almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2012 Pazartesi

PROTESTODAN DİRENİŞE

 

Ulrike Meinhof'un 1959-1969 yılları arasında konkret dergisinde yazdığı yazılardan derlenen 'Protestodan Direnişe' Sel Yayıncılık'tan çıktı ve nihayet kitapçılarda. Meinhof (ya da arkadaş arasınada kullanacağım ifade ile "Ulrike Abla" gibi) saygı duyduğum bir insanın yazılarının Türkçeye kazandırılmasında rol oynadığım için son derece sevinçliyim. Aşağıda, kitap için yazdığım önsözü paylaşıyorum. 

Ulrike Marie Meinhof, sahip olduğu şöhreti reddetmesine rağmen, daha doğrusu tam da gazeteci-yazar olarak şöhretin getirdiklerini elinin tersiyle itmesi nedeniyle ölümünün üstünden 36 yıl geçtikten sonra bile Avrupa solunun en çok tanınan ve en tartışmalı isimlerinden biri. 1970 yılında yazarlığı bırakıp yeraltında mücadele verme kararını aldığından beri yaşamı ve hatta ölümüyle de Almanya'da egemenlerin kabusu.

Hafızalarımızda ölümsüzleşerek yirminci yüzyıldan arta kalan birkaç andan biri olan 1968 yılında, dört genç, Frankfurt'ta iki alışveriş merkezine yerleştirdikleri, gece yarısına ayarlı saatli bombalarla Vietnam'ı Federal Almanya'nın göbeğine, Batı Avrupa'nın finans merkezine “ithal ederler.” Almanya’da başka bir dönemi başlatacak olan bu eylem; doktora öğrencisi ve bir çocuk annesi Gudrun Ensslin, profesyonel serseri Andreas Baader, 1967 yılında Rainer Werner Fassbinder'in devralacağı Münchner Action-Theater'in kurucusu Horst Söhnlein ve sonradan yazar ve şair olarak ünlenecek olan Thorwald Proll tarafından gerçekleştirilir.
Eylemin esin kaynağı, kurucuları arasında şeytani zekasıyla “şaka gerillası”nın yaratıcısı, Kızıl Ordu Fraksiyonu ve Devrimci Hücreler ile birlikte 1970'ler Almanyası'na damga vuracak şehir gerillası örgütü 2 Haziran Hareketi üyesi Fritz Teufel'in [1] de bulunduğu Berlin'deki alternatif yaşam projesi Kommune I'in bir bildirisidir: 
"Yakında bir yerler yanar, bir yerlerde bir kışla havaya uçar, bir stadyumda tribün çökerse, lütfen şaşırmayın. Tıpkı Amerikalılar sınır hattını aştığında, Hanoi şehir merkezi bombalandığında, deniz piyadeleri Çin'e girdiğinde şaşırmadığınız gibi." 
Savaşı, burjuva duyarsızlığına bir yanıt olarak, sorumluların topraklarına taşıma, “canavarın kalbinde” tüm dünyada olduğu gibi, Batı Avrupa'da da gerilla hareketlerine esin veren Ernesto Che Guevera'nın sözleri ile  “iki, üç, daha fazla Vietnam” yaratma fikri, Frankfurt'taki bombalı saldırı ile sınırlı kalmayacak, Ulrike Meinhof'un da hayatını sonsuza dek değiştirecektir.
Meinhof, konkret'te yayımlanan yazısında eylemi eleştirmekle birlikte, “insanları değil mülkiyeti koruyan” yasaya karşı bir isyan olarak değerlendirecek ve yazısını Fritz Teufel'in sözleriyle bitirecektir: “Bir alışveriş merkezini ateşe vermek, yine de alışveriş merkezi işletmekten daha iyidir.”
Bu yazı, Meinhof'un kaderini sonsuza dek değiştirecek olan bir olaya, Gudrun Ensslin ve Andreas Baader ile tanışmasına ön ayak olur. Aranan ikili, kaçak yaşadıkları dönemde bir süre Meinhof'un Berlin'deki apartman dairesinde de saklanırlar. Ardından yolları bir süre için ayrılır: Meinhof, 1970 için planlanan, ancak sansüre takılarak 1994 yılından önce yayınlanmayacak olan, Berlin'deki bir kız yurdunda otoriter eğitime karşı ayaklanmayı sahneleyen televizyon oyunu Bambule'nin senaryosunu yazmaya girişir. Baader ile Ensslin ise, devrimci mücadeleyi yeraltında sürdürmekte kararlıdır. Alman gizli servisinin kurduğu bir tuzak, Frankfurt'taki eylem nedeni ile hala aranan Baader'in silahlanma aşamasında yeniden cezaevine dönmesi ile sonuçlanır.
Ancak, Baader'in hapsedilmesi, bir sondan çok bir başlangıçtır: Ulrike Meinhof'un onunla sözde yazmayı planladığı bir kitap için görüşme talebi, cezaevi yönetimi tarafından kabul edilir. Söyleşi için gardiyanlar eşliğinde Almanya Toplumsal Sorunlar Enstitüsü binasına getirilen Baader, Ulrike Meinhof, Ingrid Schubert, Irene Goergens ve kimliği bugün hala bilinmeyen bir eylemci tarafından, silahlı bir çatışma sonucunda kaçırılır. Artık, 1970'lerden 1990'lara Almanya'da “komünizmin hayaleti” olacak olan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF: Rote Armee Fraktion) doğmuştur.
