türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2010 Cuma

DİL OYUNU


toplamda dört dil biliyorum: almanca, türkçe, ingilizce ve çok iyi olmasa da fransızca. farklı dillerle haşır neşir oldukça, dilin düşünce üstündeki etkisini daha iyi gözlemleme şansım oldu. yalnızca kullanılan sözcüklerin değil, dilbilgisinin de insanların düşünme biçimlerine azımsanmayacak bir etkisi olduğunu düşünüyorum. örneğin almanca'daki normal cümle kurgusu "özne-yüklem-xxx"ken, türkçe'de "(özne)-xxx-yüklem" şeklinde olması; almanca düşünen bir insanın eylemi, türkçe düşünen bir insanınsa detayları, çevre koşulları vs. önplana almasına yol açıyor.

belki alman öğretmenlerin, psikologların vs. gözlemlediği türkiye kökenli gençlerin eylemlerinin sorumluluğunu üstlenme konusunda daha çekingen davranmaları fenomeninin de - başka faktörlerin yanında - bu konuyla da bağlantısı olabilir. örneğin ödevini yapmayan alman bir öğrenci, açıklama talep edildiğinde daha çok "canım istemiyordu" ya da "okul umrumda değil" deme eğilimindeyken, türkiye kökenli bir öğrenci daha çok "elektrikler kesildi öğretmenim" yöntemine başvuruyor.

ne yazık ki türkçe hariç bildiğim bütün diller birbirine oldukça yakın. arapça ya da uzakdoğu asya dillerinden birini konuşabiliyor olmayı isterdim. eminim düşünme yeteneğime olumlu etkisi olurdu. öte yandan dört dil biliyor olmak da büyük bir şans tabii. (böyle giderse fransızca'yı tamamen unutacağım, oraya da bir el atmak gerekiyor. ama ne zaman ve en önemlisi nasıl?)

neyse çok kafa ütülemeden işin geyik kısmına geçeceğim. türkçe'deki kimi sözcükler başka dillerde çok alakasız anlamlara geliyor:

kaplan: kaplan, hem almanca'da, hem de isveç ve çek dillerinde roma-katolik kilisesi'nin rahiplik hakkını yeni kazanmış mensuplarına, başka bir rahibin yanında çalıştıkları ilk yıllarında verilen isim. aynı zamanda kaplan adını taşıyan israil'den abd'ye, polonya'dan antarktika'ya dünyaya yayılmış birçok yer var.

armut: armut almanca'da yoksulluk demek ve hem yazılışı, hem de okunuşu türkçe'dekiyle aynı.

ayva: "armut"un almancası var da, "ayva"nın arapçası yok mu? evet, var.

göt: göt kelimesinin almanca'da - benim bildiğim kadarıyla - belirli bir anlamı olmasa da, örneğin göttingen adında bir şehir var. ayrıca emil gött adında bir yazar var.

badem: almanya'nın rheinland-pfalz eyaletinde badem adında bir köy varmış.

berk: tam aynı olmasa da "berg" almanca'da dağ demek.

bok: okunuşu aynı olan bock, hem arzu, istek demek ("hast du bock?" - "bokun var mı?"), hem de çeşitli memeli hayvanların erkeğine verilen bir isim. örneğin: "ziegenbock" - erkek keçi... bock aynı zamanda bir soyad. ve birdirbirin almanca adı "bockspringen" ("springen" atlamak anlamına geliyor.) ayrıca "bockbier" ya da "bock" adında bir bira var ki, rengi de kahverengi olduğundan insanın "bok birası" diye türkçe'ye çeviresi geliyor.

aymer: türkçe'de bir erkek ismi olan aymer, almanca'da "eimer" diye yazıldığında türkçe'dekiyle aynı okunuyor ve kova anlamına geliyor. onyıllarca almanya'da yaşayan dayımın acı kaderidir.

sik: türkçe'de ne anlama geldiğini söylememe gerek yok herhalde, ama okunuşu aynı olan "sick" ingilizce'de hasta anlamına geliyor.

var: "war" almanca'da olmak fiilinin birinci ve üçüncü şahışlar için geçmiş zamanda çekimi.

dil: "dill" almanca'da dereotunun adı.

