savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Aralık 2011 Cumartesi
İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK
aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.
abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.
wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.
bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.
bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.
bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.
zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.
bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.
bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.
başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.
diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.
4 Aralık 2011 Pazar
YEŞİL YUMURTALAR
almanya'nın eski başkenti bonn'da, 85 devlet ve 15 uluslararası kuruluşun katılımıyla, 2014'te işgal ordularının çekilmesinin ardından afganistan'a yönelik siyasetin nasıl olacağının tartışıldığı bir konferans düzenlendi. ne yazık ki, "büyükler" içeride savaşlarının devamı olan "barış"ı tartışırken, sokağa çıkan "küçükler"in sayısı birkaç binde kaldı. (soğuk) savaş karşıtı hareketin içinden doğmuş olmalarına rağmen, almanya'nın ikinci dünya savaşı sonrası yeniden emperyalist savaşlara aktif katılımı açısından kilit rol oynayan yeşiller, yugoslavya'ya askeri müdahaleyi "ausschwitz'in tekrarlanmasını engellemek tarihi görevimiz" diyerek meşrulaştırmış, özellikle afganistan işgalinin ilk günden beri en azılı propagandistlerinden olmuştu. partidaşları içeride savaşın ve işgalin nasıl devam edeceğini tartışırken, yeşiller'in alman federal meclisi'ndeki vekillerinden hans christian ströbele, savaş karşıtlarıyla birlikte sokağa çıkmayı seçince yumurtaların hedefi oldu.
Etiketler:
afganistan,
almanya,
anti-emperyalizm,
bonn,
eylem,
hans christian ströbele,
savaş,
yeşiller
23 Ağustos 2011 Salı
LİBYA'DA NATO SAVAŞI - DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN Mİ?
aşağıdaki metin, claus schreer tarafından isw (institut für sozial-ökologische wirtschaftsforschung - sosyal ekolojik ekonomi araştırmaları enstitüsü) için kaleme alınmış. libya'daki isyancıların yönetici kademesinin ve batılı devletlerin içsavaştaki amaçlarını anlamak adına önemli bilgiler içerdiğini düşündüğümden, gecikmeli olarak da olsa türkçe'ye çevirdim.
süddeutsche zeitung 8 haziran 2001'de "nato libya'nın başkentini kesintisiz olarak bombalarken, isyancılar trablus üstüne yürüyor" başlığını atmıştı. şimdiye kadar 700'den fazla sivil nato bombardımanının kurbanı oldu.
nato, hava saldırılarıyla isyancılarla trablus arasındaki engelleri ortadan kaldırıyor. cia'in ve ingiliz gizli servisi mi-6'in özel timleri, bombalanacak hedefleri keşfetmek için haftalardır libya'da. ve batılı devletler, bm silah ambargosuna karşın isyancıları en modern silahlarla donatıyor.
tunus'ta ben ali'nin ve mısır'da mübarek'in halk isyanları sonucunda iktidardan indirilmesinin ardından; bu diktatörleri on yıllarca silahlandırmış, finanse etmiş ve kollamış olanlar, hatalarından öğrendiklerini, artık arap halklarının yanında yer aldıklarını ve refah, demokrasi ve insan hakları mücadelelerini desteklediklerini iddia ediyor.
londra, washington ve paris hükümetleri; bu yalancı propagandanın eşliğinde ve sivil halkın korunması bahanesiyle, libya'da uluslararası hukuka aykırı bir savaş başlattı. birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin çoğunluğu, ingiltere, abd ve fransa'ya bu konuda tam yetki verdi.
birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin kararı
birleşmiş milletler güvenlik konseyi; kararını, "libya'daki durumun dünya barışı ve uluslararası güvenlik için bir tehdit oluşturduğu" anlamına gelen bm şartının yedinci bölümündeki 1973. maddesine dayandırıyor.
ancak bu iddia kesinlikle doğru değil. libya ne başka bir ülkeye saldırdı, ne de herhangi bir ülkeyi tehdit etti. bu yüzden, kararda libya'nın neden tehdit oluşturduğuna dair herhangi bir açıklama yer almıyor. onun yerine, güvenlik konseyi'nin "şu anda sivil nüfusa karşı gerçekleştirilen yaygın ve sistematik saldırıların, insanlığa karşı işlenmiş bir suç teşkil etme olasılığının değerlendireceği" belirtiliyor. kararda "olasılık" sözcüğü geçiyor. bu olasılığı destekleyen olgulara ise değinilmemiş.
ancak haziran başı, güvenlik konseyi kararının iki buçuk ay ardından, birleşmiş milletler insan hakları konseyi'ne bağlı bir soruşturma komisyonu konuya dair bir rapor yayınladı. bu rapor, yalnızca libya'nın resmi ordusunun değil, isyancıların da insanlığa karşı suç işlediğini iddia ediyor. süddeutsche zeitung 3 haziran 2011'de; soruştuma komisyonunun, "kaddafi kontrolündeki bölgede cinayet işlendiğine ve işkence yapıldığına dair işaretler olduğu, ama isyancıların kontrolündeki bölgede de, özellikle afrikalı göçmen işçilere karşı insanlık dışı davranışlarda bulunulduğu ve hatta savaş suçları işlendiği" sonucuna vardığını yazıyordu.
güvenlik konseyi kararının maddeleri
kararın birinci maddesi; "acil ateşkes, şiddetin ve sivillere yönelik saldırıların ve insanlık dışı davranışların tamamen sonlandırılması"nı talep ederken; ikinci madde, "krize, libya halkının meşru taleplerine ters düşmeyen bir çözüm bulunması için yoğun bir çaba gösterilmesi"nin gerekliliğini vurguluyor. iki madde de, kağıt üstünde içsavaşın her iki tarafı için de geçerli.
fakat savaş koalisyonu, "acil ateşkes"i yalnızca kaddafi'nin birliklerine kabul ettirmek istiyor. ve böylece libya içsavaşı'nda isyancıların tarafında yer alıyor. bu, "bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına yönelik her tür şiddeti ya da şiddet tehdidi"ni yasaklayan birleşmiş milletler şartı'nı açık bir biçimde ihlal etmek anlamına geliyor.
birleşmiş milletler güvenlik konseyi dahi "herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale" etmeye karar verme hakkına sahip değil. (bm şartı'nın 1. bölümünün 2. maddesinin 4. ve 7. paragrafları)
ancak kararın yedinci ve altıncı maddeleri neredeyse sınırsız bir savaş için yetki niteliğinde. bu maddelerde güvenlik konseyi, savaş yürütmeyi arzulayan devletlere "libya'da saldırı tehdidi altındaki sivilleri ve yaşam alanlarını korumak için gerekli tüm önlemleri alma" yetkisini tanıyor. bu konudaki yegane kısıtlama libya topraklarında "diğer devletlere ait her tür işgal birliği"nin yasak olması. ancak müdahil güçler bu kısıtlamanın kara kuvvetlerinin sınırlı bir süre için kullanılmasını kapsamadığı kanaatinde.
altıncı madde, sonuçta "libya hava sahasının tüm uçuşlara kapatılması"nı öngörüyor. bu maddeden kaynaklanan "uçuş yasağına uyulması için gerekli tüm önlemlerin alınması" yetkisi, nato'ya savaş izni olarak hizmet ediyor.
birleşmiş milletler güvenlik konseyi, böylece kaddafi'yi artık çıkarlarının güvenilir bekçisi olarak görmeyen ve şimdi - uluslararası hukuka aykırı bir biçimde - askeri müdahaleyle libya'da bir rejim değişikliği yapma şansını sezen devletlere, amaçlarına ulaşmakta yardımcı olma görevini üstlendiğini ortaya koyuyor.
birleşmiş milletler kararını veto etme hakkına sahip olan rusya ve çin, oylamada çekimser kalarak kararın geçmesine izin verdiler. rus ve çin hükümet sözcülerinin, sonradan bombardımanlardan duydukları "üzüntü"yü dile getirmeleri saflık olarak adlandırılabilirdi, ancak batılı savaş ittifakına yapılan bu eleştiri gerçekte yalandan ve su katılmamış alaydan ibaret. çünkü saldırıların nasıl yürütüleceği baştan belliydi. washington, londra ve paris hükümetleri, libya'daki içsavaşı "isyancılar"ın zaferiyle sonlandırmak istediklerini hiçbir zaman gizleme gereği duymadı.
daha 11 mart'ta, kısacası birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi vermesinden bir hafta önce, abd devlet başkanı obama şöyle demişti: "kaddafi'nin yanlış tarafta olduğuna inanıyorum. muhalefetle ilişkiye geçeceğiz ve kaddafi'yi iktidardan indirme amacımıza ulaşmak için uluslararası kuruluşlara başvuracağız." (ndr info: das forum, 26.03.2011)
hiçbir zaman ateşkesi sağlama amacı güdülmedi. hiçbir zaman içsavaşın tarafları arasında yapılacak bir anlaşmaya dayalı bir çözüm göz önüne dahi alınmadı. venezüela'nın, türkiye'nin ve afrika birliği'nin aracılık yapma girişimleri dikkate dahi alınmadı.
ve çin ve rus hükümetleri de biliyor ki, birleşmiş milletler nato'nun savaşını ne düzeltebilir, ne de durdurabilir. çünkü veto hakkına sahip olan abd, fransa ve ingiltere'nin onayı olmadan şu anda geçerli olan karar artık değiştirilemez.
libya dışişleri bakan yardımcısı halit kaim, daha kararın açıklandığı gün, trablus hükümeti'nin ilan ettiği ateşkesi gözlemlemek için uluslararası bir komisyonun libya'ya gönderilmesini önerdi. focus online, 19 mart günü şöyle yazıyordu: "libya'da iktidarda olan kaddafi, uluslararası baskılara dayanamayarak silahları susturdu." dışişleri bakanı hillary clinton'nın yanıtı "olsaydı somut kanıtlar görürdük, ki böyle bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizliğini koruyor" oldu. ve batı başkentlerinde, libya'daki durumu aydınlatma arzusu, ateşkesin sağlanmasına ve uluslarası bir komisyon tarafından gözlenmesine duyulandan fazla değildi. savaş yanlıları, aynı gün hava saldırılarını başlattı.
nato'nun savaş yalanları
"libya'nın diktatörü kendi halkına karşı savaş yürütüyor ve sistematik olarak sivil halkı bombalıyor." nato saldırısının başlamasından önceki haftalarda medyada çıkan haberler bu ve benzeri biçimdeydi. lüksemburg dışişleri bakanı, daha 23 şubat'ta "libya'da 'büyük çapta bir soykırım' gerçekleştiğini" açıkladı. abd'nin bm temsilcisi susan rice "kaddafi'nin kendi halkını kestiğini" iddia etti. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)
bu açıklamaların ne kadar kuşkulu olduğunu, abd savunma bakanı gates'in "pentagon'un elinde, devrim lideri kaddafi'nin sivil hakı havadan bombalattığına dair bir kanıt olmadığı, bu bilginin yalnızca basındaki haberlere dayandığı" şeklindeki açıklaması açıkça ortaya koyuyor. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)
uluslararası hukuk uzmanı reinhard merkel, 22 mart'ta frankfurter allgemeine zeitung'da "kaddafi, kendileri de savaşın bir parçası olan silahlı isyancılara karşı savaş yürütüyor. birkaç saat öncesinde fırıncı, ayakkabıcı ya da öğretmen olmuş olsalardı dahi, isyancılar silahlanıp savaşmaya başladıkları andan itibaren artık sivil olmazlardı. kaddafi'nin birliklerinin sivilleri öldürdüğü birçok kez iddia edildi, ancak hiçbir kaynakta inandırıcı biçimde belgelenmedi" yazarken haklıydı. (frankfurter allgemeine zeitung 22.03.2011)
almanya'nın libya savaşı'ndaki rolü
alman hükümeti'nin, birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi kararına 'evet' oyu vermemesine medyanın ve aynı zamanda spd'li ve yeşil parlamenterlerin duyduğu öfke büyüktü. ancak almanya'nın resmi çekimserlik açıklaması; gerçeğin, en iyi olasılıkla ancak yarısı. alman ordusu, nato hava saldırılarına aktif olarak katılmasa da; başbakan merkel, daha 19 mart'ta yapılan libya özel zirvesi'nde, alman hükümeti'nin askeri müdahalenin hedeflediği sonuçları desteklediğini açıkladı. savaş koalisyonuna "başarı" dileklerini açıkça dile getirdi. iki hafta sonra nato, almanya'nın da onayıyla libya'daki savaşın komutasını üstlendi. ve libya'da savaşan nato devletlerinin yükünü hafifletmek için awacs görevleri üstlenecek 300 alman askeri daha afganistan'a gönderildi.
başbakan, paris'te abd'nin libya savaşı için almanya'daki askeri üsleri kullanabileceği sözünü verdi. nato savaşın komutasını üstlenene kadar; abd saldırılarının komuta merkezi, pentagon'un stuttgart'taki afrika bölgesi komutanlığı "africom"du. "us-africa command", daha saldırının başladığı gün, yalnızca libya hava kuvvetleri'nin etkisiz hale getirilmediğini, hava alanları ve uçaksavar mevzilerinin bombalanmadığını, aynı zamanda kaddafi'nin kara kuvvetlerinin de bombardımanın hedefleri arasında yer aldığını açıkladı. almanya'daki spangdahlem amerikan hava üssünden havalanan hayalet uçaklar da saldırılara katıldı. aynı şekilde abd'nin kullandığı awacs uçaklarının komuta merkezi de almanya'da yer alıyor. bu uçaklar, uçan hava gözetleme ve uçuş komuta merkezleri olarak iş görüyor ve şu anda libya'daki hedeflere gerçekleştirilen nato saldırılarını koordine ediyor.
almanya, böylece daha önce yugoslavya, afganistan ve ırak savaşlarında da olduğu gibi libya savaşında da önemli bir işleve sahip.
kaddafi rejimi ve libya'daki yaşam koşulları
ingilizler'in iktidara getirdiği kral 1. idris'in, "özgür subaylar hareketi" tarafından 1969'da devrilmesinin ardından libya devlet başkanlığını üstlenen muammer kaddafi, uluslararası siyasette antiemperyalist bir rol oynayan "arap sosyalizmi"nin savunucusu olarak kabul ediliyordu.
kaddafi, tobruk'taki ingiliz hava üssünü ve trablus'daki dev abd hava üssü "wheelus field"i kapattırdı. petrol sahalarını ve tüm petrol endüstrisini kamulaştırdı. tarlaları kamulaştırılarak yoksul köylüler arasında paylaştırdı. bedava sağlık hizmeti, dul, yetim ve yaşlılar için para yardımı, zorunlu ve parasız eğitim ve trablus, bengazi ve sebha'da üniversitelerin açılmasını içeren bir sosyal politikayı petrol gelirlerinden finanse ederek hayata geçirdi.
devlet, ev inşaatları ve tarım için faizsiz kredi veriyor. libya, diğer afrika ülkelerine oranla oldukça yüksek bir maaşın yanında düşük bir ev kirası düzeyine ve devlet tarafından sübvanse edilen temel gıda maddelerinde sabit fiyatlara sahip. bugüne kadar gecekondu mahallelerinin ve dilencilerin sayısı hep yok denecek kadar az oldu.
bir zamanların geri kalmış çöl ülkesi, varlıklı bir arap ülkesine dönüştü. dünya bankası'nın verilerine göre, kişi başına düşen gelir 1970 - 2010 arasında 5.800 dollar'dan 12.000 dollar'a çıktı. libya, afrika kıtası'ndaki en yüksek kişi başı gelire sahip. örneğin 80 milyon mısırlı'nın yarısı günde 2 dollarlık yoksulluk sınırının altında yaşarken, libya'da aylık ortalama maaş 510 euro seviyesinde. (martin lejeune, taz, 24.03.2011)
birleşmiş milletler gelişme istatistiği hdi ("human development index") de, libya'nın afrika kıtası'ndaki en gelişmiş devlet olduğunu ortaya koyuyor. libya, hdi sıralamasında güney afrika ve mısır'dan oldukça yukarılarda ve aynı zamanda suudi arabistan, rusya ve türkiye'nin de üstünde.
libya hükümeti, altyapı projelerine ve endüstrileşmeye geçtiğimiz onyıllarda milyarlarca dollar harcadı. bu projelerin en büyüklerinden biri "great man-made river project". uzun vadede libya, mısır, sudan ve çad'a tatlı su ulaştırması tasarlanan gmmr projesi, dünyanın en büyük içme suyu ve sulama sistemi. su; çölde yer alan, yaklaşık 500 metre derinlikteki dev yapay yeraltı göllerinden, 1300'den fazla pompa ve binlerce kilometre uzunluğundaki bir boru ağı aracılığıyla, halka içme suyu sağlamak ve toprağı tarıma elverişli hale getirmek amacıyla sulamak için, örneğin libya'nın kuzeyindeki kıyı bölgelerine aktarılacak.
boru ağı için gereken devasa boruların üretimi için fabrikalar açıldı. ayrıca ülkedeki cadde ağının genişletilmesine ve kıyı şeridi boyunca inşa edilen demiryoluna milyarca dollar akıtıldı.
tüm bunlara rağmen işsizlik oranı yaklaşık yüzde 30 ve özellikle gençler arasında yüksek. bu durumun sorumlusu, tüm büyük altyapı projelerinde libyalılar'ın değil, yabancı işçilerin çalıştırılması. içsavaş başladığında libya'da, çoğunluğu komşu ülkeler mısır ve tunus'un yanında çin, bengladeş, türkiye ve kara afrika'dan gelen yaklaşık bir buçuk milyon göçmen işçi olduğu tahmin ediliyor. bu işçilerin, aralarında 30 bin çinli de bulunan birkaç yüzbini içsavaş nedeniyle libya'dan kaçtı ya da merkezi yurtdışında olan şirketleri tarafından kaçırıldı.
isyanın daha ilk günlerinde; isyancıların, güney kore merkezli bir şirketin, binden fazla bengladeşli işçinin çalıştığı şantiyelerine saldırdığı haberleri yayıldı. libya'nın doğusunda türk şirketlerine ait 30 şantiye yerle bir edildi. libya'da yaklaşık 200 türk şirketi, özellikle inşaat sektöründe faaliyetteydi ve toplu konutlar, alışveriş merkezleri ve oteller inşa ediyordu.