Yeraltındaki yirmi kadar şehir gerillası, çok sayıda banka soygunu, mahkemelere, polise, Amerikan ordusuna ait binalara, bankalara ve şirketlere yönelik saldırılar gerçekleştirerek 1970-1972 yılları arasında Batı Almanya'yı sallarken, tutuklamalar ve RAF üyelerinin, polislerin öleceği çatışmalar ve şüphelilere yönelik yargısız infazlar birbirini izler.
1972 yılı, aralarında Meinhof, Baader ve Ensslin'in de bulunduğu kurucu kuşaktan birçok ismin yakalanarak, bir daha asla çıkamayacakları tecrit hücrelerine atıldıkları tarihtir. Artık yaşamları, bir propaganda sahnesi olarak algıladıkları mahkeme salonları, tecrite karşı yürüttükleri açlık grevleri ve “dışarıdakilerin” onları özgürleştirmek için yaptığı eylemlerden oluşacaktır. Ulrike Meinhof 1976 yılında Stuttgart-Stammheim özel güvenlikli cezaevindeki hücresinde asılarak öldürülür. (Federal Alman devletinin resmi beyanına ve yetkili mahkemenin kararına göre “kendini asarak intihar etmiş olarak bulunur.”) [2]
Ancak, Meinhof'un tarihi bir figür olarak önemi, yalnızca katıldığı askeri eylemler ile sınırlı değil: Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (birinci gerilla kuşağının) teorik metinlerinin önemli bir bölümü onun kaleminden çıkma. [3] İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünyanın kalbinde silahlı propaganda aracılığıyla egemenlere ve devletlerine karşı bir halk ayaklanmasını başlatacak kıvılcımı çakma denemelerinin Batı Avrupa'yı sarmaya başladığı 1960-70'li yıllarda Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun başlagıçtaki hedefi, kitle mücadeleleri ile sürekli iletişim halinde olmak, kitleye öncülük etmekten ziyade “tamamlayıcı bir güç” olmaktı. ‘68 sonrası kitle mücadelelerinin güçten düşmesi nedeniyle olsun, gerilla ile iletişim ve dayanışma halindeki kesimlerin kriminalize edilmesi ya da çoğu kitle hareketinin silahlı mücadeleyi - prensipte ya da 1970’ler Almanyası’nın koşullarında - reddetmesi nedeniyle olsun, bu hedefine ulaşamayan RAF, tarih sahnesinde öncü savaş stratejisinin en önemli temsilcilerinden biri olarak yer edindi. Bu anlamda, Ulrike M. Meinhof Avrupa’da savaş sonrası dönemin önemli gerilla düşünürleri arasında yer alıyor.
Dolayısıyla Meinhof’un makaleleri başka bir gözle değerlendirmeyi hakkediyor. Elinizde tuttuğunuz kitap kadın mücadelesinde eşitlik ve özgürlük politikaları arasındaki gerilime işaret ettiği Yanlış Bilinç isimli makale hariç yazarın 1959-1969 yılları arasında konkret dergisinde yayımlanan yazılarından derlendi. Söz konusu yazılar Almancada Die Würde des Menschen ist antastbar ve Deutschland Deutschland Unter Anderm ismiyle iki cilt olarak; İngilizcede Everybody Talks about the Weather… We Don’t adıyla yayınlandı. Biz ise İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman tarihine dair ayrıntılı bilgi gerektiren görece “yerel” metinlerden ziyade Meinhof'un düşünsel dönüşümünde önemli uğraklara işaret edenleri gözeterek, Türkiyeli okuru yakından ilgilendirdiğini düşündüğümüz, 1960'ların Almanyası'nda göçmen işçilerin yaşam koşullarını ortaya koyan bir makaleyi de içeren yeni bir seçki hazırladık.
Protestodan Direnişe, hem gerilla Ulrike Meinhof ile ilgili, hem de değil: içerdiği yazıların tamamı, 1970 yılında silahlı mücadeleye atılmasından önce, gazeteci-yazar Ulrike Meinhof tarafından kaleme alınmış; ancak, kitabın başından sonuna yazarın radikalleşmesinin, “gerillalaşmasının” izini sürmek mümkün. Ancak yazılar değişim hattını gözler önüne seren bir biyografiden [4] daha fazla anlam taşıyor: Meinhof 1960'lı yıllarda Batı Alman siyasetinin, özellikle de “Parlamentodışı Muhalefet”in (APO – Außerparlamentarische Opposition) gündemini oluşturan ve bugün bile ana hatlarıyla güncelliğini koruyan konularla hesaplaşıyor.
