tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2011 Salı

BEN ULRİKE, BAĞIRIYORUM!

adı: ulrike.
soyadı: meinhof.
cinsiyeti: kadın.
yaşı: 41.
evet, evlendim. sezeryan doğumlu iki çocuğum var. evet, eşimden boşandım.
mesleği: gazeteci.
milliyeti: alman.
ulrike meinhof (7 ekim 1934, oldenburg - 9 mayıs 1972, stammheim)


bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. suç? özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklarının gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. her şeyin: beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlarımızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. hukuk devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkes için eşittir. kadının özgürlük ve eşitliğini en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. size teşekkür ederim. beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve duyu organlarımdan yoksun bırakarak beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: gece gündüz. gece hangisi, gündüz hangisi peki? nasıl bilebilirim? pencerenin arasından sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. sessizlik. dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. hiçbir şey! 
 
tümü sessiz ve beyaz. beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz. 

sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem. 

beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz. 

bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir japon balığı gibi çekingenim. sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: onları temizliyorum, yan yana diziyorum... yeniden üzerime yapışıyorlar... yoo, hayır! hayır! onları durdurmalıyım. beni delirtmeyi başaramayacaksınız... düşünmeliyim! düşünmek! işte düşünüyorum.. sizi düşünüyorum. bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçliğini izlerken görüyorum. gösteriye bayılıyorsunuz... direnç göstermemden korkuyorsunuz... benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.

göz alıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk! 

insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. zümrüt yeşili, krom sarısı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.

delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... yanaklara pespembe, gözkapaklarına cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile... 

ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafe barlarda, aşk yaparken yatağınızda bile...

sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... çünkü siz terörün starısınız tek başınıza ve beyninizle... çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... ama daha da beteri: en çöle dönmüş, en kurumuşu. 

beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. cumartesi gecesi, bir restorandaki masanızda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. ah, işte hafif bir hışırtı: kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. masanın üzerine bırakıp gidiyor. kilitliyor. yeniden sessizlik. 

yemek için ne getirdiler? hamburger. bir bardak greyfurt suyu. haşlanmış sebze, bir elma. aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. bıçak yok, çatal yok. sadece çiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. kendi kendimi yok etmeme razı değiller. bu onlara ait bir karar olacak. zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... hatta çok fazla yardımcı olacaklar. temiz bir iş... beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.

kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için her şey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... emir verin. uyuyun, uyuyun almanya'nın ve hatta avrupa'nın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! çığlığım sizi uyandırmayacak... mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: türk, ispanyol, italyan. yunan, arap göçmenler ve tüm avrupa'nın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar... 
 
tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! tritritri, vrommvroomm... mengene! frufrufrufrufluuutttss... pres! paat! matkap! frufrufrufru... motor! popopopo... kazanlar! ploffploffploff... 
 
gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım. 
 
sessizlik yeter artık! kendi kendime gürültü yapacağım: mengene: frufrufru... pres: paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff... 
 
gaz, gaz çıkıyor! öksür: öhö öhö öhöö! 
 
zincir: ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...

yeter, yeter! makineler dursun, susun!.. sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... dinleyin, ne tatlı, huzur verici... ben cennetteyim... gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umurumda bile değilsiniz... asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... mükemmel bir ruh ve beyinle... böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.

şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... hayır, ulrike meinhofu göremezsiniz. evet, kendini astı. hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. hiç kimse. sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. meinhof kendini astı. ama boynunda boğulma izleri yok... boynunda hiçbir morarma lekesi yok... buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... öteye gidin, donun, bakmayın! fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. cesedimi incelemek yasaktır. yasak. düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! evet hepsi yasak! ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptallığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.

cesedim bir dağ gibi ağır... yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.

dario fo

24 Şubat 2010 Çarşamba

MEPHISTO vs. FAUSTUS


yahudi bir anne-babanın çocuğu olan ve holocaust vahşetinden aile dostlarının yanında saklanarak kurtulan macar yönetmen istván szabó’nun başyapıtı mephisto, hırsın bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğinin öyküsü.

