almanya kendini yok ediyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya kendini yok ediyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2010 Salı

SARRAZIN VE "KARŞITLARI"



sarrazin konusuna geri dönüyorum. ama bu sefer sarrazin'i değil, anaakım siyasetçilerin sarrazin eleştirisini konu etmek için. bu konuya kafayı takmayı sürdürürsem yakında ben de halil berktay gibi altbaşlıklar kullanmaya başlayabilirim. (örneğin: [sarrazin-21])

daha önce şöyle yazmıştım: "sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim." şimdi bu söylediğimi açmaya çalışacağım. (bu arada ne o öyle yamuk yumuk bir cümle kurmuşum...)

thilo sarrazin, müslüman göçmenlere ve bütün yoksullara karşı başlattığı kışkırtma kampanyası nedeniyle "sinirden kendinden geçmiş bir kitle"nin saldırısına uğradığını iddia ediyor. hem suçlu, hem güçlü olmanın, mazlum rolünün insanları etkilemede ne kadar etkili olduğunu anlatmama sanırım gerek yok. (bild gazetesinin iddia ettiğine göre) sarrazin parti kursa oy vereceğini söyleyen yüzde 18'in ve "en sonunda birisi gerçekleri söyledi" diyen diğer insanların yanında, kuşkusuz sarrazin'in müslüman karşıtı ırkçılığına ve yoksulluğun ve eşitsizliğin sistematik olarak kendini yeniden ürettiği bir dünyanın kaybedenlerini kaderlerinin yeghane sorumlusu ilan etmesine karşı çıkan insanlar da oldu. ancak yazının konusu bu her iki grup da değil, sarrazin'in düşüncelerine karşı çıkarmış gibi yapanlar, daha doğrusu neyi söylediğinden çok, nasıl söylediğiyle ilgilenenler.



sarrazin'in iddialarının aksine susturulması, baskı görmesi ya da sansürlenmesi gibi bir olay asla gerçekleşmedi. almanya çapında paneller ve kitap tanıtım toplantıları düzenledi, gazetelere röportaj verdi, televizyonda ve radyoda konuştu. bild gazetesi açık ve net bir biçimde sarrazin'e destek verdi. bild gazetesi her zaman ırkçı olmuş olsa da, şimdiye kadar islamofobinin yaygınlaştırılmasına bu şekilde açık bir katkıda bulunmamıştı. hatta alışılageldik ırkçılığının yanında, hürriyet'le paslaşarak "türklerle kardeşiz" tarzı yayınlar da yapmış, türkçe yazılar yayınlamıştı, hatta 2000 yılındaki avrupa kupası sırasında gazetenin tam bir sayfası türkçe çıkmıştı. bild'in göçmenlere karşı açıktan kampanya yürütmesinin iki örneği vardı şimdiye kadar: birincisi türkiye kökenli ford işçilerinin 1973 yılında sendikadan bağımsız yürüttüğü greve, ikincisi 1992 yılında alman devletinin iltica hakkı kısıtlayıp kuşa çevirmesi öncesinde bütün basının, partilerin halkı ilticacılara karşı kışkırtmasına denk düşüyor. şu andaysa gazete bir yandan sarrazin üstünden "yukarıdakiler"i "eleştirerek" popülizm yapıyor, diğer yandan da müslümanların alman devletini sömürdüğü ve çalışamayacak kadar tembel olduğu tezini yayıyor.

