müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2012 Cumartesi

ULTRA ANTIFA



   

2010'da st. pauli'nin 100. yılı dolayısıyla yapılan konserde hannover denizciler korosu tribünden ezgiler söylüyor. koro toplamda üç tezahuratı seslendirse de, ne yazık ki almanca bilmeyenler yalnızca ilkinin çevirisi ile yetinmek durumunda:


eller yukarı, bu bir soygundur.
eller yukarı, bu bir soygundur.
bugün her yerden geliyoruz.
evet, biz buradayız, ultra antifa!

duman arkamızda yükseliyor.
bütün tribün st. pauli diye bağırıyor.
evet, biz buradayız, ultra antifa!

4 Kasım 2011 Cuma

WIZO - RAF


deutsch-punk grubu wizo'nun raf şarkısı. aşağıya şarkının sözlerinin türkçe çevirisini koydum ki, anlayın, seviyorsak bir nedeni var. ve bir ihtimal punk'ın içerikten yoksun olduğu önyargısı hafiften sallansın tahtında.



daha küçük birer veletken
fazla bir şey bilmezdik
ama raf - polis oynamayı severdik
ben hiç polis olmak istemedim
çünkü polisler yalnızca pisliktir
terörist olmayı tercih eder
ve her şeyi havaya uçururdum
ve okuldaki sırama bir raf yıldızı kazıdım
şişko domuz müdürümüz öfkeden neredeyse patladı
kızıl ordu fraksiyonu - harika bir gruptunuz siz
kızıl ordu fraksiyonu - ben sizi hep süper buldum
ne yazık ki size katılmak için daha çok küçüktüm
yine de daha o zamandan kalbim kızıl ordu fraksiyonu için atardı
raf ne yazık ki neyin hayalini kurduğunu anlatmayı beceremedi
teori entellektüel ve karmaşıktı
onun için savaştıklarını
küçük adam asla tam olarak anlayamadı
böylece devlet onları halk düşmanı ilan ederek tecrit edebildi
raf denince kodamanlar altlarına sıçıyordu
onları her gece kovalayan kabuslarıydı

20 Şubat 2011 Pazar

DRESDEN 2011


avrupa'nın en büyüğü olan dresden nazi yürüyüşü, geçen yılın ardından bu yıl da 10 binin üzerinde insanın nazilere geçit vermemek için dresden caddelerini tıkaması sonucu engellendi.

naziler, abd'nin ikinci dünya savaşı'nın sonunda dresden'i bombalayarak çoğunluğu sivil 25 binden fazla insanın öldürmesini bahane ederek, 3. reich'ı ikinci dünya savaşı'nı başlatan faşist ve militarist bir devlet değil, emperyalizmin kurbanı olarak göstermeyi amaçlıyor. yürüyüş, nazilerin almanya'daki diğer büyük yürüyüşlerinin önüne geçilmiş olması nedeniyle, son birkaç yıldır gittikçe büyümüş ve avrupa çapında katılımla her yıl binlerce naziye ev sahipliği yapar hale gelmişti.

bu yıl da polisin antifaşist eylemcilere karşı yoğun şiddet uygulamasına ve nazileri korumasına (örneğin 300 nazi alternatif yaşam projesi "praxis"e saldırırken izlemesine) rağmen sonuç değişmedi. herhalde naziler de yürüyemeyeceklerinin büyük ölçüde farkındaydı ki, birçoğu evlerinde kalmayı tercih etti. dresden'e gelen 2500 naziden ancak 600'ü bir araya gelerek yürümeye başladı, ancak yürüyüşleri birkaç yüz metreden öteye gitmedi.

geçen sene olduğu gibi bu sene de karen eliot & the antifa swingers'tan gelsin...

26 Ocak 2011 Çarşamba

KISA KISA: ÇILDIRMAYA AZ KALDI

bu resim de pek derli toplu kaçtı, durum aslında bundan çok vahim...

güneşli pazartesiler'i düzenli takip edenler, bu ay yazma yoğunluğumda bir düşüş olduğunun farkına varmışlardır tahmin ediyorum. efendim, tezimi vermeme üç kaldı, o yüzden bloga fazla zaman ayıramadım. kitapların, makalelerin arasında kendimi kaybetmiş, bilgisayarın başında yazmaktan, yazdığımı silmekten, sonra tekrar yazmaktan farklı bir bilinç düzeyine erişmiş durumdayım. (siz dünyadaki okurlarıma: o bilinç düzeyinin adı "nirvana" değilmiş, boşa kasmayın, sonra hayal kırıklığına uğrarsınız.)

bir düşünürün hakkında yazmak için çalışmalarına yoğunlaşırken fazla derine dalıp vurgun yeme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsam, düşünüre karşı bilinçdışı bir kin geliştirmeye başlıyorum. hayır, habermas hakkında yazarken sorun olmuyordu, zira kendisi zaten sevilecek bir varlık değil, ama castoriadis'e ayıp oldu. yirminci yüzyılın en kendine özgü düşünürlerinden biri ve hem marxizm eleştirisi, hem de geliştirdiği "otonomi tasarı"sı, en azından dikkatle okunmayı ve - kendi kendine de olsa - tartışılmayı hakediyor. (demiştim ben farklı bir bilinç düzeyine eriştim diye, işte böyle, artık kendi kendimle tartışır oldum...)

tunus'ta ve mısır'da olanları heyecanla takip ediyorum (daha doğrusu etmeye çalışıyorum tezimin izin verdiği ölçüde); yaşananlar ve potansiyel sonuçları hakkında klavye tıklatmak isterdim. ama hayat koşulları izin vermedi, kısmet artık bir dahaki büyük ayaklanmaya. (yeni eriştiğim bilinç düzeyinden gelecekte olan ayaklanmaları öngörebiliyorum...)

dünyaya yukarıdan bakabileceğim, zamanın ve mekanın ötesinde bir yere erişme fantazisi aklıma nedense sezen aksu'nun "haydi gel benimle ol" şarkısını getirdi, herhalde "oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize" dizesi nedeniyledir...



mektubumu bitirirken büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. anneme, babama söyleyin, merak etmesinler, yine normale dönüp "ben" olacağım...

