana bakıp sırıtıyorlar. karşılık vermeden yanlarından geçip gidiyorum.
arkadaşlarımın taktığı adıyla "kabe"ye gidiyorum. ak sakallı sahibinin, her gün sabahtan akşama kadar arapça islami şarkılar çaldığı internet caféye. akşam 6'dan sonra sigara satma yasağını umursamadığından mahallede yanında bozuk parası olmayan herkesin uğrak yeri "kabe". sabah 8'den geceyarısına kadar tezgahın arkasındaki yerinden ayrılmadan mahallenin göçmen çocuklarının ego shooter oyunları oynayıp türkçe-almanca karışık küfretmesini dinleyen arap, sık gelen bütün müşterilerinin hangi sigarayı içtiğini ezbere biliyor.
neden sonra "kabe"ye varıyorum. ışık açık, çocuklar yılbaşını kutlamak için erken çıkmışlar. dükkanda tek başına duran işletmeci, yalnızca sigara yasağını değil, tezgahın öte yanında kalan hiçbir şeyi umursamadığından kapatmamış. her zaman hafif aralık duran kapıyı açıp içeri giriyorum. yüzüme sıcakla beraber tanıdık arapça müzik çarpıyor. başımla selam veriyorum; arap, "iki tane mi?" diyor, selam vermek için kaldırdığım başımı indirerek onaylıyorum.
yeniden soğuk. artık sadece sigaraları ve kendimi hızla evimin güvenliğine ulaştırmam gerekiyor. daha sakin olacağı umuduyla ara sokaklardan dönmeye karar veriyorum.
sokağın ortasında ateş yakmış gençler, şarap şişesini çevirip, karga sesleriyle bağıra çağıra "aldırma gönül"ü söylüyor. hiç uzun uzadıya konuşmamış, gerçekten tanışmamış olsak da, ateşin başındaki gençleri tanıyorum. haydut'un heybetli duruşunda arzuladıkları pitbulllar'ı, spor bmwler'i gören gençlerin gözlerindeki saygıyı görüyorum. bir-ikisini polisin eziyetlerine ya da - başlarına güneş geçtiğinden olacak - mahalleye girme aptallığını gösteren nazilere karşı savunmuşluğum var. kendimi hızlı adımlarla eve atmak için yanlış sokak... adımlarımı yavaşlatıyorum. selamlaşıyoruz, şarap şişesi uzanıyor. iki yudum alıp geri veriyorum. bana vermek için sırayı bozup cıgarayı uzatıyorlar. "yok" diyorum, "eve gitmem lazım, beklerler." nereden bilecekler evde köpeklerden başka bekleyen kimsenin olmadığını...
birkaç adımda köşeye ulaşıyorum. artık eve iyice yaklaştım. duvarında kırmızı boyayla pkk yazan apartmanın giriş katından üçüncü sınıf disko müzikleri geliyor. hemen ileride solda ultralar'ın camları kara naylonlarla örtülmüş ruhsatsız meyhanelerinden los fastidios yankılanıyor. içeriyi göremesem de, seslerden hınca hınç dolu olduğunu anlıyorum. bir kez daha köşeyi dönünce artık sokağımdayım.
buzda kaymamaya dikkat ederek elimden geldiğince hızlı eve doğru ilerliyorum. girişte duvarı tekmeleyip ayakkabılarımın altındaki karı döküyorum. artık apartmanın içindeyim. salına salına merdivenleri çıkarken pati izlerinin üstüne basmaya özen gösteriyorum ki, karla karışık çamuru içeriye taşıyanın kim olduğun anlaşılmasın.
anahtar, parkamın cebinde siyah deri tasmanın ve sigaraların altında kalmış. donmuş parmaklarımla arayıp çıkarıyorum. kapıyı açıp köpekleri selamlıyorum. belki de ilk defa ayrı kaldığımız süre, bana da onlara olduğu kadar uzun geldi.
tencerede glühwein ısıtıyorum. elimde kupa bilgisayarın karşısındayım artık. yazmaya başlıyorum...
4 Aralık 2010 Cumartesi
HAYALETLER VE BEN

giysileri delip geçen, insanın içine işleyen bir soğuk, eller eldivenlerin içinde ağrımaya başlıyor. rüzgar insanın tüylerini diken diken ederek eserken, insanlar ceketlerini, önüne duvar örmek ister gibi iki elleriyle çekiştirerek daha da sıkı kapamaya çalışıyor. aklıma buchenwald'ın ayazı düşüyor. etrafımdaki yaşlı insanlara bakıyorum, acaba aralarında buchenwald'da kalmış kimse var mıdır? çevremde gerçekten de toplama kamplarındaki zulmü yaşamış, ailelerinin, arkadaşlarının yanıbaşlarında ölmelerine tanıklık etmiş, ama inatla vahşete karşı koyarak yaşamayı başarmış insanlar var. dachau'da, ausschwitz'de, matthausen'da, neuengamme'de, treblinka'da, varşova gettosu'nda. üstlerinde ince kumaştan tutuklu üniformalarıyla buchenwald'ın meşhur ayazına kafa tutmuş, yoklama sırasında soğuğun insanın kemiklerini en derinden sızlattığı teftiş alanında kürklü ss'lerin emriyle saatlarce beklemiş insanlar.
trenler geçiyor gözümün önünden, akordiyon çalıyor esther bejarano, trenler geçiyor gözünün önünden, durmadan "yük"ünü gaz odasına boşaltmaya giden trenler.
yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller, adi suçlular... belki de tek ortak noktaları aynı trenlere, faşistlerin insanları ölene kadar çalıştırdığı, derilerinden abajurlar, kitap ciltleri yaptırdığı toplama kamplarına giden trenlere binmiş olmaları.
nasıl anlatıyordu esther bejarano o trenleri: insanların üst üste yatmak zorunda kalacağı kadar dolu hayvan taşıma vagonlarında, tuvalet ve yiyecek olmadan günlerce süren yolculuk. kimsenin nereye götürüldüklerini bilmediği, insanlık dışı yolculuk şartlarına dayanamayan, yattıkları uykudan bir daha uyanamayan hastaların ve yaşlıların cesetlerinin günlerce diğer yolculara eşlik ettiği trenler.
ve insanlar sonunu görüp göremeyecekleri meçhul olan bu yolculuğun ücretini baştan ödüyordu. evet, yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller ve adi suçlular... hepsi de zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet aldılar.
hayat bazen fena halde kötü bir şakaya benziyor, anlatandan başka kimsenin gülmediği bir şakaya. ve faşizm; iktidarın alabildiğine mutlaklaşıp, keyfiliğini trt 2'de geceleri yayınlanan bir belgeselin katılığıyla dışavurduğu faşizm. kötü şakaların en büyüğü, en kötüsü. nasıl da gülmüştür alman demiryolları işletmelerinin genel müdürü insanlara zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet keserken.
ah, kafayı böylesine tarihe, on yıllar önce insanların çektiği acılara, faşizme takmanın ne anlamı var... hem savaş bitti, nazilar kaybetti, faşizm - adı üstünde - tarih oldu. almanya artık "demokratik"!
öyleyse neden o trenler hiç aklımdan çıkmıyor?