sarrazin'in tetiğini çektiği tartışma, şu anda "hıristiyan demokratlar"ın sağında bir kitle partisinin olanaklılığının etrafında dönüyor. hem sarrazin'in parti kurmak gibi bir derdinin olmadığını defalarca açıklamış olması, hem de "hıristiyan demokratlar"ın sağa kayma konusundaki esnekliklerini her gerekli olduğunda ispatlamış olmaları nedeniyle bu tartışmanın bir "sözde tartışma" olduğunu, asıl hedeflenenin genel olarak bütün anaakım partilerin, özeldeyse hıristiyan demokratların sağa çekilmesi olduğunu düşünüyorum. böylece alman sağının kendi içinde yaşadığı anlaşmazlıklar, "ortak düşman"a karşı birleşerek aşılmış olacak. muhafaza edeceği değerler, alman ya da avrupalı kimliğinin ne olduğu konusunda uzlaşması zor görünen alman sağı, "müslüman olmamak" üstünden negatif tanımlanan bir kimlik politikasında biraraya gelmeyi deneyecek. islamla hesaplaşırken avrupa'nın ortak değerlerinin tanımlanacağı ve sınanacağı iddiası yalnızca almanya değil, genel olarak avrupa (merkez) sağında gittikçe yaygınlaşan bir söylem. "müslüman olmayan" avrupalı kimliğinin bir diğer avantajı da, üstünde anlaşılan kimliğin ulusal olmaktan çıkıp "hıristiyan" hale gelmesi ve böylece avrupa birliği sürecinde (merkez) sağın solun kalesine bir gol daha atması.

sarrazin'e gösterilen tepkilere dönecek olursak: şimdiye kadar gerek anaakım medyanın, gerekse siyasetçilerin sarrazin'in esas tezleri hakkında net bir söz söylemekten, tartışmaya girmekten kaçınması dikkat çekici. özellikle sarrazin'in temel önerisi olan sosyal devletin neredeyse tamamıyla ortadan kaldırılmasının gerekliliği hakkında - muhtemelen dürüst olurlarsa hak vermek zorunda kalacaklarından - daha ağzını açan kimse olmadı. tepki çeken daha çok sarrazin'in öjenik gibi - nazilerin uygulamaları nedeniyle - tabu olan konulara girmesi, yahudiler hakkında bir-iki pot kırması ve kullandığı dil oldu. almanya'nın liberal dışişleri bakanı westerwelle, sarrazin'e benzer biçimde işsizlere karşı bir propaganda kampanyası başlattığında gösterilen tepkiler de buna benzerdi: westerwelle "aslen doğru şeyler söylüyor, ama amacını aşan kelimeler seçiyordu". bu tepkilerin içeriğe değil, biçime yönelmesinin nedeni, gerek sarrazin'in, gerek westerwelle'nin - kullandıkları sözcükler ve "dürüstlük"leri nedeniyle - açıklamalarının değilse de, düşüncelerinin medyada ve anaakım siyasetçiler arasında genel olarak destek görmesi.