27 Ekim 2010 Çarşamba

KISA KISA - SON SÖZ


uzunca bir istanbul ziyaretini sonlandırıp "memleket"e, nürnberg'e döndüm. çeyrek asıra yakın yaşadığım istanbul'da üç hafta geçirdim, son günlerde nürnberg'e dönme arzusu ruh halimi belirlemeye başladı. bunu da, insanın hayatının "normalite"sinin ne kadar hızlı değiştiğine dair bir ilginçlik olarak kaydedelim.

istanbul'da birçok eski dostu görebildim. hem geçirdikleri dönüşümü, hem de aynı kalan özellikleri gözlemlemek ilginçti. eski dostların yanında almanya'da olduğum sürede gelişen internet tanışıklıklarını gerçek hayata taşıma şansına eriştim: los lunes al sol'un "daimi konuk yazar"ı gand, blogda da güneşli pazartesiler hakkında bir yazısını yayınladığım hemzemin.net'ten fikir, antidoto, kiya ve daha birçok isimle muhabbet ettik.

tabii görmek isteyip de göremediklerimin sayısı - her zaman olduğu gibi - görebildiklerimden çok oldu. herhalde üç günlüğüne de gelsem, üç aylığına da bu durumda değişen bir şey olmayacak. her istanbul'a gelişimde zaman ayırıp görüşemediğim, bana bozulan arkadaşlarımın sayısında bir artış oluyor. hiç gelmeyinceyse kimse bozulmuyor. böyle devam ederse çözüm istanbul'u tümden boykot etmekte.

"apaçi", "çemkirmek" gibi sözcükler eskiden yoktu, şimdi varlar. hayat ne kadar boktan gelişiyorsa, dil de o kadar boktan gelişiyor. biri fildişi kulelerinde türkçe'yi korumayı ve "güzelleştirme"yi hedefleyen tdk ve şürekasına kulelerinden çıkıp hayatı güzelleştirmeye dair bir şeyler yapmaları gerektiğini anlatsın lütfen...

dildeki dönüşüm kuşkusuz "apaçi" ve "çemkirmek"le sınırlı kalmamış. dev bir inşaat alanı olarak düşünülebilecek istanbul'da "kentsel dönüşüm", "mutenalaştırma", "nezihleştirme" vs. kavramlar da solun siyaset diline girmeye başlamış. "kentsel dönüşüm" tartışmalarının tophane saldırısının ardından yoğunlaşmaya başlamış olması da ilginç bir gelişme: bir yandan express ve bir+bir'de sanatçıların, hatta alternatif sanatçıların bu süreçte oynadıkları rolün de mercek altına alınması olumlu örneğin, diğer yandan yalnızca insanların yaşadıkları mahallenin pahalılaşması sonucu yapısal bir zorla şehrin dışına itilmeleriyle açıklanamayacak bir şiddetin meşrulaştırılması tehlikesi de yok değil. ne zamandır nürnberg'de yaşadığım mahallenin, gostenhof'un yaşadığı dönüşüme dair yazmak istiyordum, fırsat olmamıştı. mümkün olursa önümüzdeki günlerde yaşadığım sokakta heykel ya da resim satın almanın domates ya da ekmek almaktan daha kolay hale gelmesini, çok değil birkaç yıl önce ödediğim kiranın dahi bugün hayal haline gelmesini - belki de istanbul'la paslaşarak - yazacağım.

kitlesellik açısından bir gözlem yapma şansım olmadı, ama solun türkiye'de gündemi belirlemek, insanların yaşamına temas etmek anlamında bu kadar güçsüz olduğu bir dönem hatırlamıyorum. umarım bu "bitiş" yeni bir başlangıcın, dogmatik olmayan bir solun doğumunun habercisidir. bu konuda almanya'dan umut etmekten başka yapabilecek fazla bir şeyim yok ne yazık ki...