mısırlı göçmen işçiler de tehdit altında. mısır dışişleri bakanlığı'nın verdiği bilgilere göre, isyanın ilk günlerinde 4 bin kişi, birkaç mısırlı öldürüldüğünden ve geri kalanların hayatı tehlikede olduğundan libya'dan kaçtı. (frankfurter rundschau 21.02.2011)
en büyük tehlikeyle karşı karşıya olanlarsa siyah afrikalılar. çoğunun, içsavaşların devam ettiği ya da diktatörlük rejimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerine dönme şansı yok.
arap televizyon kanalı al jazeera, "özgürlük savaşçıları"nın siyah afrikalı göçmen işçilere uyguladığı ırkçı katliam görüntülerini yayınladı. sahra çölü'nün güneyindeki ülkelerden gelen, sayılarının düzinelerce olduğu tahmin edilen işçi öldürülürken, görgü tanıklarının da belirttiği gibi, yüzlercesi, gözü dönmüş hükümet karşıtları siyah afrikalı lejyoner avına çıktığından saklandı. (african migrants targeted in libya, al jazeera, 28.02.2011)
isyanın nedenleri
libya'da şubat ayının ortalarında, tunus ve mısır örneklerini izleyen isyanın patlak vermesinde belirleyici olan neden, yoksulluk ve sefalet değil, şüphesiz kaddafi rejimi ve rejim yanlısı aşiretlerin otoriter iktidar politikalarıydı.
libya'daki insan hakları ihlalleri, uluslararası af örgütü'nün ("amnesty international") ülke raporlarına göre sayısız diğer ülkedekinden farklı olmasa da; nato savaş koalisyonu'nun arap müttefiklerinde, örneğin suudi arabistan'da, durum çok daha kötü. tabii bu, libya'daki insanlar için bir avuntu olmaktan uzak.
bunun yanında, ülkeye binlerce göçmen işçi alınırken çok fazla sayıda insanın işsiz olması da önemli bir etkendi.
alman hükümetine de danışmanlık yapan "bilim ve siyaset vakfı" ("stiftung wissenschaft und politik"), 12 mart'ta yayınladığı durum tespit raporunda, 17 şubat isyanı'nın "çoğunluğu geçlerden oluşan libyalılar'ın tunus ve mısır'daki devrimleri taklit etme çabası olarak başladığını" açıklıyordu. "karakolları ve devlet dairelerini ateşe vererek ayaklanmayı ateşleyenler"in çoğunluğunu, "işsiz ya da geçimini sağlamasına yetecek kadar çalışmayan genç erkekler" oluşturuyordu. (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)
ayaklanmanın merkezi, eskiden ülkenin siyasi ve ekonomik merkezi olan doğu bölgesi sirenayka. bu bölgede aşiret ilişkileri, ülkenin batısındaki trablusgarp'ta olduğundan çok daha güçlü. 1969'da devrilen kral, sirenaykalı'ydı ve iktidarı bölgedeki aşiretlere dayanıyordu.
libya'nın doğusunda yaşayan insanlar, muhtemelen siyasi ve ekonomik açılardan ayrımcılığı uğradı. ancak bu konu hakkında; şimdiye kadar, isyancılar tarafından da yayınlanmış net bir bilgi yok.
başlıca nedenlerden birinin, aşiretler arasındaki kemikleşmiş rekabet olması büyük bir olasılık. "bilim ve siyaset vakfı", "aşiret ilişkileri, libya siyasetinde önemli bir rol oynuyor. kaddafi'nin yönetimi altında aşiretler, hiyerarşideki yerlerine göre resmi makamların ve devletin elindeki kaynakların paylaştırıldığı toplumsal birimler olma işlevini üstlendi. [...] (isyancılar arasındaki) siyasi aktörlerin çoğunluğunun derdi, devletin yapısından çok kaynakların paylaşımı. [...] son ayaklanmanın patlak vermesinin öncesinde kaddafi rejimi'nin karşıtları, esas olarak etkisi son derece küçük olan sürgündeki partilerden ve silahlı islamcılardan oluşuyordu." muhalif gruplar arasında şu anda "yalnızca müslüman kardeşler örgütsel bir sürekliliğe ve özellikle kuzeydoğudaki şehirlerde yoğunlaşan kayda değer bir tabana sahip. aşırı islamcılar da, en çok 90'lı yıllarda silahlı grupların etkin olduğu kuzeydoğuda var." (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)
kaddafi'yi cehennemin dibine göndermeyi istemek, tabii ki libyalılar'ın en doğal hakkı. ancak isyancıların bunun için halkın çoğunluğunun onayına ihtiyacı var. ve bu desteğe sahip olmadıkları açıkça ortada.
isyancıların önderliği, bunun yerine trablus'a kadar önlerine çıkan bütün engelleri bombalayarak yolu açacak nato'ya güveniyor. ancak bu, kuzuyu kurda emanet etmekten başka bir şey değil. çünkü emperyalist devletler, yalnızca kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının peşinde; ne demokratik kendi kaderini tayin hakkı, ne de ülkenin zenginliklerinin adil paylaşımı gibi bir dertleri var.
savaşın hedefleri ve abd'nin ve ab devletlerinin çıkarları
libya, afrika'nın en büyük petrol rezervlerine sahip. petrol ihracatının yüzde 70'ini avrupa birliği ülkelerine yaparken, bunun yüzde 29'luk kesimini italya'ya, yüzde 14'ünü fransa'ya, yüzde 11'ini almanya'ya, yüzde 10'unu ispanya'ya ve yüzde 4'ünüyse ingiltere'ye gerçekleştiriyor. italya, petrol gereksiniminin neredeyse dörtte birini (yüzde 24) libya'dan karşılarken; bu oran, fransa'da yüzde 10, almanya'da ise yüzde 6. libya'nın petrol ihracatının yüzde 13'lük kısmı çin'e. italya, libya'nın doğalgaz ihracatının büyük bir bölümünün gerçekleştiği ülke: italya, doğalgaz ithalatının yüzde 13'lük kısmını libya'dan karşılıyor. (us-energy information administration (eia), international trade center (itc), trademap 2011)
2004'te libya'ya yönelik yaptırımların sona ermesinden sonra, yabancı yatırımcılar yeniden ülkeye sokuldu ve neredeyse tüm batılı enerji şirketleriyle, bunun yanında çin ve rus şirketleriyle de milyarlarca dollarlık anlaşmalar imzalandı.
bu şirketlerin arasında ingiliz-hollanda menşeli bp, fransız petrol şirketi total, italyan enerji şirketi, alman rwe ve basf'ın doğalgaz ve petrol bölümleri, repsol (ispanya), abd'den exxon ve oasis group, gazprom (rusya) ve çin'den national petroleum corporation (cnpc) bulunuyor.
italyan eni şirketi, hem libya petrol sektöründeki, hem de genel olarak ülkedeki en büyük yabancı yatırımcı durumunda. eni, 2007'de 2047'ye kadar petrol ve doğalgaz temin hakkını garanti altına alan, 28 milyar dollarlık bir sözleşme imzaladı.
alman basf'ın petrol sektöründeki temsilcisi olan wintershall, libya petrol sektöründe 2 milyar dollarlık paya sahip. alman enerji devi rwe'ye bağlı olan dea, 40 bin kilometrekareden büyük bir petrol ve doğalgaz yatağının imtiyazını elde etti ve bu alanda yaklaşık 700 milyon dollarlık bir yatırım yapmayı planlıyor.
bp, 55 bin kilometrekarelik yeni bir sahada araştırma yapma hakkı için 900 milyon dollar'ın üstünde bir bedel ödedi ve uzun vadede 20 milyar dollarlık yatırım yapmayı planlıyor. abd, şimdiye kadar libya'da oldukça zayıf bir varlık gösteriyordu. exxon, 2008'de araştırma amaçlı sondaj hakları için yalnızca 97 milyon dollar ödemişti.
ancak, libya hükümeti yabancı şirketlere yatırım lisanslarını epsa-4 adında bir sisteme dayanan sert koşullar altında verdi. böylece, libya devletine ait olan petrol şirketi noc ("national oil corporation of libya") ülkede çıkarılan petrolün yaklaşık yüzde 90'lık bölümününün kontrolünü elinde tutmayı başardı. enerji devleri için dünya çapında en düşük kar oranlarına sahip petrol çıkarma koşulları libya'da.
kaddafi, en geç 2009'dan bu yana artık güvenilir bir ortak olarak görülmüyor.
ispanyol gazetesi "el pais", 2009'un ocak ayında şöyle yazıyordu: "libya devrim lideri muammer kaddafi, düşen petrol fiyatları karşısında alışılmışın dışında bir adım atmayı düşünüyor." kaddafi, "ülkesindeki uluslararası petrol şirketlerine ait tesislerin kamulaştırılması olasılığının varlığını reddetmiyor. bunu yapmak zorunda kalmamayı umduğunu, ancak düşen fiyatların başka bir seçenek bırakmadığını söylüyor." (die presse 26.01.2011)
kaddafi, gerçekten libya'da faaliyet gösteren kanada menşeli "verenex"i kamulaştırdığında; yatırımcılar için petrol sektöründeki en önemli branş raporu olan "heating-oil", şöyle yazıyordu: "libya, özel mülkiyeti kamulaştırmakla tehdit ediyor, gelirini arttırmak ya da firmalardan 'haraç' almak için önceden imzalanmış sözleşmeleri yeniden değerlendiriyorsa; uzun vadeli yatırım yapmak için gerekli olan güvenlik, şirketlerin elinden alınıyor demektir." (heatingoil.com, 29.09.2009)
2011 şubat'ında başlayan içsavaşın neticesinde, libya'daki petrol üretiminin yarısına yakını sekteye uğramış ve ülkenin petrol ihracatı, varil fiyatını bir anda 120 dollar'a yükseltecek biçimde çökmüştü.
avrupa birliği devletleri, isyancılarla libya hükümeti arasındaki mücadelenin sürmesinin petrol fiyatlarını daha da yükseltmesinden ve böylece ekonomileri için büyük bir doğurmasından korkuyordu. avusturya ekonomi bakanı reinhold mitterlehner, ekonomide durgunluk ihtimalinden bahsediyor ve avrupa'nın "mağrip ülkeleri'ndeki siyasi durumun bir an önce açıklığa kavuşmasına" ihtiyaç duyduğunu söylüyordu.
kaddafi, batı için bir belirsizlik faktörüne dönüşmüştü.
enerji kaynaklarının üstündeki devlet kontrolü, ithalat yasakları ve fiyat kontrolleriyle devlet tarafından yönlendirilen ekonomi, hiçbir zaman batı'nın neoliberal prensipleriyle uyumlu olmamıştı. şimdi artık tehlikeye giren yalnızca petrol arzının devamlılığı değildi; avrupa, ayrıca içsavaş dolayısıyla afrika'dan gelen bir mülteci dalgası tarafından da "tehdit ediliyordu".
tehlikeye giren bir diğer şeyse, avrupalı enerji şirketlerinin 400 milyar dollar yatırım yapmayı planladıkları "desertec-project"ti. "desertec"in, kuzey afrika'nın çöllerinde güneş enerjisinden elde edilen elektrikle tüm avrupa'nın ihtiyacını karşılaması tasarlanıyordu. libya, bu projenin temel yerleşimlerinden biri olmasının yanında, elektriğin avrupa'ya aktarılmasında transit ülke durumunda.
ve göz ardı edilemeyecek bir faktör, libya'nın imf ve dünya bankası'nın tekelini tehdit etmesiydi.
bu nedenle, savaşan nato devletlerinin hedefinde libya merkez bankası'nın döviz fazlasından yaptığı yurtdışı yatırımları da var. bu yatırımlar, "libyan investment authority" tarafından yönetiliyor ve değerlerinin 150 milyar dollar'ın üstünde olduğu tahmin ediliyor. libya devleti; gerek ülkedeki, gerek afrika'nın başka yerlerindeki büyük kalkınma programlarını döviz rezervlerinden finanse ediyor. (il manifesto, 22.04.2011)
bu projelere, libya'nın dünya bankası'ndan kredi almadan finanse ettiği "great man-made river" projesi ve afrika'nın ilk telekomünikasyon uydusunun geliştirilmesi örnek gösterilebilir.
45 afrika devleti 1992'de, "afrika bölgesel uydu iletişimi" (rascom) örgütünü kurdu. biraz olsun kabul edilebilir koşullarda bir finansman, yıllarca imf ve dünya bankası tarafından engellendi. sonunda libya 300 milyon, afrika ve batı afrika kalkınma bankaları toplam 80 milyon dollar'la projeye dahil oldu. böylece afrika 2007'de ilk iletişim uydusuna sahip oldu. tüm afrika'nın kullanacağı ikinci bir uydu, 2010 haziranı'nda uzaya gönderildi. bu sayede afrika, avrupa'nın uydularının (örneğin intelsat) kullanımı için talep ettiği yıllık 500 milyon dollarlık ücreti ödemekten kurtulmuş oldu.
daha önemlisi; libya'nın, afrika birliği'ne ait üç bağımsız finans kurumunun oluşturulması için yaptığı yatırımlar: merkezi yaounde'de (kamerun) olan afrika para fonu, merkezi trablus'ta olan afrika yatırım bankası ve merkezi abuja'da (nijerya) olan afrika merkez bankası.
bu kurumların başarıyla kurulması; afrika ülkelerinin, (neokolonyal ve emperyalist iktidarın araçları olan) imf ve dünya bankası'ndan kendilerini kurtarmasını sağlayacaktı.
libya'daki rejim değişikliğinden sonra nato güçleri, bir gün afrika'nın bağımsızlığını olanaklı kılacak olan bu kurumları ortadan kaldıracaklar.
abd devlet başkanı obama, 25 şubat'ta birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin yaptırım kararını açıklamasının üstünden daha bir gün geçmişken, abd'nin libya devleti'ne ait, değeri 30 milyar dollar'ı aşan finans yatırımına el koymasını sağlayan bir "executiv-order"a imza attı. birkaç gün sonra avrupa birliği de, libya'ya ait yaklaşık 45 milyar dollarlık yatırımı dondurduğunu açıkladı.
libya'nın finans yatırımlarına neden el konduğunu, (60'lı yıllardan bu yana abd hükümet danışmanı olan) zbigniew brzezinski, 28 nisan 2011'de tagesspiegel'le yaptığı röportajda açıkladı: "verili koşullarda müdahale etmenin, libya'nın kontrolünü kaddafi'ye bırakarak, ona arap dünyası'nın en önemli batı karşıtı liderine dönüşme olanağını tanımaktan daha iyi olduğu fikrindeydim."
içsavaşın başlamasıyla, durum temelden değişmişti.
libya'nın petrol rezervlerinin çoğunluğunun bulunduğu kuzeydoğusunu kontrolü altına alan silahlı ayaklanma; batı'ya, trablus'taki yıllarca el üstünde tutulmuş "dost"undan ve artık güven vermeyen iş ortağından kurtulma şansını verdi.
sevgi ile övülen "özgürlük savaşçıları", bölgenin aşiret reisleri, petrol ve doğalgaz gelirlerini şimdiye kadar kaddafi'yle paylaşmışlardı. şimdiyse, görünüşe göre tek avantacı kendileri olmak istiyorlar. batı'yı, askeri yardım gelmezse tüm petrol arzını durdurmakla tehdit ediyorlar.
libya'nın en önemli petrol ve doğalgaz limanları, ülkenin doğu sahilinde yer alıyor. yine bu bölge, libya'nın rezervlerinin yüzde 80'ine sahip olan, daha güneyde yer alan sirte petrol yataklarından gelen boru hatlarının kesişme noktası.
ab enerji komiseri günther oettinger, neden kaddafi'ye finansal açıdan zarar vermek için libya'nın petrol ve doğalgaz ihracatına yönelik yaptırımlara yönelinmediği sorusunu şu sözlerle yanıtlıyordu: "yeniden işletilmeye başlayan petrol ve doğalgaz yataklarının çoğunun artık kaddafi'nin elinde olmadığını sanıyoruz."
ingiltere başbakanı david cameron, 1 mart 2011'de yaptığı açıklamada, "libya'nın ve halkının geleceği için albay kaddafi'nin rejimi son bulmalı. ve kaddafi ülkeyi terk etmeli. bu sebepten, kaddafi rejimi'ni izole etmek, paradan uzaklaştırmak, iktidarını azaltmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız."
anlaşılan, isyan olmasaydı, batı gelecekte de kaddafi'yle anlaşmanın bir yolunu bulacaktı. ne de olsa, yalnızca petrol değil, silah anlaşmaları da son derece iyi gidiyordu.
