demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2011 Pazartesi

TÜRKİYE'DE SOL VE SEÇİMLER


seçim dönemleri, gündemin siyasileşmesi, siyaset günlük yaşamlarında büyük bir yer tutmayan insanların siyasi söylemlere daha açık hale gelmesi açısından özel dönemler. dolayısıyla gerek seçim dönemlerini değerlendirirken, gerekse bu dönemlerde siyaset yaparken normal kıstaslara göre hareket etmek yanıltıcı olur. özel koşullarda üretilen özel siyasetin klasik örneği, parlamenter demokrasiye karşı olan birçok örgütün, derginin vs. artan siyasileşmeyi büyük ölçüde apolitik insanlara ulaşmak için bir şans olarak görmesi. (kitleselleşme olanağı olmadığından ve bu baştan bilindiğinden) sembolik karaktere sahip "boykot" çağrıları, söz konusu çabanın en idealtipik biçimini oluşturuyor. ancak seçim dönemlerinin, kamusal alanda görünürlüğü oldukça kısıtlı kalmış radikal içeriklerin "sıradan vatandaş"a ulaştırılmasını kolaylaştıran özel, hipersiyasi dönemler olarak genellemek de hatalı olur. "laik chp - islamcı akp" örneğinde olduğu gibi anaakım siyasetin polarizasyonunun arttığı seçimlerde, bu iki pozisyonun dışında kalanların görünürlüğü (ya da algılanabilirliği, benimsenebilirliği) dibe vuruyor.

kısa bir süre önce geride bıraktığımız 2011 tbmm seçimleri, üç buçuk partilik bir sistemin köklerini daha derine salmasına tanıklık etti. seçim, iki ana eksende gerçekleşti: bir yanda "laik"-"anti-laik" gerilimi (ki bu gerilim akp ve chp'nin konumlandığı hattı büyük ölçüde belirledi) ve - radikal solun büyük bir kesiminin de desteğini alan - kürt hareketi'nin özel gündemi. mhp'nin oy kaybetmesinin nedenleri, seks kasetleri vb. günlük skandallardan çok akp-chp kutupları arasındaki salınmasının yüksek polarizasyona kurban gitmesinde ve kürt hareketi'ne "karşı ağırlık" oluşturma tekelini koruyamamasında aranmalı. (aslında mhp 2011'de oy sayısını, 2007'dekine oranla 500 bin arttırdı, ancak artan polarizasyona bağlı olarak seçime katılımın artması sonucunda oy oranı düştü.)

niyetim, genel bir seçim analizi yapmak değil, seçim öncesinde söyleyemediklerimi bugün dile getirmek. seçim sonuçlanana dek susmayı tercih ettim, zira bir yandan "sırttan hançerleyen" bir sabotör gibi algılanmaktan çekindim, diğer yandan insanların - başka şeylerle ilgilenemeyecek kadar - seçimlere yoğunlaştığı bir ortamda kimsenin eleştirel bir sese kulak vermeyeceğinin farkındaydım.

2007'de ufuk uras'ın "solun ortak adayı" olarak meclise girmesinden bu yana, türkiye radikal solunun büyük bir kesiminin siyasetinde tbmm seçimlerinin tuttuğu yer inanılmaz biçimde büyüdü. ufuk uras'ın ortak adaylığının ancak tırnak içinde kaldığının 2007 seçimlerini izleyen yasama döneminde iyiden iyiye ortaya çıkması, parlamenter siyasetin radikal sol açısından ne kadar anlamlı olduğu üstüne genel bir tartışmayı gündeme getirmek yerine, uras'ın kişiliğinde "çözüldü". 2011'de ortak adaylığı tırnak içinde kalmayacak isimlerle aynı pratik (radikal solun, kürt hareketinden "ödünç aldığı" oylarla ve kendine kendine yaptığı propagandayı yoğunlaştırmasıyla meclise girmesi) tekrarlandı.

kürt hareketi'yle giriştiği seçim bloğunun, iki hareketin denkler arası bir ilişki geliştirme olanağından yoksun olmaları sebebiyle, radikal solun zaten zayıf olan profilini daha da zayıflatması, başlı başına bir yazı konusu olabilir. ancak şimdilik bu belirtmeyle yetineceğim. zira esas sorun bundan çok daha büyük: antikapitalist solun, onyıllardır içinden çıkamadığı tıkanıklığı aşmanın yolunu seçimlerde ve mecliste araması.

derdim, tüm sığlığıyla yasal-yasadışı siyaset tartışmasına eklemlenmek değil. (çünkü, yasallığı ve yasadışılığı tanımlama hakkı devletin, daha doğrusu toplumsal iktidarı elinde bulunduran seçkinlerin tekelindeyken, bu tartışmanın kendisi anlamsız. yasal alanda siyaset yapmanın karşısına yasadışılık fetişi konuluyor, yasal alana sıkışmama önerisi değil.) sorun, en önemli işlevi, toplumsal iktidardan dışlananlara, ezilenlere ve sömürülenlere, potansiyel olarak bir karşı-iktidar olma, toplumsal iktidardan kendilerine düşen payı alma olanağı olan radikal solun, tam da "sıradan" insanları dışlama işlevini gören o iktidar mekanizmasının göbeğine kendini fırlatması.

cornelius castoriadis, iktidarın doğrudan demokratik olarak örgütlenmesini savunduğu yazılarından birinde birer iktidar örgütlenmesi olarak işçi konseylerinin ve parlamentonun karakterini şöyle tarif ediyor: "işçi konseyleri, çalışan insanları temsil etmek için tasarlanmıştır, ancak bu işlevi yerine getirmeyi bırakabilirler. parlamento, halkı temsil etmemek için tasarlanmıştır ve bu işlevi yerine getirmeyi asla bırakmaz."