14 Ocak 2011 Cuma

JON LAJOIE


jon lajoie, benim hip hop yıldızım! ve - benim gibi - hip hop klişeleriyle barışması mümkün olmayan insanların hiphop yıldızı olmaya aday. lajoie, aslen bir müzisyen değil, komedyen ve oyuncu. kanada televizyon ve radyolarında aralarında bir "arkası yarın"ın da bulunduğu binbir çeşit programda rol almış. ancak kanada dışındaki ününü hiphop parçalarına borçlu.

lajoie'yı ilk "guns don't kill people, I kill people with guns"la ("silahlar insanları öldürmez, ben insanları silahlarla öldürürüm") tanıdım. kendini "mc vagina" olarak tanıttığı parçada hiphop klişelerinden, "gerçek bir erkek" ve tehlikeli bir gangster imajını ve o kadar abartıyor ki, normal bir hip hop parçasında - eğer amacınız bilinçli-bilinçsiz verilen mesajları incelemek değil, yalnızca müzikten keyif almaksa - arada kaynayacak bu motifler dinleyicinin gözüne (ya da kulağına mı demeliydim?) sokuluyor: "I buy a lot of expensive things, because I have a lot of money. you can't afford a lot of expensive things, because you don't have a lot of money. haha, you want these expensive things, but you can't afford them. that means that you're not cool, because you're just a poor person." ("ben bir sürü pahalı şey alıyorum, çünkü benim çok param var. siz bir sürü pahalı şey alamazsınız, çünkü sizin çok paranız yok. haha, siz de o pahalı şeyleri istiyorsunuz, ama alamazsınız. 'cool' değilsiniz, çünkü fakirsiniz.") ve devam ediyor: "stupid poor people, stupid poor people, you can't even afford food" ("aptal fakir insanlar, aptal fakir insanlar, yiyecek alacak paranız bile yok")...



 jon lajoie'nın tek parçayla ünlendikten sonra tarihe gömülenlerden olduğuna karar veriyordum ki, "show me your genitals"ı ("bana cinsel organını göster") keşfettim. lajoie, "show me your genitals"la hip hop'un "gerrrçek errrkek"lere dair bir şey olduğunun altını daha bir kalın çiziyor: "no, I don't have feelings, because feelings are gay" (hayır, duygularım yok, çünkü duygular eşcinseller içindir") ya da "women are good for three things: cooking, cleaning and vaginas." ("kadınlar üç şey için iyidir: yemek pişirmek, temizlik ve vajinaları.") lajoie'nın parçalarında, anaakım hip hopçuların tercih ettiği argo karşılıklarının yerine, neredeyse "tıbbi" bir dil kullanılarak "vagina", "genitals", "penis" gibi sözcüklerin tercih edilmesi, anaakım hiphop'un cinsiyetçi dilini gözler önüne seriyor.




jon lajoie'nın tek bulaştığı hip hop değil, paul mccartney'den ("blackbird") coldplay'e, radyo kanallarının müzik yapımcılarının çıkarları doğrultusunda yayın politikalarını belirlemelerinden ("radio friendly song") 90'ların "boy band"lerine ("pop song"), anaakım medyanın aptallaştırıcı etkisinden ikiyüzlülüğüne ("michael jackson is dead") birçok konuya müzik yoluyla sataşıyor.

lajoie, stand-up şovuyla şarkılarını sahneye taşıyacağı bir avrupa turnesi yapacağını açıklamış. kim bilir, yolu belki sizin yaşadığınız şehre de düşer... (güneşli pazartesiler'i amerika'dan okuyanları "adam" yerine koymamış oldum böylece. ama onlar için lajoie'dan bir alıntı gelsin: "it's not about what your country can do for you, it's about what your country can steal from other countries.")

9 Ocak 2011 Pazar

DÜNYA SENİNLE DAHA GÜZEL!


70 yıl barış, 70 yıl kardeşlik, 70 yıl adalet, 70 yıl vicdan.... joan baez 70 yaşında...

esmer teni nedeniyle dışlanan, diğer çocukların oynamak istemediği bir kız çocuğu. çocukluğunda tanıştığı ırkçılığı asla unutmayacak bir kız çocuğu. iskoçyalı annesinin değil, meksikalı babasının rengini almış bir kız çocuğu, sanki daha doğarken hep dışlananların, kaybedenlerin, ezilenlerin yanında olacağını anlatmak ister gibi.

quaker anne-babasından inançlarını değil, ama toplumsal adalet duygusunu ve şiddetten nefret etmeyi; çocukluğuna eşlik eden klasik müziği ve piyanoyu değil, ama müziğe olan aşkını aldı. 8 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği konserde dinlediği pete seeger'ın etkisiyle gitara vuruldu. 1957 yılında ilk gibson'ını eline aldığında çoktan martin luther king'in sesini duymuş, çocukluğundan beri yaşamına eşlik eden ırkçılığın kader olmadığını kavramış, şiddete karşı nefretini savaş karşıtı eyleme dönüştürmüştü. 16 yaşında öğrendiklerini bir daha unutmadı. nedensiz değil "forever young"ın joan baez'e yetmişinde ilk günkü kadar yakışması...



yaşam, baez'e kendini tanıtmaya devam etti: 16 yaşındayken okuldaki atom saldırısı tatbikatına katılmayı redderek, sığınağa gitmek yerine sınıfta kalarak kitap okumayı seçtiği için cezalandırılan genç joan'ın hayat bilgisi, güzel bir dünya uğruna verdiği mücadele mahpuslukla ödüllendirildiğinde daha da pekişecekti kuşkusuz.

martin luther king'in "I have a dream" diyen sesinin washington'da yankılandığı gün, joan baez, king'in hayalinin gerçek olacağını haykırıyordu: "we shall overcome"!




joan baez bir kez daha "biz kazanacağız" dediğinde berkeley'de akademik özgürlükler için mücadele eden öğrencilerin yanındaydı. ya da kaliforniya'da césar chávez önderliğinde haklarını arayan göçmen tarım işçileriyle omuz omuza kavga veriyordu.

1963'te vietnam'daki emperyalist savaşa karşı vergi boykotu kampanyasına destek verip, vergisinin yüzde altmışlık bölümünü ödemeyeceğini açıkça duyururken, aynı zamanda konserlerinde de abdli genç erkekleri askerden kaçmaya ve vicdani redde davet ediyordu.  savaş karşıtı harekette oynadığı aktif rol nedeniyle 1967 yılının bir ayını hapiste geçirmek zorunda kaldı. joan baez, 1972 noelinde kuzey vietnam'ı ziyaret eden abdli barış grubunun katılımcıları arasında hanoi'nin amerikan uçakları tarafından 11 gün boyunca aralıksız bombalanmasının birebir tanığı olacaktı. 1975'te vietnam savaşı'nın son bulmasının ardından yapılan "the war is over" yürüyüşünde yine baez'in sesi new york sokaklarında yankılanıyordu...



baez, vietnam savaşı'nın sona ermesinin ardından köşesine çekilmek yerine dünyada gördüğü adaletsizliklerin karşısına dikilmeyi sürdürecekti. gay ve lezbiyen haklarından insan hakları ihlallerine, idamdan doğanın tahrip edilmesine kadar birçok konuda sözünü esirgemedi. neyi destekleyip, neye karşı çıkacağınının kararını vicdanının sesine bıraktığından, dosttan çok düşman edindi. joan baez, 1979'da kamboçya'daki insan hakları ihlallerine, 1989'da çin'deki tiananmen meydanı katliamı'na karşı sesini yükselttiğinde amerikan solunun büyük bir bölümü için bir "hain"di. ama o hesabını onlara değil, vicdanına verecekti. abd, ırak'a her saldırdığında karşısında baez'i bulacaktı. uzak diyarlardaki insanların yaşam hakkını savunan herkesi "vatan haini" ilan eden linçe boyun eğmeyen joan, çin'deki, kamboçya'daki katliamların duyulmasından korkan "solcu"ların öfkesinden mi korkacaktı.