2004-2010 yılları arasında ingiltere, fransa, italya ve almanya'nın kaddafi rejimine sattığı silahların değeri bir milyar euro'nun üstünde.
avrupalı silah şirketi eads; 2009'dan içsavaşın başlamasına kadar, raket rampaları ve tanksavar raketleri satmayı sürdürdü. silahların üreticisi, eads'ın yan şirketi olan mbda, internet sayfasında "milan 3" sistemini, "geliştirilmiş öldürme potansiyeli" olan, isabet oranı çok yüksek bir silah olarak pazarlıyor. bu silahın kaddafi'ye satılacak olan son partisi, 28 şubat 2011'de yürürlüğe giren silah ambargosu nedeniyle durduruldu.
kaddafi, her şeyden önce libya'yı "avrupa kalesi"nin mültecileri engelleme mücadelesinin bir parçası haline getirdi. avrupa sınır koruma ajansı frontex'le sıkı bir işbirliği içine girdi. almanya, helikopterler aracılığıyla mülteci taşıyan teknelerin akdeniz'de tespit edilmesi görevini üstlenirken; konumları tespit edilen mülteciler, italyan gemileri tarafından yakalanarak libya sahil koruma ekiplerine teslim ediliyordu.
tıpkı mısır gibi libya da, avrupa birliği için bir "istikrar" garantisiydi. ancak, kaddafi 2010 kasımı'nda avrupa'yı yasadışı göçün önüne set çekmekte desteklemek için avrupa birliği'nden 5 milyar euro talep etti. kaddafi, bu talebiyle avrupa devletlerinin gözünde haddini aşıyordu. (focus-online, 31.08.2010)
batı'nın yeni müttefikleri
paris, londra ve washington hükümetleri; libya'nın doğusundaki isyanın önderlerinin, trablus hükümetine oranla batı'nın çıkarlarına uygun hareket etmeye çok daha yatkın olduğunu farketmekte gecikmedi.
abd dışişleri bakanı hillary clinton, 27 şubat'ta aşağıdaki açıklamayı yapıyordu: "obama hükümeti, libyalılar'a muammer kaddafi'yi başlarından atmaları için gereken her tür desteği vermeye hazır. [...] doğuda örgütlenmeye çalışan çeşitli libyalılar'la ilişki kuruyoruz. isyan, ülkenin batısına da yayılırsa; oradaki libyalılar'la da ilişkiye geçeceğiz. [...] sonucun ne olacağını söylemek için henüz çok erken, ama bizden beklenen her tür desteği vermeye hazır olacağız." (michel chossudovsky, 07.03.2011)
fransa, 27 şubat'ta bengazi'de kurulan libya geçici ulusal meclisi'ni "libya halkının yegabe meşru temsilcisi" olarak tanıyan ilk nato ülkesi oldu. ve mahmud cibril ile abdula el-issavi'yi 10 mart'ta paris'teki elysée sarayı'nda ağırladı. her ikisi de, libya geçici ulusal meclisi tarafından batılı devletlerle ilişki kurmak ve bu ilişkileri sürdürmekle görevlendirilmişti.
ancak "libya halkının meşru temsilcileri", olsa olsa libya'nın altı buçuk milyonluk nüfusunun üçte birini temsil ediyor. ülkenin isyancılar tarafından kontrol edilen altı doğu bölgesinde bir buçuk milyon, misurata'daysa 600 bin insan yaşıyor.
yeni kurulan "ulusal meclis"in ve isyancıların hükümetinin üyeleri, ağırlıklı olarak kaddafi rejimi'nin geçmişteki yüksek bürokratlarından ve yüksek rütbeli subaylarından oluşuyor. "ulusal meclis"in başkanı mustafa abdül celil, 2007'den 15 şubat 2011'de isyanın başlamasına kadar, kaddafi hükümeti'nde adalet bakanıydı.
"ulusal meclis" 22 mart'ta, adalet eski bakanı mahmud cibril'i geçici hükümetin başına geçirdi. cibril, söz konusu günden bir hafta önce, 18-19 mart tarihinde paris'te gerçekleştirilen libya zirvesi'nde fransa devlet başkanı sarkozy ve amerikan dışişleri bakanı clinton tarafından, sanki kaddafi artık iktidarda değilmişçesine resmen ağırlandı.
mahmud cibril, batı için neredeyse mükemmel bir müttefik. "frankfurter allgemeine zeitung", cibril'i neoliberal ekonomi politikası uzmanı olarak nitelendiriyor. yıllarca iktisatçı olarak abd'de stratejik planlama ve karar alma konularında ders verdi. ve tunus, mısır ve suudi arabistan'daki genç şirket yöneticileri ve hükümet üyelerini eğitti.
2007'de libya'ya dönmesinin ardından, kaddafi rejimi'ne planlama bakanı ve ulusal ekonomik kalkınma kurumu'nun başkanı olarak hizmet etti. görevi, devlet kontrolündeki ülke ekonomisinin özelleştirilmesini yürütmekti. görevi sırasında, özellikle ingiliz ve abd şirketlerinin libya pazarında tutunmalarına önayak oldu. (frankfurter allgemeine zeitung, 25.03.2011)
isyancıların hükümetinin dışişleri bakanlığını abdül el-issavi üstlendi. önceden libya ekonomi bakanlığı ve özelleştirme planlama dairesi başkanlığı yapıyordu. kaddafi'yle arası bozulduktan ve piyasa ekonomisine geçiş reformlarının yavaş temposunu eleştirdikten sonra koltuğunu kaybetmişti.
sirenayka'nın geçmişteki güvenlik şefi de, şimdi geçici hükümetin üyesi. batı'nın yakından tanıdığı ali tarhuni, "geçici hükümet"in ekonomi, finans ve petrol bakanı. 40 yıl abd'de yaşadıktan ve yıllarca university of washington'da ekonomi ve finans dersleri verdikten sonra bu yılın mart ayında libya'ya döndü. görevi, pazar ekonomisine geçiş için hazırlıkları tamamlamak. (frankfurter allgemeine zeitung, 30.03.2011) göreve başlamasının hemen ardından yaptığı ilk işlerden biri, "özgür libya"nın ham petrolünü pazarlamak için "quatar petroleum company" ile bir anlaşma imzalamak oldu. yalnızca isyancıların elinde olan tobruk limanı dahi, günde 300 bin varil ham petrol ihraç edilebilecek kapasiteye sahip. bu, güncel pazar değeri üstünden yaklaşık günde 36 milyon ya da yılda 12 milyar dollar'a denk düşüyor.
savunma bakanlığına, 1975'te de kaddafi'yi devirmeyi denemiş olan ömer el hariri getirildi. başarısız olan darbe girişiminden sonra el hariri ve yirmi arkadaşı idama mahkum edilmişti. cezası, 1990'da 21 yıllığına ev hapsine çevrildi. 2011 şubatı'ndaki ayaklanma ona isyancıların safına geçme şansını verdi. (taz, 24.03.2011)
isyancıların ordusunun genelkurmay başkanı, kısa bir süre öncesine kadar kaddafi rejiminin yönetici kadrolarından olan abdül fatah yunus. mart ayında isyancılara katılmadan önce kaddafi'nin özel birliklerini komuta ediyordu ve üç yıldır içişleri bakanıydı. (süddeutsche zeitung, 29.03.2011)
mart başı abd'den libya'ya dönen halife haftar, aynı ayın sonunda sonunda isyancıların ordusunun komutanlığına getirildi. bir zamanlar libya ordusunda albay olan haftar'ın, kaddafi'yle arası yıllar önce bozulmuştu ve abd'den kaddafi'ye karşı silahl bir ayaklanma örgütlemeye çalışıyordu. washington post'un 26 mart 1996'da belirttiği gibi, kendine "libya ulusal ordusu" adını veren kontra benzeri bir gruba başkanlık ediyordu. abd tarafından silahlandırılan bu küçük yeraltı ordusu, virginia'da bir askeri eğitim kampına sahip ve 90'lı yıllardan bu yana libya'da ayaklanma girişimlerinde bulunuyor ve birçok terör eylemi gerçekleştirdi. ingiliz gazetesi daily mail, 19 mart 2011'de halife haftar'ı "devrimin iki büyük askeri kişiliğinden biri" olarak tanımladı.
isyancıların ordusunun komutanlarından bir diğeriyse, abd'nin düşmanı bir teröristten sözde demokrasi ve insan hakları mücadelesinde müttefiğine dönüşen ebu bin kumu. new york times'ın 23 nisan 2011'de yazdığı üzere, kaddafi rejimine karşı savaşan derne birliği'nin komutanlığını yapıyor. 11 eylül 2001'deki saldırıların ardından libyalı militan islamcı bir örgütün üyesi olarak pakistan'da tutuklanıp, el kaide'ye üye olduğu gerekçesiyle beş yıl guantanamo'da kaldı. 2007 yılında, bir yıl hapiste kaldıktan sonra kaddafi'nin siyasi tutsaklar için çıkardığı aftan faydalanarak serbest kalacağı libya'ya gönderildi. (junge welt, 26.04.2011)
gelecekteki neoliberal ekonomi politikasının yol haritası
geçici hükümet, çoktan kendi petrol şirketi "libyan oil company"yi kurdu. bu şirketin, libya devletinin petrol kurumu "national oil company"nin yerini alması ve amerikan, ingiliz ve fransız şirketlerine uygun koşullarda lisans vermesi planlanıyor. çin ve rusya'nın libya'nın dışına itilmesi de bu planın bir parçası. buna karşılık, kaddafi 14 mart'ta amerikan ve avrupa şirketlerinin çalışma ruhsatlarını çin ve rus şirketlerine devretme tehdidinde bulundu.
isyancılar, aynı zamanda kendi merkez bankalarını da kurmuş durumda. yeni kurulan merkez bankasının görevi; abd ve avrupa devlerinin el koyduğu, libya devleti'ne ait 150 milyar dollar'ı aşan parayı, iade edilmesinin ardından yönetmek.
ingiliz menşeli hsbc bankasının üst düzey yöneticilerinden oluşan bir ekip, şu anda yeni kurulan "merkez bankası"na libya devletinin ingiltere'deki yaklaşık 25 milyar dollarlık yatırımıyla ne yapacağı konusunda danışmanlık yapıyor. (il manifesto, 02.05.2011)
isyancıların yönetici kademesinin, abd'nin ve avrupa devletlerinin çıkarlarıyla büyük ölçüde uyumlu hedefler peşinde olduğu açık. onlara kalırsa, libya neoliberal ekonomi politikasının ilkelerine göre yönetilecek.
isyancıların hükümetinin maliye bakanı tarhuni, zeit'la yaptığı bir röportajda kaddafi'nin ülke ekonomisinin kayda değer bir bölümünü kamulaştırmasını eleştirdi. "ekonominin itici gücünün özel sektör olması gerek" dedikten sonra ekledi: "uluslararası yatırımcılarla işbirliği içinde libya'yı bir finans merkezine çevirmeyi umuyoruz." özellikle fransız şirketleri gelecekte libya'yla karlı bir ticaret yürütmeyi umabilir: "fransa gibi baştan beri bizim tarafımızda olan ülkelerin avantaj sahibi olacağını düşünüyorum." (die zeit, 07.04.2011)
bengazi'deki geçici hükümetin başkanı mustafa abdül celil de, 22 mayıs'ta şimdi isyancıları destekleyen ülkelerin zaferlerinden kar edeceğini açıkladı: "devrimimize destek veren dostlarımız, gelecekte libya'da en iyi ticaret olanaklarına kavuşacak." (tagesanzeiger zürich, 23.05.2011)
avrupa birliği, aynı gün isyancılarla resmen diplomatik ilişki başlatarak bengazi'de bir temsilcilik açtı. avrupa birliği dışişleri yüksek temsilcisi cathrine ashton, açılışa bizzat katılırken "libya halkının vizyonu"nu övdü.
13 haziran'da alman hükümeti de, bengazi'deki geçici hükümeti "libya halkının tek meşru temsilcisi" olarak tanıdığını açıkladı.
isyancılara askeri yardım
abd devlet başkanı obama, 10 ile 17 mart arasında, kısacası birleşmiş milletler güvenlik kurulu'nun kararının hemen öncesinde cia'in isyancıları desteklemesine izin verdi. (focus.de, 31.03.2011) obama'nın verdiği izin, isyancılara silah yardımını da kapsıyordu. new york times, cia ajanlarının aynı zamanda hava saldırıları için hedef tespiti de yaptığını açıkladı. (frankfurter allgemeine zeitung, 01.04.2011; welt.de, 31.03.2011)
19 mart'ta focus online, "ingiliz gizli servisi mi-6 ajanlarının haftalar öncesinden libya'ya sızdığını" yazdı. "askeri hava alanları, uçaksavar mevzileri ve iletişim merkezleri gibi stratejik hedefleri tespit etmiş ve hava saldırıları için işaretlemişlerdi." (focus.de, 19.03.2011)
2 nisan günü, fransız gizli servisinin bengazi'deki isyancılara üç haftadan uzun süredir gizlice tanksavar mermisi ve top gönderdiği ortaya çıktı. (focus.de, 02.04.2011)
muhafazakar wall street journal, birleşmiş milletler kararının kesinleştiği 17 mart günü şöyle yazıyordu: "abd'nin ve isyacıların resmi sözcüleri, mısır ordusu'nun abd'nin bilgisi dahilinde isyancılar için sınırdan silah geçirmeye başladığını açıkladı. gönderilenler, ağırlıklı olarak makineli tüfeklerden ve cephaneden oluşuyor." (peter dale scott, www.hintergrund.de, 31.03.2011)
nato devletleri, böylece kendi aldıkları birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararına aykırı hareket ediyorlar. karar; libya topraklarında her türden silah yardımını, askeri eğitimi, askeri amaçlara hizmet edebilecek her türden teknik ve finansal yardımı yasaklıyor. (birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararının 13. maddesi)
"nihai zafer"e kadar savaş
nato savaşının bir sonraki aşaması, abd'nin insansız, yerden kumandalı uçaklarla yapacağı bombardımanlar ve ingiltere ile fransa'nın savaş helikopterlerinin sayısını arttırması.
nato ve ab devletleri, trablus rejimi devrilene dek savaşı sürdürme konusunda anlaşmış durumda. kaddafi'nin öldürülmesi de bombardımanların "meşru hedeflerinden biri" kabul ediliyor.
alman ordusunun da dahil olduğu kara kuvvetlerinin savaşa katılımı ihtimaline yönelik hazırlıklar da sürüyor. kara kuvvetlerinin savaşa dahil olması, sözde "insani yardımların güvenliğinin sağlanması" adına gerçekleştirilecek. devlet bakanı cornelia pieper (fdp), alman parlamentosu'nda "hazır bulunan avrupa birliği savaş grupları'nın ve kimi diğer birliklerin kullanımı olanaklar dahilinde" dedi. (junge welt, 08.04.2011)
nato, büyük olasılıkla korkunç sonuçları olacak ve sivil kurbanlarının sayısı gittikçe artacak bir savaş yürütüyor. isyancıların zafere ulaşması sağlanamazsa, savaş libya'nın ikiye bölünmesiyle de sonuçlanabilir. bu durumda en azından libya'nın doğusu batılı şirketler için karlı bir vahaya dönüşecektir.
süddeutsche zeitung 8 haziran 2001'de "nato libya'nın başkentini kesintisiz olarak bombalarken, isyancılar trablus üstüne yürüyor" başlığını atmıştı. şimdiye kadar 700'den fazla sivil nato bombardımanının kurbanı oldu.
nato, hava saldırılarıyla isyancılarla trablus arasındaki engelleri ortadan kaldırıyor. cia'in ve ingiliz gizli servisi mi-6'in özel timleri, bombalanacak hedefleri keşfetmek için haftalardır libya'da. ve batılı devletler, bm silah ambargosuna karşın isyancıları en modern silahlarla donatıyor.
tunus'ta ben ali'nin ve mısır'da mübarek'in halk isyanları sonucunda iktidardan indirilmesinin ardından; bu diktatörleri on yıllarca silahlandırmış, finanse etmiş ve kollamış olanlar, hatalarından öğrendiklerini, artık arap halklarının yanında yer aldıklarını ve refah, demokrasi ve insan hakları mücadelelerini desteklediklerini iddia ediyor.
londra, washington ve paris hükümetleri; bu yalancı propagandanın eşliğinde ve sivil halkın korunması bahanesiyle, libya'da uluslararası hukuka aykırı bir savaş başlattı. birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin çoğunluğu, ingiltere, abd ve fransa'ya bu konuda tam yetki verdi.
birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin kararı
birleşmiş milletler güvenlik konseyi; kararını, "libya'daki durumun dünya barışı ve uluslararası güvenlik için bir tehdit oluşturduğu" anlamına gelen bm şartının yedinci bölümündeki 1973. maddesine dayandırıyor.
ancak bu iddia kesinlikle doğru değil. libya ne başka bir ülkeye saldırdı, ne de herhangi bir ülkeyi tehdit etti. bu yüzden, kararda libya'nın neden tehdit oluşturduğuna dair herhangi bir açıklama yer almıyor. onun yerine, güvenlik konseyi'nin "şu anda sivil nüfusa karşı gerçekleştirilen yaygın ve sistematik saldırıların, insanlığa karşı işlenmiş bir suç teşkil etme olasılığının değerlendireceği" belirtiliyor. kararda "olasılık" sözcüğü geçiyor. bu olasılığı destekleyen olgulara ise değinilmemiş.
ancak haziran başı, güvenlik konseyi kararının iki buçuk ay ardından, birleşmiş milletler insan hakları konseyi'ne bağlı bir soruşturma komisyonu konuya dair bir rapor yayınladı. bu rapor, yalnızca libya'nın resmi ordusunun değil, isyancıların da insanlığa karşı suç işlediğini iddia ediyor. süddeutsche zeitung 3 haziran 2011'de; soruştuma komisyonunun, "kaddafi kontrolündeki bölgede cinayet işlendiğine ve işkence yapıldığına dair işaretler olduğu, ama isyancıların kontrolündeki bölgede de, özellikle afrikalı göçmen işçilere karşı insanlık dışı davranışlarda bulunulduğu ve hatta savaş suçları işlendiği" sonucuna vardığını yazıyordu.
güvenlik konseyi kararının maddeleri
kararın birinci maddesi; "acil ateşkes, şiddetin ve sivillere yönelik saldırıların ve insanlık dışı davranışların tamamen sonlandırılması"nı talep ederken; ikinci madde, "krize, libya halkının meşru taleplerine ters düşmeyen bir çözüm bulunması için yoğun bir çaba gösterilmesi"nin gerekliliğini vurguluyor. iki madde de, kağıt üstünde içsavaşın her iki tarafı için de geçerli.
fakat savaş koalisyonu, "acil ateşkes"i yalnızca kaddafi'nin birliklerine kabul ettirmek istiyor. ve böylece libya içsavaşı'nda isyancıların tarafında yer alıyor. bu, "bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına yönelik her tür şiddeti ya da şiddet tehdidi"ni yasaklayan birleşmiş milletler şartı'nı açık bir biçimde ihlal etmek anlamına geliyor.
birleşmiş milletler güvenlik konseyi dahi "herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale" etmeye karar verme hakkına sahip değil. (bm şartı'nın 1. bölümünün 2. maddesinin 4. ve 7. paragrafları)
ancak kararın yedinci ve altıncı maddeleri neredeyse sınırsız bir savaş için yetki niteliğinde. bu maddelerde güvenlik konseyi, savaş yürütmeyi arzulayan devletlere "libya'da saldırı tehdidi altındaki sivilleri ve yaşam alanlarını korumak için gerekli tüm önlemleri alma" yetkisini tanıyor. bu konudaki yegane kısıtlama libya topraklarında "diğer devletlere ait her tür işgal birliği"nin yasak olması. ancak müdahil güçler bu kısıtlamanın kara kuvvetlerinin sınırlı bir süre için kullanılmasını kapsamadığı kanaatinde.
altıncı madde, sonuçta "libya hava sahasının tüm uçuşlara kapatılması"nı öngörüyor. bu maddeden kaynaklanan "uçuş yasağına uyulması için gerekli tüm önlemlerin alınması" yetkisi, nato'ya savaş izni olarak hizmet ediyor.