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ORHAN PAMUK'U ELEŞTİRMEK


öyle "ben kara kitap'tan sonrasını okumadım" diye afra tafra yapacak kadar eski bir orhan pamuk okuru değilim. ilk okuduğum romanı yeni hayat'tı, ancak 90'lı yılların ortalarında, gerçekten ünlü olduğunda tanımıştım pamuk'u.

türkçe öğretmenimin kitabı elimde gördüğünde türkçe'yi kötü kullandığını söylediğini hatırlıyorum, ki bu eleştirisinde yalnız da değildi. orhan pamuk'un yazar olarak ünlenmesi edebiyat camiasının neredeyse tamamının eleştirileriyle kol kola gitmişti. yeni hayat'ta o dillere dolanan türkçe bozukluğu gözüme çarpmamıştı; bilmiyorum, daha o zamandan hataları abartıldığından, kitle psikolojisiyle üstüne çullanıldığından mı, yoksa benim kendi türkçem'in de yetkin olmamasından mıydı...

hayatımda hiçbir zaman gerçek anlamda orhan pamuk okuru olmadım, ama şimdi dönüp baktığımda masumiyet müzesi ve öteki renkler hariç bütün romanlarını okuduğumu görüyorum. edebiyat eleştirmeni değilim, ki kendi çapımda eleştirel bir okumaya da tabi tutmadım eserlerini. ama aklımda dili kullanışı kurgulama yeteneğinin arkasından topallayan bir yazar kalmış. ama bu pamuk'un türkçesi'nin yalnızca "mükemmel" ya da "büyüleyici" olmadığı anlamına gelir, daha fazlası değil. ki bir yazarın dille oynama yeteneğinin hikaye kurgulama yeteneğinden daha az gelişmiş olmasına birbirinden alabildiğine farklı iki yönden yaklaşılabilir: ya kolunuzu dimdik uzatıp, işaret parmağınızı dilin biraz hoyratça kullanılmasına doğrultur, ortalığı velveleye vermek için avazınız çıktığı kadar bağırırsınız; ya da türkçesi pamuk'tan hiç de daha iyi olmayan sayısız yazarın şişinerek gezindiği bir edebiyat camiasında kurgu yeteneğinin neresinden baksanız en azından kalburüstü olduğunu farkedersiniz.

kar ve benim adım kırmızı'yı almanya'ya geldikten sonra almanca okudum. ve ne yalan söyleyeyim, orhan pamuk'u çevrildiği dilde okumanın, yazdığı dilde okumaktan daha az "hırpalayıcı" olduğunu keşfettim.

macarca başladığı edebiyat macerasını almanca sürdüren ve hayatının son yirmi yılında ingilizce yazarak sonlandıran macaristan doğumlu avusturyalı yazar arthur koestler, okur kitlesi anadilinin yaygınlığını katlayan her yazarın eserlerinin çevrileceğini hesaba katarak yazmak zorunda olduğunu söylemişti. bugün orhan pamuk'un edebiyat "başarı"sının da türkçe'yi nasıl kullandığından çok, romanlarının belirli dillere iyi çevirmenler tarafından çevrilmesine bağlı olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok.

ilber ortaylı adana'da düzenlenen bir konferansta şöyle konuşmuş:

"kaleme aldığı bir eserde şöyle bir ifade geçiyor:
'imam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu.'
bu toplumun gerçeklerini, inançlarını bilen her insan bilir ki, bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. saat ayrı, vakit ayrı bir kavramdır. camilerde balkon yoktur, minarenin şerefesi vardır. ezanı da imam okumaz müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz içeriden okur.
bu örnekle de sabittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar."


ilber ortaylı için "doğru şey"in ne olduğunu bir kenara bırakıp, doğrudan örneğin kendisiyle ilgilenelim. (tabii örneklenen cümle gerçekten orhan pamuk'tan alıntıysa) pamuk'un cümlesi, hayatında hiçbir camiyi içeriden görmemiş olduğunu gösteriyor belki (ki bu da benim açımdan yerilecek bir şey değil, benim de bir camiyi içerden görmeye en yaklaştığım an ayasofya'yı gezmemdi), ama türkiye'nin toplumsal yaşantısını tanımak yalnızca ezanı imamın değil de müezzinin okuduğunu bilmek midir? "toplumun gerçekleri"ne neden cuma namazına gitmek dahildir de, örneğin kadıköy sahilinde şarap içmek değildir? ya da üniversitenin tuvaletinde sevişmek? merter'de müşteri kovalayan travestiler? bir toplumun bir "gerçekliği" mi vardır?