"almanya'da 175 yıl demiryolları" kutlaması için angela merkel'in de katılacağı bir kutlama yapılacak bugün nürnberg'de. 175 yıllık geçmişi anlatırken 1933-1945 arasını tarihten silen "demiryolları müzesi"nin çevresi trafiğe çoktan kapatılmış, makineli tüfekleriyle polisler yolları kesmiş. almanya'da 175 yıl önce ilk trenin yola çıktığı nürnberg'de angela merkel'i ve diğer "demokratik" konukları koruyorlar - zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet parası ödeyen yahudilerden, komünistlerden, anarşistlerden, çingenelerden, aslanayağı korsanlarından, eşcinsellerden ve adi suçlulardan.
yanımda hayaletler, karlı ve soğuk nürnberg sokaklarında yürüyorum. soğuk içime işliyor. yanımdaki hayaletler soğuğu hissetmiyor, onlar soğuğu hissetmeyi bırakalı yıllar olmuş. komünist tökezleyen anarşistin koluna giriyor, eşcinsel çingeneye "hatırlıyor musun" diyor "yine böyle soğuk bir öğleden sonraydı", ve aslanayağı korsanı yahudiye bir çiçek veriyor. hep beraber ıslıkla bir şarkı tutturuyoruz. ve biliyoruz, makineli tüfekler hayaletlere işlemez.
175 yılın anısına "demokratik" demiryolları işletmeleri bilet paralarını iade etmeye karar vermiş - yahudiye, komüniste, anarşiste, çingeneye, aslanayağı korsanına, eşcinsele ve adi suçluya... parayla sigaramızı yakıyoruz, derin bir nefes çekiyoruz ısınmak için... ve esther bejarano "karlı kayın ormanı"nı söylüyor...
Etiketler:
almanya,
deutsche bahn,
eylem,
faşizm,
nazi,
nürnberg,
toplama kampı
29 Kasım 2010 Pazartesi
KAR

birkaç gündür kar geliyorum diyordu zaten. hava sıcaklığı sıfırın altına düşüp çıkıyor, ilk kar taneleri yağmurun arasına karışıyordu. daha sonra bu kışın ilk karı yağmaya başladı. iki gün önce park halindeki arabaların üstünde, insanların fazla girip çıkmadığı bahçelerde beyazlıklar oluşmaya başladı. ve bugün işe gitmek için evden çıktığımda artık her yer bembeyazdı.
hava sıcaklığının 20 derece civarında seyrettiği istanbul'dan oldukça farklı havamız. kısacası götümüz donuyor. istanbul'un maksimumuyla nürnberg'in minimumu arasında neredeyse 30 derece fark var. hissedilen sıcaklıklara girmek bile istemiyorum, zira orada durum benim açımdan daha da sinir bozucu. ve tüm bunlar daha başlangıç: aralık ortasında nürnberg'de ısının eksi 26 dereceye kadar düşeceği tahmin ediliyor. kısacası aralık ayında bloga uzunca bir süre yazmamış olursam dölerek öldüğümü düşünebilirsiniz.
her kar yağdığında aklıma 1986 kışı gelir. istanbul bembeyaz bir kar örtüsüyle kaplanmış, okullar uzun bir süre tatil olmuş, insanlar işe dahi gidememişti. yer mantarı halimle karda yürümekte zorlandığımı hatırlıyorum. (tabii 1986 kışında boyumun ne kadar olduğunu hatırlamadığımdan bu anı bugün artık fazla bir şey ifade etmiyor.) benim açımdan kar en azından bir sene erken gelmiş, daha okula başlamamış olduğumdan okulların tatil olmasından da yararlanamamıştım. mahallenin çocukları, komşumuz seçkin amca'nın karısına evlilik yıldönümü hediyesi projesine katılmış, hep beraber üçüncü kata ulaşan bir kardanadam yapmıştık. kardanadam yükseldikçe seçkin amca'nın tırmanması güçleşmiş, ağırlık sorunu çocukların yüksek kısımları yapmasıyla çözülmüştü. 86 kışına dair anılarım parça parça ve bir sis perdesinin arkasında, hatıralarımın ne kadarı gerçekten benim hatırladıklarım, ne kadarını anne-babamın anlattıklarından kafamda birleştirdim, bilemiyorum.
bir diğer kar hatırası 90'lı yıllarda sık yaşanan kar yağışlarından birine dair. istanbul erkek lisesi'nde yatılı okuyan antalyalı bir arkadaşımız, kar yağmaya başladığını görünce kendinden geçmiş, dersten çıkıp kartopu oynamak, kardanadam yapmak istemişti. hafifçe süzülen o ilk karla kartopu falan oynanamayacağını anlatarak biz istanbullular, hayatında ilk defa kar yağışı görmesinin yaşattığı heyecanın içine etmiştik.
bugün, 30 yaşında ve karın kışla eşanlamlı olduğu bir ülkede yaşarken bile o çocukça sevinci duyuyorum. penceremden şehrin kar altında kalmış silüetine bakarken, çocukluğumda okulların tatil olmasının, günlük yaşamın askıya alınmasının, normalin dışına çıkmanın verdiği huzuru içimde hissediyorum.
kim bilir, belki de almanlar'ın güneşi delice sevmesinin nedeni, hava sıcaklığı 25 dereceyi geçtiğinde okulların, 35 dereceyi geçtiğinde iş yerlerinin tatil olmasıdır.
22 Kasım 2010 Pazartesi
15. LINKE LITERATURMESSE

almanya'da büyük kitabevi zincirleri ve amazon vb. internet siteleri küçük kitapçıların ipini çoktan çekmiş durumda. şehir merkezinde dev mağazalar açan bu zincirler, piyasa için yazılmış her türden bestseller ve bestseller olma sevdalısı kitabı rengarenk kapaklarıyla pazarlarken; türkiye'de kitapçıların raflarında hala saygın bir yeri olan sol, eleştirel yayınlar "piyasa sansürü"ne uğruyor. aradığınız kitabı bulmanız açısından büyük bir sorun teşkil etmiyor bu durum, zira hem amazon vb. üzerinden internetten ulaşamayacağınız kitap yok gibi, hem de herhangi bir kitapçıda sipariş vermeniz durumunda istediğiniz kitaba - halen piyasada bulunması koşuluyla - bir günde ulaşıyorsunuz. büyük kitapçı zincirlerinin mutlak egemenliği belki "ne aradığını bilen"ler için çok büyük bir sorun teşkil etmiyor olabilir, ama belirli bir konu hakkında bilgilenmek isteyen ya da ne var ne yok diye bakınmak için kitapçıya giden insanlar için "gözden uzak olan gönülden de uzak" oluyor.
geçtiğimiz haftasonu nürnberg'de "kitap dünyası"nın anaakımlaşmasının karşısında sol, özgürlükçü bir entellektüel varoluşun yaşam kavgasını on beş yıldır sürdüren "linke literaturmesse" ("sol kitap fuarı") düzenlendi. almanya çapında birçok sol yayınevinin ve sahafın katıldığı fuarın ağırlık noktasını bu sene anarşizm oluşturuyordu. fuarın cuma akşamı yapılan açılış etkinliğinde almanya'da son dönemde aktif olan sosyal hareketlerin temsilcileri (nükleer karşıtı hareket, stuttgart'ta halkın tepkisine rağmen milyarlarca euro'nun yeni bir tren istasyonunun yapılması için sokağa atılmasına karşı olan "stuttgart 21 hareketi", "wir zahlen nicht für eure krise" ("krizinizin bedelini ödemeyeceğiz") platformu ve işsizler hareketi), deneyimlerinden, içinde bulundukları hareketin karakterinden bahsettiler ve bu hareketlerin biraraya gelmesi, anti-kapitalist bir hareketin filizlenme ihtimalleri üstüne tartıştılar.