birleşmiş milletler güvenlik konseyi, böylece kaddafi'yi artık çıkarlarının güvenilir bekçisi olarak görmeyen ve şimdi - uluslararası hukuka aykırı bir biçimde - askeri müdahaleyle libya'da bir rejim değişikliği yapma şansını sezen devletlere, amaçlarına ulaşmakta yardımcı olma görevini üstlendiğini ortaya koyuyor.
birleşmiş milletler kararını veto etme hakkına sahip olan rusya ve çin, oylamada çekimser kalarak kararın geçmesine izin verdiler. rus ve çin hükümet sözcülerinin, sonradan bombardımanlardan duydukları "üzüntü"yü dile getirmeleri saflık olarak adlandırılabilirdi, ancak batılı savaş ittifakına yapılan bu eleştiri gerçekte yalandan ve su katılmamış alaydan ibaret. çünkü saldırıların nasıl yürütüleceği baştan belliydi. washington, londra ve paris hükümetleri, libya'daki içsavaşı "isyancılar"ın zaferiyle sonlandırmak istediklerini hiçbir zaman gizleme gereği duymadı.
daha 11 mart'ta, kısacası birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi vermesinden bir hafta önce, abd devlet başkanı obama şöyle demişti: "kaddafi'nin yanlış tarafta olduğuna inanıyorum. muhalefetle ilişkiye geçeceğiz ve kaddafi'yi iktidardan indirme amacımıza ulaşmak için uluslararası kuruluşlara başvuracağız." (ndr info: das forum, 26.03.2011)
hiçbir zaman ateşkesi sağlama amacı güdülmedi. hiçbir zaman içsavaşın tarafları arasında yapılacak bir anlaşmaya dayalı bir çözüm göz önüne dahi alınmadı. venezüela'nın, türkiye'nin ve afrika birliği'nin aracılık yapma girişimleri dikkate dahi alınmadı.
ve çin ve rus hükümetleri de biliyor ki, birleşmiş milletler nato'nun savaşını ne düzeltebilir, ne de durdurabilir. çünkü veto hakkına sahip olan abd, fransa ve ingiltere'nin onayı olmadan şu anda geçerli olan karar artık değiştirilemez.
libya dışişleri bakan yardımcısı halit kaim, daha kararın açıklandığı gün, trablus hükümeti'nin ilan ettiği ateşkesi gözlemlemek için uluslararası bir komisyonun libya'ya gönderilmesini önerdi. focus online, 19 mart günü şöyle yazıyordu: "libya'da iktidarda olan kaddafi, uluslararası baskılara dayanamayarak silahları susturdu." dışişleri bakanı hillary clinton'nın yanıtı "olsaydı somut kanıtlar görürdük, ki böyle bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizliğini koruyor" oldu. ve batı başkentlerinde, libya'daki durumu aydınlatma arzusu, ateşkesin sağlanmasına ve uluslarası bir komisyon tarafından gözlenmesine duyulandan fazla değildi. savaş yanlıları, aynı gün hava saldırılarını başlattı.
nato'nun savaş yalanları
"libya'nın diktatörü kendi halkına karşı savaş yürütüyor ve sistematik olarak sivil halkı bombalıyor." nato saldırısının başlamasından önceki haftalarda medyada çıkan haberler bu ve benzeri biçimdeydi. lüksemburg dışişleri bakanı, daha 23 şubat'ta "libya'da 'büyük çapta bir soykırım' gerçekleştiğini" açıkladı. abd'nin bm temsilcisi susan rice "kaddafi'nin kendi halkını kestiğini" iddia etti. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)
bu açıklamaların ne kadar kuşkulu olduğunu, abd savunma bakanı gates'in "pentagon'un elinde, devrim lideri kaddafi'nin sivil hakı havadan bombalattığına dair bir kanıt olmadığı, bu bilginin yalnızca basındaki haberlere dayandığı" şeklindeki açıklaması açıkça ortaya koyuyor. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)
uluslararası hukuk uzmanı reinhard merkel, 22 mart'ta frankfurter allgemeine zeitung'da "kaddafi, kendileri de savaşın bir parçası olan silahlı isyancılara karşı savaş yürütüyor. birkaç saat öncesinde fırıncı, ayakkabıcı ya da öğretmen olmuş olsalardı dahi, isyancılar silahlanıp savaşmaya başladıkları andan itibaren artık sivil olmazlardı. kaddafi'nin birliklerinin sivilleri öldürdüğü birçok kez iddia edildi, ancak hiçbir kaynakta inandırıcı biçimde belgelenmedi" yazarken haklıydı. (frankfurter allgemeine zeitung 22.03.2011)
almanya'nın libya savaşı'ndaki rolü
alman hükümeti'nin, birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi kararına 'evet' oyu vermemesine medyanın ve aynı zamanda spd'li ve yeşil parlamenterlerin duyduğu öfke büyüktü. ancak almanya'nın resmi çekimserlik açıklaması; gerçeğin, en iyi olasılıkla ancak yarısı. alman ordusu, nato hava saldırılarına aktif olarak katılmasa da; başbakan merkel, daha 19 mart'ta yapılan libya özel zirvesi'nde, alman hükümeti'nin askeri müdahalenin hedeflediği sonuçları desteklediğini açıkladı. savaş koalisyonuna "başarı" dileklerini açıkça dile getirdi. iki hafta sonra nato, almanya'nın da onayıyla libya'daki savaşın komutasını üstlendi. ve libya'da savaşan nato devletlerinin yükünü hafifletmek için awacs görevleri üstlenecek 300 alman askeri daha afganistan'a gönderildi.
başbakan, paris'te abd'nin libya savaşı için almanya'daki askeri üsleri kullanabileceği sözünü verdi. nato savaşın komutasını üstlenene kadar; abd saldırılarının komuta merkezi, pentagon'un stuttgart'taki afrika bölgesi komutanlığı "africom"du. "us-africa command", daha saldırının başladığı gün, yalnızca libya hava kuvvetleri'nin etkisiz hale getirilmediğini, hava alanları ve uçaksavar mevzilerinin bombalanmadığını, aynı zamanda kaddafi'nin kara kuvvetlerinin de bombardımanın hedefleri arasında yer aldığını açıkladı. almanya'daki spangdahlem amerikan hava üssünden havalanan hayalet uçaklar da saldırılara katıldı. aynı şekilde abd'nin kullandığı awacs uçaklarının komuta merkezi de almanya'da yer alıyor. bu uçaklar, uçan hava gözetleme ve uçuş komuta merkezleri olarak iş görüyor ve şu anda libya'daki hedeflere gerçekleştirilen nato saldırılarını koordine ediyor.
almanya, böylece daha önce yugoslavya, afganistan ve ırak savaşlarında da olduğu gibi libya savaşında da önemli bir işleve sahip.
kaddafi rejimi ve libya'daki yaşam koşulları
ingilizler'in iktidara getirdiği kral 1. idris'in, "özgür subaylar hareketi" tarafından 1969'da devrilmesinin ardından libya devlet başkanlığını üstlenen muammer kaddafi, uluslararası siyasette antiemperyalist bir rol oynayan "arap sosyalizmi"nin savunucusu olarak kabul ediliyordu.
kaddafi, tobruk'taki ingiliz hava üssünü ve trablus'daki dev abd hava üssü "wheelus field"i kapattırdı. petrol sahalarını ve tüm petrol endüstrisini kamulaştırdı. tarlaları kamulaştırılarak yoksul köylüler arasında paylaştırdı. bedava sağlık hizmeti, dul, yetim ve yaşlılar için para yardımı, zorunlu ve parasız eğitim ve trablus, bengazi ve sebha'da üniversitelerin açılmasını içeren bir sosyal politikayı petrol gelirlerinden finanse ederek hayata geçirdi.
devlet, ev inşaatları ve tarım için faizsiz kredi veriyor. libya, diğer afrika ülkelerine oranla oldukça yüksek bir maaşın yanında düşük bir ev kirası düzeyine ve devlet tarafından sübvanse edilen temel gıda maddelerinde sabit fiyatlara sahip. bugüne kadar gecekondu mahallelerinin ve dilencilerin sayısı hep yok denecek kadar az oldu.
bir zamanların geri kalmış çöl ülkesi, varlıklı bir arap ülkesine dönüştü. dünya bankası'nın verilerine göre, kişi başına düşen gelir 1970 - 2010 arasında 5.800 dollar'dan 12.000 dollar'a çıktı. libya, afrika kıtası'ndaki en yüksek kişi başı gelire sahip. örneğin 80 milyon mısırlı'nın yarısı günde 2 dollarlık yoksulluk sınırının altında yaşarken, libya'da aylık ortalama maaş 510 euro seviyesinde. (martin lejeune, taz, 24.03.2011)
birleşmiş milletler gelişme istatistiği hdi ("human development index") de, libya'nın afrika kıtası'ndaki en gelişmiş devlet olduğunu ortaya koyuyor. libya, hdi sıralamasında güney afrika ve mısır'dan oldukça yukarılarda ve aynı zamanda suudi arabistan, rusya ve türkiye'nin de üstünde.
libya hükümeti, altyapı projelerine ve endüstrileşmeye geçtiğimiz onyıllarda milyarlarca dollar harcadı. bu projelerin en büyüklerinden biri "great man-made river project". uzun vadede libya, mısır, sudan ve çad'a tatlı su ulaştırması tasarlanan gmmr projesi, dünyanın en büyük içme suyu ve sulama sistemi. su; çölde yer alan, yaklaşık 500 metre derinlikteki dev yapay yeraltı göllerinden, 1300'den fazla pompa ve binlerce kilometre uzunluğundaki bir boru ağı aracılığıyla, halka içme suyu sağlamak ve toprağı tarıma elverişli hale getirmek amacıyla sulamak için, örneğin libya'nın kuzeyindeki kıyı bölgelerine aktarılacak.
boru ağı için gereken devasa boruların üretimi için fabrikalar açıldı. ayrıca ülkedeki cadde ağının genişletilmesine ve kıyı şeridi boyunca inşa edilen demiryoluna milyarca dollar akıtıldı.
tüm bunlara rağmen işsizlik oranı yaklaşık yüzde 30 ve özellikle gençler arasında yüksek. bu durumun sorumlusu, tüm büyük altyapı projelerinde libyalılar'ın değil, yabancı işçilerin çalıştırılması. içsavaş başladığında libya'da, çoğunluğu komşu ülkeler mısır ve tunus'un yanında çin, bengladeş, türkiye ve kara afrika'dan gelen yaklaşık bir buçuk milyon göçmen işçi olduğu tahmin ediliyor. bu işçilerin, aralarında 30 bin çinli de bulunan birkaç yüzbini içsavaş nedeniyle libya'dan kaçtı ya da merkezi yurtdışında olan şirketleri tarafından kaçırıldı.
isyanın daha ilk günlerinde; isyancıların, güney kore merkezli bir şirketin, binden fazla bengladeşli işçinin çalıştığı şantiyelerine saldırdığı haberleri yayıldı. libya'nın doğusunda türk şirketlerine ait 30 şantiye yerle bir edildi. libya'da yaklaşık 200 türk şirketi, özellikle inşaat sektöründe faaliyetteydi ve toplu konutlar, alışveriş merkezleri ve oteller inşa ediyordu.
mısırlı göçmen işçiler de tehdit altında. mısır dışişleri bakanlığı'nın verdiği bilgilere göre, isyanın ilk günlerinde 4 bin kişi, birkaç mısırlı öldürüldüğünden ve geri kalanların hayatı tehlikede olduğundan libya'dan kaçtı. (frankfurter rundschau 21.02.2011)
en büyük tehlikeyle karşı karşıya olanlarsa siyah afrikalılar. çoğunun, içsavaşların devam ettiği ya da diktatörlük rejimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerine dönme şansı yok.
arap televizyon kanalı al jazeera, "özgürlük savaşçıları"nın siyah afrikalı göçmen işçilere uyguladığı ırkçı katliam görüntülerini yayınladı. sahra çölü'nün güneyindeki ülkelerden gelen, sayılarının düzinelerce olduğu tahmin edilen işçi öldürülürken, görgü tanıklarının da belirttiği gibi, yüzlercesi, gözü dönmüş hükümet karşıtları siyah afrikalı lejyoner avına çıktığından saklandı. (african migrants targeted in libya, al jazeera, 28.02.2011)
isyanın nedenleri
libya'da şubat ayının ortalarında, tunus ve mısır örneklerini izleyen isyanın patlak vermesinde belirleyici olan neden, yoksulluk ve sefalet değil, şüphesiz kaddafi rejimi ve rejim yanlısı aşiretlerin otoriter iktidar politikalarıydı.
libya'daki insan hakları ihlalleri, uluslararası af örgütü'nün ("amnesty international") ülke raporlarına göre sayısız diğer ülkedekinden farklı olmasa da; nato savaş koalisyonu'nun arap müttefiklerinde, örneğin suudi arabistan'da, durum çok daha kötü. tabii bu, libya'daki insanlar için bir avuntu olmaktan uzak.
bunun yanında, ülkeye binlerce göçmen işçi alınırken çok fazla sayıda insanın işsiz olması da önemli bir etkendi.
alman hükümetine de danışmanlık yapan "bilim ve siyaset vakfı" ("stiftung wissenschaft und politik"), 12 mart'ta yayınladığı durum tespit raporunda, 17 şubat isyanı'nın "çoğunluğu geçlerden oluşan libyalılar'ın tunus ve mısır'daki devrimleri taklit etme çabası olarak başladığını" açıklıyordu. "karakolları ve devlet dairelerini ateşe vererek ayaklanmayı ateşleyenler"in çoğunluğunu, "işsiz ya da geçimini sağlamasına yetecek kadar çalışmayan genç erkekler" oluşturuyordu. (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)
ayaklanmanın merkezi, eskiden ülkenin siyasi ve ekonomik merkezi olan doğu bölgesi sirenayka. bu bölgede aşiret ilişkileri, ülkenin batısındaki trablusgarp'ta olduğundan çok daha güçlü. 1969'da devrilen kral, sirenaykalı'ydı ve iktidarı bölgedeki aşiretlere dayanıyordu.
libya'nın doğusunda yaşayan insanlar, muhtemelen siyasi ve ekonomik açılardan ayrımcılığı uğradı. ancak bu konu hakkında; şimdiye kadar, isyancılar tarafından da yayınlanmış net bir bilgi yok.
başlıca nedenlerden birinin, aşiretler arasındaki kemikleşmiş rekabet olması büyük bir olasılık. "bilim ve siyaset vakfı", "aşiret ilişkileri, libya siyasetinde önemli bir rol oynuyor. kaddafi'nin yönetimi altında aşiretler, hiyerarşideki yerlerine göre resmi makamların ve devletin elindeki kaynakların paylaştırıldığı toplumsal birimler olma işlevini üstlendi. [...] (isyancılar arasındaki) siyasi aktörlerin çoğunluğunun derdi, devletin yapısından çok kaynakların paylaşımı. [...] son ayaklanmanın patlak vermesinin öncesinde kaddafi rejimi'nin karşıtları, esas olarak etkisi son derece küçük olan sürgündeki partilerden ve silahlı islamcılardan oluşuyordu." muhalif gruplar arasında şu anda "yalnızca müslüman kardeşler örgütsel bir sürekliliğe ve özellikle kuzeydoğudaki şehirlerde yoğunlaşan kayda değer bir tabana sahip. aşırı islamcılar da, en çok 90'lı yıllarda silahlı grupların etkin olduğu kuzeydoğuda var." (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)
kaddafi'yi cehennemin dibine göndermeyi istemek, tabii ki libyalılar'ın en doğal hakkı. ancak isyancıların bunun için halkın çoğunluğunun onayına ihtiyacı var. ve bu desteğe sahip olmadıkları açıkça ortada.
isyancıların önderliği, bunun yerine trablus'a kadar önlerine çıkan bütün engelleri bombalayarak yolu açacak nato'ya güveniyor. ancak bu, kuzuyu kurda emanet etmekten başka bir şey değil. çünkü emperyalist devletler, yalnızca kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının peşinde; ne demokratik kendi kaderini tayin hakkı, ne de ülkenin zenginliklerinin adil paylaşımı gibi bir dertleri var.
savaşın hedefleri ve abd'nin ve ab devletlerinin çıkarları
libya, afrika'nın en büyük petrol rezervlerine sahip. petrol ihracatının yüzde 70'ini avrupa birliği ülkelerine yaparken, bunun yüzde 29'luk kesimini italya'ya, yüzde 14'ünü fransa'ya, yüzde 11'ini almanya'ya, yüzde 10'unu ispanya'ya ve yüzde 4'ünüyse ingiltere'ye gerçekleştiriyor. italya, petrol gereksiniminin neredeyse dörtte birini (yüzde 24) libya'dan karşılarken; bu oran, fransa'da yüzde 10, almanya'da ise yüzde 6. libya'nın petrol ihracatının yüzde 13'lük kısmı çin'e. italya, libya'nın doğalgaz ihracatının büyük bir bölümünün gerçekleştiği ülke: italya, doğalgaz ithalatının yüzde 13'lük kısmını libya'dan karşılıyor. (us-energy information administration (eia), international trade center (itc), trademap 2011)
2004'te libya'ya yönelik yaptırımların sona ermesinden sonra, yabancı yatırımcılar yeniden ülkeye sokuldu ve neredeyse tüm batılı enerji şirketleriyle, bunun yanında çin ve rus şirketleriyle de milyarlarca dollarlık anlaşmalar imzalandı.
bu şirketlerin arasında ingiliz-hollanda menşeli bp, fransız petrol şirketi total, italyan enerji şirketi, alman rwe ve basf'ın doğalgaz ve petrol bölümleri, repsol (ispanya), abd'den exxon ve oasis group, gazprom (rusya) ve çin'den national petroleum corporation (cnpc) bulunuyor.
italyan eni şirketi, hem libya petrol sektöründeki, hem de genel olarak ülkedeki en büyük yabancı yatırımcı durumunda. eni, 2007'de 2047'ye kadar petrol ve doğalgaz temin hakkını garanti altına alan, 28 milyar dollarlık bir sözleşme imzaladı.