Meinhof'un on yıl boyunca yazdığı (ve 1962-1964 yılları arasında genel yayın yönetmenliğini üstlendiği) konkret, 1955 yılında Klaus Rainer Röhl tarafından Das Plädoyer adıyla kurulmuş, ardından kısa bir süre Studentenkurier adını taşımış, 1957 yılında ise konkret adını almıştı. Meinhof'un yazmaya başladığı 1959 yılında konkret, Hamburg'daki yerel bir üniversite öğrencisi yayını olmaktan çıkıp ülke çapında okunan bir dergiye dönüşme yolunda önemli adımlar atmıştı. Dergi, 1960'lı yıllar boyunca sosyal demokrasinin solunda yer alan sokak muhalefetinin sesini duyurmasının en önemli aracı oldu. Kurt Hiller'den Arno Schmidt'e, Karlheinz Deschner'den (sonradan En Alttakiler [5] ile Türkiyeli okurun da yakından tanıyacağı) Günter Wallraff'a birbirinden alabildiğine farklı genç entelektüellerin yükünü taşıdığı konkret, siyasi yazılardan edebiyat eleştirisine, şiirden üniversitelerin sorunlarına son derece geniş bir konu yelpazesinden müteşekkildi.
Aynı şekilde, konkret'in sözcülüğünü yaptığı muhalefet hareketinin kendisi de bugünden bakıldığında biraraya gelmesi imkansız gibi gözüken çevre ve görüşleri bünyesinde barındırıyordu: Kiliselerin çevresinde şekillenen savaş karşıtı inisiyatifler, aydınlanmacılar, etkileri henüz son derece kısıtlı olan feministler, üniversite öğrencileri, sol sosyal demokratlar, KPD'nin 1956 yılında yasaklanmasının ardından oldukça kan kaybetmiş olan komünistler ve diğer radikaller… “Almanya'nın gidişatından hoşnutsuz olanlar koalisyonu” olarak tanımlanabilecek sokak muhalefeti, ancak ‘68 hareketi ile birlikte kendi özgün karakterini yaratacaktı.
1950'lerin ortalarından 1960'ların ortalarına şekillenme, kimliğini oluşturma evresinde olan yalnızca muhalefet değildi. Benzer bir biçimde, Batı Almanya da ne ve nasıl olacağının kararını vermekle meşguldü. Soğuk Savaş'ın doğuşu ile beraber Federal Alman devleti ABD'nin en sadık müttefiklerinden birine dönüşüyor, Komünist Parti yasaklanıyor ve binlerce komünist hapsediliyordu. [6] Kaybedilen savaşın ardından işgalci devletlerin dayatması sonucunda kararlaştırılan “Nazisizleştirme” politikası kağıt üstünde kalırken; Soğuk Savaş'ta açıkça taraf olmanın dayattığı “komünist avı”, Alman devletinin elinde olan bu konudaki en tecrübeli kadrolara, Nazilere bırakılıyordu. Kitaplar, dergiler, filmler sansürleniyor ya da tamamen yasaklanıyordu. 1945'in ardından, savaşın ve faşizmin açtığı yaraları yalnızca maddi değil, manevi olarak da sarma iddiasıyla “demokratik” ve “savaş karşıtı” bir anayasa ile yola çıkan Federal Alman devleti, büyük tepkilere rağmen yeniden silahlanmaya başlıyor, 1955 yılında NATO'ya katılıyor ve 1956'da zorunlu askerliği yürürlüğe sokuyordu. Polonya Dışişleri Bakanı Rapacki tarafından önerilen Orta Avrupa'da tarafsız ve nükleer silahsız bir bölge oluşturma teklifi tartışılmadan reddediliyor, Alman ordusu nükleer silahlanmaya yöneliyor, malum durumlarda temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması ve ordunun “içerideki düşmanlara” karşı da kullanılması anlamına gelen Olağanüstü Hal Yasası, 1960 yılında ilk taslağın hazırlanmasının ardından hükümetlerin gündeminden hiç düşmüyordu.
Soğuk Savaş'ın ikiye böldüğü Almanya'nın batısına egemen olan Zeitgeist, kesinlikle anti-komünizmdi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından on yıllar boyunca ülke yönetimini tekeline alan Hıristiyan Demokratlar, [7] seçim propagandalarını anti-komünizm üstüne kuruyordu (öne çıkan seçim sloganları, “Sosyalizmin tüm yolları Moskova'ya çıkar” ve “Deneylere yer yok” idi). 1966 yılında sosyal demokrat SPD ile “Büyük Koalisyon” kurana dek, 1959 yılında kabul edilen Godesberg Programı ile birlikte (pratikte çoktan sırtını dönmüş olduğu) sınıf siyasetini resmen terk ederek toplumun tüm kesimlerini temsil etme iddiasını ortaya koyan SPD dahi, Hıristiyan Demokratlar tarafından komünistlikle ya da en azından komünizme yakın olmakla itham ediyordu. “Deneylere yer olmayan”, paternalist bir anlayışla yönetilen “CDU Devleti”nde, kuşkusuz bir siyasi tartışma alanı, özellikle de soldan gelen eleştirilerin etki gösterebileceği bir siyasi tartışma alanı mevcut değildi.