cumartesi ve pazar günleriyse kitap tanıtımlarıyla geçti: marx'ın damadı paul lafargue'ın yeniden basılan "tembellik hakkı"ndan ekonomik krize, gabriel kühn'ün "jakarta'dan johannesburg'a dünyada anarşizm"inden latin amerika'daki son gelişmeler ya da afganistan savaşı, sosyal demokratların ihanetiyle yenilen "almanya devrimi"nden kürdistan'a çeşitli konular hakkında geçtiğimiz yıl içinde basılmış birçok kitap tanıtıldı.
sayısız ilginç kitabın arasında kendini afyon tekkesine düşmüş eroinman gibi hisseden banaysa, içinde bulunduğum ekonomik zorluklara rağmen elimde kalan son parayı kitaplara harcamak düştü. anarşist banka soyguncusu ve kalpazan lucio urtubia'nın otobiyografisini, paco ignacio taibo'nun almanca'da yeni yayınlanan iki romanını, sömürgecilerin edebiyatından bağımsız bir edebiyat yaratma iddiasıyla yazan ngugi wa thiong'o'nun bir romanını, almanya'da otonom hareketin yaşlı kurdu karl-heinz roth'un "global kriz" adlı kitabını, "yenilenlerin hafızası" adlı anarşist hareketin tarihini anlatan bir romanı, insanın soyut düşünme yeteneğiyle kültür yaratma potansiyeline sahip olması ve türkiye'nin ikinci dünya savaşı öncesinde ve sırasında nazi almanyası'yla ilişkilerini ve anti-semitist politikalarını konu alan kitapları kütüphaneme kattım. kısacası zaten evde daha okumadığım kitaplar olduğundan bir süre daha kitapsız kalmamayı garantiledim.
"linke literaturmesse" hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler - almanca olan - bu sayfaya bakabilirler.
17 Kasım 2010 Çarşamba
CASTRO'NUN VEDASI

biliyorum castro'nun devlet başkanlığını bırakmasının ardından epey bir zaman geçtiğini. ve hayır, daha ölmedi. benim bahsettiğim castro da zaten fidel değil, angelo castro.
nürnberg'in yoksul göçmen mahallesi gostenhof'ta, eski adıyla "gostanbul"da, dünyanın en güzel kahvesini içtim. nürnberg'den komşu şehir fürth'e giden ana caddenin üstünde, angelo castro'nun cafésinde. küçük, içeride iki, kapının önünde iki masası olan "al pacino", ki masanın başında ayakta durmak gerekiyordu, sandalye dahi yoktu (almanya'da oturulacak bir café, büfe vs. işletebilmek için mekanda iki tuvalet bulunması zorunluluğu var. bu şartı yerine getiremeyenler "stehcafé" ("ayakta durulan café") işletiyorlar.), öyle büyük bir beklentiyle gidilecek bir yer değildi. küçük, basit, yanından geçip gittiğinizde farkına bile varmayacağınız bir mekandı. ama dedim ya, dünyanın en güzel kahvesini yapardı.
angelo castro, esmer, orta boylu, 40'lı yaşlarının sonlarında, judo şampiyonluklarını ve antrenörlüğünü artık mazide bıraktığından "aile babası göbeği" göze çarpan, napoli göçmeni bir italyan. kanda napolililik olduğundan gizlemediği, ama çocukca bir mafya merakı vardı. kendisi küçük yaşta almanya'ya geldiğinden napoli çevresinin fiili devleti olan mafyayla bir ilişkisi olmamış hiç. zaten konuştuğumuzda "benim merakım filmlere, gerçek mafyanın sempati duyulacak bir tarafı yok" diyordu ve mafyanın hayatından uzak olmasından memnundu. caféye adını veren al pacino'nun scarface'ten bir resmi asılıydı duvarda. bir de angelo'nun babasının resmi vardı, hafiften çok sevdiğim ve on iki yıl önce yitirdiğim dedemi andıran. angelo napolili dedim zaten, maradona'nın imzalı bir resminin de al pacino'yla angelo'nun babasının arasında yerini aldığını söylemesem de tahmin edersiniz herhalde.
"al pacino", ilk pazar günleri önüne parkeden otuz-kırk motorsikletle dikkatimi çekmişti. angelo kendisi de motor hastası olduğundan, nürnberg yakınlarında oturup da motoru olan her italyan'la arkadaştı. pazar öğleden sonraları toplu turlarını bitiren italyan motorcular soluğu angelo'da alırdı.
sanırım angelo'nun kahvesini içip de italyan olmayan ilk insanlardan biriydim. kahvesinin lezzeti kulaktan kulağa yayıldıkça, başlangıçta yalnızca italyan cemaatinden oluşan misafirleri de çeşitlendi ve çoğaldı zaten. "misafir" demek, bilinçli bir tercih, çünkü angelo'ya kahve içmeye gittiğinizde "müşteri"den çok "misafir"diniz. yoksa iki euro'ya bu kadar muhabbet satılmaz hiçbir dükkanda.
zamanla bütün ailesini tanıdım angelo'nun. "al pacino" bildiğiniz aile işletmesiydi zaten. karısıyla "gurbet"te olmak ve "memleket"e geri dönmenin zorlukları üstüne sohbetlerimizi özleyeceğim kesinlikle. annesinin babaannemi andırmasını da buraya yorumlamadan not düşeyim. (hastayım diye çorba yaptı kadıncağız bana.)
ben istanbul'dayken angelo caféyi bir arkadaşına devretmiş. yorgun ve stresli gözüküyordu zaten son zamanlarda. bir süre tadilat nedeniyle kapalı kaldı "al pacino", bu hafta yeniden açıldı. yeni sahibi de napolili olduğundan maradona ve al pacino'nun resimleri duvarda hala, yalnızca angelo'nun babası yerini terketmiş. café, tadilattan sonra pek bir şık olmuş. ama angelo'nun muhabbeti yerini "ticaret"e bırakmış. kahvenin tadı da eskisi gibi değil - kahve muhabbetin bahanesi değil mi zaten...
12 Kasım 2010 Cuma
DOĞMAMIŞ ÇOCUKLARA MASAL
almanya'da hükümetin kararlaştırdığı kemer sıkma paketine karşı yarın nürnberg'de bir yürüyüş düzenlenecek. aşağıdaki metin, çeşitli otonom gruplardan ve alman komünist partisi'nden oluşan anti-kapitalist blok'un yürüyüşe çağrı bildirisi. bugün içinde bulunduğumuz durumu ve herşeyin nasıl daha iyiye gidebileceğini, insanların özgür ve kardeşçe yaşadığı bir gelecekte doğmuş çocuklara masal olarak anlatma yolunu seçtiklerinden metin hoşuma gitti ve türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim. umarım sizin de hoşunuza gider...