orhan pamuk da istanbul'da doğup büyümüş bir insan olarak kendi içinde yaşadığı "gerçekliğe" hakimdir kuşkusuz - her ne kadar camiye giden insanınkinden ya da benimkinden farklı bir gerçeklikse de bu. pamuk'un istanbul burjuvazisinin "gerçekliği"nde büyüdüğünü okurun gözünün içine sokan istanbul - hatıralar ve şehir'dir herhalde. (kitabı okuduktan sonra "bu mu lan istanbul?" diyip istanbul anılarımı yazma isteği uyanmıştı içimde.)

bir dili "kusursuz" kullanabilmek için "imam" yerine "müezzin", "balkon" yerine "şerefe" (ben özellikle bu kelimeyi çok sık kullandığımdan iyi bir yazar kabul edilebilir miyim acaba?) yazmak gerekiyor. ama insan bu tür şeyleri sorar, öğrenir. "toplumun gerçekleri"ne doğrudan temas etmek bir zorunluluk değil bu noktada. yoksa genelevde geçen bir hikaye yazacak her insan için altı ay pezevenklik yapmak zorunlu bir eğitim süreci olurdu. (pamuk'un romanları başka dillere çevrildiğinde söz konusu hataların ve benzerlerinin o dilde karşılığı olmayan kelimeler nedeniyle silinecek olması da cabası.)

orhan pamuk'da eleştireceğim birçok özellik var: romanlarına sinmiş dışarıdan, daha doğrusu yukarıdan bakma kültürü, hikayelerinin okunup iz bırakmadan insanın hafızasını terketmesi, ününe kıyasla hiçbir "usta işi" eser ortaya koyamamış olması, bu liste uzar gider. ama ben orhan pamuk'u eleştiremiyorum...

spiegel'e verdiği, faşist bir linç kampanyasını tetikleyen ropörtajın çok öncesinde edebiyat camiasında başlayan "harcama" kampanyası - ki edebiyat camiası kendini dışarıya göstermeye çalıştığından çok daha sefildir, bu tür kampanyalar sanatsal kriterlerden çok kimin "ağır abi" olacağına dair mücadelelerdir, sonrasında "malum olaylar" ve her eleştirinin gittikçe artan biçimde yanlış insanlarla omuz omuza durmak anlamına gelmeye başlaması...

benim doğduğum topraklarda ermeniler katledildi, bugün hala kürtler öldürülüyor, bütün bunların "emperyalistlerin propagandası" olduğunu iddia edenlerin bıyıkları aşağıya sarkan kesimi pogrom girişimleri için eline geçen hiçbir şansı kaçırmıyor. ve orhan pamuk - bence - ortalama bir yazar.

oh be, içimde kalmıştı!

28 Haziran 2010 Pazartesi

AKLIMA GELENLER - KISA KISA


blog yazmaya karar vermemde mustafa konur'un blogunun etkisi oldu, onu okumadan önce - diğer bloglara karşı önyargılı olduğum ve okumadığımdan olacak - sanki blog sığ bir günlük gibi kullanılacak ya da geyik yapılacak, mainstream görüşlerin tekrarlanmasına hizmet edecek bir alanmış gibi geliyordu. mustafa konur'un blogunu şans eseri okuduktan sonra fikrim değişti.


bloga adını verirken hiç düşünmedim, aslında bir çırpıda isim vermek pek becerebileceğim bir şey değildir, ama los lunes al sol (güneşli pazartesiler) benim için açık ara dünyanın en iyi filmi olduğu için zorlanmadım. (filmi anlatan bir yazı yazacaktım aslında, ama yazıyı gereğinden fazla önemsediğimden üstümde baskı oluştu, yazamadım. bekleyin, çok büyük ihtimalle bu konuda da bir gelişme olacak. o zamana kadar siz de filmi izleyin!)


blog yazmama neden olan birden fazla neden vardı, zaten ilk yazımda da anlatmıştım bunu, ama ağır basan kesinlikle türkçe bir şeyler karalama ihtiyacı oldu, çünkü ailemle haberleşme ve döner alma dışında hiçbir alanda türkçe kullanamıyorum. dolayısıyla türkçem gittikçe köreliyor. biraz biraz okuyarak da gidermeye çalışıyorum bu sorunu, ama yazmanın işlevi daha farklı, zira okuyarak daha çok pasif kelime hafızamı taze tutmuş oluyorum.