alman basf'ın petrol sektöründeki temsilcisi olan wintershall, libya petrol sektöründe 2 milyar dollarlık paya sahip. alman enerji devi rwe'ye bağlı olan dea, 40 bin kilometrekareden büyük bir petrol ve doğalgaz yatağının imtiyazını elde etti ve bu alanda yaklaşık 700 milyon dollarlık bir yatırım yapmayı planlıyor.
bp, 55 bin kilometrekarelik yeni bir sahada araştırma yapma hakkı için 900 milyon dollar'ın üstünde bir bedel ödedi ve uzun vadede 20 milyar dollarlık yatırım yapmayı planlıyor. abd, şimdiye kadar libya'da oldukça zayıf bir varlık gösteriyordu. exxon, 2008'de araştırma amaçlı sondaj hakları için yalnızca 97 milyon dollar ödemişti.
ancak, libya hükümeti yabancı şirketlere yatırım lisanslarını epsa-4 adında bir sisteme dayanan sert koşullar altında verdi. böylece, libya devletine ait olan petrol şirketi noc ("national oil corporation of libya") ülkede çıkarılan petrolün yaklaşık yüzde 90'lık bölümününün kontrolünü elinde tutmayı başardı. enerji devleri için dünya çapında en düşük kar oranlarına sahip petrol çıkarma koşulları libya'da.
kaddafi, en geç 2009'dan bu yana artık güvenilir bir ortak olarak görülmüyor.
ispanyol gazetesi "el pais", 2009'un ocak ayında şöyle yazıyordu: "libya devrim lideri muammer kaddafi, düşen petrol fiyatları karşısında alışılmışın dışında bir adım atmayı düşünüyor." kaddafi, "ülkesindeki uluslararası petrol şirketlerine ait tesislerin kamulaştırılması olasılığının varlığını reddetmiyor. bunu yapmak zorunda kalmamayı umduğunu, ancak düşen fiyatların başka bir seçenek bırakmadığını söylüyor." (die presse 26.01.2011)
kaddafi, gerçekten libya'da faaliyet gösteren kanada menşeli "verenex"i kamulaştırdığında; yatırımcılar için petrol sektöründeki en önemli branş raporu olan "heating-oil", şöyle yazıyordu: "libya, özel mülkiyeti kamulaştırmakla tehdit ediyor, gelirini arttırmak ya da firmalardan 'haraç' almak için önceden imzalanmış sözleşmeleri yeniden değerlendiriyorsa; uzun vadeli yatırım yapmak için gerekli olan güvenlik, şirketlerin elinden alınıyor demektir." (heatingoil.com, 29.09.2009)
2011 şubat'ında başlayan içsavaşın neticesinde, libya'daki petrol üretiminin yarısına yakını sekteye uğramış ve ülkenin petrol ihracatı, varil fiyatını bir anda 120 dollar'a yükseltecek biçimde çökmüştü.
avrupa birliği devletleri, isyancılarla libya hükümeti arasındaki mücadelenin sürmesinin petrol fiyatlarını daha da yükseltmesinden ve böylece ekonomileri için büyük bir doğurmasından korkuyordu. avusturya ekonomi bakanı reinhold mitterlehner, ekonomide durgunluk ihtimalinden bahsediyor ve avrupa'nın "mağrip ülkeleri'ndeki siyasi durumun bir an önce açıklığa kavuşmasına" ihtiyaç duyduğunu söylüyordu.
kaddafi, batı için bir belirsizlik faktörüne dönüşmüştü.
enerji kaynaklarının üstündeki devlet kontrolü, ithalat yasakları ve fiyat kontrolleriyle devlet tarafından yönlendirilen ekonomi, hiçbir zaman batı'nın neoliberal prensipleriyle uyumlu olmamıştı. şimdi artık tehlikeye giren yalnızca petrol arzının devamlılığı değildi; avrupa, ayrıca içsavaş dolayısıyla afrika'dan gelen bir mülteci dalgası tarafından da "tehdit ediliyordu".
tehlikeye giren bir diğer şeyse, avrupalı enerji şirketlerinin 400 milyar dollar yatırım yapmayı planladıkları "desertec-project"ti. "desertec"in, kuzey afrika'nın çöllerinde güneş enerjisinden elde edilen elektrikle tüm avrupa'nın ihtiyacını karşılaması tasarlanıyordu. libya, bu projenin temel yerleşimlerinden biri olmasının yanında, elektriğin avrupa'ya aktarılmasında transit ülke durumunda.
ve göz ardı edilemeyecek bir faktör, libya'nın imf ve dünya bankası'nın tekelini tehdit etmesiydi.
bu nedenle, savaşan nato devletlerinin hedefinde libya merkez bankası'nın döviz fazlasından yaptığı yurtdışı yatırımları da var. bu yatırımlar, "libyan investment authority" tarafından yönetiliyor ve değerlerinin 150 milyar dollar'ın üstünde olduğu tahmin ediliyor. libya devleti; gerek ülkedeki, gerek afrika'nın başka yerlerindeki büyük kalkınma programlarını döviz rezervlerinden finanse ediyor. (il manifesto, 22.04.2011)
bu projelere, libya'nın dünya bankası'ndan kredi almadan finanse ettiği "great man-made river" projesi ve afrika'nın ilk telekomünikasyon uydusunun geliştirilmesi örnek gösterilebilir.
45 afrika devleti 1992'de, "afrika bölgesel uydu iletişimi" (rascom) örgütünü kurdu. biraz olsun kabul edilebilir koşullarda bir finansman, yıllarca imf ve dünya bankası tarafından engellendi. sonunda libya 300 milyon, afrika ve batı afrika kalkınma bankaları toplam 80 milyon dollar'la projeye dahil oldu. böylece afrika 2007'de ilk iletişim uydusuna sahip oldu. tüm afrika'nın kullanacağı ikinci bir uydu, 2010 haziranı'nda uzaya gönderildi. bu sayede afrika, avrupa'nın uydularının (örneğin intelsat) kullanımı için talep ettiği yıllık 500 milyon dollarlık ücreti ödemekten kurtulmuş oldu.
daha önemlisi; libya'nın, afrika birliği'ne ait üç bağımsız finans kurumunun oluşturulması için yaptığı yatırımlar: merkezi yaounde'de (kamerun) olan afrika para fonu, merkezi trablus'ta olan afrika yatırım bankası ve merkezi abuja'da (nijerya) olan afrika merkez bankası.
bu kurumların başarıyla kurulması; afrika ülkelerinin, (neokolonyal ve emperyalist iktidarın araçları olan) imf ve dünya bankası'ndan kendilerini kurtarmasını sağlayacaktı.
libya'daki rejim değişikliğinden sonra nato güçleri, bir gün afrika'nın bağımsızlığını olanaklı kılacak olan bu kurumları ortadan kaldıracaklar.
abd devlet başkanı obama, 25 şubat'ta birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin yaptırım kararını açıklamasının üstünden daha bir gün geçmişken, abd'nin libya devleti'ne ait, değeri 30 milyar dollar'ı aşan finans yatırımına el koymasını sağlayan bir "executiv-order"a imza attı. birkaç gün sonra avrupa birliği de, libya'ya ait yaklaşık 45 milyar dollarlık yatırımı dondurduğunu açıkladı.
libya'nın finans yatırımlarına neden el konduğunu, (60'lı yıllardan bu yana abd hükümet danışmanı olan) zbigniew brzezinski, 28 nisan 2011'de tagesspiegel'le yaptığı röportajda açıkladı: "verili koşullarda müdahale etmenin, libya'nın kontrolünü kaddafi'ye bırakarak, ona arap dünyası'nın en önemli batı karşıtı liderine dönüşme olanağını tanımaktan daha iyi olduğu fikrindeydim."
içsavaşın başlamasıyla, durum temelden değişmişti.
libya'nın petrol rezervlerinin çoğunluğunun bulunduğu kuzeydoğusunu kontrolü altına alan silahlı ayaklanma; batı'ya, trablus'taki yıllarca el üstünde tutulmuş "dost"undan ve artık güven vermeyen iş ortağından kurtulma şansını verdi.
sevgi ile övülen "özgürlük savaşçıları", bölgenin aşiret reisleri, petrol ve doğalgaz gelirlerini şimdiye kadar kaddafi'yle paylaşmışlardı. şimdiyse, görünüşe göre tek avantacı kendileri olmak istiyorlar. batı'yı, askeri yardım gelmezse tüm petrol arzını durdurmakla tehdit ediyorlar.
libya'nın en önemli petrol ve doğalgaz limanları, ülkenin doğu sahilinde yer alıyor. yine bu bölge, libya'nın rezervlerinin yüzde 80'ine sahip olan, daha güneyde yer alan sirte petrol yataklarından gelen boru hatlarının kesişme noktası.
ab enerji komiseri günther oettinger, neden kaddafi'ye finansal açıdan zarar vermek için libya'nın petrol ve doğalgaz ihracatına yönelik yaptırımlara yönelinmediği sorusunu şu sözlerle yanıtlıyordu: "yeniden işletilmeye başlayan petrol ve doğalgaz yataklarının çoğunun artık kaddafi'nin elinde olmadığını sanıyoruz."
ingiltere başbakanı david cameron, 1 mart 2011'de yaptığı açıklamada, "libya'nın ve halkının geleceği için albay kaddafi'nin rejimi son bulmalı. ve kaddafi ülkeyi terk etmeli. bu sebepten, kaddafi rejimi'ni izole etmek, paradan uzaklaştırmak, iktidarını azaltmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız."
anlaşılan, isyan olmasaydı, batı gelecekte de kaddafi'yle anlaşmanın bir yolunu bulacaktı. ne de olsa, yalnızca petrol değil, silah anlaşmaları da son derece iyi gidiyordu.
2004-2010 yılları arasında ingiltere, fransa, italya ve almanya'nın kaddafi rejimine sattığı silahların değeri bir milyar euro'nun üstünde.
avrupalı silah şirketi eads; 2009'dan içsavaşın başlamasına kadar, raket rampaları ve tanksavar raketleri satmayı sürdürdü. silahların üreticisi, eads'ın yan şirketi olan mbda, internet sayfasında "milan 3" sistemini, "geliştirilmiş öldürme potansiyeli" olan, isabet oranı çok yüksek bir silah olarak pazarlıyor. bu silahın kaddafi'ye satılacak olan son partisi, 28 şubat 2011'de yürürlüğe giren silah ambargosu nedeniyle durduruldu.
kaddafi, her şeyden önce libya'yı "avrupa kalesi"nin mültecileri engelleme mücadelesinin bir parçası haline getirdi. avrupa sınır koruma ajansı frontex'le sıkı bir işbirliği içine girdi. almanya, helikopterler aracılığıyla mülteci taşıyan teknelerin akdeniz'de tespit edilmesi görevini üstlenirken; konumları tespit edilen mülteciler, italyan gemileri tarafından yakalanarak libya sahil koruma ekiplerine teslim ediliyordu.
tıpkı mısır gibi libya da, avrupa birliği için bir "istikrar" garantisiydi. ancak, kaddafi 2010 kasımı'nda avrupa'yı yasadışı göçün önüne set çekmekte desteklemek için avrupa birliği'nden 5 milyar euro talep etti. kaddafi, bu talebiyle avrupa devletlerinin gözünde haddini aşıyordu. (focus-online, 31.08.2010)
batı'nın yeni müttefikleri
paris, londra ve washington hükümetleri; libya'nın doğusundaki isyanın önderlerinin, trablus hükümetine oranla batı'nın çıkarlarına uygun hareket etmeye çok daha yatkın olduğunu farketmekte gecikmedi.
abd dışişleri bakanı hillary clinton, 27 şubat'ta aşağıdaki açıklamayı yapıyordu: "obama hükümeti, libyalılar'a muammer kaddafi'yi başlarından atmaları için gereken her tür desteği vermeye hazır. [...] doğuda örgütlenmeye çalışan çeşitli libyalılar'la ilişki kuruyoruz. isyan, ülkenin batısına da yayılırsa; oradaki libyalılar'la da ilişkiye geçeceğiz. [...] sonucun ne olacağını söylemek için henüz çok erken, ama bizden beklenen her tür desteği vermeye hazır olacağız." (michel chossudovsky, 07.03.2011)
fransa, 27 şubat'ta bengazi'de kurulan libya geçici ulusal meclisi'ni "libya halkının yegabe meşru temsilcisi" olarak tanıyan ilk nato ülkesi oldu. ve mahmud cibril ile abdula el-issavi'yi 10 mart'ta paris'teki elysée sarayı'nda ağırladı. her ikisi de, libya geçici ulusal meclisi tarafından batılı devletlerle ilişki kurmak ve bu ilişkileri sürdürmekle görevlendirilmişti.
ancak "libya halkının meşru temsilcileri", olsa olsa libya'nın altı buçuk milyonluk nüfusunun üçte birini temsil ediyor. ülkenin isyancılar tarafından kontrol edilen altı doğu bölgesinde bir buçuk milyon, misurata'daysa 600 bin insan yaşıyor.
yeni kurulan "ulusal meclis"in ve isyancıların hükümetinin üyeleri, ağırlıklı olarak kaddafi rejimi'nin geçmişteki yüksek bürokratlarından ve yüksek rütbeli subaylarından oluşuyor. "ulusal meclis"in başkanı mustafa abdül celil, 2007'den 15 şubat 2011'de isyanın başlamasına kadar, kaddafi hükümeti'nde adalet bakanıydı.
"ulusal meclis" 22 mart'ta, adalet eski bakanı mahmud cibril'i geçici hükümetin başına geçirdi. cibril, söz konusu günden bir hafta önce, 18-19 mart tarihinde paris'te gerçekleştirilen libya zirvesi'nde fransa devlet başkanı sarkozy ve amerikan dışişleri bakanı clinton tarafından, sanki kaddafi artık iktidarda değilmişçesine resmen ağırlandı.
mahmud cibril, batı için neredeyse mükemmel bir müttefik. "frankfurter allgemeine zeitung", cibril'i neoliberal ekonomi politikası uzmanı olarak nitelendiriyor. yıllarca iktisatçı olarak abd'de stratejik planlama ve karar alma konularında ders verdi. ve tunus, mısır ve suudi arabistan'daki genç şirket yöneticileri ve hükümet üyelerini eğitti.
2007'de libya'ya dönmesinin ardından, kaddafi rejimi'ne planlama bakanı ve ulusal ekonomik kalkınma kurumu'nun başkanı olarak hizmet etti. görevi, devlet kontrolündeki ülke ekonomisinin özelleştirilmesini yürütmekti. görevi sırasında, özellikle ingiliz ve abd şirketlerinin libya pazarında tutunmalarına önayak oldu. (frankfurter allgemeine zeitung, 25.03.2011)
isyancıların hükümetinin dışişleri bakanlığını abdül el-issavi üstlendi. önceden libya ekonomi bakanlığı ve özelleştirme planlama dairesi başkanlığı yapıyordu. kaddafi'yle arası bozulduktan ve piyasa ekonomisine geçiş reformlarının yavaş temposunu eleştirdikten sonra koltuğunu kaybetmişti.
sirenayka'nın geçmişteki güvenlik şefi de, şimdi geçici hükümetin üyesi. batı'nın yakından tanıdığı ali tarhuni, "geçici hükümet"in ekonomi, finans ve petrol bakanı. 40 yıl abd'de yaşadıktan ve yıllarca university of washington'da ekonomi ve finans dersleri verdikten sonra bu yılın mart ayında libya'ya döndü. görevi, pazar ekonomisine geçiş için hazırlıkları tamamlamak. (frankfurter allgemeine zeitung, 30.03.2011) göreve başlamasının hemen ardından yaptığı ilk işlerden biri, "özgür libya"nın ham petrolünü pazarlamak için "quatar petroleum company" ile bir anlaşma imzalamak oldu. yalnızca isyancıların elinde olan tobruk limanı dahi, günde 300 bin varil ham petrol ihraç edilebilecek kapasiteye sahip. bu, güncel pazar değeri üstünden yaklaşık günde 36 milyon ya da yılda 12 milyar dollar'a denk düşüyor.
savunma bakanlığına, 1975'te de kaddafi'yi devirmeyi denemiş olan ömer el hariri getirildi. başarısız olan darbe girişiminden sonra el hariri ve yirmi arkadaşı idama mahkum edilmişti. cezası, 1990'da 21 yıllığına ev hapsine çevrildi. 2011 şubatı'ndaki ayaklanma ona isyancıların safına geçme şansını verdi. (taz, 24.03.2011)
isyancıların ordusunun genelkurmay başkanı, kısa bir süre öncesine kadar kaddafi rejiminin yönetici kadrolarından olan abdül fatah yunus. mart ayında isyancılara katılmadan önce kaddafi'nin özel birliklerini komuta ediyordu ve üç yıldır içişleri bakanıydı. (süddeutsche zeitung, 29.03.2011)
mart başı abd'den libya'ya dönen halife haftar, aynı ayın sonunda sonunda isyancıların ordusunun komutanlığına getirildi. bir zamanlar libya ordusunda albay olan haftar'ın, kaddafi'yle arası yıllar önce bozulmuştu ve abd'den kaddafi'ye karşı silahl bir ayaklanma örgütlemeye çalışıyordu. washington post'un 26 mart 1996'da belirttiği gibi, kendine "libya ulusal ordusu" adını veren kontra benzeri bir gruba başkanlık ediyordu. abd tarafından silahlandırılan bu küçük yeraltı ordusu, virginia'da bir askeri eğitim kampına sahip ve 90'lı yıllardan bu yana libya'da ayaklanma girişimlerinde bulunuyor ve birçok terör eylemi gerçekleştirdi. ingiliz gazetesi daily mail, 19 mart 2011'de halife haftar'ı "devrimin iki büyük askeri kişiliğinden biri" olarak tanımladı.