sarrazin ve sarrazin'i eleştiriyormuş gibi yapanların uzlaştığı üç temel tez var: bunların birincisi, zenginliğin ve yoksulluğun bireyin kendi seçimi olduğu, kendi çalışkanlığından ya da tembelliğinden kaynaklandığı. böylece kazananların ve kaybedenlerin varlığının kaçınılmaz olduğu kapitalizmde yoksulluk bireyin karakterinin "zayıf"lığıyla açıklanmış oluyor. ikincisi, bireylerin temelde ait oldukları - dini ve / veya ulusal - kültür tarafından biçimlendirildiği ve iki kültürün birbiriyle uyumlu olup olmamalarının, bu kültürlerden birine ait olan bireyin diğerine uyumlu yaşayıp yaşayamayacağını belirlediği. tabii bu bağlamda hangi kültürlerin birbiriyle uyumlu olduğu ihtiyaca göre değiş(tiril)ebiliyor. almanya-fransa-ingiltere üçgenindeki avrupa'da hegemonya kurma mücadelesi, geçmişte bu üç kültür arasında bir uyumsuzluk tanımlanmasına yol açarken, 11 eylül'den bu yana benzer bir uyumsuzluk hıristiyan batı - müslüman doğu arasında tanımlanıyor. yine burada da ulusal bir tanımlamanın yerini dinsel bir tanımlamaya bıraktığını gözlemleyebiliriz. üçüncüsüyse, başka kültürlerden gelen göçmenlerin almanya'da (ya da genel olarak avrupa'da) uyumlu ve - her şeyden önemlisi - başarılı bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayanın nihayetinde bireysel "entegrasyon yeteneği" olduğu. böylece "entegrasyon" ve "başarı" bireyin irade göstermesi, çabalaması değil, yalnızca toplumsal hiyerarşide yukarılarda olması üstünden tanımlanıyor. örneğin türkiye kökenli bir banka müdürü bir yolsuzluk skandalına karıştığında, kimse "entegre ol(a)mamış bir göçmen"den bahsetmezken, yine türkiye kökenli bir işsiz - işsiz olmak dışında bir "kusur"u olmasa dahi - mutlaka topluma entegre olamamış, alman (ya da avrupa - isterseniz hıristiyan diye de okuyabilirsiniz) değerlerinden nasibini almamıştır. örneğin sarrazin'i eleştirirmiş gibi yapanlardan biri olan "milletçe gurur duyduğumuz" yeşiller partisi eşbaşkanı cem özdemir, bu önkabullerden hiçbirine karşı çıkmadan islam üstünde tanımlanan "uyumsuz kültür"ü yeniden ulusal düzlemde tanımlayabilmek için almanya'da yaşayan iranlılar'ın eğitim düzeyinin yüksekliğine ve işsizlik oranının düşüklüğüne vurgu yapıyor. tabii bu durumda özdemir'in iranlılar'ı kurtarmakta kullandığı her iki sınavdan da çakan milyonlarca göçmenin sorununun müslüman olmaları değil, örneğin afganistanlı ya da lübnanlı vs. olmaları olduğu sonucunu çıkarmak çok da zor değil, ki ulusal bir değerlendirmeden de vazgeçildiğinde dahi ortada tek tek "suçlu birey"ler kalıyor. yapısal bir sorun olarak kitlesel işsizlik, küresel ekonomik kriz, göçmenlerin eğitim sisteminde karşı karşıya olduğu zorluklar, almanya'daki iş yasalarının göçmenleri diskrimine eden karakteriyse güme gidiyor. sonuçta almanlar, göçmenlerden, özellikle de müslüman göçmenlerden daha zengin ve başarılılar, çünkü "kültürel açıdan üstün"ler. sarrazin ve eleştiriyormuş gibi yapanların birleştiği ortak payda bu.

sarrazin'le sözde karşıtlarının paylaştığı bir diğer önemli özellik de, her iki tarafın da almanya'nın dünya çapında bir ekonomik güç olma özelliğini yitirme ihtimalinden duydukları endişe. nasıl klasik ırkçılık ırklar arasında üstün olanların kazanacağı bir ölüm-kalım savaşı kurguluyorsa, sarrazin ve "karşıt"ları da ülkelerin ekonomileri arasında benzer bir mücadele görüyor. ve bu mücadelede yüksek giderlerin ve (özellikle belirli işkollarında) kaliteli işgücü azlığının alman ekonomisinin önünü tıkayacağından, yıldızı parlayan çin, hindistan gibi ülkeler karşısında uzun vadede tutunamayacağından korkuyorlar. ve her iki tarafın da çözüm önerileri aynı: üretim maliyetlerinin düşürülmesi, alman nüfusunun daha iyi bir mesleki eğitimden geçirilmesi ve yalnızca gereksinim duyulan özelliklere sahip göçmenlerin almanya'da oturma hakkına kavuşması.

almanya'nın ekonomik hegemonya mücadelesi açısından atıl durumdaki işsiz göçmen nüfusun yarattığı sorunun çözümüne dair öneriler de benzerlik gösteriyor. sarrazin, işsizlik maaşının ancak insanların açlıktan ölmemesini garantileyecek düzeye düşürülmesinin işsizleri çalışmak zorunda bırakacağını savunuyor. aynen westerwelle'nin doğu almanyalılar'a, yoksullara, özellikle de işsizlere karşı yaptığı kışkırtmalarda da olduğu gibi, savunulan şey sosyal devletin varlığının, harcamaları kısılarak "garanti altına alınması". böylece ya almanya'ya yatırımı çekici hale getirmek için sermaye daha düşük vergilendirilebilecek ya da işsizlere, yoksullara verilmeyen para sermayenin çıkarına olan altyapı projelerine harcanacak. tüm bu planları anlatırken değinmedikleri nokta, bu koşullar altında almanya'ya yapılacak bir yatırımın yoksul milyonların durumunda - işsizlik ücretinde yapılacak her indirimin çalışan nüfusun maaşlarına da yansıyacağı düşünülünce - neredeyse hiçbir şey değiştirmeyeceği. ama zaten hedeflenen üst-orta ve üst sınıfların ödediği vergilerin düşürülmesi. kısacası hedeflenen sosyal zenginliğin aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılması. islamofobinin bilinçli olarak kışkırtılmasını da bu bağlamda incelemek gerekiyor: bir yandan insanlar "müslüman" ve "alman" olarak bölünürken, diğer yandan "alman"lara yaşadıkları hak kaybı, müslüman göçmenlerin devleti sömürmelerinin önüne geçilmesi olarak sunulacak. (iltica hakkının altı oyulurken de sistematik olarak ilticacıların sayısının gittikçe arttığı ve alman devleti sömüren ikiyüzlü tembeller oldukları propagandası yapılmıştı.)