parlamentonun, "sıradan"lara karşı "seçkin"lerin çıkarlarını korumakla yükümlü olduğunun en açık örneklerinden birini, geçtiğimiz günlerde yunanistan verdi. toplumun çoğunluğunun karşı olduğu, çalışan nüfusun haklarını budayan "önlem paketi", yürüyüşlerden sokak çatışmalarına, hatta genel grevlere varan eylemlere karşın meclisten geçti. bunun sonucu, yunanistan'da anaakım siyasetin krizi olacaktır. yalnızca iktidardaki pasok'un değil, ana muhalefet partisi nea demokratia'nın da bu krizden "kaybeden" olarak çıkması ihtimaller dahilinde. ancak anaakım siyasetin, parlamentonun ve partilerin, meşruiyet erozyonuna uğramalarının nedeni, söz konusu öznelerin halkı temsil etmeyi bırakmış olmalarında değil, halkı temsil ediyormuş gibi yapmayı artık becerememelerinde yatıyor. tetiği çeken, komünist parti'nin yıllardır mecliste debelenmesi değil, tam da siyasetin meclis sınırlarının dışına, sokağa taşması, "sıradan"ların eline geçmesidir.

radikal solun türkiye'de, özellikle de böylesine güçsüzken, seçimlere ve meclise yoğunlaşması, "sıradan" insanların hareketini örme hayalinden (ki türkiye'de bugün için gerçekten de bir hayalden ibaret) uzaklaşmasından başka anlama gelmiyor.

20 Mart 2011 Pazar

İŞKENCEYİ MEŞRULAŞTIRMAK


11 eylül'den bu yana süren "teröre karşı savaş"ın ışığında almanya'nın önde gelen muhafazakar hukukçularının insan hakları ve işkence söylemindeki değişimleri inceleyen bir yazı yazmaya karar vermemin iki nedeni var: birincisi, insan haklarınının artan oranda askıya alınması ve "koşulsuz işkence yasağı"nın delinmesi almanya'ya özgü bir durum değil. bugün birçokları tarafından insan hakları ve demokrasinin kalbi olarak görülen "batı"nın tamamında büyük bir yaygınlığa sahip ve gittikçe de yaygınlaşmakta. bu anlamda almanya bu yazıda avrupa birliği'ni, hatta tüm "batı"yı temsil görevini üstlenmiş oluyor. ki türkiye'de insan hakları ve demokrasi söyleminin egemenlik alanını genişletmekte - gerçek değilse de tasavvur edilen - avrupa birliği standartlarının kilit bir rol oynadığı düşünülecek olursa, fransa'yla beraber ab'nin kalbini oluşturan almanya'daki değişimlerin türkiye açısından da bağlayıcı olduğu görülecektir.

ikincisi, neden yasalardaki insan haklarını daraltan, devleti vatandaş karşısında daha fazla hakla donatan değişimler yerine insan hakları ve işkence söylem(ler)ini incelemek istediğimle ilgili: ikinci dünya savaşı'ndan galip çıkan müttefikler, önde gelen nazileri nürnberg mahkemeleri'nde yargılayabilmek amacıyla 1945 yılında "insanlığa karşı işlenen suç" kavramını icat etmek zorunda kalmışlardı. çünkü nazi almanyası'nda işçi hareketinin ortadan kaldırılmasından milyonlarca insanın toplama kamplarına kapatılmasına, yahudilere ait mülklerin "arileştirilmesine", hatta soykırıma kadar tüyler ürpertici birçok uygulama geçerli olan yasalar dahilinde gerçekleşmişti. aslında "hukuk devleti" kavramının içinin ne kadar boş olduğunu göstermeye bu örnek yeter de artar bile. zira yasalardan oluşan bir kabuğun içinin ne şekilde doldurulduğu, çoğunlukla yasaların kendisinin ne söylediğinden daha belirleyici. örneğin bugün almanya'da ya da bir başka ülkede varolan yasal zeminde faşizan uygulamalar da olanaklı. hukuk söyleminin önemi burada belirginleşiyor: yasaları egemenlerin elindeki bir "alet" olarak düşünecek olursak, söylem söz konusu "alet"le ne yapılmak istendiğine dair fikir veriyor.

"dost"la "düşman" arasındaki ayrım, neden her insanın aynı derecede "insan", dolayısıyla da insan haklarının öznesi kabul edilemeyeceğini açıklamasıyla gerek almanya'da, gerekse diğer avrupa ülkelerinde "islamcı teröristler" üzerinden muhalefetin, daha doğrusu toplumun tamamı üstünde daha baskıcı bir rejimin hayata geçirilmesinde, önemli bir rol üstleniyor. "dost"-"düşman" ayrımı, almanya hukuk tarihi açısından uzun bir geleneğe sahip: 1878 yılında yürürlüğe giren "sosyalist yasaları", sosyal demokratlardan anarşistlere alman solunun tamamını "devlet düşmanı" ilan ederek, solcuların normal vatandaşların yararlandığı haklardan yararlanmasının önüne geçiyordu. 3. reich'ın anayasasının hazırlanmasında başrolü üstlenen anayasa hukukçusu carl schmitt'in siyasetin en temel sorusu olarak tanımladığı "dost"-"düşman" ayrımı, nazi almanyası'nda da her insan (ya da her vatandaş) için aynı hak ve sorumlulukların geçerli olmaması durumunu meşrulaştıran unsurdu. böylece, hukuki açıdan "olağanlaştırılmış" bir olağanüstü hal, iç ve dış düşmanların ortadan kaldırılması adına meşrulaştırılıyordu. ikinci dünya savaşı'nın ardından, amacı resmen "faşizmin bir daha yaşanmasının önüne geçme" olarak tanımlanan, ancak ilk kayda değer uygulaması komünist parti'nin yasaklanması olan "kendini savunan demokrasi" ("wehrhafte demokratie") konsepti aynı geleneğin sürdürücüsü oldu. önce komünist parti'nin, sonra da "takipçi"si ilan edilen örgütlerin yasaklanması, solun propaganda ve örgütlenme özgürlüklerinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasının yanında, "demokrasi düşmanı" ilan edilen solcuların devlet memurluğu hakkı başta olmak üzere birçok haktan yoksun bırakılması savaş sonrası alman "demokrasi"sinin belirgin özelliği olurken; 70'li yılların ikinci yarısında "demokrasi" bir kez daha askıya alınarak radikal sola karşı savunulacaktı. faşizm döneminin nsdap kadroları hala önemli mevkilerde bulunmayı sürdürürken, "rote armee fraktion" ("kızılordu fraksiyonu") ve "bewegung 2. juni" ("2 haziran hareketi") gibi şehir gerillası örgütlerinin kimliğinde "düşman" ilan edilen radikal solun elinden, vatandaşlığa dayandırılan, dolayısıyla devlet-vatandaş ilişkisini tanımlayarak devletin hukuki meşruiyetini belirleyen birçpok hak alınıyordu. 1977 yılı, "demokrasi savunusu"nun doruk noktasına ulaşmasına tanıklık etti: mecliste temsil edilen bütün partilerin temsilcilerinden oluşan "kriz masası" adı altında, yüksek bürokratların da katıldığı bir "paralel hükümet" oluşturuldu. anayasaya aykırı olarak oluşturulan "kriz masası"nın hiçbir demokratik meşruluğu yoktu, ancak söz konusu olan "demokrasinin savunulması" olunca demokrasinin kendisi nihayetinde bir teferruattan ibaretti. carl schmitt'in "olağanüstü hale karar vermek kimin elindeyse, egemen olan odur" sözlerinin, "egemen olan kimse, neyin demokratik olup, neyin olmadığına o karar verir" şeklinde tamamlanabileceğinin kanıtıydı bu dönemki uygulama. ve nihayetinde demokratlığı kendinden menkul "demokrasi"lerde tanım hakkı bugün de iktidarın kimde olduğunu anlamamızı sağlayan kriter olmayı sürdürüyor.