isyancıların ordusunun komutanlarından bir diğeriyse, abd'nin düşmanı bir teröristten sözde demokrasi ve insan hakları mücadelesinde müttefiğine dönüşen ebu bin kumu. new york times'ın 23 nisan 2011'de yazdığı üzere, kaddafi rejimine karşı savaşan derne birliği'nin komutanlığını yapıyor. 11 eylül 2001'deki saldırıların ardından libyalı militan islamcı bir örgütün üyesi olarak pakistan'da tutuklanıp, el kaide'ye üye olduğu gerekçesiyle beş yıl guantanamo'da kaldı. 2007 yılında, bir yıl hapiste kaldıktan sonra kaddafi'nin siyasi tutsaklar için çıkardığı aftan faydalanarak serbest kalacağı libya'ya gönderildi. (junge welt, 26.04.2011)
gelecekteki neoliberal ekonomi politikasının yol haritası
geçici hükümet, çoktan kendi petrol şirketi "libyan oil company"yi kurdu. bu şirketin, libya devletinin petrol kurumu "national oil company"nin yerini alması ve amerikan, ingiliz ve fransız şirketlerine uygun koşullarda lisans vermesi planlanıyor. çin ve rusya'nın libya'nın dışına itilmesi de bu planın bir parçası. buna karşılık, kaddafi 14 mart'ta amerikan ve avrupa şirketlerinin çalışma ruhsatlarını çin ve rus şirketlerine devretme tehdidinde bulundu.
isyancılar, aynı zamanda kendi merkez bankalarını da kurmuş durumda. yeni kurulan merkez bankasının görevi; abd ve avrupa devlerinin el koyduğu, libya devleti'ne ait 150 milyar dollar'ı aşan parayı, iade edilmesinin ardından yönetmek.
ingiliz menşeli hsbc bankasının üst düzey yöneticilerinden oluşan bir ekip, şu anda yeni kurulan "merkez bankası"na libya devletinin ingiltere'deki yaklaşık 25 milyar dollarlık yatırımıyla ne yapacağı konusunda danışmanlık yapıyor. (il manifesto, 02.05.2011)
isyancıların yönetici kademesinin, abd'nin ve avrupa devletlerinin çıkarlarıyla büyük ölçüde uyumlu hedefler peşinde olduğu açık. onlara kalırsa, libya neoliberal ekonomi politikasının ilkelerine göre yönetilecek.
isyancıların hükümetinin maliye bakanı tarhuni, zeit'la yaptığı bir röportajda kaddafi'nin ülke ekonomisinin kayda değer bir bölümünü kamulaştırmasını eleştirdi. "ekonominin itici gücünün özel sektör olması gerek" dedikten sonra ekledi: "uluslararası yatırımcılarla işbirliği içinde libya'yı bir finans merkezine çevirmeyi umuyoruz." özellikle fransız şirketleri gelecekte libya'yla karlı bir ticaret yürütmeyi umabilir: "fransa gibi baştan beri bizim tarafımızda olan ülkelerin avantaj sahibi olacağını düşünüyorum." (die zeit, 07.04.2011)
bengazi'deki geçici hükümetin başkanı mustafa abdül celil de, 22 mayıs'ta şimdi isyancıları destekleyen ülkelerin zaferlerinden kar edeceğini açıkladı: "devrimimize destek veren dostlarımız, gelecekte libya'da en iyi ticaret olanaklarına kavuşacak." (tagesanzeiger zürich, 23.05.2011)
avrupa birliği, aynı gün isyancılarla resmen diplomatik ilişki başlatarak bengazi'de bir temsilcilik açtı. avrupa birliği dışişleri yüksek temsilcisi cathrine ashton, açılışa bizzat katılırken "libya halkının vizyonu"nu övdü.
13 haziran'da alman hükümeti de, bengazi'deki geçici hükümeti "libya halkının tek meşru temsilcisi" olarak tanıdığını açıkladı.
isyancılara askeri yardım
abd devlet başkanı obama, 10 ile 17 mart arasında, kısacası birleşmiş milletler güvenlik kurulu'nun kararının hemen öncesinde cia'in isyancıları desteklemesine izin verdi. (focus.de, 31.03.2011) obama'nın verdiği izin, isyancılara silah yardımını da kapsıyordu. new york times, cia ajanlarının aynı zamanda hava saldırıları için hedef tespiti de yaptığını açıkladı. (frankfurter allgemeine zeitung, 01.04.2011; welt.de, 31.03.2011)
19 mart'ta focus online, "ingiliz gizli servisi mi-6 ajanlarının haftalar öncesinden libya'ya sızdığını" yazdı. "askeri hava alanları, uçaksavar mevzileri ve iletişim merkezleri gibi stratejik hedefleri tespit etmiş ve hava saldırıları için işaretlemişlerdi." (focus.de, 19.03.2011)
2 nisan günü, fransız gizli servisinin bengazi'deki isyancılara üç haftadan uzun süredir gizlice tanksavar mermisi ve top gönderdiği ortaya çıktı. (focus.de, 02.04.2011)
muhafazakar wall street journal, birleşmiş milletler kararının kesinleştiği 17 mart günü şöyle yazıyordu: "abd'nin ve isyacıların resmi sözcüleri, mısır ordusu'nun abd'nin bilgisi dahilinde isyancılar için sınırdan silah geçirmeye başladığını açıkladı. gönderilenler, ağırlıklı olarak makineli tüfeklerden ve cephaneden oluşuyor." (peter dale scott, www.hintergrund.de, 31.03.2011)
nato devletleri, böylece kendi aldıkları birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararına aykırı hareket ediyorlar. karar; libya topraklarında her türden silah yardımını, askeri eğitimi, askeri amaçlara hizmet edebilecek her türden teknik ve finansal yardımı yasaklıyor. (birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararının 13. maddesi)
"nihai zafer"e kadar savaş
nato savaşının bir sonraki aşaması, abd'nin insansız, yerden kumandalı uçaklarla yapacağı bombardımanlar ve ingiltere ile fransa'nın savaş helikopterlerinin sayısını arttırması.
nato ve ab devletleri, trablus rejimi devrilene dek savaşı sürdürme konusunda anlaşmış durumda. kaddafi'nin öldürülmesi de bombardımanların "meşru hedeflerinden biri" kabul ediliyor.
alman ordusunun da dahil olduğu kara kuvvetlerinin savaşa katılımı ihtimaline yönelik hazırlıklar da sürüyor. kara kuvvetlerinin savaşa dahil olması, sözde "insani yardımların güvenliğinin sağlanması" adına gerçekleştirilecek. devlet bakanı cornelia pieper (fdp), alman parlamentosu'nda "hazır bulunan avrupa birliği savaş grupları'nın ve kimi diğer birliklerin kullanımı olanaklar dahilinde" dedi. (junge welt, 08.04.2011)
nato, büyük olasılıkla korkunç sonuçları olacak ve sivil kurbanlarının sayısı gittikçe artacak bir savaş yürütüyor. isyancıların zafere ulaşması sağlanamazsa, savaş libya'nın ikiye bölünmesiyle de sonuçlanabilir. bu durumda en azından libya'nın doğusu batılı şirketler için karlı bir vahaya dönüşecektir.
30 Haziran 2011 Perşembe
KİM TERÖRİST? #2
almanya'da "militante gruppe" ("militan grup") adında antimilitarist bir örgüt 2001'le 2009 yılları arasında doğrudan eylem yöntemiyle alman devletinin ve ekonominin devlerinin emperyalist politikalarına dikkat çekti. başlangıçta, ikinci dünya savaşı döneminde nazi almanyası'nda toplama kamplarında zorla çalıştırılanlara verilen göstermelik tazminatların düşüklüğü nedeniyle, bu işten sorumlu üst düzey bürokratlara tehdit amaçlı paketler göndermesiyle ve toplama kamplarında öldürene kadar çalıştırma yöntemiyle olağan sınırlarının ötesine geçen sömürüden en çok kar eden şirketlerden biri olan daimler-benz'e yönelik bir araba kundaklama eylemiyle adını duyurmuştu "militante gruppe".
ilerleyen yıllarda, "militante gruppe" eylemleriyle birçok gelişmeye müdahale etmeye çalıştı. toplamda yüzbinlerce insanın sokağa çıkmasına yol açan - ki doğu almanya'nın yıkılmasına yol açan eylemlere katılanlardan çok fazladır - işsizlik sigortasının kırpılıp kuşa çevrilmesine cevaben, iş ve işçi bulma kurumu binalarına yönelik kundaklama eylemleri yaptı örneğin. ama en çok da alman ordusuna ait askeri araçları kundaklayarak, doğrudan eylem yöntemiyle alman devletinin emperyalist savaşlarda birçok ülkede işgalci durumunda olmasına dikkat çekti. "militante gruppe"nin antimilitarist-antiemperyalist eylemlerinin sloganı "almanya'da yanan afganistan'da öldüremez"di.
örgütün ilk eylemlerinden itibaren alman devleti de, eylemcileri açığa çıkarmak ve yakalamak için yoğun bir çalışma içine girdi. çok sayıda insan, internette ve sokakta izlendi, binlerce telefon görüşmesi dinlendi. 2007 ağustosunda ilk tutuklamalar meydana geldiğinde, "telefonda eylemlerden hiç bahsetmemiş olmaları" dikkat çekici olan "şüpheliler"e karşı savcılığın elinde, mg'nin bildirilerinde olduğu gibi "gentrification" ("mutenalaş(tır)ma") ve "prekarisierung" (çalışma koşullarının güvencesizleştirilmesi) kavramlarını bilimsel makalelerde kullanmak, evinin önüne ağaç dikmek suretiyle gizli kamerayla izlenmeye karşı önlem almak gibi kanıtlar vardı. bu kadar net kanıtlar(!) karşısında mahkemenin elinden yargılananları "yasadışı suç örgütüne üyelik"ten mahkum etmek dışında bir şey gelmedi.
berlin mahkemesi'nin kararına karşı sanık avukatları karlsruhe'deki en üst mahkemeye ("bundesgerichtshof") gittiler. ve karlsruhe de kararı onadı, sanıklarla dayanışma grubundan arthur schüler "bu kararı çıkacağını tahmin ediyorduk, berlin mahkemesi'nin siyasi bir davada verdiği karar karlsruhe'de şimdiye kadar hiç kaldırılmadı" diyor.
aynı günlerde, 2009'un eylül ayında afganistan'da - aralarında çocukların da bulunduğu - 140 sivilin ölümüne yol açan kundus bombardımanının emrini veren albay georg klein'a karşı açılan dava "kamuyu yeterince ilgilendirmediği" gerekçesiyle düştü.
Etiketler:
afganistan,
almanya,
anti-emperyalizm,
anti-militarizm,
militante gruppe,
savaş,
terör
20 Mart 2011 Pazar
İŞKENCEYİ MEŞRULAŞTIRMAK
11 eylül'den bu yana süren "teröre karşı savaş"ın ışığında almanya'nın önde gelen muhafazakar hukukçularının insan hakları ve işkence söylemindeki değişimleri inceleyen bir yazı yazmaya karar vermemin iki nedeni var: birincisi, insan haklarınının artan oranda askıya alınması ve "koşulsuz işkence yasağı"nın delinmesi almanya'ya özgü bir durum değil. bugün birçokları tarafından insan hakları ve demokrasinin kalbi olarak görülen "batı"nın tamamında büyük bir yaygınlığa sahip ve gittikçe de yaygınlaşmakta. bu anlamda almanya bu yazıda avrupa birliği'ni, hatta tüm "batı"yı temsil görevini üstlenmiş oluyor. ki türkiye'de insan hakları ve demokrasi söyleminin egemenlik alanını genişletmekte - gerçek değilse de tasavvur edilen - avrupa birliği standartlarının kilit bir rol oynadığı düşünülecek olursa, fransa'yla beraber ab'nin kalbini oluşturan almanya'daki değişimlerin türkiye açısından da bağlayıcı olduğu görülecektir.
ikincisi, neden yasalardaki insan haklarını daraltan, devleti vatandaş karşısında daha fazla hakla donatan değişimler yerine insan hakları ve işkence söylem(ler)ini incelemek istediğimle ilgili: ikinci dünya savaşı'ndan galip çıkan müttefikler, önde gelen nazileri nürnberg mahkemeleri'nde yargılayabilmek amacıyla 1945 yılında "insanlığa karşı işlenen suç" kavramını icat etmek zorunda kalmışlardı. çünkü nazi almanyası'nda işçi hareketinin ortadan kaldırılmasından milyonlarca insanın toplama kamplarına kapatılmasına, yahudilere ait mülklerin "arileştirilmesine", hatta soykırıma kadar tüyler ürpertici birçok uygulama geçerli olan yasalar dahilinde gerçekleşmişti. aslında "hukuk devleti" kavramının içinin ne kadar boş olduğunu göstermeye bu örnek yeter de artar bile. zira yasalardan oluşan bir kabuğun içinin ne şekilde doldurulduğu, çoğunlukla yasaların kendisinin ne söylediğinden daha belirleyici. örneğin bugün almanya'da ya da bir başka ülkede varolan yasal zeminde faşizan uygulamalar da olanaklı. hukuk söyleminin önemi burada belirginleşiyor: yasaları egemenlerin elindeki bir "alet" olarak düşünecek olursak, söylem söz konusu "alet"le ne yapılmak istendiğine dair fikir veriyor.
"dost"la "düşman" arasındaki ayrım, neden her insanın aynı derecede "insan", dolayısıyla da insan haklarının öznesi kabul edilemeyeceğini açıklamasıyla gerek almanya'da, gerekse diğer avrupa ülkelerinde "islamcı teröristler" üzerinden muhalefetin, daha doğrusu toplumun tamamı üstünde daha baskıcı bir rejimin hayata geçirilmesinde, önemli bir rol üstleniyor. "dost"-"düşman" ayrımı, almanya hukuk tarihi açısından uzun bir geleneğe sahip: 1878 yılında yürürlüğe giren "sosyalist yasaları", sosyal demokratlardan anarşistlere alman solunun tamamını "devlet düşmanı" ilan ederek, solcuların normal vatandaşların yararlandığı haklardan yararlanmasının önüne geçiyordu. 3. reich'ın anayasasının hazırlanmasında başrolü üstlenen anayasa hukukçusu carl schmitt'in siyasetin en temel sorusu olarak tanımladığı "dost"-"düşman" ayrımı, nazi almanyası'nda da her insan (ya da her vatandaş) için aynı hak ve sorumlulukların geçerli olmaması durumunu meşrulaştıran unsurdu. böylece, hukuki açıdan "olağanlaştırılmış" bir olağanüstü hal, iç ve dış düşmanların ortadan kaldırılması adına meşrulaştırılıyordu. ikinci dünya savaşı'nın ardından, amacı resmen "faşizmin bir daha yaşanmasının önüne geçme" olarak tanımlanan, ancak ilk kayda değer uygulaması komünist parti'nin yasaklanması olan "kendini savunan demokrasi" ("wehrhafte demokratie") konsepti aynı geleneğin sürdürücüsü oldu. önce komünist parti'nin, sonra da "takipçi"si ilan edilen örgütlerin yasaklanması, solun propaganda ve örgütlenme özgürlüklerinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasının yanında, "demokrasi düşmanı" ilan edilen solcuların devlet memurluğu hakkı başta olmak üzere birçok haktan yoksun bırakılması savaş sonrası alman "demokrasi"sinin belirgin özelliği olurken; 70'li yılların ikinci yarısında "demokrasi" bir kez daha askıya alınarak radikal sola karşı savunulacaktı. faşizm döneminin nsdap kadroları hala önemli mevkilerde bulunmayı sürdürürken, "rote armee fraktion" ("kızılordu fraksiyonu") ve "bewegung 2. juni" ("2 haziran hareketi") gibi şehir gerillası örgütlerinin kimliğinde "düşman" ilan edilen radikal solun elinden, vatandaşlığa dayandırılan, dolayısıyla devlet-vatandaş ilişkisini tanımlayarak devletin hukuki meşruiyetini belirleyen birçpok hak alınıyordu. 1977 yılı, "demokrasi savunusu"nun doruk noktasına ulaşmasına tanıklık etti: mecliste temsil edilen bütün partilerin temsilcilerinden oluşan "kriz masası" adı altında, yüksek bürokratların da katıldığı bir "paralel hükümet" oluşturuldu. anayasaya aykırı olarak oluşturulan "kriz masası"nın hiçbir demokratik meşruluğu yoktu, ancak söz konusu olan "demokrasinin savunulması" olunca demokrasinin kendisi nihayetinde bir teferruattan ibaretti. carl schmitt'in "olağanüstü hale karar vermek kimin elindeyse, egemen olan odur" sözlerinin, "egemen olan kimse, neyin demokratik olup, neyin olmadığına o karar verir" şeklinde tamamlanabileceğinin kanıtıydı bu dönemki uygulama. ve nihayetinde demokratlığı kendinden menkul "demokrasi"lerde tanım hakkı bugün de iktidarın kimde olduğunu anlamamızı sağlayan kriter olmayı sürdürüyor.
her despotun baskıcı uygulamalarının meşruluğunu ve bu uygulamaların mağdurlarının "asıl suçlu" olduğunu hukuk diliyle ortaya koyacak hukukçular tarafından destekleneceğinden emin olabileceğimizi söyleyen fransız filozof alexis de tocqueville'in haklılığını ortaya koyan örnekler, bugün de en az geçmişte olduğu kadar güncel. 11 eylül'den bu yana insan haklarının ve demokrasinin kapsamı gerek yasalarda, gerekse varolan yasaların uygulanmasında yapılan değişikliklerle daraltılırken; sayısız hukukçu, söz konusu kısıtlamaların (ve hatta kişiye özel hak askıya alma uygulamalarının) haklılığını ve meşruluğunu kanıtlamak üzere sıraya girmiş durumda.
karşımızda "batı" genelinde guantanamo'da zirveye ulaşan bir hukuk dışı uygulamalar bütünü var. (guantanamo'yu abu garip'ten ya da bagram'dan ayıran, coğrafi olarak gerçekten de "batı"da yer alması.) "teröre karşı savaş" kapsamında insan haklarının askıya alınmasının sembolü haline gelen guantanamo, iki açıdan büyük öneme sahip: birincisi, guantanamo'ya gösterilen (ve gösterilmeyen) tepkiler "batı"da insanların emperyalist savaşı ne derece içselleştirdiklerinin, ne kadar bedel ödemeye, kollektif kimliklerini yeniden tanımlamaya hazır olduklarının aynası. ikincisi, "guantanamo sorunu"nun çözümü benzer insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözümünün prototipi olması.