film, thomas mann’ın aynı adlı romanının – birkaç ufak farkı görmezden gelecek olursak – oldukça sadık bir uyarlaması. mephisto, “nasıl oldu da kitleler faşist diktatörlüğü desteklediler?” sorusuna bir yanıt verme çabası olmasının yanında mann’ın nasyonel sosyalizm yıllarında çıkarı uğruna siyasi görüşlerini bir kenara bırakıp nazi iktidarının destekçisi haline gelen kayınbiraderi gustaf gründgens’le hesaplaşması aynı zamanda. gründgens’le romanın – ve filmin – ana karakteri hendrik höfgens arasındaki benzerlik, ikisinin de kişisel hayallerini gerçekleştirmek uğruna, ki her ikisinin de hayali mephisto’yu oynamak, çok daha değerli bir şeyi, vicdanlarını, yarı yolda bırakmalarında doruk noktasına ulaşıyor.


ilerleyen yıllarda szabó’nun başka filmlerinde de karşımıza çıkacak olan klaus maria brandauer’in oynadığı ana karakter hedrik höfgen, hamburg’da küçük bir tiyatroda oyunculuk yapmaktadır. yirmili yılların sonunda tiyatroyu geniş halk kitlelerine ulaştırma girişimi, hem aşırı hırslı ve kaprisli karakterinin, hem de sanatsal beklentilerinin yüksekliğinin kurbanı olur. höfgen kötü bir insan değildir, ama sempatik olduğu da söylenemez.

tiyatro aşkıyla siyasi görüşlerini hamburg’un avantgarde sanat ortamında harmanlaması çok da zor olmaz, “proleter tiyatro” yapmaktadır. baş döndürücü bir yükseliş yaşayan nazilere karşı olan tutumunu gizleme ihtiyacı hissetmez. ancak bu ikiliye başarı hırsının eklenmesiyle oluşan gerilim üçgeninde kaybeden önce hayat görüşü, sonunda da vicdanı olacaktır.

bir burjuva ailesinin kızıyla yaptığı evlilik, kısa süre içinde önünde hayalini dahi kuramayacağı kapıların açılmasında altın anahtar işlevi görür. konuk oyuncu olarak berlin’deki büyük bir tiyatroya kabul edilen höfgen, büyük yeteneğinin ve hırsının yardımıyla tiyatronun önce kalıcı bir parçası, sonraysa yıldızı haline gelecektir.

ancak höfgen’in tiyatro sahnesinde zirveye doğru hızla tırmandığı basamaklar ne kadar bir rüyanın gerçekleşmesiyse, hitler’in siyaset sahnesinde en tepeye yaptığı sıçrayış da bir o kadar kabustur. sevgilisi juliette martins’in yerini zengin bir ailenin kızı olan barbara bruckner’in alması, hamburg’daki “halk tiyatrosu”nun berlin’in cafcaflı ortamına yenik düşmesi, höfgen’in başarı uğruna feda edeceklerinin küçük bir parçasıdır yalnızca. karısının nsdap’nin iktidara gelmesinin ardından ülkeyi terketme teklifini “anadilinin bir tiyatrocu için herşey olduğu” gerekçesiyle geri çevirir.

bu noktada filmin bize ne anlatmak istediği artık açığa çıkmaya başlamıştır: “sanat asla sadece sanat değildir.” höfgen, vicdanının kendisine sorduğu bütün soruları aynı yanıtla geçiştirdikçe daha da derine batacaktır: “ben sadece bir tiyatrocuyum.”