Bu ortamda, Weimar Cumhuriyeti'nin kendini iktidarı denetleyen bir entelektüel güç olarak kurgulayan eleştirel yayın geleneğine bağlı kalan Ulrike Meinhof (ve genel olarak konkret), sol kulağı sağır olan iktidara seslendiği noktada dahi, aslında sosyal demokratlarla arasındaki bağları kopararak bağımsız ve radikal bir sokak hareketine dönüşmekte olan solun kimliğini bulmasına, oluşturmasına hizmet ediyordu. Tıpkı Ulrike Meinhof gibi hareketin kendisi de, iradi bir karar sonucunda ve bir anda değil, Almanya'da ve dünyadaki siyasi gelişmelerin yarattığı hayal kırıklığının, iktidarın aklına (Türkiye'deki popüler deyişle “vicdanına”) seslenmenin hiçbir şey getirmediğinin, tek başına sözün sözünün geçmediğinin defalarca kanıtlanması neticesinde radikalleşiyordu. Olağanüstü Hal Yasası'nı nihayet 1968 yılında çıkaran hükümette SPD’nin de yer alması, Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında (Almanya'nın savaş harcamalarının yüzde 60'ına tekabül eden) savaş tahvillerini desteklemelerinden sonra sosyal demokratların ikinci büyük tarihsel “ihaneti” ve belki de söz konusu hayal kırıklıklarının en büyüğüydü. Bu anlamda, gemileri yakan, sokak muhalefeti değil, egemenlerin kendisiydi.
Meinhof, Federal Alman siyasi sistemini teoride iyi, pratikte kötü olarak kavradığı, “aklın güçlerinin zaferini” arzuladığı ve SPD'yi muhalefetin amiral gemisi olarak görerek “gerçek muhalefet” olma görevini hakkıyla yerine getirmemekle suçladığı 1959 yılından, 1969’da “ya çözümün bir parçasısındır ya da sorunun” [8] söyleminde ifadesini bulan bir kopuş yaşar. Protestodan Direnişe bu anlamda, sistemin işlemeyen, hatalı yönlerini düzeltmekten kapitalizme cepheden bir karşı çıkışla yıkmak için eyleme girişmeye, geçmişin aksine Parlamento Dışı Muhalefet meclise giremediği için değil, kendini sokağa ait gördüğü için sokağa çıkmasına [9] ve aralarında Ulrike M. Meinhof’un da bulunduğu (kendisi) küçük (ama etkisi büyük) bir azınlık için yeraltında silahlı mücadeleye giden yolun önemli bir etabına ışık tutuyor.
Kızıl Ordu Fraksiyonu, üçüncü dünyada sömürge karşıtı mücadelelerin zaferler elde ederek sürdüğü, Küba’da gerilla savaşının devrime ulaştığı, Latin Amerika ülkelerinde ABD yanlısı diktatörlüklere karşı silahlı mücadelenin yoğunlaştığı, ABD’de siyah yurttaş hakları hareketinin Kara Panterler’e evrildiği, İtalya'dan Fransa'ya, Brezilya’dan Japonya'ya, Güney Afrika'dan Türkiye'ye dünyanın dört bir köşesinde gerilla örgütlerinin ortaya çıktığı bir çağda doğdu. RAF'ın, bugün maceraperestlik olarak görülen şehir gerillası deneyimini sözün bittiği yerde hayata geçirilmek zorunda olan devrimci bir deney olarak gördüğünü, örgütün ilk dönem metinlerinin belki de en önemlisi olan, Ulrike Meinhof'un da yazarları arasında yer aldığı Das Konzept Stadtguerilla (Şehir Gerillası Konsepti), “silahlı mücadeleyi şimdi örgütlemenin doğru olup olmadığı, bunu yapmanın mümkün olup olmamasına bağlı ve mümkün olup olmadığını ancak pratikte anlayabiliriz,” sözleri ile ortaya koyuyor.
Toplumsal hafızanın egemenlerin tarihine direnebilmesi, ancak toplumsal mücadeleler aracılığıyla mümkündür. Durgun sularda bulanıklaşmaktan başka seçeneği yoktur. Alman toplumunun bugün nisyanla malul kolektif hafızası, medya aracılığıyla yeniden üretildiğinde, varsın “terörü” lanetlesin; bir zamanlar Almanya'nın varoşlarında parkta bira içen gençler, heyecanla “sırada kimin olduğunu” tartışırdı. Nasyonal sosyalizmin kılcal damarlarına kadar sızdığı Almanya, egemenlerin tahtını bir daha asla sarsamamış olsa bile; iktidarlarını kaybetmekten korkmayanlar, bir zamanlar canlarını kaybetmekten korkardı. [10] O korku Alman devletine 1976 yılında kapatıldığı tecrit hücresinde asılarak öldürülmesi sonucunda gömülen bedeninin aksine gelecekteki “anti-terör politikaları”nda yardımcı olacağı umuduyla Meinhof’un beynini çalarak 26 yıl boyunca inceletecek kadar büyüktü.
Ulrike Meinhof'un “dergi, karşı-devrimin bir aracına dönüşmek üzere olduğu için ve orada çalışarak bu gerçeği gizlemek istemediğim için konkret’te çalışmayı bırakıyorum,” [11] sözleri ile 1969 yılında nokta koyduğu bu sürece dair belgelerin, 1960’lar Almanyası’nın, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun ve genel olarak Batı Avrupa'da şehir gerillası deneyiminin, kişi kültü yaratmaktan uzak durarak anlaşılması için yararlı bir araç olması dileğiyle.
Levent Konca, 20 Eylül 2012, Nürnberg