I.
bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kambur zaman içinde insanlar yine büyük şirketlerin ve patronlarının yarattığı bir krizi yaşıyorlarmış. o zamanlar büyük tiranlar dünyayı yönetirmiş. tiranların hizmetkarlarına siyasetçi, polis, asker ve hukukçu adı verilirmiş. bu hizmetkarlar, hep birlikte insanların çoğunluğunu, fabrikaları ve diğer üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çıkarlarına hizmet etmeye ikna ederlermiş. umutsuzluk ve ne yapacağını bilememe hali insanlara hakimmiş. herkes, yıllardır süregelen işsizlikten, güvencesiz ve sefil çalışma koşullarından ve artan fiyatlardan mahvolmuş ve umutsuzluğa kapılmış haldeymiş. gündemde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik mücadeleleri varmış. bir zamanlar işçiler tarafından, işçiler için kurulan örgütler, uzun zaman önce o zamanlar egemen olan kapitalizmin herşeyi kapsayan sistemi tarafından yutulmuş. insanların kafalarına ve kalplerine korku ve umutsuzluk egemenmiş, çünkü kaderleri kar peşinde koşan acımasızların merhametine ve keyfiyetine bağlıymış. yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorundalarmış, ve toplumsal zenginlikleri yaratanlar onlar olmalarına rağmen, kapitalistler neredeyse herşeye el koyarmış. iş güçlerini satacak alıcı bulamayanlar, tıpkı pazara tüketici olarak katılacak kadar parası olmayan herkes gibi egemenlerin gözünde lüzumsuz insanlarmış.
yokmuş, evvel zaman içinde kambur zaman içinde insanlar yine büyük şirketlerin ve patronlarının yarattığı bir krizi yaşıyorlarmış. o zamanlar büyük tiranlar dünyayı yönetirmiş. tiranların hizmetkarlarına siyasetçi, polis, asker ve hukukçu adı verilirmiş. bu hizmetkarlar, hep birlikte insanların çoğunluğunu, fabrikaları ve diğer üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çıkarlarına hizmet etmeye ikna ederlermiş. umutsuzluk ve ne yapacağını bilememe hali insanlara hakimmiş. herkes, yıllardır süregelen işsizlikten, güvencesiz ve sefil çalışma koşullarından ve artan fiyatlardan mahvolmuş ve umutsuzluğa kapılmış haldeymiş. gündemde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik mücadeleleri varmış. bir zamanlar işçiler tarafından, işçiler için kurulan örgütler, uzun zaman önce o zamanlar egemen olan kapitalizmin herşeyi kapsayan sistemi tarafından yutulmuş. insanların kafalarına ve kalplerine korku ve umutsuzluk egemenmiş, çünkü kaderleri kar peşinde koşan acımasızların merhametine ve keyfiyetine bağlıymış. yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorundalarmış, ve toplumsal zenginlikleri yaratanlar onlar olmalarına rağmen, kapitalistler neredeyse herşeye el koyarmış. iş güçlerini satacak alıcı bulamayanlar, tıpkı pazara tüketici olarak katılacak kadar parası olmayan herkes gibi egemenlerin gözünde lüzumsuz insanlarmış. birçok insan umutsuzluktan egemenlerle birlik olmuş, kimisi doğruyu yaptığına inanarak, kimisi de yaptığından vicdan azabı çekerek. kendilerini emre amade iş makinaları olarak sunarak, egemenlerin gözüne girmeyi umut ediyorlarmış. iktidardakiler, önceleri cömert gözükmüşler ve kendilerine biat edenlere sadaka dağıtmışlar. dünyanın daha yoksul yörelerinde "lüzumsuzlar" ölüme terkedilirken, metropollerdeki zenginler birkaç parça kırıntının sofralarından aşağıya düşmesine izin vermişler. ve birçok insan kendi ürettikleri zenginliğin küçük bir bölümünü alabilmekten mesutmuş. ne var ki, o zamanlar direnmeye cesaret eden herkes acımasızca kovuşturmaya uğruyormuş.
işte böylece bağımlılığın ve ezmenin, ezilmenin olmadığı adil bir dünyaya olan inanç zamanla insanların kafalarından ve kalplerinden silinmiş. o zamanın eğitim fabrikaları, eleştirellikten yoksun, apolitik, uysal bireylerin aralıksız üretimini garanti altına almış. üretilen bu bireyler, merhametsiz rekabet düzeninde herkesin herkese karşı mücadelesine atılmaya ve hatta efendileri için uzak diyarlarda cinayet işlemeye ve talan etmeye, bunu yaparken kendileri de ölmeye hazırlarmış. insanlar, uzun süre bu durumun doğa yasası olduğuna inanmışlar. egemenler, bu umutsuzluk dönemini dev orduları ve güvenlik kurumları, gözetleme aygıtları ve sert yasalarıyla iktidarlarını neredeyse saldırılamaz hale getirmek için kullanmışlar. daha önceleri uzun mücadeleler sonucunda egemenler, insanlara kendi ürettikleri zenginlikten biraz olsun pay vermek zorunda bıraktırılmışlarmış. ama zamanla bu da tarih olmuş. artık egemenler iktidarlarının sağlamlığına fazlasıyla inanıyorlarmış.
oysa insanlar artık hükümetlere güvenmiyormuş. hükümetler de insanlara güvenmiyormuş. egemenlerin boş vaatlerine inananların sayısı gittikçe azalıyormuş. siyasetçilerin seçim programları sözde hizmet aşkıyla dolup taşıyor ve çoğu insan uysalca oy sandığına gidiyor, bereketli renk cümbüşünün içinden bir renk seçiyorlarmış. oysa ne yazık ki, tüm bu renklerin arkasında hepsi aynı sistemi temsil eden siyasetçiler, tiranların sadık hizmetkarları, saklanıyormuş. her seçimin galipleri yaklaşık yüz gün seçim vaatlerine sadık kalıyor, daha sonra "somut koşulların zorlaması" adında bir fenomenin insanların yaşam koşullarını düzeltmelerini olanaksız kıldığını anlatmaya başlıyorlarmış. oysa koşullar, egemenler için her seferinde daha da iyileşiyormuş. zenginler daha da zengin, yoksullarsa daha da yoksul hale geliyormuş. bu, tiranların sisteminin yol açtığı her krizde, krizleri izleyen her kalkınma döneminde böyleymiş. çünkü kapitalistlerin kayıpları toplumsallaştırılıyor, kazançlarıysa özelleştiriliyormuş. bu, egemenlere kaçınılmaz ve değiştirilemez geliyormuş. çünkü tiranların kalplerinden daha karanlık ve daha soğuk olan bir güç daha varmış ve bu güçten bütün dünya korkarmış. egemenlerin de boyun eydiği bu güce pazar adı verilirmiş. egemenler ve hizmetkarları, kalkınma dönemlerinde pazarın büyük bir bilgeliğe sahip olduğunu ve eğer işine karışılmazsa herşeyi kusursuzca düzenleyeceğini anlatırlarmış.