2008 seçimlerinde obama'yı desteklediğini açıkladı joan baez. bilseydi gerçekleşenin martin luther king'in rüyası değil, sam amca'nın yeni bir oyunu olduğunu, yapmazdı elbet. diğer insanlara değil, ama vicdanına anlatamayacağı bir şey vardı artık hayatında.

joan baez 70 yaşında. ve daha önünde mücadele edilecek yıllar var. eminim ki, obama'yı desteklemesi hakkında duyduğumuz son şey olmayacak...

29 Aralık 2010 Çarşamba

TÜM DÜNYANIN ŞARKISI


imagine, sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı, insanların tarihte ilk defa "bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" yaşamaya başladığı güzel günlerde bütün milli marşların yerini almalı, tüm dünyanın şarkısı olmalı.



cennetin varolmadığını hayal et
denersen kolaydır
altımızda cehennemin olmadığını
üstümüzde yalnızca gökyüzünü
hayal et
bütün insanların bugün için yaşadığını
ülkelerin olmadığını hayal et
hayal etmek zor değil
uğruna ölecek ya da öldürecek hiçbir şeyin olmadığını
ve dinlerin de
bütün insanların huzurlu bir hayat yaşadığını hayal et
mülkiyetin olmadığını hayal et
hayal edebilir misin merak ediyorum
açlığa da, açgözlülüğe de ihtiyaç olmadığını
insanların kardeşliğini
hayal et
bütün insanların tüm dünyayı paylaştığını
hayalci olduğumu söyleyebilirsin
ama tek hayalci ben değilim
umarım sen de birgün bize katılırsın
ve dünya bir olarak yaşar

13 Aralık 2010 Pazartesi

RESİM


bir çift göz, ileriye dikilmiş genç bir çift göz. bakışını yakalayamıyorum, başka birilerine dikilmiş, gözlerinin içine bakıyor. hesap mı soruyor o gözler? içine baktığı gözlerde gördüklerine mi inanamıyor? kırılan kalemin sesine mi dönmüş?

"ellerimiz titremeden idam kararını aldık" diyen kenan evren acaba bakmış mıdır hiç o gözlere? onun da hafızasında kurşun gibi izler bırakmış mıdır son bakıştaki o gözler? katil olmak nasıl bir histir acaba?

o gözler hep sitem dolu bakacak ve hep genç kalacak. o gözlerin içi gülmeyecek bir daha hiç, çevreleri kırışmayacak. erdal hiç yaşlanmayacak. çocukları olmayacak, hem belki de hiç sevişmedi hayatında. ve hiç sevişemeyecek.

17 yaşındaki erdal'ı, aksi yöndeki bütün kanıtları umursamadan, işlemediği bir cinayetten idama mahkum edenler bugün neler hissediyor acaba? o gözleri, o gözlerdeki sitemi hiç unutamamış olsunlar istiyorum. gözleri kırışmış, yaşlanmış, ama onlar da hiç sevişememiş olsunlar istiyorum. sevmediklerini, hiçkimseyi, kendilerini bile gerçekten sevemedikleriniyse biliyorum.

ailesine son mektubunda "cezaevinde yapılan insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi." yazmıştı erdal. ben 17 yaşındaki erdal'a tokat bile atamazdım. onlar öldürdüler. ve erdal'ın cezaevinde yaşadıklarını binlerce, onbinlerce insan yaşadı. erdal'ı 17 yaşında öldürenler, daha binlerce, onbinlerce insanı 17'sinde yaşayan ölülere çevirdiler. 17'sinde ölen diğer insanların erdal'dan tek farkları 70'lerinde gömülmeyi beklemeleri.

adorno "ausschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır" demişti. ve erdal'ın katili, ogün'ün manevi babası bugün hala resim çiziyor. vicdan azabından uyuyamasın, erdal'ın gözlerindeki o son bakışı unutamasın istiyorum, ama biliyorum ki bu istediklerim olmayacak.


2 Aralık 2010 Perşembe

SLIME!


deutschpunk efsanesi "slime", dün akşam nürnberg'in uydusu erlangen'de sahne aldı. 1979'da kurulan ve 1994'te dağılan grup, geçtiğimiz yıl otuzuncu yılını kutlamak için yeniden biraraya gelmişti. konserin düzenlendiği e-werk 80'li yılların punklarından yaşını başını almış bir zamanların ev işgalcilerine, her yaştan otonomlardan "punk's not dead" diye haykıran gençlere içinde yaşadıkları, insanın kendisine varıncaya değin her şeyi metalaştıran toplumla barış anlaşmasını imzalamamaya ant içmiş insanlarla iğne atsan yere düşmeyecek biçimde doluydu.

şehrin görüntüsünü güzelleştiren, ama aynı zamanda birçok açıdan hayatı çirkinleştiren bembeyaz kar örtüsünü hesaba katarak 10'da başlayacak konsere gitmek üzere nürnberg tren garında 7 buçukta toplandık. iptal edilen tren seferleri, az biraz ilerleyip insana ümit veren, hemen sonra bilinmeyen bir nedenden durarak konsere yetişme umudumuzu tekrar elimizden alan tren, nürnberg-erlangen arasındaki fürth'de zorunlu bir mola ve tüm aksiliklere karşı kutu bira ve jägermeister'le ısınmaya ve gülümsemeye çalışmak... ama her zaman olduğu gibi geçip giden zorlu bir maceranın - hele bir de sonu mutlu bitiyorsa - tatlı bir anıya dönüşmesi: "slime" sahneye çıktığında karlara bata çıka e-werk'e ulaşmış, soluklanacak olmasa da bira alacak zamanı bulmuştuk.

kurulduğu günlerde ilk olarak hamburg'da neuengamme gençlik hapishanesinde sahne alması, grup hakkında belki de bu yazının anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylüyor: "slime", o günden bu yana şarkılarını hep mahpuslar, punklar, otonomlar, ev işgalcileri, işsizler ve yoksullar için çaldı. ve hepimizin insanca yaşamasının önündeki bütün engellere karşı ayağa kalkmanın sembolü oldu şarkıları.



1980'de ilk albümünü bağımsız olarak çıkaran ve yalnızca konserlerde, işgal evlerinde, punkların ve otonomların buluştuğu meyhanelerde satan "slime", işgal evlerinde, yürüyüşlerde, punk festivallerinde sahne alırken, çoğu konser, sahnede son akorların basılmasıyla değil, dinleyicilerle polis arasındaki sokak çatışmalarıyla son buluyordu. "soğuk" almanya'nın "sıcak" sokaklarında polisin saldırganlığına suratlarında alaycı bir gülümseme ve ellerinde taşlarla cevap veren gençler baş rolü oynasalar da, "slime" da "bullenschweine" ("polis domuzları"), "A.C.A.B.", "deutschland muss sterben" ("almanya ölmek zorunda") gibi şarkılarla fünyeyi ateşliyordu.