1Teufel, Almancada şeytan anlamına geliyor.

2 Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun kurucuları arasında tecritte öldürülen ve devlet tarafından intihar ettiği iddia edilen yalnızca Ulrike Meinhof değildi. Aynı şekilde, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Jan Carl Raspe de 18 Ekim 1977 tarihinde “hücrelerinde ölü bulundu.” Federal Alman Adalet Bakanlığı, bu ölümler için “cinayet süsü verilmiş intihar” kavramını icat etti. Kısa bir süre sonra, 12 Kasım 1977 tarihinde, Indgrid Schubert de Münih-Stadelheim cezaevindeki hücresinde “ölü olarak bulunacaktır”.

3 Ulrike Meinhof'un tek başına ya da diğer üyeleri ile birlikte kaleme aldığı RAF metinleri şunlar: Die Rote Armee aufbauen. Erklärung zur Befreiung Andreas Baaders (Kızıl Ordu'yu Kuralım. Andreas Baader'in Özgürleştirilmesine Dair Açıklama), 5 Haziran 1970. Das Konzept Stadtguerilla (Şehir Gerillası Konsepti), Nisan 1971. Über den bewaffneten Kampf in Westeuropa (Batı Avrupa'da Silahlı Mücadele Üzerine), Mayıs 1971. Dem Volke dienen. Stadtguerilla und Klassenkampf  (Halka Hizmet Etmek. Şehir Gerillası ve Sınıf Mücadelesi), Nisan 1972. Die Aktion des Schwarzen September in München. Zur Strategie des antiimperialistischen Kampfes (Kara Eylül'ün Münih'teki Eylemi. Antiemperyalist Mücadele Stratejisi Üzerine), Kasım 1972. Erklärung zum Sprengstoffanschlag auf das Springer-Hochhaus in Hamburg (Hamburg'daki Springer Binasına Yönelik Bombalı Saldırıya İlişkin Açıklama), 20 Mayıs 1975. Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun bütün teorik yazıları ve yaptığı eylemlere dair basın açıklamaları için, bakınız: Rote Armee Fraktion. Texte und Materialien zur Geschichte der RAF, Berlin 1997.