her despotun baskıcı uygulamalarının meşruluğunu ve bu uygulamaların mağdurlarının "asıl suçlu" olduğunu hukuk diliyle ortaya koyacak hukukçular tarafından destekleneceğinden emin olabileceğimizi söyleyen fransız filozof alexis de tocqueville'in haklılığını ortaya koyan örnekler, bugün de en az geçmişte olduğu kadar güncel. 11 eylül'den bu yana insan haklarının ve demokrasinin kapsamı gerek yasalarda, gerekse varolan yasaların uygulanmasında yapılan değişikliklerle daraltılırken; sayısız hukukçu, söz konusu kısıtlamaların (ve hatta kişiye özel hak askıya alma uygulamalarının) haklılığını ve meşruluğunu kanıtlamak üzere sıraya girmiş durumda.


karşımızda "batı" genelinde guantanamo'da zirveye ulaşan bir hukuk dışı uygulamalar bütünü var. (guantanamo'yu abu garip'ten ya da bagram'dan ayıran, coğrafi olarak gerçekten de "batı"da yer alması.) "teröre karşı savaş" kapsamında insan haklarının askıya alınmasının sembolü haline gelen guantanamo, iki açıdan büyük öneme sahip: birincisi, guantanamo'ya gösterilen (ve gösterilmeyen) tepkiler "batı"da insanların emperyalist savaşı ne derece içselleştirdiklerinin, ne kadar bedel ödemeye, kollektif kimliklerini yeniden tanımlamaya hazır olduklarının aynası. ikincisi, "guantanamo sorunu"nun çözümü benzer insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözümünün prototipi olması.

abd'de oğul bush dönemiyle ve bu dönemdeki işkence uygulamaları ve insan hakları ihlalleriyle eşanlamlı hale gelen guantanamo esir kampının kapatılacağı ilanı, değişim vaadiyle iktidara gelen obama hükümetinin doğurduğu "yeni bir abd" beklentisinin sembolik anlamı en büyük parçalarından biriydi. ancak guantanamo'nun kapanmasının gerçekte ne anlama geldiği, insan hakları, demokrasi ve işkence meselelerinin, somut kurallar ve haklardan çok egemen meşrulaştırıcı bir söylem olarak varolduğunu ortaya koyuyor. guantanamo'da kalan son (yaklaşık) 200 esirden 60'ı abd'deki "yüksek güvenlikli" cezaevlerine yerleştirilecek, geri kalan esirler ya gördükleri işkence nedeniyle verdikleri ifadeler hiçbir sivil mahkeme önünde geçerli olmayacağından mahkeme önüne çıkartılamıyor, ya da cia tarafından "ulusal güvenlik açısından aşırı derecede tehlikeli" olarak kabul edildiklerinden, bu yönde bir mahkeme kararı, hatta bir iddianame dahi olmasa da serbest bırakıl(a)mıyor. bu "güvenlik" sorununu çözmek için şimdiye kadar çok sayıda esir, işkence altında alınmış ifadeleri geçerli sayan askeri mahkemeler karşısına çıkarıldı.

guantanamo'nun kapatılmasının birçok esirin hayatında pek bir şey değiştirmeyecek olması bir yana, abd'nin sahip olduğu tek esir kampının guantanamo olmaması, örneğin afganistan'daki bagram kampının - kamuoyunda adının pek nadir anılması sebebiyle - kapatılmayacak olması ve dünya çapında en az 66 ülkeye yayılmış, 11 eylül'den bu yana binlerce insanın kaçırılarak sorgulandığı gizli cia hapishanelerinin varlıklarını sürdürmesi; guantanamo'da aranan "çözüm"ün işlevinin, daha çok demokrasi ve insan haklarının savunulması söylemini yeniden meşrulaştırması olduğunu ortaya koyuyor. kısacası "ne yapıldığı" değil, "ne konuşulduğu"na dair bir değişim beklemek gerek. yalnızca bagram'da hukuka aykırı olarak tutulan savaş esirlerinin sayısı 600'ü geçiyor ve bagram esir kampı'nın büyütülmesi için son dönemde 60 milyon dolar harcandı. bagram'daki esirler - aynı guantanamo'dakiler gibi - "savaş esiri" statüsüne sahip değil, herhangi bir hak sahibi olmalarının önüne geçen "düşman savaşçı" statüsünde kabul ediliyorlar. esirlerin, avukat tutma ya da kendilerini başka bir şekilde savunma olanakları yok, hatta büyük çoğunluğu hakkında açılmış bir dava ya da resmen ortaya konmuş suçlama da yok. bagram'da yüzlerce insan yıllardır işkence eşliğinde sorgulanıyor.