"slime", zaten can sıkıntısının ve teslimiyetin egemen olduğu günlük yaşamın griliğinin köküne konan bombanın fitilini ateşlemek için çalıyordu. şarkıların yaydığı kışkırtıcı koku o kadar karşı konulmazdı ki; "slime"ın melodileri, ceplerinde taş, yüreklerinde ateş taşıyanların karalara bürünüp, anne-babalarının ruhsuzluğunu ateşe vermek için sokakları doldurduğu saatlerin "soundtrack"i oluyordu.



"beton combo", "middle class fantasies", "aheads" gibi dönemin diğer dikkat çekici politik punk gruplarıyla almanya turnesine çıkan grup, vosvos'larıyla almanya'nın - nazi geçmişiyle arasındaki tek bağ olmayan - otoyollarında hala mercedesler'e ve bmwler'e sollansa da, kült haline gelen diğer punk gruplarının kaderini paylaşıyor ve "ticarileşme", "punk ruhuna ihanet" suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyordu. polisle çatışmalar, 1982 yılında hannover ve münih'te yerlerini sahnedekilerle dinleyiciler arasındaki tekme-tokat kavgaya bırakıyordu.

aynı yıl, "slime"ın alman polisini SA ve SS'e benzettiği "polizei, SA, SS" devlet tarafından sansürlenen ilk punk şarkısı oldu. ancak sansür geri tepecek, "slime"ın ününe ün katacak, ama alman devletinin tavrı daha da sertleşecekti. "slime", hamburg'da "dead kennedys"le beraber sahne alırken, yüz kişilik bir "robocop" birliği, daha konser başlamadan yerlerini alıyordu. ancak siyasi taktik ve stratejiden "vur kafasına"yı anlayanlar bir kez daha kaybedecek, çıkan olaylar sonrasında yüz polisin yirmi altısı korkudan, "bir daha böyle bir korkuyu yaşamamak için" polislikten istifa edeceklerdi.



"birinci slime dönemi", grubun kurulmasının beş yıl ardından, 1984'te sona eriyordu. bir yandan anti-kahramanlar olarak başladıkları müzikal yolculuklarında gittikçe "kahraman"lara dönüşmek, diğer yandan yükselmeye başlayan "isyan ruhuna ihanet" suçlamaları: iki ucu boklu değnek... "sex pistols" olmamak için geriye grubu dağıtmaktan başka bir şey kalmamıştı.

"slime" 1990'da yeniden kurulana kadar yalnızca bir kez işgal evlerinin "anavatan"ı hamburg-hafenstraße'de konser vermek için biraraya geliyordu; sonuç: iki bin litre bedava bira, sokak çatışmaları ve hamburg limanı'nda batmaktan son anda kurtulan bir gemi...

"ikinci slime dönemi", birincisinden de kısa sürerek 1994'te sona ermeden önce, konserlerin yanında iki yeni albümü beraberinde getirecekti: metal tınıları taşıyan ve "slime" tarzından yalnızca müzikal açıdan değil, sözlerinin görece suya sabuna dokunmamasıyla da ayrılan "viva la muerte" ("yaşasın ölüm") ve "işte slime bu" dedirten "schweineherbst"... paul celan'ın "der tod ist ein meister aus deutschland"ı da ("ölüm almanya'dan gelen bir ustadır"), "slime"ın tınılarıyla "şiir"in "punk"a dönüştüğü an olarak tarihe geçecekti.



"akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
senin kül olmuş saçlarını sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların sulamith adam yılanlarla oynuyor

sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o almanya'dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm almanya'dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların margarete
senin kül olmuş saçların sulamith"






"schweineherbst"le eski kışkırtıcılık geri dönüyordu. 90'ların ilk yarısı nazilerin polis korumasında göçmenlere karşı gerçekleştirdiği pogromlara sahne olurken; artık yavaştan yok olmaya başlayan ev işgal hareketinde değilse de, nazilerin - ölmek bilmeyen zombiler gibi - yeniden dirilmelerine karşı ayaklanan anti-faşist harekette yeniden buluşuyordu otonomlar, punklar ve "slime"ın melodileri...

26 Kasım 2010 Cuma

BİR ŞARKI? ÜÇ ŞARKI?


paint it black! rolling stones şaheseri... rennes'de oturduğum rue saint michel'in kıyıcığındaki ortaçağdan kalma küçük evden her gece çıkıp, rue de la soif'taki kapanış şarkısı olarak "paint it black" çalan küçük barda bira içerdim. ne kadar zorluk çekmiştim fransa'da, insan nasıl da anılarını ayıklayıp güzel olanları saklamasını beceriyor. her neyse konumuz ne hafıza, ne de rennes; "paint it black" rolling stones'un mick jagger'ın at suratına rağmen efsane olmayı başarmasının üç dakikalık özeti. aşağıda şarkının üç ayrı versiyonu var...

birincisi, tabii ki orjinal rolling stones versiyonu...



normalde "beğenme"nin ötesinde tutkuyla bağlı olduğum şarkıların coverlanmasına gelemem, ama praglı schlager ("hafif batı müziği" herhalde doğru çevirisi) şarkıcısı karel gott'un "rot und schwarz"ı gerçekten ilginç bence...



"paint it black"i bir de isveçli black metal grubu marduk'tan dinleyin istedim...



kulağımda yankılanan şimdi bir şarkının üç ayrı versiyonu mu, yoksa üç ayrı şarkı mı?

15 Kasım 2010 Pazartesi

KURBAN ERTESİ KURBAN KONSERİ


istanbul'da 11 aralık'ta gerçekleşecek konser öncesi eski defterler karıştırmaya başlayınca, bu "sağ eli sol göğse vura vura kafa sallatan" şarkı akla gelir.

derviş bilgeliğinde söz yazan deniz efendi'nin derinlerden gelen tevekkülü insanın ciğerini parçalıyor (hieeeyt ulan):

bu yüzün arkasında saklıdır başka bir ben
doğruyu söylemeyen herşeyden bıkmış birben
artık gülmüyorsam bir nedeni vardır
artık sevmiyorsam bir nedeni vardır
artık duymuyorsam ne beklersin ki benden

çek git kurtul vaktin varken
çek git kurtul benden

sözlerle yıpratılmış ağlarken gülen bir ben
sessizce aldatılmış zavallı ezik birben
benden uzakta doğmuş beni besleyen bir ben
yokluğundan usanmış beni özleyen bir ben
bazen başkası olmuş ölüp dirilmiş birben
herkesi dostu bilen herkesten kopuk bir ben

sağ eli sol göğse vura vura kafa sallama hareketi, 03:00'da bu son dizeyi fısıldamasının hemen ardından giren gitar solo ile yapılır.

gand

3 Kasım 2010 Çarşamba

ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR HARİKA


yu sung tze, altı yaşında tayvanlı küçük bir çocuk. bu çocuğu diğerlerinden ayıran "piyanist" olması. yu sung tze, geçtiğimiz günlerde çin devlet televizyonunda rus besteci nikolay andreyeviç rimski-korsakov'un "yaban arısı uçuşu"nu gözleri bağlı olarak hatasız çalmayı başardı. altı yaşındaki velet, piyano çalmayı dört yaşında kendi kendine öğrendiğini ve birkaç kez dinlediği her parçayı notaları görmeden ezberden çalabileceğini söylüyor.