hakkında yazmayı düşündüğüm şeylerin bir listesini yapıyorum, şu anda liste inanılmaz uzadı. hepsini yazmam sanırım imkansız. (siz bir de edinmeyi düşündüğüm kitapların listesini görün, hepsini alsam ne zaman okurum bir fikrim yok, onu da geçtim şu andaki ekonomik durumumla sadece o kitapların parasını karşılayabilmek için 10-15 yıl çalışmam gerek.)


profil resmimde kafama tuvalet kağıdı sarılı. elimdeki kitabi - kafamın tuvalet kağıdınana sarılı olmasında oynadığı rol büyük olduğundan - anmadan geçemeyeceğim: paco ignacio taibo II'nin che guevara biyografisi. taibo, che'yi kahramanlaştırmadan, efsane che'yi değil, insan che'yi anlatma iddiasıyla yola çıkmış bu kitabı yazarken. sonuçta elimde tuttuğum yine de bir efsaneydi, ama insani bir efsane.


tuvalet kağıdını kafama saransa ben kendim değilim. kitabı aralıksız okuma arzum, kendisiyle hiç ilgilenmemem, nadiren ağzımı açtığımda söylediklerimin ya che ya da taibo hakkında bilgiler ve yorumlarla sınırlı olması ve ısrarla - daha önceden birlikte gideceğimize söz verdiğim - konsere gitmeyi reddetmem sonucunda cinnet geçiren sevgilim sarmaladı kafamı tuvalet kağıdıyla. amacı, rahatsız olup kitabı bir kenara bırakmam, bu sayede ortaya çıkan iletişim aralığında beni konsere gitmeye ikna etmekti. ve benim kararlı direnişim sonrasında bu anı resmederek tarihe kaydetme gereksinimi duydu.


yazdığım yazılar arasında en çok hoşuma gidenler, aynı zamanda en az okunanlar oldu. nasıl "ben" olduğuma dair, buchenwald ve "geri dönmek" hakkında yazdıklarım belki kuralı bozmayan istisnalar olarak anılabilir. oysa benim yazarken en çok keyif aldığım yazılar, berlin'de bay e'yi ziyaret ettikten sonra kreuzberg ve neukölln izlenimlerim ve bir siyaset felsefesi seminerine katılmak için gittiğim passau'yu anlatan yazımdı... bakın o kadar link de verdim, utanın da okuyun bari...


bir kere "porno" kelimesini "tag" olarak koydum, blog tıklama patlaması yaşadı. reklam aldığı için vs. tıklamalardan çıkar sağlayan bir insanın dağı taşı "porno", "big tits", "liseli kızlar" gibi kelimelerle donatmasının tıklamalar üstünde atom bombası etkisi yaratacağına kanaat getirdim böylece; ama insanın derdi "tıklanmak" değil de okunmak olunca bir anlamı yok tabii... (bir ara pornografi hakkında da yazmak istiyorum, ama bakalım ne zamana kısmetse artık.)

16 Haziran 2010 Çarşamba

AKSAN - ZE GERMANS


istanbul erkek lisesi'nde okuduğum sekiz yılda - birkaç dersi dışarıda tutarsak - kesinlikle berbat bir öğrenciydim. din, benden gibi herkesin zorunlu olarak 5 aldığı dersleri elbette saymıyorum.

ortaokula, daha doğrusu hazırlığa başladığımda hala 10'luk not sistemi uygulanıyordu, sanırım bir, belki de iki sene sonra 5'lik sisteme geçildi. böylece dersten geçme sisteminin yerini de ortalamayla sınıf geçme almış oldu. ilkokuldaki 5'lik sistemin yerine 10 üzerinden notlandırılmayı kafamda büyümekle birleştirdiğimden olacak, pek sevinmemiştim bu değişikliğe. oysa sınıf geçme sistemindeki bu değişikliğinin hayatım üstündeki etkisinin büyüklüğü kısa sürede ortaya çıkacaktı: 4-5 kırıklı karnelerle sınıf geçmenin formülünü bulacaktım. ingilizce-almanca-türkçe notum 5 olduğu sürece kimse beni sınıfta bırakamazdı. eğer bu değişiklik yaşanmamış olsa istanbul erkek lisesi'ndeki berbat öğrenciliğimin sekiz değil, dokuz-on yıl sürmesi işten bile değildi.