abd'de oğul bush dönemiyle ve bu dönemdeki işkence uygulamaları ve insan hakları ihlalleriyle eşanlamlı hale gelen guantanamo esir kampının kapatılacağı ilanı, değişim vaadiyle iktidara gelen obama hükümetinin doğurduğu "yeni bir abd" beklentisinin sembolik anlamı en büyük parçalarından biriydi. ancak guantanamo'nun kapanmasının gerçekte ne anlama geldiği, insan hakları, demokrasi ve işkence meselelerinin, somut kurallar ve haklardan çok egemen meşrulaştırıcı bir söylem olarak varolduğunu ortaya koyuyor. guantanamo'da kalan son (yaklaşık) 200 esirden 60'ı abd'deki "yüksek güvenlikli" cezaevlerine yerleştirilecek, geri kalan esirler ya gördükleri işkence nedeniyle verdikleri ifadeler hiçbir sivil mahkeme önünde geçerli olmayacağından mahkeme önüne çıkartılamıyor, ya da cia tarafından "ulusal güvenlik açısından aşırı derecede tehlikeli" olarak kabul edildiklerinden, bu yönde bir mahkeme kararı, hatta bir iddianame dahi olmasa da serbest bırakıl(a)mıyor. bu "güvenlik" sorununu çözmek için şimdiye kadar çok sayıda esir, işkence altında alınmış ifadeleri geçerli sayan askeri mahkemeler karşısına çıkarıldı.
guantanamo'nun kapatılmasının birçok esirin hayatında pek bir şey değiştirmeyecek olması bir yana, abd'nin sahip olduğu tek esir kampının guantanamo olmaması, örneğin afganistan'daki bagram kampının - kamuoyunda adının pek nadir anılması sebebiyle - kapatılmayacak olması ve dünya çapında en az 66 ülkeye yayılmış, 11 eylül'den bu yana binlerce insanın kaçırılarak sorgulandığı gizli cia hapishanelerinin varlıklarını sürdürmesi; guantanamo'da aranan "çözüm"ün işlevinin, daha çok demokrasi ve insan haklarının savunulması söylemini yeniden meşrulaştırması olduğunu ortaya koyuyor. kısacası "ne yapıldığı" değil, "ne konuşulduğu"na dair bir değişim beklemek gerek. yalnızca bagram'da hukuka aykırı olarak tutulan savaş esirlerinin sayısı 600'ü geçiyor ve bagram esir kampı'nın büyütülmesi için son dönemde 60 milyon dolar harcandı. bagram'daki esirler - aynı guantanamo'dakiler gibi - "savaş esiri" statüsüne sahip değil, herhangi bir hak sahibi olmalarının önüne geçen "düşman savaşçı" statüsünde kabul ediliyorlar. esirlerin, avukat tutma ya da kendilerini başka bir şekilde savunma olanakları yok, hatta büyük çoğunluğu hakkında açılmış bir dava ya da resmen ortaya konmuş suçlama da yok. bagram'da yüzlerce insan yıllardır işkence eşliğinde sorgulanıyor.
aslında, bir yandan "medeniyetler çatışması"nda insan hakları ve demokrasi adına savaştığını iddia etmek, diğer yandan savaşa destek vermesi zorunlu olan insanları insan hakları ve demokrasinin kapsamının daraltılmasının (ya da kısmen askıya alınmasının) zorunluluğuna ikna etmek oldukça büyük bir "halkla ilişkiler" başarısı. (almanya gibi) abd'nin yanında savaşa giren devletler, ellerinden geldiğince kendilerini aklamaya çalışsalar da, savaşa/işgale askeri katılımlarının yanında, işkence uygulamalarına da eşlik ettikleri bugün bilinen bir gerçek. almanya özelinde adı bilinmeyen sayısız örneğin yanında murat kurnaz ve muhammad zammar isimleri devletin "koşulsuz işkence yasağı"na uymamasının sembolü haline gelmiş durumda. suriye kökenli bir alman vatandaşı olan zammar, almanya'dan fas'a uçtuktan sonra, alman gizli servisinin verdiği bilgiler doğrultusunda fas polisi tarafından tutuklanarak cia'e teslim edildi. zammar, cia tarafından - almanya ya da abd yerine - suriye'deki bir işkencehaneye götürüldü. ilerleyen süreçte cia'in yanında alman gizli servislerinin de doğrudan ve suriye'deki işkenceciler aracılığıyla zammar'ı sorguladığı biliniyor. türk vatandaşı olan murat kurnaz'ın başına gelenler de, zammar'dan çok farklı değil: almanya'da yaşayan (ve alman vatandaşlığına başvurmuş olan) kurnaz, 2001 yılında pakistan'da gözaltına alınmasının ardından önce kandahar'daki amerikan üssünde, sonra guantanamo'da işkence gördü ve hukuksuz olarak dört yıl boyunca hapsedildi. alman gizli servisinin birçok defa kurnaz'ın sorgusuna katılmak amacıyla küba'ya uçtuğu biliniyor. abd, murat kurnaz'ı serbest bırakmaya hazır olduğunu açıkladığında alman gizli servisi "bundesnachrichtendienst" araya girerek - hakkında resmileşen hiçbir suçlama olmamasına rağmen - kurnaz'ın esaretinin uzamasına yol açmış ve serbest kaldıktan sonra doğduğu almanya'ya geri dönmesinin önüne geçmeye çalışmıştı. zammar ve kurnaz isimlerinin gölgesinde alman devletinin işkence ve benzeri hak gasplarına iştirak ettiği kaç insan olduğunu söylemek zorsa da, bu sayının ikiden büyük olduğu açık.
11 eylül, devletlerin savunduklarını, hatta üstüne inşa edildiklerini öne sürdükleri değerleri ayaklar altına almalarının başlangıcı değil. ancak bu tarihten itibaren savaşı ve işgali meşrulaştıran bir söylem olarak gittikçe öne çıkarılan insan hakları ve demokrasinin, uygulamada görece tedavülden kaldırılması sürecinin hızlandığı ortada. almanya'da artan baskılara muhafazakar hukuk çevrelerinin kamuoyunda yürüttüğü "koşulsuz işkence yasağı"nın kaldırılması, kısacası işkencenin yasallaştırılması tartışması eşlik ediyor.
tartışmanın baş aktörleri çoğunlukla ceza ve kamu hukukçuları arasından çıkıyor, başlangıç noktasınıysa "işkencenin belirli tehlike durumlarında meşru ve hatta bir zorunluluk olup olmadığı" sorusu oluşturuyor. sonuçta "genel olarak hayır, ama..." ya da "tabii ki evet" seçeneklerinden biri, işkencenin meşrulaştırılması işlevini üstleniyor. "medeniyet, insan hakları ve demokrasi düşmanı teröristler" karşısında savaşta olan "batı demokrasileri", bir kez daha - tıpkı geçmişte olduğu gibi - "düşman"ın haklarını gasp etmek gerektiği propagandasını yapmakta bir sakınca görmüyorlar. böylece savaş dolayısıyla süreklileştirilecek bir "olağanüstü hal" hukuki meşruiyetini arıyor.
emekli ceza hukuku profesörü günther jakobs, "düşman"ın "hukuk dışı özne" olarak kabul edilmesinin gerekliliğini şu sözlerle ortaya koyuyor: "savaşı kim kazanırsa, o normun ne olduğunu belirler, kaybedense bu belirlemeye boyun eğmek zorundadır. bu gerçeğin farkında olmayanlara 11 eylül 2001'deki eylemi hatırlatarak hızla aydınlanmalarına katkıda bulunabiliriz. [...] bir suç, radikal bir amaçla ve büyük çapta yapıldığında da suç olmayı sürdürür. ama suç kategorisine takılıp kalarak devleti, eylemciye bir birey olarak saygı göstermeye zorlayıp zorlamadığımızı tartışmamız gerekiyor. bu zorlama, bir terörist karşısında yersiz." jakobs'un sözlerinin gerçek yaşamdaki yansımasının guantanamo olduğu ortada.
köln üniversitesi kamu hukuku profesörü otto depenhauer de, "hukuk devletinin zaferi" adlı kitabında hukuksuzluğun, insan haklarının askıya alınmasının ve işkencenin "islamcı terör tehlikesi" karşısında meşruluğunu savunuyor: "düşman, status civilis'teki vatandaşın yadsınması. bir insan olarak toplum sözleşmesinin dışında, ondan hiçbir hak iddia edemez. düşman, anayasa karşısında varolan yasalara saygı gösteren bir hukuki özne değil, hukukun hayata geçmesi adına mücadele edilmesi gereken bir tehlike. [...] düşmanın her tür haktan yoksunluğu ve devletin yüce çıkarlarının belirleyiciliğinin fenomenolojik şifresi, tehlike sürdüğü sürece hukukun askıya alındığı bir mekan olarak guantanamo. esirler, hukuki özne statüsüne değil, yalnızca çıplak yaşamlarına sahipler. [...] düşmana karşı sistematik bir savunmanın hukukuna, ihtiyati tutuklamarın değişik uygulama biçimlerinin yanında potansiyel tehlike oluşturan insanların gözaltına alınması ya da 'hukuk devleti tarafından evcilleştirilmiş işkence' de dahildir."
"hukuk devleti tarafından evcilleştirilmiş işkence"? hukuk devleti kavramının içinin boş olduğunu biliyordum da, bu kadar boş olabileceğini ben de düşünememiştim. tabii hukukçuların işkenceyi meşrulaştırma, hatta mümkünse yasallaştırma çabaları bununla sınırlı kalmıyor. heidelberg üniversitesi'nden winfried brugger, belirli "tehlike durumları"nda işkencenin devletin yalnızca hakkı değil, aynı zamanda vatandaşlarına karşı görevi de olduğunu savunuyor: "bir şehir, bir terörist tarafından kimyasal bir silahla tehdit ediliyor. şüpheli yakalıyor ve inandırıcı bir biçimde zaman ayarlı bombayı çoktan aktive ettiğini söylüyor. bomba patladığında şehirde yaşayan herkes korkunç bir biçimde ölecek. hiçbir tehdit işe yaramıyor, şüpheli susmaya devam ediyor." brugger'in işkenceyi meşrulaştırmakta kullandığı senaryo, tam da bu amaç için uydurulmuş eski bir hikayenin ısıtılarak önümüze sunulmasından ibaret aslında: "sonuçta, kulağa ne kadar şaşırtıcı gelirse gelsin, bu durumda polis yalnızca istisnai olarak işkence yapma hakkına sahip değil, işkence yapmak zorunda. hayatı tehlikede olan vatandaşların bunu talep etmeye hakları var."
hamburg üniversitesi'nde ceza hukuku profesörü olan reinhard merkel, daha da ileri giderek, bu durumda işkence yapmayan devletin kitlesel katliam suçuna ortaklık etmiş olacağını savundu. günlük yayınlanan muhafazakar gazete "die zeit" 2008 yılında merkel'e işkenceyi uzun uzadıya savunması için olanak tanıdığında kaleminden brugger'inkine benzer bir hikaye döküldü: "içindeki kimsenin yakın zamanda terkedemeyeceği bir yerde, diyelim ki atlantik okyanusu üstünde seyreden bir uçakta bir bomba bulunuyor. zaman ayarlı olan bu bomba 30 dakika içinde patlayacak. bombayı koyan herhangi bir terörist örgütün intihar eylemcisi olsun. bu eylemci de uçakta ve tespit ediliyor. ve bombayı etkisiz hale getirecek şifreyi söylemeyi reddediyor. zamanında acil iniş yapılması olanak dışı. uçakta aynı zamanda görevde olan polis memuru p de var. p'nin yapabileceği iki şey var: ya eylemciyi önce tehdit edecek, tehdidin işe yaramaması durumunda fiziksel yönden acı çektirerek bombayı etkisiz hale getirmeye zorlayacak, ya da diğer yolcularla beraber kendini de öldürtecek."
tabii ne brugger'in, ne de merkel'in verdikleri örnekler gerçekçi. ama zaten mesele örneklerin gerçekçiliği değil, ikna edici olmaları. merkel açısından işkence yalnızca herhangi bir hak değil, en temel insan hakkı: "burada işkencenin koşulsuz olarak, yani akla gelebilecek her durumda yasak olduğu kuralını geçersiz kılan nedir? meşru müdafa hali. meşru müdafa hakkı, kant'ın da söylemiş olduğu gibi insanın 'en kutsal hakkı'dır." merkel şöyle devam ediyor: "bir insanın elinden meşru müdafa hakkını almak, söz konusu insanın savunulması engellenen hakkını, yaşam hakkını elinden almak demektir. hukuk dışı saldırılara karşı savunamayacağımız bir yaşam hakkı, yaşam hakkı değildir. dolayısıyla anayasal devletin, belirli durumlarda meşru müdafa hakkını kimi vatandaşlarının elinden alan "koşulsuz işkence yasağı"nı dayatan uluslararası anlaşmaları imzalamaya hakkı yoktur."
gözden kaçmaması gereken, "islamcı terör" karşısında "savunma önlemi" olarak meşrulaştırılmak(, hatta yasallaştırılmak) istenen işkence, tıpkı tüm diğer insan hakları ihlalleri gibi, toplumun genelini hedef alacaktır. avrupa birliği polis teşkilatı europol'un "2010 terör raporu"nun son iki yılda avrupa birliği sınırları içinde gerçekleşen "terör saldırıları"nın yüzde 1'inin islamcı gruplar tarafından gerçekleştirildiğini açıkladığı düşünülecek olursa, artan baskıların hedefinin de zaten "islamcı teröristler" değil, toplumun tamamı olduğu açıkça ortada.
9 Ocak 2011 Pazar
DÜNYA SENİNLE DAHA GÜZEL!
70 yıl barış, 70 yıl kardeşlik, 70 yıl adalet, 70 yıl vicdan.... joan baez 70 yaşında...
esmer teni nedeniyle dışlanan, diğer çocukların oynamak istemediği bir kız çocuğu. çocukluğunda tanıştığı ırkçılığı asla unutmayacak bir kız çocuğu. iskoçyalı annesinin değil, meksikalı babasının rengini almış bir kız çocuğu, sanki daha doğarken hep dışlananların, kaybedenlerin, ezilenlerin yanında olacağını anlatmak ister gibi.
quaker anne-babasından inançlarını değil, ama toplumsal adalet duygusunu ve şiddetten nefret etmeyi; çocukluğuna eşlik eden klasik müziği ve piyanoyu değil, ama müziğe olan aşkını aldı. 8 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği konserde dinlediği pete seeger'ın etkisiyle gitara vuruldu. 1957 yılında ilk gibson'ını eline aldığında çoktan martin luther king'in sesini duymuş, çocukluğundan beri yaşamına eşlik eden ırkçılığın kader olmadığını kavramış, şiddete karşı nefretini savaş karşıtı eyleme dönüştürmüştü. 16 yaşında öğrendiklerini bir daha unutmadı. nedensiz değil "forever young"ın joan baez'e yetmişinde ilk günkü kadar yakışması...
yaşam, baez'e kendini tanıtmaya devam etti: 16 yaşındayken okuldaki atom saldırısı tatbikatına katılmayı redderek, sığınağa gitmek yerine sınıfta kalarak kitap okumayı seçtiği için cezalandırılan genç joan'ın hayat bilgisi, güzel bir dünya uğruna verdiği mücadele mahpuslukla ödüllendirildiğinde daha da pekişecekti kuşkusuz.
martin luther king'in "I have a dream" diyen sesinin washington'da yankılandığı gün, joan baez, king'in hayalinin gerçek olacağını haykırıyordu: "we shall overcome"!
joan baez bir kez daha "biz kazanacağız" dediğinde berkeley'de akademik özgürlükler için mücadele eden öğrencilerin yanındaydı. ya da kaliforniya'da césar chávez önderliğinde haklarını arayan göçmen tarım işçileriyle omuz omuza kavga veriyordu.
1963'te vietnam'daki emperyalist savaşa karşı vergi boykotu kampanyasına destek verip, vergisinin yüzde altmışlık bölümünü ödemeyeceğini açıkça duyururken, aynı zamanda konserlerinde de abdli genç erkekleri askerden kaçmaya ve vicdani redde davet ediyordu. savaş karşıtı harekette oynadığı aktif rol nedeniyle 1967 yılının bir ayını hapiste geçirmek zorunda kaldı. joan baez, 1972 noelinde kuzey vietnam'ı ziyaret eden abdli barış grubunun katılımcıları arasında hanoi'nin amerikan uçakları tarafından 11 gün boyunca aralıksız bombalanmasının birebir tanığı olacaktı. 1975'te vietnam savaşı'nın son bulmasının ardından yapılan "the war is over" yürüyüşünde yine baez'in sesi new york sokaklarında yankılanıyordu...
baez, vietnam savaşı'nın sona ermesinin ardından köşesine çekilmek yerine dünyada gördüğü adaletsizliklerin karşısına dikilmeyi sürdürecekti. gay ve lezbiyen haklarından insan hakları ihlallerine, idamdan doğanın tahrip edilmesine kadar birçok konuda sözünü esirgemedi. neyi destekleyip, neye karşı çıkacağınının kararını vicdanının sesine bıraktığından, dosttan çok düşman edindi. joan baez, 1979'da kamboçya'daki insan hakları ihlallerine, 1989'da çin'deki tiananmen meydanı katliamı'na karşı sesini yükselttiğinde amerikan solunun büyük bir bölümü için bir "hain"di. ama o hesabını onlara değil, vicdanına verecekti. abd, ırak'a her saldırdığında karşısında baez'i bulacaktı. uzak diyarlardaki insanların yaşam hakkını savunan herkesi "vatan haini" ilan eden linçe boyun eğmeyen joan, çin'deki, kamboçya'daki katliamların duyulmasından korkan "solcu"ların öfkesinden mi korkacaktı.
2008 seçimlerinde obama'yı desteklediğini açıkladı joan baez. bilseydi gerçekleşenin martin luther king'in rüyası değil, sam amca'nın yeni bir oyunu olduğunu, yapmazdı elbet. diğer insanlara değil, ama vicdanına anlatamayacağı bir şey vardı artık hayatında.
joan baez 70 yaşında. ve daha önünde mücadele edilecek yıllar var. eminim ki, obama'yı desteklemesi hakkında duyduğumuz son şey olmayacak...
7 Ocak 2011 Cuma
İSYAN ÇIĞLIĞI
israil'i siktir et. hamas'ı siktir et. el fetih'i siktir et. birleşmiş milletler ortadoğu'daki filistin'li göçmenler için yardım ve çalışmalar ajansı'nı siktir et. abd'yi siktir et! bizler, gazze gençliği olarak, israil'den, hamas'tan, işgalden, insan hakları ihlallerinden ve uluslararası toplumun kayıtsızlığından o kadar bıktık ki!