aslında, bir yandan "medeniyetler çatışması"nda insan hakları ve demokrasi adına savaştığını iddia etmek, diğer yandan savaşa destek vermesi zorunlu olan insanları insan hakları ve demokrasinin kapsamının daraltılmasının (ya da kısmen askıya alınmasının) zorunluluğuna ikna etmek oldukça büyük bir "halkla ilişkiler" başarısı. (almanya gibi) abd'nin yanında savaşa giren devletler, ellerinden geldiğince kendilerini aklamaya çalışsalar da, savaşa/işgale askeri katılımlarının yanında, işkence uygulamalarına da eşlik ettikleri bugün bilinen bir gerçek. almanya özelinde adı bilinmeyen sayısız örneğin yanında murat kurnaz ve muhammad zammar isimleri devletin "koşulsuz işkence yasağı"na uymamasının sembolü haline gelmiş durumda. suriye kökenli bir alman vatandaşı olan zammar, almanya'dan fas'a uçtuktan sonra, alman gizli servisinin verdiği bilgiler doğrultusunda fas polisi tarafından tutuklanarak cia'e teslim edildi. zammar, cia tarafından - almanya ya da abd yerine - suriye'deki bir işkencehaneye götürüldü. ilerleyen süreçte cia'in yanında alman gizli servislerinin de doğrudan ve suriye'deki işkenceciler aracılığıyla zammar'ı sorguladığı biliniyor. türk vatandaşı olan murat kurnaz'ın başına gelenler de, zammar'dan çok farklı değil: almanya'da yaşayan (ve alman vatandaşlığına başvurmuş olan) kurnaz, 2001 yılında pakistan'da gözaltına alınmasının ardından önce kandahar'daki amerikan üssünde, sonra guantanamo'da işkence gördü ve hukuksuz olarak dört yıl boyunca hapsedildi. alman gizli servisinin birçok defa kurnaz'ın sorgusuna katılmak amacıyla küba'ya uçtuğu biliniyor. abd, murat kurnaz'ı serbest bırakmaya hazır olduğunu açıkladığında alman gizli servisi "bundesnachrichtendienst" araya girerek - hakkında resmileşen hiçbir suçlama olmamasına rağmen - kurnaz'ın esaretinin uzamasına yol açmış ve serbest kaldıktan sonra doğduğu almanya'ya geri dönmesinin önüne geçmeye çalışmıştı. zammar ve kurnaz isimlerinin gölgesinde alman devletinin işkence ve benzeri hak gasplarına iştirak ettiği kaç insan olduğunu söylemek zorsa da, bu sayının ikiden büyük olduğu açık.

11 eylül, devletlerin savunduklarını, hatta üstüne inşa edildiklerini öne sürdükleri değerleri ayaklar altına almalarının başlangıcı değil. ancak bu tarihten itibaren savaşı ve işgali meşrulaştıran bir söylem olarak gittikçe öne çıkarılan insan hakları ve demokrasinin, uygulamada görece tedavülden kaldırılması sürecinin hızlandığı ortada. almanya'da artan baskılara muhafazakar hukuk çevrelerinin kamuoyunda yürüttüğü "koşulsuz işkence yasağı"nın kaldırılması, kısacası işkencenin yasallaştırılması tartışması eşlik ediyor.

tartışmanın baş aktörleri çoğunlukla ceza ve kamu hukukçuları arasından çıkıyor, başlangıç noktasınıysa "işkencenin belirli tehlike durumlarında meşru ve hatta bir zorunluluk olup olmadığı" sorusu oluşturuyor. sonuçta "genel olarak hayır, ama..." ya da "tabii ki evet" seçeneklerinden biri, işkencenin meşrulaştırılması işlevini üstleniyor. "medeniyet, insan hakları ve demokrasi düşmanı teröristler" karşısında savaşta olan "batı demokrasileri", bir kez daha - tıpkı geçmişte olduğu gibi - "düşman"ın haklarını gasp etmek gerektiği propagandasını yapmakta bir sakınca görmüyorlar. böylece savaş dolayısıyla süreklileştirilecek bir "olağanüstü hal" hukuki meşruiyetini arıyor.

emekli ceza hukuku profesörü günther jakobs, "düşman"ın "hukuk dışı özne" olarak kabul edilmesinin gerekliliğini şu sözlerle ortaya koyuyor: "savaşı kim kazanırsa, o normun ne olduğunu belirler, kaybedense bu belirlemeye boyun eğmek zorundadır. bu gerçeğin farkında olmayanlara 11 eylül 2001'deki eylemi hatırlatarak hızla aydınlanmalarına katkıda bulunabiliriz. [...] bir suç, radikal bir amaçla ve büyük çapta yapıldığında da suç olmayı sürdürür. ama suç kategorisine takılıp kalarak devleti, eylemciye bir birey olarak saygı göstermeye zorlayıp zorlamadığımızı tartışmamız gerekiyor. bu zorlama, bir terörist karşısında yersiz." jakobs'un sözlerinin gerçek yaşamdaki yansımasının guantanamo olduğu ortada.

köln üniversitesi kamu hukuku profesörü otto depenhauer de, "hukuk devletinin zaferi" adlı kitabında hukuksuzluğun, insan haklarının askıya alınmasının ve işkencenin "islamcı terör tehlikesi" karşısında meşruluğunu savunuyor: "düşman, status civilis'teki vatandaşın yadsınması. bir insan olarak toplum sözleşmesinin dışında, ondan hiçbir hak iddia edemez. düşman, anayasa karşısında varolan yasalara saygı gösteren bir hukuki özne değil, hukukun hayata geçmesi adına mücadele edilmesi gereken bir tehlike. [...] düşmanın her tür haktan yoksunluğu ve devletin yüce çıkarlarının belirleyiciliğinin fenomenolojik şifresi, tehlike sürdüğü sürece hukukun askıya alındığı bir mekan olarak guantanamo. esirler, hukuki özne statüsüne değil, yalnızca çıplak yaşamlarına sahipler. [...] düşmana karşı sistematik bir savunmanın hukukuna, ihtiyati tutuklamarın değişik uygulama biçimlerinin yanında potansiyel tehlike oluşturan insanların gözaltına alınması ya da 'hukuk devleti tarafından evcilleştirilmiş işkence' de dahildir."