neden oldu, nasıl oldu bilmiyorum, sanırım hiçbir zaman da öğrenemeyeceğim, ama kendimi bu konuda başka insanlarla karşılaştırmaya başladığım yaştan beri dillerle aramın oldukça iyi olduğunun farkındayım. dilbilgisini mantıklı bir bütün olarak kavrayabiliyor, yeni sözcükleri kolayca öğrenebiliyor ve - belki de yabancı bir dili konuşurken "yabancı kalmamak" için en önemli kriter olan - aksan değişikliğini yapabiliyorum.

almanca konuştuğumda alman olmadığımı anlamak zor. sonuçta insanın anadilinden gelen aksanını ortadan kaldırması yaratıcılıktan uzak, tamamen taklite dayanan bir eylem. duyduğunu duyduğun şekilde söyleyeceksin. işin garibi, bunun korku filmlerindeki, fantastik filmlerdeki medyumların yetenekleri hakkında söyledikleri cinsten iki ucu keskin bir bıçak olması.

yaptığım bilinçli bir taklit olmadığından, aşmamak gereken sınırın ötesine geçiyorum. almanca konuşurken "istanbul"u alman gibi, türkçe konuşurken "berlin"i türk gibi söylüyorum mesela. ingilizce kelimeler serpiştirmece de bir garip oluyor; almanca konuşurken ingilizce kelimeleri de alman aksanıyla söylüyorum.

"durdurulamaz" taklit yeteneğim, dağlar tepeler aştı, gitmesini hiç istemediğim yerlere ulaştı: mesela ingilizcem zamanla yandan yedi; zira amerika'dan edindiğim "amerikanca" konuşma alışkanlığım okuldaki "british english"çiliğin ve almanlar'ın en iyi ingilizce'yi ingilizler'den sonra kendilerinin konuştuğuna dair anlamsız inancının yarattığı baskının etkisiyle karman çorman oldu. türk-ingiliz-amerikan-alman karışımı bir aksan çıktı ortaya. istemsizce aksanları benimseme ve kullanma alışkanlığım sürdüğü sürece bu son derece kişisel aksandan kurtulmamın da amerika'da geçecek birkaç aya bakacağını da biliyorum, ama amerika nere, ben nere...

fransa'da kaldığım birkaç ayda orta hallice fransızca öğrendim (üstünden geçen üç yılda da süper unuttum gerçi); fransız gibi konuşacak kadar olmasa da, lisede beş yıl fransızca öğrenmiş sevgilimin telafuz hatalarını düzeltecek kadar ustalaştım. ama benimle konuşan ne kadar fransız varsa, aksanım nedeniyle alman olduğuma kanaat getirdi bu "üstün başarı"ya nasıl vakıf olduğum da benim için hayat boyu bir gizem olarak kalacak.

keşke bir açma-kapama düğmesi olsaydı bu yeteneğin; yıllar önce basmıştım üstüne... almancam'ı almanlaştırmak konusunda o kadar abarttım ki işi, nürnberg'de geçirdiğim sürede almanlaşmanın ötesine geçip nürnbergli gibi konuşmaya başladım, trabzon'da türkçe öğrenen gürcüler'e döneceğim birkaç yıl daha burada yaşarsam...

14 Şubat 2010 Pazar

İLK YAZI

insanın ne kadar söyleyecek sözü olursa olsun, ilk neyi söyleyeceğine karar vermesi ne kadar da zor. şu anda karaladığım harflerle bir blog hikâyesi başlamış oluyor; belki uzun bir romanın ilk sayfalarını yazıyorum, belki de iki üç bir şey yazdıktan sonra bir daha dönüp bakmayacağım...

türkçe'yle olan ve geçmişte biriktirdiğim arkadaşlarımla olmayan ilişkim bu blog'un doğuş hikâyesi. belki de bu yüzden türkçe'yle aramdaki - gittikçe silikleşen - bağı ve arkadaşlarımın eşekliğini anlatmak en uygun başlangıç.