kendini sanatın siyasetten bağımsız olduğu yalanıyla uyuturken, zirve yürüyüşünde daha birçok taviz verecektir. goethe’nin faust’unda mephisto rolünde hem kariyerinin, hem de sanatının doruğuna ulaşır. prusya başbakanı (bkz: hermann göring) höfgen’e yine mephisto rolünde hayran olacak ve kanatları altına alacaktır. artık tiyatroculuk kisvesi altında mutlak otoritenin karşısında soytarılık yapacağı günler gelmiştir.

başbakanla ilişkisi ve tüm ilkelerini kariyerine feda etme, vicdanının sesini susturma yetisi höfgen’i devlet tiyatrolarının başına getirecektir. ancak bu rolde de nazi iktidarının bir kuklasından başka bir şey değildir, tek değişen gün geçtikçe daha büyük bir kukla haline gelmesidir. hangi oyunun sahneleneceğini belirleme özgürlüğü yoktur. her anını egemenlerin isteklerini – daha doğrusu emirlerini – yerine getirme zorunluluğunu hissederek geçirir. zirve yolunda vicdan adı verilen yükten kurtulmayı başaran höfgen, zirvede kalmanın da aynı yoldan geçtiğinin farkındadır: diktatörlüğe karşı sesini yükseltmek isteyen bir başka tiyatrocuya yardım elini uzatmayacaktır. ancak yakın bir arkadaşının naziler tarafından öldürülmesi sonucunda ağzını açmaya cesaret eder, ancak başbakan “bir böcek gibi ezilmek istemiyorsa” siyasete bulaşmamasını öğütler: o “sadece bir tiyatrocu”dur. ve “sadece bir tiyatrocu” olduğu için bir böceğe dönüşmüştür...

23 Şubat 2010 Salı

HOWARD ZINN'E SELAM

yakın bir tarihte kaybettiğimiz, savaşların ve iktidarların değil, kurbanları olan sıradan insanların hikayesinin yazarı, amerikalı tarihçi howard zinn’in anısına marx döndü! adlı oyunundan alıntı...


“evet, ‘işçi sınıfının diktatörlüğünden’ söz ettik. bir partinin merkez komitesinin, hatta tek bir adamın diktatörlüğünden değil, işçi sınıfının diktatörlüğünden, yani kitlelerin devleti ele geçirip, devlet gereksiz duruma gelip yok oluncaya kadar kendi kendilerini yönetmelerinden söz ettik.

bakunin, tabii ki, aynı fikirde değildi. bir devlette, hatta işçi sınıfının hakim olduğu bir devlette bile, askeri kurum, polis teşkilatı ya da hapishaneler varsa, onun devletlikten çıkıp tiranlığa dönüşeceğini savunurdu. benimle tartışmayı çok severdi.

onun hakkında bir şeyler duydunuz mu hiç? bakunin. koca anarşist... eğer bir yazar onun gibi bir roman karakteri yaratmış olsa böyle bir kişi gerçek hayatta var olamaz diye itiraz ederdiniz. bakunin’le aramızdaki ilişkiyi sadece ‘geçinemiyorduk’ diye ifade etmek yetersiz kalır. bir zamanlar brüksel’de engels’le birlikte manifesto’yu yazarken ‘marx ve engels kaşarlanmış burjuvalardır’ demişti. ‘özellikle marx.’

kaşarlanmış burjuvalardık. aslında bakunin’le kıyaslarsak herkes burjuvaydı, çünkü o bir domuz gibi yaşamayı seçmişti. ve eğer domuz gibi yaşamıyorsanız, evinizin çatısı varsa, bir piyanoya sahipseniz, taze ekmek yemek ve şarap içmekten hoşlanıyorsanız ona göre burjuvaydınız.

cesaretini takdir ediyorum. tutuklanıp sibirya’ya gönderildi. kaçtı. dünyayı dolaşıp her yerde devrim yapmaya çalıştı. anarşist bir toplum kurmak istiyordu, ama bunu sadece kendi kafasının içinde kurmayı başarabildi. bologna’da bir ayaklanma çıkarmayı denedi ama neredeyse kendi silahıyla kendini öldürüyordu. devrim girişimleri her yerde başarısızlığa uğradı, ama kadınların karşısında başarısızlığa uğrayan bir adam gibi, bu durum onu hep daha fazlasını istemeye teşvik etti.