egemenlerin insanlara karşı kullandıkları dil gittikçe kabalaşıyormuş. insanın sömürüldüğü süre yeniden iki yıl uzatılmış. egemenlerin verdiği sadakalar gittikçe seyrekleşmiş ve sonunda tamamen yok olmuş. insanlar artık iyiden iyiye yoksullaşmaya başlamış. ama egemenlerin sarayları bu durumdan etkilenmemiş. işçilerin kapitalistlerden yüzyıllar süren bir mücadele sonunda koparttıkları sosyal devlet, kasasını gelirleri gittikçe düşen insanların vergilerinden doldururmuş. ve gün gelmiş, bu vergiler kapitalistlerin krizde ettikleri zararı karşılamaya ve devleti ayakta tutmaya yetmez olmuş. işte o günlerde egemen sınıf, siyasetçi adı verilen hizmetkarlarına devletin harcamalarında yeniden kısıntıya gitmelerini salık vermiş. bu kısıntı paketi, aynı zamanda ellerinden gelen her yerde harcamalarını kısması öngörülen belediyelerin batması anlamına geliyormuş. o zamanlar iş dağıtan ve karları kendi cebine atan egemenlerin, kamu yararına yapılan harcamalardan tamamen elini eteğini çekmesi anlamına geliyormuş bu paket. hatta sağlık sigortasına para yatırmaktan kurtulmuşlar. taşeron işçilik daha da yaygınlaştırılacak, gelecek kuşaklar güvenceli çalışma koşullarından yoksun bırakılacakmış. korkunç tiranlar, tüm bunların yanında kar mantığında kullanım değeri kalmayan insanlara artık ebeveynlik parası verilmemesine karar vermişler. "lüzumsuzlar", o güne kadar sosyal yardımlar sayesinde ölmemeyi başarıyorlarmış. bu sosyal yardımların ödenmesi, artık görevleri insanların yaşamını cehenneme çevirmek olan iş bulma kurumundaki kansız bürokratların keyfine kalıyormuş. egemenlerin talanı 80 milyar euro getirmeliymiş. bunun büyük bölümü işçilerin cebinden çıkmalıymış.
bizim bugün bulunduğumuz yere ulaşılabileceğine o karanlık günlerde neredeyse hiçkimse inanamazdı. önce başlayan protestolar insanlara yeniden cesaret vermiş. "yukarıdakiler"in herşeyi yoluna koyacağına duyulan güven bir daha geri dönmemek üzere kaybolmuş. insanlar yeniden umut etmeye başlamışlar. okullarda, üniversitelerde, iş yerlerinde ve iş bulma kurumlarının önündeki bekleme sıralarında insanlar, birbirleriyle konuşmaya, acılarını ve başlarına gelen inanılmaz adaletsizlikleri birbirleriyle paylaşmaya başlamışlar. böylece edindikleri bilgiler, insanları biraraya gelme konusunda cesaretlendirmişler.egemenlerin insanlara karşı kullandıkları dil gittikçe kabalaşıyormuş. insanın sömürüldüğü süre yeniden iki yıl uzatılmış. egemenlerin verdiği sadakalar gittikçe seyrekleşmiş ve sonunda tamamen yok olmuş. insanlar artık iyiden iyiye yoksullaşmaya başlamış. ama egemenlerin sarayları bu durumdan etkilenmemiş. işçilerin kapitalistlerden yüzyıllar süren bir mücadele sonunda koparttıkları sosyal devlet, kasasını gelirleri gittikçe düşen insanların vergilerinden doldururmuş. ve gün gelmiş, bu vergiler kapitalistlerin krizde ettikleri zararı karşılamaya ve devleti ayakta tutmaya yetmez olmuş. işte o günlerde egemen sınıf, siyasetçi adı verilen hizmetkarlarına devletin harcamalarında yeniden kısıntıya gitmelerini salık vermiş. bu kısıntı paketi, aynı zamanda ellerinden gelen her yerde harcamalarını kısması öngörülen belediyelerin batması anlamına geliyormuş. o zamanlar iş dağıtan ve karları kendi cebine atan egemenlerin, kamu yararına yapılan harcamalardan tamamen elini eteğini çekmesi anlamına geliyormuş bu paket. hatta sağlık sigortasına para yatırmaktan kurtulmuşlar. taşeron işçilik daha da yaygınlaştırılacak, gelecek kuşaklar güvenceli çalışma koşullarından yoksun bırakılacakmış. korkunç tiranlar, tüm bunların yanında kar mantığında kullanım değeri kalmayan insanlara artık ebeveynlik parası verilmemesine karar vermişler. "lüzumsuzlar", o güne kadar sosyal yardımlar sayesinde ölmemeyi başarıyorlarmış. bu sosyal yardımların ödenmesi, artık görevleri insanların yaşamını cehenneme çevirmek olan iş bulma kurumundaki kansız bürokratların keyfine kalıyormuş. egemenlerin talanı 80 milyar euro getirmeliymiş. bunun büyük bölümü işçilerin cebinden çıkmalıymış.
işte o zaman gösteriler her geçen gün daha da büyümeye başlamış. ama egemenler bu duruma hazırlıklılarmış. sonuçta polislerini ve gizli servislerini gittikçe daha çok iç içe geçirmiş, ordularını kendi halklarına karşı kullanmayı planlamışlarmış. böylece polisin ve sonunda ordunun saldırılarıyla cevap vermişler. yasaları değiştirmişler. insanları yargılamış, bir kez daha insanları bölmek için ırkçılığı ve milliyetçiliği kışkırtmaya çalışmışlar. fakat bu defa ezilenler birbirlerine karşı kullanılmalarına izin vermemişler. tüm farklılıkların ve sınırların ötesinde biraraya gelmişler. ve egemenlerin bütün saldırıları, daha iyi bir yaşam için verilen mücadeleyi güçten düşürmek yerine, yalnızca daha önce hiç görülmemiş bir birliğe güç katmış. sosyal devrimci örgütler birbiri ardına topraktan fışkırmaya başlamışlar. o günlerin şiarı "kapitalizmi yıkalım"mış. zaman geçtikçe insanlar gittikçe daha özgüvenli hale geliyorlarmış. değişim, uzansan dokunacak kadar yakınmış. insanlar, egemenlerin kışkırtmalarıyla ve vaatleriyle dalga geçiyorlarmış artık. dertleri, bu defa pastadan daha büyük bir dilim almaktan daha büyükmüş, insanların yararına işlemeyen ve çoğunluk için güvensizlik ve sefalet anlamına gelen ekonomik sistemin ortadan kaldırılmasıymış. üretim araçlarının herkese ait olduğu ve herkes tarafından beraberce yönetildiği bir toplum istiyorlarmış; insanların ekonominin değil, ekonominin insanların hizmetinde olduğu bir toplum.
insanların sisteme bağımlılığı sürekli azalmaya başlıyormuş, çünkü çoktan örgütlenmeye ve kendilerini savunmaya başlamışlar. tek tek yürütülen mücadeleler giderek bütünleşmeye ve savunma mücadeleleri olmaktan çıkmaya başlamış. artık işçiler işyerlerini işgal etmeye ve kapitalistleri mülksüzleştirmeye başlıyor; öğrenciler, eğitim kurumlarını işgal edip kendi gereksinimlerine göre yeniden düzenliyorlarmış. bu dönemde, dünyanın içinde bulunduğu hale karşı mücadele eden insanları tiranların güçlü karşıtlarına dönüştüren inanılmaz bir dinamizm, yaratıcılık ve yaşam sevinci ortaya çıkmış. o zamanlar büyük ekolojik krizler insanlığın varoluşunu tehdit ediyormuş. fakat kaçınılmaz gibi duran büyük felaket, insanların doğayı sistematik olarak yokeden sistemi yenmeleriyle son anda engellenmiş. sonunda egemenler iktidarlarını yitirirken, insanlar daha iyi bir yaşam için mücadelelerini sonsuza dek sürdürmeye karar vermişler. önceden egemenler tarafından çizilen, insanları uluslara bölen sınırlar silinmeye başlamış. bütün dünyada insanlar, hayatlarının iplerini kendi ellerine almak ve sömürü ve ezilmeye son vermek için ayaklanmışlar.
ve böylece insanlık bütün krizleri sonlandırmış ve tarihinde ilk defa gerçekten özgür olmuş.