naziler ve politically incorrect gibi gruplar bir kenara bırakılacak olursa, müslümanların sınırdışı edilmesini savunan hiçkimse yok diyebiliriz. (zaten milyonlarca müslümanın alman vatandaşı olduğu düşünülecek olursa bütün müslümanların sınırdışı edilmesi kolay kolay gerçekleştirilebilecek bir şey değil.) anaakım siyasetin öngördüğü daha çok çalıştırarak entegre etmek. aynen sarrazin gibi işsizlik maaşının düşürülmesinin, işsiz ve yoksul müslümanların gözünde çalışmayı daha çekici yapacağını iddia ediyorlar. spd, yeşiller, sol parti gibi anaakım siyasetin "insancıl" kanadını oluşturanlarsa, eğitim programlarıyla göçmenleri sermaye için daha çekici hale getirerek iş bulmalarını sağlama projeleriyle, alman ekonomisinin yapısına içkin bir sorun olan kitlesel işsizliği görmezden gelerek "iş arayan bulur" gibi daha makro iktisata giriş dersinde saçmalığını kavrayacağınız bir görüşü savunuyorlar.

nihayetinde sarrazin de, sözde karşıtları da aynı noktaya ulaşıyorlar: yoksullar, kendi yoksulluklarının suçlusudur. ve çalışıp "başarabilirler".

1 Kasım 2010 Pazartesi

SARRAZIN DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN BAHSETMESİN!

thilo sarrazin'in islamofobik ve yoksul düşmanı kitabı "almanya kendini yok ediyor"dan blogda daha önce de sözetmiştim. berlinli insan hakları avukatı hans-eberhard schultz, bir süre önce sarrazin hakkında halkı bir azınlığa karşı kışkırtmaktan suç duyurusunda bulundu. günlük yayınlanan sol gazete "junge welt" adına peter wolter, schultz'la bir röportaj gerçekleştirmiş. ilgimi çektiğinden türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim.



bir süre önce merkez bankası yönetim kurulu eski üyesi thilo sarrazin hakkında halkı bir azınlığa karşı kışkırtmak suçundan suç duyurusunda bulundunuz. berlin savcılığı davayı neden hamburg'a devretti?

savcılık bu durumu, sarrazin'in kitabının piyasa çıkmasının öncesinde yayınlanan, suç duyurusunda kullandığımız pasajların, hamburg'da yayınlanan spiegel dergisinde çıkmasıyla açıklıyor. bizse söz konusu pasajların başka gazetelerde de, mesela berlin'de yayınlanan springer'in bild'inde çıktığına dikkat çektik. bu nedenle savcılığın kararının arkasında başka sebeplerin olduğu düşünülebilir. örneğin böyle rahatsızlık verici bir davayla uğraşmaktan kurtulmak.

dava sizce neden berlin'de görülmeliydi?

savcılığın kararına itiraz ettim ve suç duyurusunu - bu kez springer yayınevi'nin gazete ve dergilerindeki pasajlara ve ropörtajlara dayanarak - yineledim. sarrazin'in faaliyetlerinin ağırlık noktası berlin'de. burada, berlin'de konu hakkında sürekli yeni röportajlar vererek, radyo ve televizyon programlarına katılarak ve panellerle "entegrasyonu reddeden müslümanlar", "müslümanların doğuştan aptallıkları", "şiddete ve teröre yatkınlıkları" vs. hakkında kendi başlattığı tartışmaya cephane sağladı. içişleri bakanı thomas de maiziére'in açıklamalarına bakacak olursak, berlin güya "entegrasyonu reddedenlerin merkezi"ymiş. işte bu sebeplerden sarrazin'in yazdığı kitap ve açıklamaları nedeniyle cezalandırılması sorunu buradaki mahkemelerde çözülmeli.