4 Şimdiye kadar yazılan en ayrıntılı ve nitelikli Ulrike Meinhof biyografisi için bkz. Jutta Ditfurth: Ulrike Meinhof, çev. Saliha Nazlı Kaya, Agora Kitaplığı, 2010.

5 Günter Wallraff: En Alttakiler, çev. Osman Okkan, Milliyet Yayınları, 1985.

6 1950 yılından KPD'nin yasaklandığı, komünist muhalefetin kriminalize edildiği ve neredeyse tamamıyla ortadan kaldırıldığı 1956 yılına dek “komünistlik” suçlamasıyla kovuşturmaya uğrayanların sayısı yaklaşık 150 bin. Bkz: Rote Armee Fraktion. Texte und Materialien zur Geschichte der RAF, Berlin 1997, s. 14.

7 Federal Almanya Hıristiyan Demokrat CDU/CSU ortaklığının, tek başına hükümet olduğu 1960-1961 yılları arası hariç, 1966 yılına kadar milliyetçi-liberal FDP (Freie Demokratische Partei), milliyetçi-muhafazakar DP (Deutsche Partei) ve Nazi işgali sırasında işledikleri suçlar nedeni ile Doğu Avrupa ülkelerinden göçe zorlanan Diaspora Almanları'nın partisi olan GB/BHE (Gesamtdeutscher Block/Bund der Heimatvertriebenen und Entrechteten) gibi küçük ortakların olduğu koalisyon hükümetleri aracılığıyla yönetildi; Hıristiyan Demokratlar ile sosyal demokrat SPD arasında 1966 yılında kurulan“Büyük Koalisyon”, SPD'nin savaş sonrası hükümete ilk katılımıydı.