"yaban arısı"nı aşağıdaki videoda gürcü piyanist giorgi latsabidze'den dinleyebilirsiniz:

21 Ekim 2010 Perşembe

APTAL KUTUSU


bunalım, her saniye, her kanalda bunalım... türkiye'yi terkettiğim günden bu yana televizyon izlemiyorum, dolayısıyla "almanya'da televizyon yayınları şöyle, türkiye'de böyle, bizim almanyamız çok medeni, ne kadar gelişmiş ve kültürlü" demeyeceğim. hem bilmiyorum, haddim değil bu konu hakkında atıp tutmak. hem de türkiye'de almanya'yı, almanya'da da türkiye allayıp pullayıp pazarlayarak prim yapmak uzak kalmaya dikkat ettiğim bir "gurbetçi" hastalığı...

istanbul'a geldiğim 6 ekim'den bugüne televizyonu hayatımdan çıkartarak ne kadar hayırlı bir iş yaptığımı bir kez daha anladım. haberler haber değil, diziler dizi değil, spor programlarının spordan başka herşeyle alakası var.

bunalım kusuyor bütün kanallar, iç karartıyor. genç kızları ezen kamyonlar, kedi yavrusunu tekmeleyerek öldüren piskopatlar, "aile dramları" dınn-dınn-dınn aragazı veren müzikler eşliğinde milyonlarca evin oturma odasına taşınıyor. "haber"in - en azından ağırlıkla - bütün toplumu bağlayacak gelişmeler olması gerekirken, iğrençlik üstünden yakalanan sansasyonun tekeli rakip tanımıyor: köpekleri ısıran adamlarla dolu dört bir yanımız...

televizyon oturma odasının merkezi, ailenin reisi. o konuşunca herkes susuyor. reklamlarda pervasızca yükselen sesiyle salonda oturan insanları birbirlerine bağırttırıyor televizyon. ve herkes onu, büyük aşkını süzüyor. konuşmak mı? ne gereği var, söylenecek bir söz varsa o hepimizin yerine söyler zaten...

televizyonda birbirine ilk görüşte aşık olan(!), evlenenler, kaynanalar, botoksu fazla kaçtığından sürekli gülümsemek zorunda olan sunucular, her bölümü uzun birer sinema filmi uzunluğunda özel timli, tecavüzlü, ağalı, kürt düşmanı, mafyalı - ve bol aşklı(!) - diziler...

her konuyu "sikiş"e bağlayan, namus timsali akıllı abiler (psikiyatristler + kabzımallar ve daha niceleri) kalkmış erkek egolarına rating bayrağını çekiyorlar...

68'in en güçlü sloganlarından biri neden "televizyonunu at"tı şimdi daha iyi anlıyorum...

Throw Away Your Television - RHCP from Albie on Vimeo.

23 Eylül 2010 Perşembe

DAĞLARINA BAHAR GELMİŞ MEMLEKETİMİN



hayatınızın her anında müzik varsa ve saatle pek işiniz olmuyorsa, yani sol kolunuz boşsa, elif şafak araf’ta zamanı müzikle ölçtüğünde “yemin ediyorum ben bunu düşünmüştüm” gibi kendi çapınızda avunmalara girişebilirsiniz.

filmden müziğe gitmek, kitaplarla albümleri eşleştirmek belki hep bundandır.

medyanın devlet tekelinden çıkıp özellerinin de kurulmaya başladığı 90’lı yıllarda show radyo hatırı sayılır programlar yapıyordu. bunlardan biri, pazar günleri pazar konseri alışkanlığının yerini alabilecek kadar ilginç olan, 70’li yıllardan plaklardan çalan bir programdı. muhtemelen pazar günlerinin alışkanlık olmuş sıkıcılığını aşmak adına bu programı yıllarca dinledim. avrupa bestelerinin türkçe sözlerle yeniden yapılmış hallerinden ajda pekkan’ın ilk kayıtlarına, bir dolu saçmalık dinlemenin yanı sıra dağlar dağlar’ın ilk plak kaydından cem karaca ve apaşlar’a orijinal kayıtlarını yayınlanıyordu bu programda. sayesinde çok sayıda yeni keşifte bulunduğum programı benim için unutulmaz yapan fikret kızılok’un kirvem (vurulmuşum) kaydıdır.

bazı insanlar yarattıkları tek bir sanat eseriyle ünlü olmuştur. İlk aklıma gelen ünol büyükgönenç’tir misal. nazım şiirlerinin en güzel bestelerini ortaya koymuştur kanımca.

tek eserlik sanatçılardan biri de şüphesiz ki ahmed arif’tir. başucu eseri olarak kitaplıkta durup yıllar yılı unutlamayacak dizelerin şairi. kitap ara ara göze çarpar, ara ara dizeler akla gelir türlü çeşit sohbetlerde… ahmed arif hep orada bir dost olarak durur. tek eserlik olmasından kaynaklı hep bir gıpta ve hayranlık hissiyle kendini hatırlatır. bir insan bu kadar az kelimeyle nasıl böylesi unutulmaz eserler koyar ortaya...

yaşam, dünya ya da insanlar pek de değişmiyor aslında. tarih tekerrürden ibaret olmasa da ana hatlar hep aynı. bu sıradanlığın içinde birileri kelimeleri ya da notaları öyle bir süzgeçten geçiriyor ki ortaya çıkan sonuç tüm dünyanın sıradan ve sıkıcı algısından ayrı, buna rağmen anlaşılır ve anlamlı. işte bu yüzden unutulmazdır ahmed arif.

hasretinden prangalar eskittim bu dünya yıkıldığında da yaşayacak ender eserlerden olacak kanımca. kendi sesinden şiirlerini buradan dinleyebilirsiniz.

show radyo'daki programda plaktan cızırtılı şekilde fikret kızılok’un her zamanki yumuşak gitar tonları ile şarkı girer. yumuşacık ama hırpalayacı sesiyle der ki “kirvem, hallarımı böyle yaz. rivayet sanılır belki.”
sonra ahmed arif’in çilekeş, duygulu, olgun sesi gelir akla:

ard- arda kaç zemheri,
kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
bir ben uyumadım,
kaç leylim bahar,
hasretinden prangalar eskittim.
saçlarına kan gülleri takayım,
bir o yana
bir bu yana...

***

döğüşenler de var bu havalarda
el, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
ümit, öfkeli ve mahzun
ümit, sapına kadar namuslu
dağlara çekilmiş
kar altındadır.