davanın berlin mahkemelerinde görülmesinin başarı şansını arttırdığını mı düşünüyorsunuz?

olsa olsa dolaylı yoldan. çünkü gerek sarrazin'in başlattığı tartışmanın dolaylı olarak mağduru olan insanlar, gerekse eleştirel kamuoyu, başkentte yapılan kamuya açık bir duruşmaya ilgi gösterecektir.

kamuoyunda oluşan devletin sarrazin mevzuunda çekingen davrandığı izlenimi doğru mu sizce? ya da bu bir geciktirme taktiği mi?

muhtemelen her ikisi de. sarrazin'in spd'den atılması tartışması hakkında da pek ses çıkmıyor.

diyelim ki, berlin ya da hamburg'daki mahkeme argümanlarınızı doğru buldu. sarrazin'i bu durumda nasıl bir ceza bekleyecek?

ilk önce bir "başlangıç şüphesi" ortada olmalı ki, bir soruşturma açılabilsin. berlin savcılığı, 2009'da sarrazin'in bir röportajda yaptığı benzer açıklamalar hakkında bir türk derneğinin yaptığı suç duyurusunun ardından "başlangıç şüphesi"nin olmadığına kanaat getirmişti ve bu kararını özellikle düşünce ve ifade özgürlüğüne dayandırmıştı.

bir sonraki adım sanığın dinlenmesi olur. ondan sonra savcılık dava açar ki, bu davanın da yetkili mahkeme tarafından kabul edilmesi lazım. ancak bütün bu aşamalardan sonra sanığın para cezası istemiyle yargılanacağı kamuya açık bir duruşma mümkün olur.

sarrazin'in kitabında kullandığı istatistikleri uydurduğunu itiraf ettiği söyleniyor...

sarrazin'in ana tezini, yani berlin'deki türkler'in yüzde 70'inin, araplar'ınsa yüzde 90'ının devletin sırtından geçindikleri, ama devleti tanımadıkları ve "durmadan yeni baş örtülü küçük kız çocukları ürettikleri" tezini dayandırdığı sayıları uydurduğu süddeutsche zeitung'da yazıldı. sarrazin, bu konuda hiçbir istatistik olmadığını kabul etti ve şöyle söyledi: "elinizde sayılar yoksa, o zaman doğru yönü gösteren sayılar yaratmalısınız. ve kimse aksini ispatlayamadığı sürece tahminlerimle sözümü kabul ettiririm."

bu konuda bir dava açılamaz mı? örneğin kamuoyunu bilinçli olarak yanıltmaktan?

böyle bir suç, böyle bir kanun yok. ama bu durum, sözde bilimsel tezlerinin elle tutulur yanı olmadığını ve sarrazin'in kendisinin de bunu bildiğini kanıtlar. yani sarrazin, müslüman göçmenleri bilerek ve isteyerek diskrimine etti. bu sebepten düşünce özgürlüğünden bahsetmesinin ciddiye alınır yanı yok.

7 Eylül 2010 Salı

"ALMANYA KENDİNİ YOK EDİYOR"


almanya merkez bankası yönetim kurulu ve spd üyesi thilo sarrazin'in "almanya kendini yok ediyor" adlı kitabında yaptığı almanya'yı müslüman istilasından kurtarma çağrısı büyük yankı yarattı. günlerdir sarrazin yiyor, sarrazin içiyor, sarrazin soluyoruz.