"hukuk devleti tarafından evcilleştirilmiş işkence"? hukuk devleti kavramının içinin boş olduğunu biliyordum da, bu kadar boş olabileceğini ben de düşünememiştim. tabii hukukçuların işkenceyi meşrulaştırma, hatta mümkünse yasallaştırma çabaları bununla sınırlı kalmıyor. heidelberg üniversitesi'nden winfried brugger, belirli "tehlike durumları"nda işkencenin devletin yalnızca hakkı değil, aynı zamanda vatandaşlarına karşı görevi de olduğunu savunuyor: "bir şehir, bir terörist tarafından kimyasal bir silahla tehdit ediliyor. şüpheli yakalıyor ve inandırıcı bir biçimde zaman ayarlı bombayı çoktan aktive ettiğini söylüyor. bomba patladığında şehirde yaşayan herkes korkunç bir biçimde ölecek. hiçbir tehdit işe yaramıyor, şüpheli susmaya devam ediyor." brugger'in işkenceyi meşrulaştırmakta kullandığı senaryo, tam da bu amaç için uydurulmuş eski bir hikayenin ısıtılarak önümüze sunulmasından ibaret aslında: "sonuçta, kulağa ne kadar şaşırtıcı gelirse gelsin, bu durumda polis yalnızca istisnai olarak işkence yapma hakkına sahip değil, işkence yapmak zorunda. hayatı tehlikede olan vatandaşların bunu talep etmeye hakları var."

hamburg üniversitesi'nde ceza hukuku profesörü olan reinhard merkel, daha da ileri giderek, bu durumda işkence yapmayan devletin kitlesel katliam suçuna ortaklık etmiş olacağını savundu. günlük yayınlanan muhafazakar gazete "die zeit" 2008 yılında merkel'e işkenceyi uzun uzadıya savunması için olanak tanıdığında kaleminden brugger'inkine benzer bir hikaye döküldü: "içindeki kimsenin yakın zamanda terkedemeyeceği bir yerde, diyelim ki atlantik okyanusu üstünde seyreden bir uçakta bir bomba bulunuyor. zaman ayarlı olan bu bomba 30 dakika içinde patlayacak. bombayı koyan herhangi bir terörist örgütün intihar eylemcisi olsun. bu eylemci de uçakta ve tespit ediliyor. ve bombayı etkisiz hale getirecek şifreyi söylemeyi reddediyor. zamanında acil iniş yapılması olanak dışı. uçakta aynı zamanda görevde olan polis memuru p de var. p'nin yapabileceği iki şey var: ya eylemciyi önce tehdit edecek, tehdidin işe yaramaması durumunda fiziksel yönden acı çektirerek bombayı etkisiz hale getirmeye zorlayacak, ya da diğer yolcularla beraber kendini de öldürtecek."

tabii ne brugger'in, ne de merkel'in verdikleri örnekler gerçekçi. ama zaten mesele örneklerin gerçekçiliği değil, ikna edici olmaları. merkel açısından işkence yalnızca herhangi bir hak değil, en temel insan hakkı: "burada işkencenin koşulsuz olarak, yani akla gelebilecek her durumda yasak olduğu kuralını geçersiz kılan nedir? meşru müdafa hali. meşru müdafa hakkı, kant'ın da söylemiş olduğu gibi insanın 'en kutsal hakkı'dır." merkel şöyle devam ediyor: "bir insanın elinden meşru müdafa hakkını almak, söz konusu insanın savunulması engellenen hakkını, yaşam hakkını elinden almak demektir. hukuk dışı saldırılara karşı savunamayacağımız bir yaşam hakkı, yaşam hakkı değildir. dolayısıyla anayasal devletin, belirli durumlarda meşru müdafa hakkını kimi vatandaşlarının elinden alan "koşulsuz işkence yasağı"nı dayatan uluslararası anlaşmaları imzalamaya hakkı yoktur."

gözden kaçmaması gereken, "islamcı terör" karşısında "savunma önlemi" olarak meşrulaştırılmak(, hatta yasallaştırılmak) istenen işkence, tıpkı tüm diğer insan hakları ihlalleri gibi, toplumun genelini hedef alacaktır. avrupa birliği polis teşkilatı europol'un "2010 terör raporu"nun son iki yılda avrupa birliği sınırları içinde gerçekleşen "terör saldırıları"nın yüzde 1'inin islamcı gruplar tarafından gerçekleştirildiğini açıkladığı düşünülecek olursa, artan baskıların hedefinin de zaten "islamcı teröristler" değil, toplumun tamamı olduğu açıkça ortada.

11 Ocak 2011 Salı

LİNÇ EDİLMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ


anneye küfür edilmez. edersen, karşı taraf da ağzını burnunu kırarsa, yine karşı taraf haklıdır. ben büyürken bunu öğrendim. sonuçta asabımı bozan insanların annesine küfrettim. anneleriyle hiçbir alıp veremediğim olmamasına rağmen, insanların en çok buna sinirlendiğini bilerek muhteşem silahımı her fırsatta kullandım: "ananı sikeyim!" oysa çoğunun anneleriyle yalvarsalar dahi yatmazdım. ama herkesin annesi "kutsal"dı. o yüzden annelerini kelimelerimle "siktim"...

sadece anneyle sınırlı kalsa iyi, ama etrafım "kutsal"larla çevriliydi. nereye elimi atsam bir "kutsal"a çarpıyordu. birilerinin dokunulmayacak bir taraflarına değmeden suya sabuna da dokunulmuyordu. "atatürk'ü sevmiyorum" dediğim için ağlayan adam gördüm ben. "peygamber değilim, tabii ki benim de hatalarım, eksiklerim var" dediğim için "peygamber efendimize hakaret etti" diyen faşistlerin linç girişimiyle karşı karşıya kaldım. kürdistan kelimesini kullandığım için vatan haini ilan edildim...