***

bunlar engerekler ve ciyanlardir
bunlar ekmegimize aşımıza
göz koyanlardır
tanı bunları
tanı da büyü

bu namustur
künyemize kazılmış
bu da sabır
ağulardan süzülmüş
sarıl bunlara
sarıl da büyü

***
körsem,
senden gayrısına yoksam,
bozuksam,
can benim, düş benim,
ellere nesi?

***
kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
karşıyaka köyleri, obalarıyla
kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
komşuyuz yaka yakaya
birbirine karışır tavuklarımız
bilmezlikten değil,
fıkaralıktan
pasaporta ısınmamış içimiz
budur katlimize sebep suçumuz,
gayrı eşkiyaya çıkar adımız
kaçakçıya
soyguncuya
hayına...

kirvem hallarımı aynı böyle yaz
rivayet sanılır belki
gül memeler değil
domdom kurşunu
paramparça ağzımdaki...


işte bu ikinci kıtayı fikret kızılok’un sesinden dinliyoruz… (yazık ki bloglara video yüklemekte sorun yaşıyorum... link vermek durumundayım...)
"kalbim, dayanmak artık kolay değil, bırakacak gibisin yarı yolda" diye kalp cerrahı ile yazdığı şarkıdan sonra yine kalbinin ihanetiyle 22 Eylül'de aramızdan ayrılan don kişot'u da sevgiyle anıyorum...

gand

19 Eylül 2010 Pazar

KAÇIRDIKLARIM # 2


daha önce de yazmıştım gidemediğim konserlerle ilgili, ama ne yalan söyleyeyim, "yazı dizisi" olmasını hedeflemedim hiç. ve ne yazık ki "dizi"leşme yolunda bir adım atmak zorunda kalıyorum...

bu haftasonu gelenekselleşeceğini umduğum punk ve skinhead festivali out of control'un üçüncüsü düzenlendi. ve ben, ne gökkuşağının insanın suratına sinsice sırıttığı yağmurla güneş arasındaki en hızlı, en hain geçişler, ne de faşistlerin yürümesini engellemek için komşu şehir fürth'ün caddelerini eksi on altı derecede neredeyse on saatliğine trafiğe tıkadığımız günde burnum akmışken, durduk yerde yatağa düştüm. saatleri yatakla tuvalet arasında gidip gelerek geçirdim. yatmadığım her saniyeyi ya kusarak ya sıçarak geçirdim; ki bu kadar sıvı kaybedince insanın bir süre sonra zaten kusmak için bile ayağa kalkmak gelmiyor içinden. aldığım bütün ilaçlar, kendimi yemeye zorladığım her lokma ekmek, hatta ölmemek için içtiğim su ya aşağıdan ya yukarıdan en kısa sürede bedenimi terketti.

böylece hasta olup yatağa düşmemle taş gibi "bana bir şey olmaz" geleneğim tarihe gömülürken, kesinlikle gitmeyi istediğim bir festivali daha ıska geçerek bir başka geleneğin temellerini daha da sağlamlaştırdım. kısacası haftasonum "yetmez ama evet"çilerin akp analizi gibi geçti: hem devrimci, hem muhafazakar! (aslında bu cümleyle bitiyor bu gönderme, çünkü benim gibi zevk için dahi olsa yazan bir insanın, hem kendi yazma, hem de okurun okuduğunu anlama, yorumlama kabiliyetine yapabileceği en büyük hakaret ne yazdığını aynı yazının içinde açıklamaktır. ama dayanamadım, bu parantezi açıyorum: bir üstteki paragraftaki kusma, ishal ve bu paragraftaki akp, "yetmez ama evet" gibi kelimeler; geçirdiğim haftasonuyla sözü geçen siyaset arasındaki bir başka ilişkiye işaret ediyor. sodom'un 120 günü'nü izleyip "beğenmedim, çok iğrençti" diyebilen insanların sayısının hiç de az olmadığı bir dünyada size de, bana da hakaret etmem kaçınılmaz ne yazık ki...)

out of control'la ilgili lafı uzatmadan sahne alan gruplardan bir seçmeyle devam ediyorum...

isveçli "gerçek punkrock" grubu ticking bombs'dan stalker's revenge...



başlı başına bir tür olan alman punk'ının ("deutschpunk") 80'li yıllardan günümüze kalan bir klasiği olan artless'tan mein bruder ist ein popper (ne yazık ki görüntülü bir versiyonunu bulamadım...



skinheadler ve diğer ska-severler için de değişik gruplar sahne aldı, örneğin frankfurt'tan, canlı izlemenin her zaman ayrı bir keyif olduğu antifaşist oi! grubu stage bottles... aşağıda bir klasikle, solidarity'yle stage bottles...



italya'dan - en azından benim için yarı efsane olan - klasse kriminale'den welcome to genoa... (görüntüler carlo giuliani'nin öldüğü güne ait...)



ve son olarak: bizim evde kaldıklarından hasta halimle out of control'a gidemesemde muhabbetleriyle festival havasını solumama yardımcı olan ingiliz (ingiltere'den demek daha doğru, zira londralı grup bir belçikalı, bir hollandalı ve bir kanadalı'dan oluşuyor.) politik punk grubu the restarts'tan frustration...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

DEVRİM PRIME TIME KUŞAĞINDA


herkesin bilip de kimsenin anlamadığı şeyler var dünyada. buna genel anlamda çoğu marxistin ezberlemesine rağmen, dağa doğrusu tam da ezberlediği için marxizmi anlamamasını örnek gösterebiliriz. bir diğer örnek bob marley'in "no woman, no cry"ının "ağlama birtanem" değil de, "kadın yoksa dert de yok" şeklinde algılanmasıdır. ama ben başka - "no woman, no cry"dan daha az tanınan - bir şarkıdan bahsetmek istiyorum: "the revolution will not be televised"...



bugün hip hop'un öncülü olarak kabul edilen gil scott-heron'ın bu başyapıtı 1969 yılında abd'de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin zirvesine ve daha adil ve özgür bir dünya için devrim talebini seslendiren gençlik hareketine eşlik ediyor, devrimin insanların bilinçlerinde radikal bir dönüşüm anlamına geldiğini vurguluyordu. tabii bu şarkının kaderi de bob marley'ninkinden farklı olmadı, insanlar yalnızca nakaratından anlam çıkartmakla yetindiler. ve sonuçta anladıkları kitlelerin sokaklara dökülüp iktidarı alaşağı ettikleri somut bir eylem olarak devrimin televizyondan canlı yayınlanmayacağıydı.

yanlış anlama, heron'ın söylemek istediğinin önüne geçti kesinlikle, şarkıyı bilen neredeyse herkesin bilincine işledi. heron'ın sözleri bugün hala anlamlı, devrim aynı zamanda insanların yeni ve daha güzel bir dünyayı yaratacak bir bilince ulaşmaları anlamına geliyor. oysa "ayaklanmanın televizyonda gösterilmemesi" anlamı açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. bugün cnn'in, al-jazeera'nın kendi binalarının işgal edilmesini bile canlı yayınlayacaklarını - ve bununla ciddi ratinglere ulaşacaklarını - tahmin etmek güç olmasa gerek.

girişin gelişme ve sonuçtan anlamsız derecede uzun olduğu bir yazı oldu, zira derdim aslında gil scott-heron'dan ve "the revolution will not be televised"dan bahsetmek değil, "devrim"in kesinlikle televizyondan canlı yayınlanacağına dair bir kanıt sunmaktı...

econstories.tv, von hayek ve keynes'e ekonomik kriz hakkında rap yaptırmış. içerik pek parlak değil, ama zeitgeist'ı ("çağın ruhu") anlamak açısından kaçırılmaması gereken bir video bence...