medyanın, siyasetçilerin afra tafrasına bakacak olursak, gerçek bir "skandal" yaşadığımızı sanacağız. oysa sarrazin'in müslümanlar hakkındaki düşünceleri kitabının ağustos ayında yayınlanmasından önce de zaten biliniyordu. 2009 eylül'ünde lettre international dergisine verdiği ropörtajda almanya'nın kültürünü kaybedecek derecede ciddi bir yabancı istilasıyla karşı karşıya olduğunu belirtirken türk ve arap göçmenlerin ne entegrasyon iradesine ne de becerisine sahip olduklarını iddia etmişti. sarrazin'în 2010'da "skandal" olup, 2009'da "skandal" olmayan sözlerini eski başbakan helmut schmidt'in de aralarında bulunduğu birçok ünlü isim desteklemişti.

ama filmi biraz daha geriye sarmak gerekiyor. çünkü sarrazin'in almanya'da gündeme gelmesi, durup dururken uzun bir koşu olacak gibi duran islamofobik maratonun en hızlı yüz metresini koşmasıyla başlamıyor. 2008 yılında, berlin maliye senatörü sıfatıyla eyalet hükümetinin sosyal yardım ve eğitim politikası alanlarında yapmasını önerdiği "reform"larla "ne kadar paran varsa o kadar insansın" şiarının en ateşli savunucusu olarak göze batmıştı. işsizlere yapılan yardımın büyük oranda azaltılması gerektiğini öne sürerken, günde 4 euro'nun beslenmek, 50 cent'inse kültürel ihtiyaçları karşılamak için ödenmesinin yeterli olduğunu söylemişti. (4 euro'ya iki ekmek, günde 50 cent'e de 4 günde bir gazete alabilirsiniz.) işsizlerin yanında emekliler de sarrazin'in sosyal darwinizm'inden nasiplenen kesimler arasında yerini almıştı. kısacası sarrazin'e göre biraz olsun insanca bir yaşamı haketmenin yolu, her geçen gün zenginlerin daha zengin, yoksullarınsa daha yoksul olduğu bir ekonomiye hizmet etmekten geçiyor. işin ilginç yanı, bu açıklamaları da yine bir çok ünlü isim tarafından açıkça desteklenmişti.

filmi yeniden ileriye sarıyoruz: elimizde kırmızı kaplı bir kitap var, yazarın adı beyaz, kitabınkisiyse siyah yazılmış. nazi almanyası'nın renkleri tesadüfen mi biraraya gelmiş kestirmek zor. kitapçılara ulaştığı 30 aralık günü önce 25 bin, ardından 15 bin olmak üzere iki baskısı da tükeniyor. iki gün sonra piyasaya çıkan 30 bin kitabın da kısa sırada tükenmesini 80 bin kopyalık dördüncü baskı izliyor. bugün 7 eylül ve "almanya kendini yok ediyor" iki baskı daha yaptı. kitapçılara ulaşan 100 bin kitap daha alıcısını bekliyor. dile kolay, 10 günden kısa sürede 250 bin kitap... (hala batılılar'ın çok okumasını kıskanan var mı?)

yazarımız almanya'nın siyasi elitinin önemli bir üyesi: iktisat bölümünden mezun olduktan sonra yine aynı disiplinde doktora yapan sarrazin'in, spd'ye yakınlığıyla tanınan friedrich-ebert-vakfı'ndaki bilimsel çalışmalarından sonra demiryollarında yöneticilikten senatörlüğe, imf'de geçen dört yıldan maliye ve ekonomi bakanlıklarında danışmanlık ve yöneticilik görevlerine, sosyal demokrat parti'de parlak bir kariyerden iki almanya'nın birleşmesinde ve doğu almanya devleti'ne ait işletmelerin özelleştirilmesinde kilit görevlere kadar kariyerinde sayısız başarısı var merkez bankası yönetim kurulu üyeliği öncesinde. ve ait olduğu elitin, zenginlerle yoksulların arasındaki uçurumu kazma kürekle büyütmesine buldozerle dahil olmuş. bild'in türk ve arap göçmenler hakkındaki sözleri hakkında yazdığını, yoksullara dair açıklamalarına uyarlamak da zor değil: "en sonunda birisi herkesin düşündüğünü söylemeye cesaret etti!"