8 Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun birinci eylemci kuşağından, 9 Kasım 1975 tarihinde 33 yaşında açlık grevinde ölen Holger Meins'a ait olan sözün tamamı şöyle: “Ya sorunun bir parçasısındır ya da çözümün. İkisinin ortasında bir şey yok. Bu kadar basit bu ve yine de çok zor.” (Pieter H. Bakker Schut (Hrsg.): Das Info: Briefe der Gefangenen aus der RAF, 1973 - 1977. Kiel 1987.)

9 Ulrike Meinhof, 1967 yılında Alman televizyonunda yayımlanan, üniversite öğrencilerinin eylemleri ile ilgili bir tartışma programında: “İnsanın görüşünü açıklaması için sokağı asla özellikle uygun bir araç olarak görmüyorum, ancak insana yapacak başka bir şey kalmadığında, yani televizyona çıkamıyorsa, haftada en az bir ya da iki kere, bir iki saat ne düşündüğünü anlatamıyorsa, Springer'in gazetelerinin, dergilerinin milyonlara varan baskı adedine sahip değilse, bu durumda insan kamusal olarak tartışmak istiyor ve mekan ve toplantı yasaklarıyla karşılaşıyorsa, o zaman kendilerine kalan yegane kamusal alanı, yani sokağı kullanan insanların varlığını kuşkusuz son derece demokratik olduğunu düşünüyorum.”

10 Jan Delay, Söhne Stammheims şarkısında, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun kimlerini korkuttuğunu çok güzel ortaya koyuyor: “Sonunda artık teröristler yok. Ortama sükunet, düzen ve barış hakim. [...] onlar için endişesiz zamanlar başladı, çünkü ticaretlerini yapmalarını engelleyecek biraz olsun patlayıcı yok. Sonunda artık korkmuyorlar, neşeli bir biçimde tanklarını satıyorlar. Her gün yedi çocuğu sınırdışı ediyor, başbakanla yemek yiyorlar. Sonunda artık teröristler yok. Ortama sükunet, düzen ve barış hakim. İnsan sonunda tekrar, lanet şeyler patlayıp durmadan, Mercedes'e binebilir.

11 Ulrike Meinhof, Frankfurter Rundschau, 7 Mayıs 1969.

13 Mayıs 2012 Pazar

ÜLKENİN KADERİNİ PAYLAŞARAK DEĞİŞTİRMEK VE OSSIETZKY




1931, leipzig. iki yazar, carl von ossietzky ve walter kreiser, "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmek" suçlarından 18'er ay hapis cezasına çarptırılıyor.

alman imparatorluğu'nun birinci dünya savaşı'nda aldığı yenilginin sonuçlarından biri, savaşın galiplerinin – kısa ömürlü olacak – weimar cumhuriyeti'ne getirdiği askeri kısıtlamalardı. 1931'e gelindiğinde, weimar cumhuriyeti'nin ölü doğmuş bir cumhuriyet projesi olduğu; bir yanda naziler ve diğer sağcıların, diğer yanda komünist parti'nin başını çektiği devrimci örgütlerin gittikçe güçlenmesi karşısında ayakta kalamayacağı çoktan herkesçe bilinen bir gerçeğe dönüşmüştü. alman devleti artık versailles anlaşması'nın getirdiği yasağı – resmen ve açıkça – çiğneyerek silahlanmaya hız vermekte, kara ve hava kuvvetlerini büyütmekteydi. almanya bu konuda emperyalist devletler arasında yalnız değildi, on milyonlarca insanın yaşamına mal olacak ikinci dünya savaşı ufukta belirmiş, avrupa'da hava barut kokuyordu.