19 Eylül 2010 Pazar
KAÇIRDIKLARIM # 2

daha önce de yazmıştım gidemediğim konserlerle ilgili, ama ne yalan söyleyeyim, "yazı dizisi" olmasını hedeflemedim hiç. ve ne yazık ki "dizi"leşme yolunda bir adım atmak zorunda kalıyorum...
bu haftasonu gelenekselleşeceğini umduğum punk ve skinhead festivali out of control'un üçüncüsü düzenlendi. ve ben, ne gökkuşağının insanın suratına sinsice sırıttığı yağmurla güneş arasındaki en hızlı, en hain geçişler, ne de faşistlerin yürümesini engellemek için komşu şehir fürth'ün caddelerini eksi on altı derecede neredeyse on saatliğine trafiğe tıkadığımız günde burnum akmışken, durduk yerde yatağa düştüm. saatleri yatakla tuvalet arasında gidip gelerek geçirdim. yatmadığım her saniyeyi ya kusarak ya sıçarak geçirdim; ki bu kadar sıvı kaybedince insanın bir süre sonra zaten kusmak için bile ayağa kalkmak gelmiyor içinden. aldığım bütün ilaçlar, kendimi yemeye zorladığım her lokma ekmek, hatta ölmemek için içtiğim su ya aşağıdan ya yukarıdan en kısa sürede bedenimi terketti.
böylece hasta olup yatağa düşmemle taş gibi "bana bir şey olmaz" geleneğim tarihe gömülürken, kesinlikle gitmeyi istediğim bir festivali daha ıska geçerek bir başka geleneğin temellerini daha da sağlamlaştırdım. kısacası haftasonum "yetmez ama evet"çilerin akp analizi gibi geçti: hem devrimci, hem muhafazakar! (aslında bu cümleyle bitiyor bu gönderme, çünkü benim gibi zevk için dahi olsa yazan bir insanın, hem kendi yazma, hem de okurun okuduğunu anlama, yorumlama kabiliyetine yapabileceği en büyük hakaret ne yazdığını aynı yazının içinde açıklamaktır. ama dayanamadım, bu parantezi açıyorum: bir üstteki paragraftaki kusma, ishal ve bu paragraftaki akp, "yetmez ama evet" gibi kelimeler; geçirdiğim haftasonuyla sözü geçen siyaset arasındaki bir başka ilişkiye işaret ediyor. sodom'un 120 günü'nü izleyip "beğenmedim, çok iğrençti" diyebilen insanların sayısının hiç de az olmadığı bir dünyada size de, bana da hakaret etmem kaçınılmaz ne yazık ki...)
out of control'la ilgili lafı uzatmadan sahne alan gruplardan bir seçmeyle devam ediyorum...
isveçli "gerçek punkrock" grubu ticking bombs'dan stalker's revenge...
başlı başına bir tür olan alman punk'ının ("deutschpunk") 80'li yıllardan günümüze kalan bir klasiği olan artless'tan mein bruder ist ein popper (ne yazık ki görüntülü bir versiyonunu bulamadım...
skinheadler ve diğer ska-severler için de değişik gruplar sahne aldı, örneğin frankfurt'tan, canlı izlemenin her zaman ayrı bir keyif olduğu antifaşist oi! grubu stage bottles... aşağıda bir klasikle, solidarity'yle stage bottles...
italya'dan - en azından benim için yarı efsane olan - klasse kriminale'den welcome to genoa... (görüntüler carlo giuliani'nin öldüğü güne ait...)
ve son olarak: bizim evde kaldıklarından hasta halimle out of control'a gidemesemde muhabbetleriyle festival havasını solumama yardımcı olan ingiliz (ingiltere'den demek daha doğru, zira londralı grup bir belçikalı, bir hollandalı ve bir kanadalı'dan oluşuyor.) politik punk grubu the restarts'tan frustration...
Etiketler:
artless,
klasse kriminale,
konser,
müzik,
nürnberg,
out of control,
punk,
ska,
stage bottles,
the restarts,
ticking bombs
16 Ağustos 2010 Pazartesi
GOSTENHOF'TA BİR PAZAR

türkiye'de oruç tutmayan adamın da iftar sofrasında yerini alması, dini bayramların, dar anlamda dini olmaktan çıkıp bir nevi "toplum bayramı" haline gelmesi sadece türkiye'ye ya da islama özgü değil. almanya'da da katoliklerin yoğun olduğu bölgelerde cuma günleri balık yeme geleneği inançlı insanları aşmış örneğin, ahçısı anarşist olan lokanta bile cuma menüsüne mutlaka bir balık yemeği de koyuyor. benim gibi hayatında hiçbir dine inanmamış bir insan da - parası olduğunda - balıkları afiyetle mideye indiriyor. nürnberg'in merkezinde olduğu "franken" (frankonya) bölgesinin yöresel bir geleneği de pazar günleri "schäufele" yemek. "schäufele" domuzun kürek kemiğinin üstündeki etle beraber özel bir sosta saatlerce pişirilmesiyle yapılan yöresel bir yemek.

dün de pazar "schäufele"mi yemek üzere evden çıktım. havanın serince olması sayesinde midem düğümlenmeden ve alnımda boncuk boncuk terler birikmeden yiyebildim pazar yemeğimi. normalde pazarları palais schaumburg'a gidince üç-beş-on tanıdıkla karşılaşırım, dün bu anlamda bir istisnaydı. tek başıma oturarak bir yandan kitabımı okudum, bir yandan da yemek yedim.
daha sonra gostenhof-west'te ilk defa düzenlenen avlu bit pazarını dolaştım. münih'te gelenekselleşmiş olan mahallelinin binaların avlularında tezgah açıp ihtiyacı olmayan eşyaları satması bizim buralara yeni yeni geliyor. mahallenin doğu yakasında mayıs ayında bir kez gerçekleştirilen etkinlik, oturduğum mahalle olan gostenhof'un batı yakasında 30-40 kadar apartmanın katılımıyla gerçekleşti. bit pazarı, hem yoldan geçerken görülmeyen avluları görmek için iyi bir bahane oldu. gerçekten asmalarla, çiçeklerle bezenmiş çok güzel avlular vardı. hem de insanların biraraya gelmelerini, apartmandan apartmana geçerek birbirleriyle sohbet etmelerini görmek güzeldi. çoğu apartmanda aynı zamanda kekler, pastalar da yapılmıştı. yapılan satış biraz da kahve eşliğinde yapılan muhabbetin bahanesiydi.

normal bit pazarlarında organizatöre ya da belediyeye ödenen tezgah açma bedeli ortadan kalktığından fiyatlar da oldukça düşüktü. ben de fırsattan istifade on kadar kitap, bir film ve bir müzik cd'sini 11 euro'ya aldım, ki bu da beni bir hafta mutlu etmeye yeter. (kitaplar iyi çıkarsa okurken alacağım haz da cabası tabii.) fiyatlar beni o kadar şımarttı ki, 10 euro'ya bulduğum bir deri koltuğu çok pahalı olduğuna kanaat getirdiğim için almadım. şimdi - bir gün sonra - yaptığım salaklığın şokunu üstümden atmaya çalışıyorum...