"the revolution will not be televised"dan sonra böyle bir şarkı dinlettiğim için suçluluk duygusu hissettim, bari birincisinin sözlerini yazayım kapanış olarak da, gönlünüzün tadı tümden kaçmasın giderayak...

you will not be able to stay home, brother.
you will not be able to plug in, turn on and cop out.
you will not be able to lose yourself on skag and skip,
skip out for beer during commercials,
because the revolution will not be televised.

the revolution will not be televised.
the revolution will not be brought to you by xerox
in 4 parts without commercial interruptions.
the revolution will not show you pictures of nixon
blowing a bugle and leading a charge by john
mitchell, general abrams and spiro agnew to eat
hog maws confiscated from a harlem sanctuary.
the revolution will not be televised.

the revolution will not be brought to you by the
schaefer award theatre and will not star natalie
woods and steve mcqueen or bullwinkle and julia.
the revolution will not give your mouth sex appeal.
the revolution will not get rid of the nubs.
the revolution will not make you look five pounds
thinner, because the revolution will not be televised, brother.

there will be no pictures of you and willie may
pushing that shopping cart down the block on the dead run,
or trying to slide that color television into a stolen ambulance.
nbc will not be able predict the winner at 8:32
or report from 29 districts.
the revolution will not be televised.

there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of whitney young being
run out of harlem on a rail with a brand new process.
there will be no slow motion or still life of roy
wilkens strolling through watts in a red, black and
green liberation jumpsuit that he had been saving
for just the proper occasion.

green acres, the beverly hillbillies, and hooterville
junction will no longer be so damned relevant, and
women will not care if dick finally gets down with
jane on search for tomorrow because black people
will be in the street looking for a brighter day.
the revolution will not be televised.

there will be no highlights on the eleven o'clock
news and no pictures of hairy armed women
liberationists and jackie onassis blowing her nose.
the theme song will not be written by jim webb,
francis scott key, nor sung by glen campbell, tom
jones, johnny cash, englebert humperdink, or the rare earth.
the revolution will not be televised.

the revolution will not be right back after a message
bbout a white tornado, white lightning, or white people.
you will not have to worry about a dove in your
bedroom, a tiger in your tank, or the giant in your toilet bowl.
the revolution will not go better with coke.
the revolution will not fight the germs that may cause bad breath.
the revolution will put you in the driver's seat.

the revolution will not be televised, will not be televised,
will not be televised, will not be televised.
the revolution will be no re-run brothers;
the revolution will be live.

12 Ağustos 2010 Perşembe

YAĞMUR


ilkokulda sosyal bilgiler, daha sonraysa coğrafya dersinde bölgesel iklimlerle ilgili ezberlediğim tekerleme gibi cümleler dolanıyor beynimde: "yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve yağışlı"...

coğrafyadan tarihe okulda gördüğümüz her ders - hem içeriği, hem de bakış açısı anlamında - "milli" olduğu için akdeniz'de maki olduğunu, doğu karadeniz'de tütün ekildiğini ve konya ovası'nın türkiye'nin "tahıl ambarı" olduğunu dinledik her sene, ama dünyanın geri kalanıyla ilgili pek bir şey anlatılmadı bize.

almanya'nın iklimi hakkında okulda bize bir şeyler anlatmış olsalar şöyle olurdu tekerlememiz herhalde: "almanya'da yağmur yağar, yağmur yoksa bilin ki kar yağıyordur."

daad'nin ("deutscher akademischer auslandsdienst" - almanya akademik yurtdışı hizmetleri) türkiye ve yunanistan gibi ülkelerden üniversite okumak için gelmek isteyenlere dağıttığı broşürde aşağı yukarı şöyle yazıyordu: "sakın yazlar sıcak ve güneşli olacak diye beklentiye girmeyin, almanya'da en çok yağmur yaz aylarında düşer." hem de bu bilgiyi insanlara daha almanya'ya ayak basmadan veriyorlardı ki, sonradan "yok efendim, ben duymadım, bilmiyordum." olmasın. "almanya'da yağmur yağar, yiyorsa gelirsin!"

nürnberg'de iki gündür aralıksız yağmur yağıyor ve ben bugün bardaktan boşanmak halt etmiş, kovayla tepemden dökülüyorcasına bir yağmura yakalandım - hani insanı eve gelince donunu da çıkarıp sıkmak zorunda bırakan cinsten. başka bir konu hakkında yazı yazmam olanak dışı şu anda. ve yağmurun yağmasının "tamamen normal" olmasının insanın hayatını nasıl kararttığını yaşamayan bilemez.

tabii bu bardağın boş kısmı (su nasıl bardağın boş kısmı olacaksa?), sürekli yağmur yağınca her taraf da yeşillik oluyor. ormanlar, çayırlar... daha bahçesini sulayan bir insana denk gelmedim mesela.

ama insan hem yeşil olsun, hem de güneş açsın istiyor tabii. biri italya, diğeri türkiye kökenli iki köln-flittard'lıdan oluşan anti-kapitalist hip-hop grubu microphone mafia da almanya'da yaşayan bütün insanların ortak derdini dillendiriyor: "her mit dem schönen leben, wir wollen sonne statt regen!" (güzel yaşamı verin bize, yağmur yerine güneş istiyoruz!)

6 Ağustos 2010 Cuma

DOĞANIN EFENDİSİ DEĞİL SADECE BİR PARÇASIYIZ!

“küresel ısınmaya, nükleere ve ayrımcılığa hayır dediğimiz bu üç yıldan sonra, bu yıl da dünyayı kendi hammadde deposu sanan ve yeryüzünü paylaştığımız bütün canlıları yok sayan kapitalizme ve iktidarlara inat, ekolojik yıkıma karşı sesimizi yükseltmek için, herkesi rock-a’ ya davet ediyoruz.
biz inanıyoruz ki birbirimizden aldığımız güçle dünyayı değiştirebiliriz.
savaşları durdurabiliriz çünkü, savaştırdıkları bizleriz.
ayrımcılığı yok edebiliriz çünkü, ayırdıkları bizleriz.
doğanın tüketilmesini engelleyebiliriz çünkü, tükettirdikleri bizleriz.”





roka (rock-a) festivali bu yıl 16-17-18 temmuz tarihlerinde izmir özdere rainbow koyu’nda gerçekleşti.

festival programını pek de bilmeksizin izmir karaburun’dan yola çıktık.