hiç resmini gördünüz mü? dev gibi bir adam. gri bir şapkayla örtülü kel bir kafa. kocaman bir sakal. gaddar bir ifade. hapishanedeki beslenme programının bir sonucu olarak hiç dişi yoktu. bu dünyada değil de kendi hayal dünyasında yaşıyor gibiydi. parayı taktığı yoktu. parası olduğunda harcar, olmadığında geri verip veremeyeceğini düşünmeden borç alırdı. hiç evi olmadı. ya da şöyle düşünebilirsiniz: bütün dünya onun eviydi. bir arkadaşının evine gittiğinde hemen başlardı; ‘burada kalacağım. yatağım nerede? yiyecek ne var?’ ve bir saat içinde ev sahibi kendisi olur çıkardı.

bir gün akşam yemeğinin ortasında çıkageldi. kapıyı bile çalmak zahmetine katlanmadan. yemeğe vaktinde gelmek adetiydi zaten. her neyse. şaşırmıştık, onun italya’da olduğunu sanıyorduk. çünkü ondan ne zaman haber alsak uzak ülkelerin birinde bir devrim örgütlüyor olurdu. kapıyı menteşelerinden sökercesine açtı, içeri girip, etrafa göz gezdirdikten sonra dişsiz gülümsemesiyle, ‘iyi akşamlar dostlarım’ dedi. ve bir yanıt bile beklemeden masaya oturup soslu eti büyük lokmalar halinde mideye indirdi, biraz da peynir tıkındıktan sonra bardak bardak brendi içti.

‘mikhail, biraz da şarap iç, şarabımız daha bol, brendi biraz pahalı’ dedim.

şaraptan bir yudum aldı ve gerisin geri tükürdü. ‘çok tatsız’ dedi. ‘brendi insanın zihnini açıyor.’

ve her zamanki performansını sergilemeye başladı; nutuk atar, tartışır, emreder, bağırır, tavsiyede bulunurdu. ben öfkelenirdim, jenny de lafını hiç esirgemeden ‘mikhail, biraz dur, sakinleş, odadaki bütün oksijeni tüketiyorsun’ derdi. bakunin kükreyerek güler ve konuşmasına kaldığı yerden devam ederdi.

kafası bütün o anarşizm süprüntüsüyle doluydu. romantik, ütopik ve anlamsız. aslında onu çevremizden uzaklaştırmak istedim ama jenny bu fikrimi gülünç buldu ve ‘neden altı kişiden oluşan devrimci gruplar daima birilerini aralarından atmaya çalışırlar?’ diye sordu.

bakunin yüz farklı kimliğe sahipti. çünkü avrupa’nın her ülkesinde polis tarafından aranıyordu. londra’ya, bizim yanımıza, rahip kılığında geldi. ya da en azından gerçekten öyle göründüğünü sanıyordu. çünkü gerçekten komikti!

bir haftadır bizimle kalıyordu. bir gece sabaha kadar uyumamıştık. içiyor, tartışıyor, biraz daha içiyor ve yine tartışıyorduk, ayakta duramayacak hale gelinceye kadar. aslında ben bakunin’in çektiği nutkun ortasında uykuya dalıp gitmişim. beni uyandırana kadar sarstı ve ‘daha konuşmamı bitirmedim’ dedi. 1871 kışı gerçekten muhteşemdi. komün paris’te iktidarı ele geçirmişti. evet, paris komünü. ve bakunin bu devrimin içine balıklama atladı, kendini tümüyle bu devrime adadı. fransızlar onu anlamıştı. bir de tekerleme uydurmuşlardı: ‘bir devrimin ilk günü bakunin değerli bir hazinedir. ama ikinci gününde vurulmalıdır.’”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...