yahudilerden basklar'a birçok halkın kendine özgü bir genetik yapısı olduğunu anlatıyor sarrazin. örneğin yahudiler genetik olarak zeki olmaya eğilimliyken, müslümanlarsa - yine kalıtım yoluyla - aptallar. ve almanya - bugünkü demografik eğilimlerin önüne geçilmezse - 40 yıl içinde tamamen aptallaşacak. "sadece maddi değil, ahlak ve zeka açısından da yoksul olan aşağı tabaka"nın "zeka ve entellektüel birikim açılarından üstün olan elit"ten daha hızlı üremesinin sonucunda. sarrazin yoksulluk konusuyla ilgilenme biçimimizin tersine çevrilmesi gerektiğini savunuyor: "almanya'daki güncel tartışmaların merkezinde yoksulluğun toplumsal sebepleri ve bireye olumsuz etkileri yeralıyor. buna karşın yoksulluğun bireysel, kişinin sorumluluğundaki sebepleri ve kişisel gelire odaklanan yoksullukla mücadelenin toplumsal sonuçları çok daha az tartışma konusu oluyor." işsizlere yapılan para yardımının yoksul ve aptal kalmalarına yolaçtığı tezinden hareketle - nazi egemenliğinin ardından yasaklanan - zorunlu çalışmanın başka - ve tabii kulağı çok daha az tırmalayan - bir isim altında yeniden yürürlüğe konmasını "aptallığa karşı savaş"ta önemli bir hamle olarak ortaya koyuyor.

ayrıca - kalıtım yoluyla aktarılan aptallığa karşı bir çözüm olmayacaksa da - yoksul ailelerin çocuklarının yalnızca akşamları yatmak üzere ve haftasonları ailelerinin yanına gönderilmesini, geri kalan zamanı devlete ait eğitim kurumlarında geçirmelerini öneriyor. böylece çocuklar gereğinden fazla televizyon izlemeyip bilgisayar oynamayacak, "ilgisiz, bilgisiz ve aptal ebeveynleri" tarafından daha da aptallaştırılmayacak.

tabii göçmenler, özellikle de müslüman göçmenler söz konusu olduğunda tüm bu "önlem"ler daha da sertleştirilmeli...

kitabın kaba bir özeti bütün bu yazdıklarım tabii. açıkçası daha ayrıntılı yazmaya da midem el vermiyor.

sarrazin'in kitabı içerik açısından fazla yeni bir şey söylemiyor. ancak ırkçı ve islamofobik tiradın bu sefer toplumun "en tepesi"nden gelmesi ve anaakım basının önemli bir kısmı tarafından bu kadar açıkça pompalanması yeni. "halk tipi" ırkçılık konusunda uzman olan bild'in yanında "ciddi basın" olarak kabul edilen, ırkçılığı ve yoksul düşmanlığını daha iyi ambalajlamasına alışkın olduğumuz spiegel, focus gibi dergilerin de ciddi desteği söz konusu.

bütün bu argümanların desteklenmesi için çok sayıda istatistikten faydalanmış sarrazin. tabii bu arada tezlerini desteklemeyecek istatistikler süzgecine takılmış. istatistiklerin sellektif kullanımının gerçekleri çarpıtmakta ne kadar etkili olabileceğine dair üniversitede ders kitabı olarak okutulabilir "almanya kendini yok ediyor"...

bild gazetesi'nin internet sayfasında yapılan ankete katılanların yüzde 87'si sarrazin'in sözlerine katıldığını ifade ediyor. bild'in düzenlediği anketin ciddiliği - en hafif ifadesiyle - tartışmalı. zira gazetenin okurlarının tek başına nüfusun genel eğilimlerini yansıtmadıkları açık ve bunun yanında nazilerin internette düzenlenen bu tür anketleri maniple etmek gibi bir stratejileri var. ancak şimdiye kadar yapılan - ve ciddiye alınmayı hakeden - kamuoyu araştırmaları sarrazin'in parti kurması durumunda yüzde 18 oy oranıyla üçüncü büyük parti olarak meclise gireceğini gösteriyor.

bugün bilgisayarımın başında oturuyorum, ve 1920'da almanya'da antisemitizmin yükselişi hakkında yazan bir yahudiden farkım var mı, kestirmekte zorlanıyorum...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...