5 Haziran 2010 Cumartesi
KAÇIRDIKLARIM

şimdiye kadar aklıma gelen birçok konuda bir şeyler yazmışım: zaman zaman okuduğum kitaplardan alıntılar koymuşum bloga, zaman zaman gittiğim şehirler hakkında bir şeyler karalamışım, izlediğim filmlerden bahsetmişim, tabii bir de siyasete girip çıkmışım sıkça. sanırım hakkında yazmadığım tek şey yapamadıklarım oldu. son günlerde yapmak isteyip çeşitli nedenlerden yapamadığım o kadar çok şey oldu ki, biraz da onlar hakkında yazmak artık kaçınılmaz hale geldi.
geçtiğimiz cumartesi daha önce başına gelenlerden bahsettiğim berzan için bir yürüyüş düzenlendi. nürnberg gibi yalnızca yarım milyon insanın yaşadığı bir şehir için oldukça geniş katılımlı bir yürüyüştü. aynı günün akşamıysa fight back festivali vardı. ancak bedenimin emin adımlarla beni yarı yolda bırakma yolunda ilerleyen bölümlerinden olan boşaltım sistemim, otonomlar, ultra grupları vs. için kült statüsündeki italyan street punk efsanesi "los fastidios"u ve daha birçok ilginç grubu (alman punk rap grupları "kurzer prozess", "radical hype", bir gün punk rock klasiği olacağına inandığım "feine sahne fischfilet" ve kanada'dan "the class war kids") canlı dinleme fırsatını elimden aldı. cuma günü başlayan ishal cumartesi akşama kadar sürünce ve ben cumartesi gününü kızgın güneşin altında geçirince bedenim iflas etti. ve böylece evde oturup eurovision'u baştan sona izledim. (aslında eurovision üstünden kültürel transnasyonalite ve avrupa birliği projesi hakkında bir yazı yazacaktım, ama alman bürokrasisi hem çok zamanımı aldığından, hem de kafamı meşgul ettiğinden ona da fırsat olmadı.) sefasını süremediğim festivalin cefasını çekmekten kurtulamadım ama: festivale katılan punk grubu "rasta knast" bizim evde yattı. sabaha karşı sarhoş eve gelip mutfakta votkanın dibine vuran elemanlar anırtılarıyla uyumama engel oldu.
aşağıda "los fastidios" klasiği "antifa hooligans"...
geçtiğimiz çarşamba akşamı param çıkışmayınca ingiltere'de yetmişli yılların ikinci yarısında bir punk efsanesi olmuş "sham 69" konserine gitmekten vazgeçmek zorunda kaldım. 1975'te kurulan "sham 69", konserleri - karşı olduklarını ısrarla tekrarladıkları - ingiliz faşistlerinin uğrak yerine dönüşüp, kavgalar, yaralılar her "sham 69" konserinin ayrılmaz bir parçası haline gelince 1980 yılında dağılma kararı almıştı. 1987 yılında yeniden biraraya gelen grup, özellikle old school punk dinleyicileri arasında efsane olmaya devam ediyor. bakalım elime sokak çetelerini sisteme karşı birleşmeye çağıran "if the kids are united"ı canlı dinlemek için bir şans daha geçecek mi?
şimdi de perşembeden pazara rock im park festivali var. her sene olduğu gibi bu sene de gitmiyorum, zira bilet fiyatları cep yakıyor. ve bir de bu kadar büyük festivallerin normal konser organizasyonları kötü etkilemesinden dolayı içimde önüne geçemediğim bir antipati var rock im park'a karşı. yine de katılan grupların listesi insanın içini acıtmıyor değil: bad religion, kiss, slayer, rage against the machine, motörhead, rammstein... (bütün gruparın listesine buradan ulaşabilirsiniz.)
işin kötü yanı, "bütün bunları kaçırdın da, peki ne yaptın?" derseniz, "ne yaptığımı ben de bilmiyorum"dan başka söyleyecek sözüm yok...
Etiketler:
antifa,
antifa hooligans,
berzan,
fight back,
if the kids are united,
konser,
los fastidios,
müzik,
nazi,
nürnberg,
punk,
rock,
rock im park,
sham 69,
video
12 Mayıs 2010 Çarşamba
ALEXİS, DİMİTRİS VE BEN

alexis almanya'da doğmuş, erasmus öğrenci değişim programıyla bir yıllığına okumak için selanik'e gitmesinin haricinde - ki o bir yılı da öğrencilerin üniversite işgalleri, yürüyüşler ve grevlerle geçirmesiyle zaten üniversiteyle pek alakası olmamış - yunanistan'ı yalnızca yaz tatillerinden tanıyor. bizim alexis de tüm benzerleri gibi ne zaman yunan, ne zaman alman olacağı belli olmayan bir insan. "transkültür" kavramının iki bacaklı hali.
birkaç ayda bir iki kişilik gayrıresmi ege akşamımızı yaparız. nürnberg'de düzgün rakı içilecek bir türk meyhanesi olmadığından genelde şehir merkezindeki mykonos'a gideriz. mykonos'u yolu nürnberg'e düşen herkese tavsiye ederim, nürnberg'in - coğrafi olarak olmasa da - ortam açısından yunanistan'a en yakın noktasıdır. ve benim de istanbul'da rakı içtiğim güzel bir yaz akşamına en yakınlaştığım andır mykonos'ta masanın üstündeki mezelere cypro'nun eşlik ettiği zamanlar.
ve mykonos'ta bir akşam daha - çok geçmedi üstünden... alexis ve bana alexis'in selanik'ten gelen kuzeni dimitris eşlik etti. anlatacak hikayesi olan yeni insanlarla tanışmayı oldum olası sevmişimdir. dimitris'in soframızı üçlemesi, muhabbet dilinin zorunlu olarak almanca'dan ingilizce'ye dönmesinin verdiği sıkıntıyı bir kenara bırakacak olursak, kesinlikle ortamı güzelleştirdi. zira milliyetçiliğin, ırkçılığın her türlüsü benden uzak olsun, ama almanlar'la ne rakı, ne uzo, ne de cypro içiliyor. insanın derdi kana giren alkol miktarından çok sofra adabıyla yürütülen bir muhabbetse eğer...
türkler, ama sanırım daha çok yunanlar için üretilmiş bütün klişelere elimizden geldiğince uyarak hararetli, yüksek sesli bir muhabbete daldık. bu arada bizim heyecanlı-hızlı-yüksek sesli muhabbetimizin kimsenin birbirini dinlemediği anlamına gelmediğini almanlar'a anlatmak çok zor...
alexis'le her meyhane muhabbetimizin zorunlu açılışı haline gelmiş "acı vatan almanya tiradı"yla açıldı akşam. türkiye ve yunanistan kültürlerinin birleşerek almanya'daki yaşamın karşıtını oluşturduğu alanlar, davranış biçimleri vs. bu açılışın ana konusunu oluşturuyor ve bu açılış her defasında alexis'in alman olan annesinin, benim sevgilimin, hatta belki de hayatta en çok benzeştiğim insanın rakı-uzo-cypro sofrasına uyumsuzluğuyla sonuca bağlanıyor.