ferzan özpetek hamam'da sevişen adamlar gösterdi filminde diye tellaklar basın açıklaması yaptı: "bizde öyle şey olmaz". ayağında bozuk para sektirdi diye şota'ya türk parasına hakaretten dava açıldı. levent kırca'nın her berbat skeçinde bir meslek grubu ayaklandı. galatasaray'ın yeni yapılan stadında fenerbahçe atkısı açan işçi işten atılırken "oh olsun ibneye" diyen galatasaraylılar eminim ki çoğunluktaydı. hem zaten taraftardan iyi kim bilir "değerlerimiz"e sahip çıkmayı: leeds taraftarlarının, türk bayrağını bir taraflarına sürdükleri iddia edilince "sahada da two, dışarıda da two" olmamış mıydı? hrant dink, "türklüğe" etmediği bir hakaret için önce mahkemelerde süründürüldü, sonra bir faşiste öldürtüldü. en son da "padişah sevişir mi lan" diyenlerin tepkisine tanık oldu türkiye.

dokunulmaz değerlerle çevrili dört bir yan... dokunan yanıyor. dokunulmaz değerler, "kutsal"lar özgürlüğü ve yaşamı boğuyor.

bütün "kutsal"ları üst üste dizip, hep beraber - hayır, hiç içimden gelmiyor, ama elden gelen bir şey yok - "sikelim", kurtulalım...

27 Aralık 2010 Pazartesi

DEMOKRASİ - NEDİR? NE DEĞİLDİR?


demokrasi konusunda yazmaya fırsat buldukça devam edeceğim, ama bundan sonra - umarım - yazacağım yazılarda uzun uzadıya olumlu bir içerik tanımlamaya çabalayacak olsam da, şimdilik cornelius castoriadis'ten bu konuya yaklaşımımı özetleyebilecek bir alıntıyla bir ön-fikir vermeyi uygun gördüm:

"sosyalist toplumun prosedürleri ve kurumlarının insanları kontrol etmek yerine onlar tarafından kontrol edilebilmesi için, tarihte ilk defa demokrasi gerçekten hayata geçirilmek zorunda. demokrasi, etimolojik olarak kitlelerin egemenliği anlamına geliyor. bu bağlamda 'egemenlik' kelimesinin biçimsel yönleriyle uğraşmayacağız. gerçek egemenlik, seçimlerle karıştırılmamalı. seçimler, özgür olanlar dahil, genellikle ancak demokrasinin karikatürleri olabilir. demokrasinin, önemsiz konular hakkında oy verme ya da mutlak iktidarlarına dayanarak ve etkili bir kontrole tabi olmadan temel sorunlar hakkında karar verecek insanları seçme haklarıyla bir ilgisi yok. ve demokrasi, insanlardan anlamadıkları ya da onlara bir şey ifade etmeyen konulara dair fikir belirtmelerini talep etmek de değildir. gerçek egemenlik, temel sorunlar hakkında bizzat ve konuya tamamen hakim olarak karar vermektir. konuya tamamen hakim olarak, bu üç [türkçe'de dört] kelimede demokrasi sorununun tamamı saklıdır."

cornelius castoriadis, sosyalizmden otonom topluma - sosyalizmin içeriği üzerine


PS blogu düzenli takip edenler artık ezberledi, ama ben yine de tekrar yazayım: elimdeki kaynak türkçe olmadığınan çeviri bana ait.

25 Aralık 2010 Cumartesi

"DEMOKRASİ"Yİ SAVUNMAK



yazmak konusunda bir şey öğrendiysem, o da yazıya "bir arkadaşım..." diye girmeyeceksin. ama ben yazmak konusunda bir değil, birkaç şey öğrendim şimdiye değin. ve öğrendiğim kurallardan en önemlisi, "şunu yapacaksın", "bunu yapmayacaksın" tarzı uyarılara öyle fazla kulak asmamak gerektiği! kısacası, kafana öyle esiyorsa, "bir arkadaşım..." diye de girilir yazıya.


neyse, 

bir arkadaşım doktora tezini "ikinci dünya savaşı sonrası almanya'da demokrasi söyleminin gelişimi" hakkında yazıyor. ikinci dünya savaşı'nın kaybedilmesiyle, nasyonal sosyalistken bir anda müttefikler tarafından "demokratik" olmak zorunda bırakılan almanya'da bütün siyasi aktörlerin demokrasi yanlısı bir söylem tutturmasının, "demokrasi" kavramının içini boşalttığını, içeriği almanya bağlamında hiçbir zaman net bir biçimde tanımlanmamış bu kavramın bir "boş gösteren" olduğunu ileri sürüyor. daha tamamlanıp yayınlanmadığından baştan sona okuyamadığım bir çalışma hakkında kesin yargılarla konuşmak istemem, ama sol parti'den hristiyan demokratlar'a, sosyal demokratlardan nazilere kadar siyasi yelpazenin tamamının demokrasi havarisine dönüştüğü düşünülecek olursa, çalışmanın özünde doğru bir yönde ilerlediğini söyleyebilirim.

hristiyan demokratlar'ın savaş sonrası dönemde sol siyasetin mümkün olduğunca yasaklanması üstünden "demokrasiyi savunma" stratejisi, son yıllarda gittikçe artan bir biçimde "entegre olmak istemeyen müslümanlar"ı hedef alarak "demokrasi düşmanları"nın tanımını genişletirken, demokratik hakların kısıtlanmasının "demokrasi"nin savunulmasının en önemli aracı olarak görülmesi başlı başına oldukça manidar zaten. ancak "kendini savunan demokrasi" ("wehrhafte demokratie") düşüncesinin etki alanı, hristiyan demokratlar'la sınırlı kalmıyor. yeşiller ve sosyal demokratlar (spd) da, "aşırı sağ"ı ve "aşırı sol"u "demokrasi karşıtlığı" üstünden eşitleyen totalitarizm teorisi uyarınca, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün radikal sol, naziler ve islamcılar için kısıtlanmasını, hatta ortadan kaldırılmasını savunuyor.