çığlık atmak ve israil'in ses duvarını aşan f16ları gibi; bu suskunluk, adaletsizlik ve umursamazlık duvarını yıkmak istiyoruz; yaşağıdımız bu boktan durumdan kaynaklanan uçsuz bucaksız hüsranı dışarı salmak için ruhlarımızın olanca güçüyle bağırmak istiyoruz; kâbus içinde kâbus yaşayan iki tırnak arasındaki pireler gibiyiz, umuda ve özgürlüğe yer yok. bu politik mücadelenin içinde kapana kısılmaktan bıktık; uçakların evlerimizin üzerinde uçuştuğu kömür karası gecelerden bıktık; masum çiftçilerin topraklarını işledikleri için tampon bölgede vurulmalarından bıktık; silahlarıyla ortada gezen sakallı adamların güçlerini suistimal etmelerinden, inandıkları uğruna protesto düzenleyen genç insanları dövmelerinden veya hapse tıkmalarından bıktık; bizi ülkemizin geri kalanından ayıran ve pul kadar bir toprak parçasına hapseden utanç duvarından bıktık; terörist gibi, cebi patlayıcı dolu şer gözlü ev yapımı fanatikler gibi gösterilmekten bıktık; uluslararası toplumun gösterdiği umursamazlıktan, kaygılarını belirten ve önerge taslakları hazırlayıp mutabakata vardıklarını uygulamaya koymada korkaklık sergileyen sözde uzmanlardan bıktık; boktan bir hayat yaşamaktan, israil tarafından hapsedilip, hamas tarafından dövülmekten ve dünyanın geri kalanı tarafından da tamamen gözardı edilmekten bıktık usandık.
içimizde büyüyen bir devrim var; bu enerjiyi statükoya meydan okuyacak ve bize bir tür umut verecek birşeye dönüştüremezsek, bizi yokedecek devasa bir memnuniyetsizlik ve hüsran. yüreklerimizi hüsran ve umutsuzlukla titreten son damla, 30 ekimde, önde gelen bir gençlik örgütü olan sharek gençlik forumu'na silahları, yalanları ve saldırganlıklarıyla gelerek herkesi dışarı atıp, kimilerini hapsettiklerinde ve sharekin çalışmasını yasakladığında gerçekleşti. gerçekten de kâbus içinde bir kâbus yaşıyoruz. içinde bulunduğumuz baskıyı anlatacak kelimeleri bulmak zor. israil'in çok etkin bir biçimde götümüzü bombalayarak binlerce evi ve daha çok sayıda yaşamı ve düşleri yokettiği "dökme kurşun operasyonu"nda canımızı zar zor kurtardık. amaçladıkları gibi hamas'ı bertaraf edemediler, ama kaçacak hiçbir yerimiz olmadığı için bizi kesinlikle sonzuza dek korkutup herkese travma sonrası stres bozukluğu saçtılar.
bizler kederli gençliğiz. içimizde günbatımının tadını çıkarmayı zor kılacak kadar devasa bir ağırlık taşıyoruz. kara bulutlar ufku boyarken ve kasvetli anılar onları kapadığımız her anda gözlerimizin önüne gelirken, nasıl çıkaralım tadını? acıyı gizlemek için gülümsüyoruz. savaşı unutmak için gülüyoruz. burada ve şu anda intihar etmemek için umut ediyoruz. savaş sırasında israil'in bizi dünya üzerinden silmek istediğini açıkça hissettik. geçtiğimiz yıllarda hamas düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve hedeflerimizi kontrol edebilmek için elinden geleni yaptı. bizler, füzelerle yüzleşmeye alışmış, normal ve sağlıklı bir yaşam sürmek gibi imkânsız bir görev taşıyan ve toplumumuzda kötücül bir kanser hastalığı gibi yayılan, kargaşa yaratıp etkin bir biçimde yolunun üstündeki bütün yaşayan hücreleri, düşünceleri ve hayalleri öldüren ve terör rejimi ile insanları felç eden muazzam bir örgüt tarafından anca katlanılan bir gençlik nesliyiz. içinde yaşadığımız hapishane, sözde demoratik bir ülke tarafından ayakta tutulan hapishane de cabası.
tarih kendini en acımasız biçimde tekrarlıyor ve görünüşe bakılırsa kimsenin umrunda değil. korkuyoruz. burada, gazze'de hapsedilmekten, sorgulanmaktan, dayak yemekten, işkence görmekten, bombalanmaktan, öldürülmekten korkuyoruz. yaşamaktan korkuyoruz, çünkü attığımız her adım iyice değerlendirilmiş ve gözden geçirilmiş olmalı, heryerde engeller var, istediğimiz gibi hareket edemiyoruz, istediğimizi söyleyemiyoruz, istediğimizi yapamıyoruz, hatta bazen istediğimiz gibi düşünemiyoruz, çünkü işgal beyinlerimizi ve kalplerimizi o kadar feci bir şekilde işgal etti ki canımız acıyor, sonsuz hüsran ve öfke gözyaşları akıtmak istememize neden oluyor!
nefret etmek istemiyoruz, bütün bu duyguları hissetmek istemiyoruz, artık kurbanlar olmak istemiyoruz. yeter! yeter bu kadar acı, yeter bu kadar gözyaşı, yeter bu kadar ıstırap, yeter bu kadar kontrol, engeller, adil olmayan gerekçelendirmeler, terör, işkence, mazeretler, bombalamalar, uykusuz geceler, ölü siviller, kara hatıralar, kasvetli bir gelecek, kalp ağrıtan mevcut durum, bozulmuş politika, fanatik politikacılar, dini martavallar, yeter bu kadar hapsedilmişlik! dur diyoruz! istediğimiz gelecek bu değil!
üç şey istiyoruz. özgür olmak istiyoruz. normal bir yaşam sürebilmek istiyoruz. barış istiyoruz. bunları istemek çok mu? biz gazzeli genç insanlar ve başka yerlerdeki yandaşlardan oluşan ve gazze gerçeği bu dünyadaki herkes tarafından, sessiz onay veya yüksek sesli umursamazlık kabul edilemeyecek ölçüde bilinene kadar durmayacak bir barış hareketiyiz.
işte gazze gençliğinin değişim manifestosu!
etrafımızı kuşatan işgali yokederek başlayacağız, bu zihinsel hapsedilmeden kurtulacağız ve onurumuz ile özssaygımızı geri kazanacağız. direnişle karşılaşacağımıza rağmen başımız dik yürüyeceğiz. içinde yaşadığımız bu sefil şartları değiştirmek için gece gündüz çalışacağız. duvarlara rastladığımız yerde, hayaller yaratacağız.
sadece senin evet, şu anda bu bildiriyi okumakta olan senin! bizi desteklemeni umut ediyoruz. nasıl yapacağını öğrenmek için lütfen duvarımıza yaz ya da bizimle doğrudan temasa geç:
freegazayouth@hotmail.com bu e-posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için javascript etkinleştirilmelidir
facebook:http://www.facebook.com/pages/gaza-youth-breaks-out-gybo/118914244840679?ref=ts
twitter:http://twitter.com/gazaybo
özgür olmak istiyoruz, yaşamak istiyoruz, barış istiyoruz.
özgür gazze gençliği
çığlık atmak ve israil'in ses duvarını aşan f16ları gibi; bu suskunluk, adaletsizlik ve umursamazlık duvarını yıkmak istiyoruz; yaşağıdımız bu boktan durumdan kaynaklanan uçsuz bucaksız hüsranı dışarı salmak için ruhlarımızın olanca güçüyle bağırmak istiyoruz; kâbus içinde kâbus yaşayan iki tırnak arasındaki pireler gibiyiz, umuda ve özgürlüğe yer yok. bu politik mücadelenin içinde kapana kısılmaktan bıktık; uçakların evlerimizin üzerinde uçuştuğu kömür karası gecelerden bıktık; masum çiftçilerin topraklarını işledikleri için tampon bölgede vurulmalarından bıktık; silahlarıyla ortada gezen sakallı adamların güçlerini suistimal etmelerinden, inandıkları uğruna protesto düzenleyen genç insanları dövmelerinden veya hapse tıkmalarından bıktık; bizi ülkemizin geri kalanından ayıran ve pul kadar bir toprak parçasına hapseden utanç duvarından bıktık; terörist gibi, cebi patlayıcı dolu şer gözlü ev yapımı fanatikler gibi gösterilmekten bıktık; uluslararası toplumun gösterdiği umursamazlıktan, kaygılarını belirten ve önerge taslakları hazırlayıp mutabakata vardıklarını uygulamaya koymada korkaklık sergileyen sözde uzmanlardan bıktık; boktan bir hayat yaşamaktan, israil tarafından hapsedilip, hamas tarafından dövülmekten ve dünyanın geri kalanı tarafından da tamamen gözardı edilmekten bıktık usandık.
içimizde büyüyen bir devrim var; bu enerjiyi statükoya meydan okuyacak ve bize bir tür umut verecek birşeye dönüştüremezsek, bizi yokedecek devasa bir memnuniyetsizlik ve hüsran. yüreklerimizi hüsran ve umutsuzlukla titreten son damla, 30 ekimde, önde gelen bir gençlik örgütü olan sharek gençlik forumu'na silahları, yalanları ve saldırganlıklarıyla gelerek herkesi dışarı atıp, kimilerini hapsettiklerinde ve sharekin çalışmasını yasakladığında gerçekleşti. gerçekten de kâbus içinde bir kâbus yaşıyoruz. içinde bulunduğumuz baskıyı anlatacak kelimeleri bulmak zor. israil'in çok etkin bir biçimde götümüzü bombalayarak binlerce evi ve daha çok sayıda yaşamı ve düşleri yokettiği "dökme kurşun operasyonu"nda canımızı zar zor kurtardık. amaçladıkları gibi hamas'ı bertaraf edemediler, ama kaçacak hiçbir yerimiz olmadığı için bizi kesinlikle sonzuza dek korkutup herkese travma sonrası stres bozukluğu saçtılar.
bizler kederli gençliğiz. içimizde günbatımının tadını çıkarmayı zor kılacak kadar devasa bir ağırlık taşıyoruz. kara bulutlar ufku boyarken ve kasvetli anılar onları kapadığımız her anda gözlerimizin önüne gelirken, nasıl çıkaralım tadını? acıyı gizlemek için gülümsüyoruz. savaşı unutmak için gülüyoruz. burada ve şu anda intihar etmemek için umut ediyoruz. savaş sırasında israil'in bizi dünya üzerinden silmek istediğini açıkça hissettik. geçtiğimiz yıllarda hamas düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve hedeflerimizi kontrol edebilmek için elinden geleni yaptı. bizler, füzelerle yüzleşmeye alışmış, normal ve sağlıklı bir yaşam sürmek gibi imkânsız bir görev taşıyan ve toplumumuzda kötücül bir kanser hastalığı gibi yayılan, kargaşa yaratıp etkin bir biçimde yolunun üstündeki bütün yaşayan hücreleri, düşünceleri ve hayalleri öldüren ve terör rejimi ile insanları felç eden muazzam bir örgüt tarafından anca katlanılan bir gençlik nesliyiz. içinde yaşadığımız hapishane, sözde demoratik bir ülke tarafından ayakta tutulan hapishane de cabası.
tarih kendini en acımasız biçimde tekrarlıyor ve görünüşe bakılırsa kimsenin umrunda değil. korkuyoruz. burada, gazze'de hapsedilmekten, sorgulanmaktan, dayak yemekten, işkence görmekten, bombalanmaktan, öldürülmekten korkuyoruz. yaşamaktan korkuyoruz, çünkü attığımız her adım iyice değerlendirilmiş ve gözden geçirilmiş olmalı, heryerde engeller var, istediğimiz gibi hareket edemiyoruz, istediğimizi söyleyemiyoruz, istediğimizi yapamıyoruz, hatta bazen istediğimiz gibi düşünemiyoruz, çünkü işgal beyinlerimizi ve kalplerimizi o kadar feci bir şekilde işgal etti ki canımız acıyor, sonsuz hüsran ve öfke gözyaşları akıtmak istememize neden oluyor!
nefret etmek istemiyoruz, bütün bu duyguları hissetmek istemiyoruz, artık kurbanlar olmak istemiyoruz. yeter! yeter bu kadar acı, yeter bu kadar gözyaşı, yeter bu kadar ıstırap, yeter bu kadar kontrol, engeller, adil olmayan gerekçelendirmeler, terör, işkence, mazeretler, bombalamalar, uykusuz geceler, ölü siviller, kara hatıralar, kasvetli bir gelecek, kalp ağrıtan mevcut durum, bozulmuş politika, fanatik politikacılar, dini martavallar, yeter bu kadar hapsedilmişlik! dur diyoruz! istediğimiz gelecek bu değil!
üç şey istiyoruz. özgür olmak istiyoruz. normal bir yaşam sürebilmek istiyoruz. barış istiyoruz. bunları istemek çok mu? biz gazzeli genç insanlar ve başka yerlerdeki yandaşlardan oluşan ve gazze gerçeği bu dünyadaki herkes tarafından, sessiz onay veya yüksek sesli umursamazlık kabul edilemeyecek ölçüde bilinene kadar durmayacak bir barış hareketiyiz.
işte gazze gençliğinin değişim manifestosu!
etrafımızı kuşatan işgali yokederek başlayacağız, bu zihinsel hapsedilmeden kurtulacağız ve onurumuz ile özssaygımızı geri kazanacağız. direnişle karşılaşacağımıza rağmen başımız dik yürüyeceğiz. içinde yaşadığımız bu sefil şartları değiştirmek için gece gündüz çalışacağız. duvarlara rastladığımız yerde, hayaller yaratacağız.
sadece senin evet, şu anda bu bildiriyi okumakta olan senin! bizi desteklemeni umut ediyoruz. nasıl yapacağını öğrenmek için lütfen duvarımıza yaz ya da bizimle doğrudan temasa geç:
freegazayouth@hotmail.com bu e-posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için javascript etkinleştirilmelidir
facebook:http://www.facebook.com/pages/gaza-youth-breaks-out-gybo/118914244840679?ref=ts
twitter:http://twitter.com/gazaybo
özgür olmak istiyoruz, yaşamak istiyoruz, barış istiyoruz.
özgür gazze gençliği
31 Aralık 2010 Cuma
BREAKING THE SILENCE
"breaking the silence", batı şeria ve gazze'de görevlendirilmiş israilli askerlerin işgalin gerçek yüzünü dünyaya duyurmak amacıyla kurduğu bir örgüt. örgüt, birkaç gün önce filistinli sivillere üstüne uygulanan baskıyı tüm çıplaklığıyla anlatmayı hedefleyen yeni bir kitap yayınladı: "occupation of territories - israeli soldier testimonies 2000-2010" ("bölgelerin işgali - israil askerlerinin tanıklıkları 2000-2010"). kısacası karşımızda "made in israel" bir "mehmet'in kitabı" var.
kitap, son on yıl içinde gazze ve batı şeria'da askerliklerini yapmış 101 israilli'nin tanıklıklarını kapsıyor. ve israil devleti'nin bu iki bölgedeki askeri ve siyasi stratejisinin farklı yönlerini tanımlayan dört terime göre bölümlere ayrılmış: "önleyici tedbir", "ayırma", "hayat yapısı" ve "hukukun yerine getirilmesi". kulağa oldukça zararsız gelen bu terimler, aslında askeri operasyonların gerçek yüzünü kullanılan barışçıl dil aracılığıyla bir sis perdesinin ardına gizlemeye yarıyor. israil devleti'nin iddia ettiğinin aksine gazze ve batı şeria'daki askeri kontrol, bugün resmen israil olan bölgedeki insanların canını korumayı bir kenara bırakın, varolan statükoyu dahi korumayı değil, kendi lehine değiştirmeyi amaçlıyor. gittikçe daha çok toprağı filistinliler'in elinden alarak, bir yandan kendi egemenlik alanını, diğer yandan filistinliler'in günlük yaşamı üstündeki etkisini genişletmeye çalışıyor. askerlerin tanıklıkları, israilli diplomatların iddia ettiğinin aksine, ordunun işgal altındaki bölgelerden yavaş yavaş "gerekli güvenlik önlemleri"ni alarak geri çekilmeye değil, işgali daimileştirmeye çalıştığını ortaya koyuyor.
kitabın "önleyici tedbir" adını taşıyan birinci bölümü, "terör eylemlerini önleyici güvenlik önlemleri"ni çağrıştıran bu terimin, "terörist"lerle "sivil"ler arasında ayrım yapma zorunluluğunu ortadan kaldıran saldırgan bir politikayı adlandırmakta kullanıldığını gözler önüne seriyor: savunma vurgusu taşıyan "önleyici tedbir", aslında israil ordusu'nun artan bir biçimde filistin halkının günlük yaşamına müdahil olması, mümkün oldukça geniş bir gözetleme ve kontrol ağı kurarak insanlara israil devleti'nin bilgisi haricinde hiçbir şey yapamayacakları hissinin vermesi anlamına geliyor. bu bölümdeki tanıklıklar; ev baskınları, genç askerlerin eğitimi için rastgele seçilmiş, herhangi bir suç işlememiş filistinliler'in tutuklanması, gövde gösterisi ve korku salma amaçlı devriyeler, kontrol noktalarında yapılan eziyetler, bir kişinin işlediği bir suç için bütün bir köyün cezalandırılması gibi "önleyici tedbir"leri okura tanıtıyor.
"breaking the silence"ın başkanı dana golan kitabın yayınlanmasıyla amaçladıklarını şu sözlerle anlatıyor: "altı yılda gazze ve batı şeria'da görevlendirilmiş 700 kadın ve erkek askerin tanıklıklarını topladık. bu bilgi birikimi, israil ordusu'nun ülke kamuoyundan büyük ölçüde gizlenen işgal altındaki topraklardaki uygulamalarını daha iyi anlaşılmasını olanaklı kılıyor. ordunun son on yılda gazze ve batı şeria'daki uygulamaları, yalnızca bu iki bölgede görev alan askerlerdeki değil, israil toplumunun tamamındaki ahlaki çürümeyi ortaya koyuyor. kitabımızın, başka bir halkı sürekli olarak kontrol altında tutmanın ahlaki bedeli hakkında bir tartışmayı tetikleyeceğini umuyoruz."
kitabın ingilizce çevirisini buradan indirebilirsiniz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