devamında ben dimitris'e selanik anılarımı anlattım: şehri, özellikle de meyhanelerini ne kadar sevdiğimi, insanların istanbullu olduğumu duyduklarında gösterdikleri yakınlığı, orada bıraktığım tanışıklıkları... dimitris de bana sutopu takımıyla seneler önce kamp yapmak için gittiği istanbul'daki izlenimlerini...
sonra güzellikler yerini "düşman kardeşler"in birbirleri hakkındaki propagandalarına, çocukluğumuzdan itibaren ege'nin karşı yakasındaki insanlar hakkında bize anlatılan hikayelere, düşmanlığa bıraktı. "düşman" değil, basbayağı sadece "kardeş" olabilmeyi, on milyonlarca insanın bizim muhabbetimizin bir benzerini yapabilmesini diledik.
bütün bunlar bugün gazetede alman silah sanayiinin ihracat rakamlarını okuduğumda tekrar aklıma geldi: 2004-2008 yılları arasında türkiye almanya'nın sattığı silahların yüzde 15,2'sini, yunanistansa yüzde 12,9'unu satın almış. (birinci ve ikinci sıradalar alman silah sanayiinin müşterileri arasında.) abd'nin, isviçre'nin, ingiltere'nin, israil'in silah ihracat rakamlarına bakıldığında da - tahmin ediyorum - benzer rakamlarla karşılaşılacaktır. karşılıklı "kardak"laşılan dönemlerin istatistikleriniyse görmek bile istemiyorum.
Etiketler:
almanya,
istanbul,
meyhane,
milliyetçilik,
nürnberg,
selanik,
taverna mykonos,
türkiye,
yunanistan
4 Mayıs 2010 Salı
BİR CİNAYET GİRİŞİMİNİN ANATOMİSİ

neredeyse bir hafta oldu blog'a dönüp de bakmayalı, başka türlüsü de olanaklı değildi zaten, çünkü çok sevdiğim bir insan geçtiğimiz çarşamba günü nazilerin saldırısına uğradı, arkadaşımın sağlığı ve bu duruma bağlı gelişmeler hem tüm zamanımı, hem de tüm enerjimi aldı bugüne kadar. önümüzdeki günlerde de bu durumda bir değişiklik olacak gibi durmuyor. dolayısıyla eğer vakit bulabilirsem daha önceden söz verdiğim ve neredeyse bitmiş olan dünya kupasının güney afrikalılar'ın hayatına olumsuz etkileri üzerine yazıyı yayınlayacağım, onun dışında blog bir süre daha fazla aktif olmayacak. oysa planım pazar günü st. pauli'nin fürth'de birinci lige yükselmesine tanıklık etmek, kutlamalara katılmak ve önümüzdeki hafta flying dutchman'in amsterdam'daki blog buluşmasına gitmek ve tabii ki gözlemlerimi blogda yazmaktı. ne yazık ki insanın hayatında herşey istediği gibi gelişmiyor. ben de böylece aklımı meşgul eden, yazabileceğim tek şey hakkında yazıyorum şimdi...
bilmiyorum ne kadar zaman oldu, ama berzan'la tanıştığım gün çok net aklımda. komşu şehir fürth'de nazilere karşı yapılan bir yürüyüşten sonra konuşmuştuk ilk birbirimizle. bazen bir insanı tam da neden olduğunu anlamadan ilk tanıştığınız andan itibaren seversiniz ya, berzan'la tanışmam da öyle olmuştu işte. ancak sonradan düşündüğümde farkına varacaktım bizi birbirimize yakınlaştıranın ne olduğunu: adaletsizliğe, ırkçılığa, ayrımcılığa karşı tepkisi gerçekti, içinden geliyordu. hani bir laf vardır "hoca hocayı tekkede, hacı hacıyı mekke'de, ibne ibneyi dakkada bulurmuş" diye... bir benzerimle karşı karşıya olduğumu içgüdüsel olarak anlamaktı belki benimkisi de. işte berzan yanlış olduğunu söylediği şeyin yanlış olduğunu gerçekten biliyor, bilmekle de kalmıyor içinde hissediyordu. tepkisi de gerçekti, "-mış gibi" gibi yapmıyordu.
hiç gerçek anlamda arkadaş olmadık, olamazdık da zaten, yaş farkımız izin vermiyordu. belki birkaç yıl daha sürecek arkadaş olmamız, ama berzan'ı "kardeş" sever gibi sevdim tanıdığımdan beri.
28 mart çarşamba günü alman televizyon kanalları nürnberg metrosundaki bir kavganın ardından 17 yaşındaki bir gencin hastaneye kaldırıldığını, komada olduğunu ve yaşam savaşı verdiğini söylüyordu. insanın katır toynağı gibi sertleşmiş vicdanının duyup da geçtiği türden bir "üçüncü sayfa haberi"ydi. ve ben türkiye'den insanların ölmesine karşı edindiğim bağışıklılıkla üstünde durmadım bu haberin.
komadaki gencin berzan olduğunu ancak perşembe akşamı duyacaktım. ve bilincim - bu tür haberler karşısında birçok kez yaptığı gibi - savunma mekanizmalarını devreye sokacak, olayın gerçekliğini kavramayı reddedecekti.
güpegündüz ve insanların gözleri önünde saldırıya uğramıştı berzan. kimse araya girmemişti. naziler bilincini kaybedip kalbi duruncaya kadar tekmelemişlerdi yerde yatan berzan'ı. ve yine engellenmeden çekip gitmişlerdi. polis her zamanki tavrıyla olay yerinin yakınında ne kadar solcu, göçmen, punk vs. bulduysa gözaltına alacaktı. görgü tanıklarının ifadelerinden, olayın geçtiği metro treni ve istasyonundaki kameraların kayıtlarından çekinmiş olacak ki, nazilerden biri teslim oldu polise. ama polis nazilerin saldırısının ırkçı, faşist bir cinayet girişimi olduğu gizlemek için elinden geleni ardına koymadı. diğer zanlıları bulmak için gereken enerjiyi olayın üstünü örtmek için harcadı bir anlamda.
biri türk iki göçmen gencin, yaşlı bir alman'ı münih metrosunda dövmesinin ardından gençlerin "ausländer" olmasını tüm dünyaya duyurmak için elinden geleni yapan basın da berzan'ın babasının kürtlüğünü, kara saçlarını unutuverdi. zanlı (ya da sanık) olarak "kürt" olacak olan berzan, kurban olarak "alman vatandaşı" olacaktı.
17 yaşında bir gencin kalbini 45 dakika için durduran saldırının polisiye açıdan açıklığa kavuşmasıyla yerel basından alman sendikalar birliği dgb'ye kadar binbir kurum polisin sansür kampanyasına eklemlendi. "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"in milliyeti yoktu.
üstelik nazilerin buradaki ilk saldırıları değil berzan'ın başına gelen. ancak şimdiye kadarki saldırıların üstü bir bir örtüldü. "bizim şehrimizde nazi sorunu yok" dendi. oysa kendi faşist dünya görüşlerine uymayan insanlar yıllardır nazilerin saldırılarının hedefi oluyor. berzan dün komadan uyandı, umarım bir gün tamamen iyileşecek, bu faşist saldırıdan vücudunda iz kalmayacak. ama diğer berzanlar o kadar şanslı olmayabilir. ve benim gibi, berzan gibi sıradan insanlar bu sorunun çözümünü polise, devlete bıraktığı sürece çözülen hiçbir şey olmayacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