(haklı ya da haksız bir biçimde) demokrasi karşıtı olmakla suçlanan, bu gerekçeyle demokratik hakları kısmen ellerinden alınan kesimlerin de, geçmişte yaptıkları gibi demokrasi karşıtlığının meşruiyetini savunmak yerine, aslında ne kadar da demokrat olduklarını anlatmak yolunu seçmeleri çemberi tamamlıyor. bugün almanya'da nazi partisi npd'nin bile adında "demokrat" kelimesi geçiyor: "nationaldemokratische partei deutschlands" ("almanya nasyonaldemokrat partisi"). "demokrat olmak", daha doğrusu demokrat olduğunu iddia etmek almanya'da siyaset yapabilmenin önkoşulu haline gelmiş durumda.

tabii resmi biraz daha büyütüp, benzer bir - durumun değilse de - eğilimin dünya genelinde varolduğunu söyleyebileceğimizi düşünüyorum. özünde demokrasiyle temelden çelişen savaşın, "demokrasi savaşı" olarak kurgulanmasını, en azından bu yönde söylem geliştirilmesini örnek gösterip, bu konuyu daha fazla uzatmayacağım. çünkü yavaş yavaş türkiye'ye gelmek istiyorum.

kabaca "akp yanlıları" ve "akp karşıtları" şeklinde yaşanan yarılmanın solu da teğet geçmediğini söylemek, artık siyasi gözlem yeteneği gerektirmiyor. bu yarılmada ilginç olan şeylerden biri, her iki tarafın da diğerini "demokrasi karşıtı" olmakla suçlaması. sol içindeki tartışmada "devrime ihanet", "liberallik", akp'ye ya da kemalistlere eklemlenmek gibi daha farklı iddialar dillendirilse de, "demokrasi" meselesi her iki bloğun da söyleminde - solu da kapsayacak biçimde - merkezi bir yer tutuyor. kemalistler, almanya'daki anaakımınkinin benzeri bir "kendini savunan demokrasi" kurgusunca "takkiye yapan", "gizli ajanda" peşindeki "yarının faşizminin kurucusu" akp ve destekçilerine karşı "aydınlık" savunusu iddiasınnda (ki bu kavram demokrasiyi içeriyor). önerilen yöntem "aydınlık" düşmanın önünü kesmenin en etkili yöntemi - almanya örneğinde de olduğu gibi - demokrasinin kendisi budamak. diğer yakada da "faşist demokrasi karşıtları"na karşı mücadele verme iddiası, bloğu birbirine yapıştıran tutkal işlevi görüyor. akp'nin kendisinden dsip'e kadar uzanan bu blok, yine aynı yöntemi benimseyerek, örneğin akp karşıtlarının adresi haline getirilen ergenekon/devrimci karargah davalarını ya da genç bir kadının bebeğini kaybedecek biçimde dövülmesinde sembolik doruk noktasına ulaşan polis şiddetini "demokrasi savunusu" olarak görüp/gösterip meşrulaştırabiliyor, hatta kutsayabiliyor.

dolayısıyla "demokrasi"nin içi boş bir kavram olarak iktidarından bahsedebiliriz. oysa bugün olumlu bir içeriğe sahip bir demokrasi tanımı geliştirmek istiyorsak, her ne kadar uygulamada olmasa da, söylem düzeyinde prensip olarak verili olan örgütlenme ve ifade özgürlüğünün ötesinde bir demokrasi kurgulamak zorundayız. mümkün olduğunca dar tanımlanmış bir "siyasi alan"ın dışında hükmü olmayan bir demokrasi, liberal bir kurgudan ibarettir. bir yandan cem uzan'la, silvio berlusconi'yle benim aynı siyasal haklara sahip olmamız, gerçek yaşamın içinde yalnızca onların bu haklara sahip olması anlamına geliyor. demokratik bir işleyişe sahip olmayan "ekonomik alan"da karar alma süreçlerinin dışında kalan insanların, bu açığı "siyasi alan"da telafi etmeleri olanaksız, zira kapitalist ekonomi sistematik olarak toplumsal yaşamın her alanında eşitsizlikler yaratıyor. diğer yandan iç işleyişi demokratik olmayan kurumların (ki bunlar sendikalardan siyasi partilere, örgütlere, tarikatlara, şirketlere, hatta aile kurumuna kadar uzanıyor), birbirleriyle demokratik bir etkileşim içinde olabilecekleri kurgusu da, hayata geçirilmesi olanaksız ikinci bir ilişki biçimi.

demokrasi, insanlık için (olumlu yönde) bir sıçrayış anlamına gelecekse, herhangi bir araç-amaç ilişkisinin iki ayağından biri olarak düşünülmekten kurtulmak zorunda. ne ileride "bizim istediğimiz" gerçekleşecek diye bir araç olarak savunulması, ne de ileride "demokrasi gelecek" diye bugün zaten oldukça dar olan kapsamının daha da daraltılması demokratik bir toplum yönünde atılmış bir adım olur. toplumsal yaşantıyı ne birbirinden bağımsız "alan"lara bölebilirsiniz, ne de (gerçekten) demokratik bir toplumu zorla hayata geçirebilirsiniz.

her toplum, her toplum biçimi bir totalite oluşturur. "altı kaval, üstü şişhane" modeli demokrasi olanaksızdır. ya demokrasi toplumsal yaşamın her alanına işler ve içselleştirilir, ya da söylem düzleminde bir kurgu olarak varlığını sürdürür. ikinci ihtimal içinde yaşadığımız gerçeklik olmayı sürdürdüğü sürece "demokrasi" ancak karşıtının meşrulaştırılması için silah olarak varolmaya, yani varolmamaya devam edecektir.

25 Ekim 2010 Pazartesi

TEK GÖZÜ KÖR DEVLET


türkiye'de devletin - iş cezalandırmaya gelince - sağ gözü kördür. en edebi ifadesini "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"de bulan bu körlük, tüm demokratikleşme, kontragerillayla hesaplaşma masallarına karşın bugün de devletin baskı aygıtlarının olağan repertuarının nadide bir parçası olmaya devam ediyor.

bütün televizyon kanallarının, gazetelerin, polisin "güvenlik söylemi" üretme atölyelerinin tezgahından çıkmış ifadesiyle, kelimesine dokunmadan "karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan gerginlikte..." sözleriyle duyurduğu üniversite çatışmaları hayatımın birkaç yıllık bir bölümünün rutin gerçekliğiydi. istanbul üniversitesi'nin beyazıt meydanı'na bakan tarihi kapısı ardına kadar açılırdı döner bıçakları ve satırlarla silahlanmış faşistler merkez kampüse daha rahat girebilsinler diye. sivil ve üniformalı polisler eşlik ederdi faşist güruha. yaralanıp koşamayan, çatışamayanlar polisin eline düşer, gözaltına alınır, cezalandırılırdı. solcuysanız yaralı olmak çatışmaya katılmanın kanıtıydı, faşistseniz yaralamak hiçbir şey. hepimiz - devrimciler, faşistler, polisler - bilirdik oyunun kurallarını ve her nasılsa istanbul'un göbeğinde güpegündüz - polisin kontrolünde ve basının eşliğinde - bu cinayete teşebbüs - ve zaman zaman cinayet - oyununun tekrarlanması bizden başka kimseyi ilgilendirmezdi.