sırtımızda çadırımız, uyku tulumumuz sıcağın alnında terleye terleye otobüslere ulaştık. plansızlığın tipik sonucu, otobüslerde yer kalmamıştı. biz de üniversite alışkanlığı otostopa başvurmaya karar verdik. ne yalan söyleyeyim, otostop için bahane arıyorduk zaten. ege insanının doymuş ve esnek karakterine olan güvenimizle, aslına bakarsanız biraz da risk aldığımızı bilerek yola indik. istanbul’da öğretmenlik yapan ve o civarda tatilini geçirmeye gelmiş bir aile babasıyla 15 dakika yol aldıktan sonra 2. arabaya bindik. bu kez yöre halkından bir mali müşavir, mordoğan merkezde bulunan ofisine gidiyordu. bizi mordoğan’dan otobüse bindirmek için ısrar ettiyse de biz yine otostopla devam ettik. 3. araç izmir merkeze giden bir mimara aitti. seferihisar kavşağına kadar olan yolculuğumuzda, ülkenin bakir kalmış deniz kıyılarından karaburun ve civarının yapılaşmasından, rüzgar elektrik santrallerinin ne kadar çevre dostu olduğuna pek çok konuda sohbet ettik.

seferihisar kavşağında indikten sonra özdere yoluna çıkabilmek için otoban üzerinde biraz yürümemiz gerekti. otostop her zaman çok güvenli bir ulaşım yöntemi değil elbet. tali yollarda kimse size bulaşmazken nedense otoban üzerinde tuhaf bir özgüven çöküyor ülkemin şoförlerine. el kaldırmadığımız halde duran ilk 2 araçla herhangi bir iletişime geçmeden yolumuza devam ettik. kısa bir zaman geçmişti ki 3. bir araç az ilerimizde durdu. daha sonra aracı geri aldı. biz oldukça tedirgin olduk tabi. araç yanımızda durunca “roka festivaline mi gidiyorsunuz?” diye sordu araçtakiler. biz şaşkın tabi… “evet” dedik. “biz de oraya gidiyoruz, isterseniz götürelim.” dediler. bir yandan şaşkınız rock-a’ya gittiğimizi anlamış olmalarına, bir yandan da yol boyunca bilmem kaç tane araç değiştirip eziyet çekmek istemiyoruz. soruş tarzlarının çekingenliği ve daha da önemlisi sırt çantasının evrensel anlamına güvenerek bindik. ilk soruları da “koyun yerini biliyor musunuz?” olunca iyice rahatladık. aklımdan “belki de sırf yolu tarif edelim diye almışlardır.” gibi bir sonuç geçti.

“siz hangi grupları dinlemeye gidiyorsunuz” gibi bir soruyla başlayan sohbet kısa zamanda anadolu’da isyan kültürünün varolup olmadığına, anarşist örgütlenmeleri türkiye’de nasıl şekillendirilebileceği üzerine güzel bir sohbetle yol kısa zamanda bitti. bu arada öğrendik ki araçtakilerden biri o dönem itibariyle türkiye açısından önemli bir adım saydığım efendisiz dergisinin üyelerinden biri imiş. yazılarına şimdilerde şu iki blogda devam ediyorlarmış:

http://y-a-b-a-n-c-i.blogspot.com/

http://yabanil.net/

güvenlik görevlileri çantalarımızı aramak için durdurunca “hayırdır, ne bulmayı umuyorsunuz” sorusuna “basınçlı kutu, deodorant gibi. çadırlarda sıcakta patlayabiliyor.” deyince “ben kokmayı tercih ediyorum, yok deodorant.” deyip pis pis sırıttım. bunun üzerine onlar da gevşeyip “esrar, molotof, roketatar, artık sizin hayal gücünüze kalmış” dediler. kamp çantamın ayrılmaz parçaları kas gevşetici, gastrit, grip, gaz giderici, ağrı kesici gibi çok sayıda tableti ilk yardım gözünde bulunca “bu kadar hapla ne yapıyorsunuz” diye dehşet içinde sordular. çantamdan hiç çıkarmadığım eşyadan bir kısmı olan haplara daha önce hiç bu gözle bakmadığımdan şaşkınlığım yüzümü kızarttı. sonra tek tek anlatmaya başladım. gaz giderici kısmında hep beraber koptuk. ne yapalım, dağlar soğuk oluyor, insan üşütebiliyor (:

kamp alanına yerleştiğimizde gruplar çıkmaya başlamıştı. festivalde 2 gün kaldık. grungedan death metale, anadalu rocktan punka çok çeşitli tarzlarda bir sürü grup vardı ve hemen hepsi oldukça başarılıydı. bir çok festivalde gördüğüm detone gündüz grupları yerine çoğunlukla karşı çıkışa inanan sözleriyle de müziğiyle de sağlam müzisyenler vardı.

festival alanı çimlerle kaplı, beach volley sahası bile bulunan düzgün bir yerdi. atölyelerin yerinden ses düzenine oldukça başarılı buldum. sayımız keşke daha çok olsaydı, ama katılımcıların az olması organizasyonun başarısını olumlu etkiledi.

dikkatimi çeken bir diğer nokta da yeme içme olayının ucuzluğuydu. yiyecek içeceği gerçek fiyatına almayalı uzun zaman olmuştu. muhtemelen istanbul yerleşik olmamdan kaynaklı bana askeriye gazinosu ucuzluğunda geldi.

bandista sahneye gümbür gümbür geldi. ortalık fena karıştı. çok sayıda insan çılgınlar gibi tepinerek dinledi konseri. etrafta sakin sakin dinleyenler de vardı ve kuduranlar olarak baya bir insanın ayağını kullanılmaz hale getiridiğimizi tahmin ediyorum. ama işte özgürlüğe inanan insanlar bir arada olunca bu delilikler yüzünden ne kimse birbirine kızdı ne de tek bir ters bakış atan oldu.

bandista’nın muhteşem performansından sonra hem terimizi hem de sarhoşluğumuzu atmak için denize koştuk. alkol sonrası gece denize girmek gibisi var mıdır! ah ah…

denizden yeni çıkmıştık ki kulağıma tanıdık bir şeyler çalındı. bir süre dikkat kesildikten sonra emin oldum ki mirkut çalıyordu. üstelik bu basbaya vedat yıldırım’ın sesi idi. havluları kaptığımız gibi sahneye koştuk. ama o da nesi, sahnede kardeş türküler yoktu. sonradan öğrendim ki vedat yıldırım’ın üyesi olduğu diğer grup bajar sahnede idi. oldukça iyi bir grupmuş, böylece öğrenmiş olduk.



2. gün gündüz bir grubun ulaşım problemi nedeniyle sahne alamaması üzerine katılımcılar arasındaki müzisyenler leziz bir jam session yaptılar.

atölyelerde karşı bisiklet'ten doğal malzemelerle sabun yapma yöntemine kadar çok sayıda ilginç konu keyifle işlendi.

festivalde en çok dikkatimi çeken şey katılımcıların profili idi. herkesin tamamen özgürce hareket edip yine de kavga etmeden bir arada kalabileceklerinin bir prototipi gibiydi. zira alkol ve tüm çılgınlıklara rağmen insanların birbirine saygılı ve yardımsever tavrı mekanı huzurlu bir cennete çevirdi.


festivalle ilgili daha detay bilgi için:
http://www.rock-a.org/


gand

1 Ağustos 2010 Pazar

ES GEHT VORAN!



fehlfarben'dan ev işgal hareketinin marşı haline gelen ein jahr... görüntüler 80'lerin başlarında bir işgal evini polisin saldırısına karşı savunan otonomlara ait...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...