istanbul'da doğdum, büyüdüm, başka diller öğrensem de kendimi türkçe ifade ettim, annemle de türkçe konuştum, ilk sevgilimle de. haliyle de "seni seviyorum"la "I love you", "devrim"le "revolution" arasında hep bir fark oldu benim için. buna bir de türkçe'nin benim için hayat karsısında bir silah olması (kendimi bildim bileli çevremde gözle görüp elle tutabildiğim her şeye karşı okudum, yazdım, konuştum.) eklenince anadilimin hayatımda oynadığı - daha doğrusu oynamış olduğu - rol biraz daha açıklığa kavuşuyor.


macar yönetmen istván szabó'nun bir tiyatrocunun kariyeri uğruna vicdanının sesini bastırarak faşizmin suç ortağı olmayı kabullenmesini anlatan mephisto'sunda ana karakter hendrik höfgen'in nazilerin iktidara gelmesinin ardından almanya'yı neden terk etmediği sorusuna verdiği cevap filmi izlediğimde bir daha çıkmamak üzere aklıma kazınmıştı: (aklımda kaldığı sekliyle yazıyorum) "ben tiyatrocuyum, almanca konuşabildiğim sürece sahnede olabilirim, yurtdışındaysa yalnızca bir hiçim." istanbul'da yapacak bir şeyim kalmadığına karar verdiğimde, türkçe'yi terk etmek beni en çok zorlayan, o güne kadar biriktirdiğim her şeyi terk edip gitme kararımı geciktiren düşünce olmuştu. höfgen'in kendi küçük hayallerini gerçekleştirmek için ruhunu "şeytan”a (nazilere) satışının anlayış gösterilecek hiçbir yanı olmasa da, dille aramdaki bağ anlamında dönemsel bir ruh ikizliği yaşadım kısacası kendisiyle. (işte böylece mephisto hakkında yazmak da farz oldu.)

neyse, hendrik höfgen kaldı, bense gittim sonuçta. ve yıllar geçti, asla unutmayacağınıza söz verdiğiniz sevgilinizin hayalinin gittikçe silinip gitmesi gibi, benim türkçe'yle aramdaki bağ da yaşamımdan çıkmaya başladı. hayatıma istanbul sonrası giren hiçbir şey türkçe olarak girmedi. bir şey hakkında türkçe mi, yoksa almanca mı daha iyi, daha rahat konuşup yazabileceğim o şeyin hayatımın hangi dönemine ait olduğuyla ilişkili artık.

bugün dönüp de hayatımın son yıllarına baktığımda, istanbul'daki ben'in olabileceğine asla inanmayacağı bir şeyin gerçekleştiğini görüyorum: "ich liebe dich" demek benim için - sanırım - "seni seviyorum"dan daha fazla şey ifade etmeye başladı. ve ben türkçe iki haftada bir annem-babamla telefonda konuşup, haftada bir döner ısmarlayıp, almanca postyapısalcılık, küreselleşme ya da hegel hakkında konuşup yazıyorum. iste bu blog "kader"e isyan ve eski sevgiliyi anmak için hayatıma kattığım bir yenilik.


blog yazmaya karar vermemin bir diğer nedeni - yukarıda da yazdığım gibi - arkadaşlarımın eşekliği. (tabii, bir insan "bütün arkadaşlarım eşek" diyorsa bu olsa olsa kendi eşekliğine işaret ediyordur.) yıllarca birlikte yediğim içtiğim, sayısız boktan duruma birlikte girip çıktığım arkadaşlarımla aramdaki ilişki aramızdaki 2500 kilometrenin kurbanı oldu. artık ne benim aklıma geliyor onları aramak, ne de onlar bir dertleri olduğunda benimle konuşma ihtiyacı duyuyor. kendimi önceleri ilişkiyi sürdürmeye çalışan taraf olarak kısmen aklayıp, suçun çoğunu onlara havale etmek kolayıma geliyor herhalde, ama o kadar mektup yazdık be kardeşim, bir hayvan da cevap yazsın...

budur yani bu blog'un hikayesi, biraz türkçe yazıp, biraz da bizim eşeklere yazdıklarımı okutturmak. fazlası da yanıma kar kalır artık...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...