"devlet için kurşun atanın da, yiyenin de şerefli" olduğu yıllardı, epey de bir kurşun atıldı o yıllarda devlet için. kurşunu yiyen tarafsa genelde bizdik. atanlar o kadar "şerefli"ydi ki, 90'lı yıllar boyunca istanbul üniversitesi'ndeki faşist saldırıları yöneten zafer özbek sonradan hakim yapıldı. benim elde edebildiğim tek "şeref" payesiyse üniversiteden atılmak oldu. tüm bunlar normaldi, ne "reis"in hakim yapılması, ne de benim üniversiteden atılmam kimseyi ilgilendirdi.

susurluk'u yaşadık ve normaldi. bakar-görmez körler için sıradan faşizm belgeseli gibiydi. "bir emniyet müdürü, bir aşiret reisi milletvekili, bir faşist kontrgerilla" diye başlayan bu "fıkra" gerçek olamayacak kadar gerçekti. ne demişti sayın devlet büyüğümüz: "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"...

gün geldi, yargısız infazların, gözaltında kayıpların ölüm nedeni oranlarında üst sıralara tırmandığı yerler oldu türkiye'de. ve herşey normaldi, kimse şaşırmadı. bir bizim tansiyonumuz düştü beyaz renault görünce...

20 yılda tam 351 kürt çocuğu öldürdü devletin resmi kolluk kuvvetleri. ve çocuklar kendilerini öldürenlere taş attılar. sonuçta "taş atan çocuklar" terörist oldu, cinayetse meşru müdafa. devlet "adam olacak çocuk" olduklarından şüphelenmiş olacak ki, hepsi de "10-10-10, 40 puanla şampiyon" oldular, yetişkin olarak yargılandılar. hapis yattılar.

ve - rachel dink'in deyimiyle - "bir çocuktan katil yaratan"lar hatalarını anlamış olacaklar ki, bir katilden çocuk yaratma işine giriştiler. ve başardılar da. ne demişti devlet büyüğümüz: "bana sağcılar cinayet işletiyor dedirtemezsiniz." ne kadar da haklıymış, biz hala kimseye "sağcılar cinayet işliyor" dedirtemiyoruz.

nurtopu gibi "demokrasi"miz hayırlı olsun! kürt çocukların 351 kere öldürülme hakkını da, hrant dink'in katili ogün samast'ın çocuk mahkemesinde yargılanma hakkını da bahşeden devlete şükürler olsun! ve hatta: yetmez ama evet! ogün samast serbest bırakılsın, mercedes'inin bagajına roketatar konup milletvekilleriyle buluşturulsun! hukuk okumadığı için hakim yapamayız, ama ombudsman yapılsın ki, kırmızı pasaportu da eksik olmasın!

31 Mayıs 2010 Pazartesi

KİM TERÖRİST?


(materyel) gerçeklikte bir karşılığı, daha doğrusu belirli ve tek bir karşılığı olmayan kavramları (almanca'da "signifikant", türkçe'de foucault çevirilerinden bildiğim kadarıyla "gösteren") "boş gösteren" (alm.: "leerer signifikant") olarak adlandırır. (yapılsalcılıktan etkilenmiş olan psikoanalist jacques lacan "saf gösteren" kavramını tercih ediyor.)

bir arkadaşım doktora tezini ikinci dünya savaşı sonrası almanyası'nda demokrasi kavramının bir boş gösteren olduğu üzerine yazıyor mesela. anaaakım siyasetten nazilerin önemli bir bölümüne, yeşillerden sol sosyal demokrat linkspartei'a (sol parti) kadar binbir türlü kesimin - ne anlam atfettiklerinden bağımsız olarak - olumladıkları ya da en azından olumlar gibi yapmak zorunda kaldıkları bir kavram içeriksizleşmeye uğruyor bunun sonucunda.

aynen demokrasinin herkes tarafından olumlanmasında olduğu gibi, "terör" kavramı da, sonuçta herkesin "karşı olması" nedeniyle belirli bir siyaset tarzının, eylemin vs. karşılığı olmaktan çıkıyor. (örneğin resmi söyleme göre pkk ya da dhkp-c "terör örgütü", ancak her iki örgüt de bu tanımlamayı sahiplenmemekle kalmıyor, "devlet terörü"nden bahsederek topu yine karşı tarafa atıyor.) sonuçta, terör şiddet içeren bir mücadelede her zaman "karşı tarafın yaptığı"dır dersek uygun düşer sanırım.

böylece siyaset arenasında kimin "terörist" olduğunu, kimin güçlü olduğu belirliyor. yoksa halepçe katliamı'nın ancak abd ırak'a saldırmaya karar verdikten sonra "terör" ilan edilmesinin; hamas'ın, fhkc'nin otobüslerde, cafélerde canlı bombalar aracılığıyla sivilleri öldürdüğünde "terörist", israil bir yardım gemisine helikopterlerle komandolarını indirip 9 kişiyi öldürdüğünde yalnızca "devlet" olmasının başka bir açıklaması yok.

ev yapımı, ilkel roketlerle savaşanların, gelişmiş roketlerle, tanklar, uçaklar ve helikopterlerle savaşanlar karşısında yalnızca askeri olarak değil, kimin söylemi belirlediği açısından da dezavantajlı olduğunu ortada. üreten, tüketen, tank-top-tüfek alan ve satan israil, aç-sefil filistinliler'den daha önemli dünya için...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...