ancak, savaşı komünistlerin, sosyal demokratların ve liberallerin ihaneti ile kaybettiklerine inanan
alman sağının işi ikinci bir kez şansa bırakmamak konusundaki kararlılığı, almanya'da birinci dünya savaşı'ndan çıkarılan yegane ders değildi. sosyal demokratların 1914 yılında savaşa verdikleri destekle güçten düşmüş olan anti-militarist hareket, kasım devrimi ile birlikte yeniden alman siyasetinde önemli bir rol almış; savaşın arkasında bıraktığı maddi ve toplumsal yıkım, weimar cumhuriyeti'nde sol liberal pasifistler ile sosyalist ve komünist anti-militaristlerin, avrupa'yı ezip geçen büyük felaketin tekrarlanmasının önüne geçmek temelinde birbirine yaklaştığı bir politik ortamın doğuşuna neden olmuştu. toplumsal bir mücadele olarak anti-militarizmin iki ayağından birini birinci dünya savaşı'nda eline silah almış, kendi ülkelerinin muktedirlerinin çıkarları uğruna, kendilerinden tek farkı başka topraklarda doğmuş olmak olan insanları öldürmüş eski askerler oluştururken, ikinci ayağınıysa bertolt brecht, erich mühsam, otto dix, ernst toller, kurt hiller, kurt tucholsky ve carl von ossietzky gibi isimlerin başrolleri oynadığı entelektüel bir mücadele alanı oluşturuyordu.

weimar cumhuriyeti'ndeki anti-militarist yayınların en önemlilerinden biri die weltbühne'ydi. 1905 yılında siegfried jacobsohn tarafından die schaubühne adıyla kurulan dergi, kurt tucholsky'nin 1913 yılındaki katılımıyla birlikte başlangıçtaki tiyatro dergisi kimliğinden sıyrılmış ve politik konuların da yer aldığı bir yayına dönüşmüştü. savaşın sona ermesinin ve cumhuriyetin ilanının ardından die weltbühne anti-militarist kimliğiyle almanya'nın entelektüel dünyasında önemli bir iz bıraktı. hiçbir zaman büyük bir okuyucu kitlesine ulaşamamış olsa da, bir "yazarların okuduğu yazarlar" dergisi olmasıyla almanya'daki entelektüel tartışmalarda belirleyici bir rol oynamayı başardı. jacobsohn'un 1926 yılındaki ölümünün ardından derginin başına kurt tucholsky geçtiyse de, tucholsky dönemi uzun sürmedi; jacobsohn'un ölümünden kısa bir süre önce başyazarlık ve redaktörlükle görevlendirdiği carl von ossietzky 1927 mayısı'nda derginin başına geçti.

die weltbühne ossietzky yönetiminde altın yıllarını yaşadı. bir yandan derginin tirajı jacobsohn yönetiminde asla ulaşamadığı 15 bin sınırını aşarken, diğer yandan gerek almanya'nın birçok şehrinde gerekse ülke dışındaki almanca bilen entelektüeller arasında die weltbühne'de yayımlanan yazıların tartışıldığı okuma grupları doğdu. anti-militarist yayın çizgisi nedeniyle ödediği bedel, ossietzky-tucholsky işbirliği ile çıkan derginin saygınlığını daha da artırdı. alman devletinin versailles anlaşmasını çiğneyerek yeniden savaş hazırlıklarına giriştiğini açığa çıkarması nedeniyle die weltbühne'nin karşılaştığı hukuki baskıların doruk noktasını, 1931 yılında ossietzky ile kreiser'in "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmekten" suçlu bulunarak 18'er ay hapis cezasına çarptırıldıkları weltbühne davası oluşturuyordu.

ateşli bir milliyetçilik karşıtı olmasına rağmen, kaderini almanya'nın kaderine bağlayan yazar, dostlarının ısrarlarına rağmen, ülkeyi terk etmek yerine hapse girmeyi tercih ediyordu: "sadakat nedeniyle değil, en büyük rahatsızlığı mahpus olarak verebileceğimden hapishaneye giriyorum." 1911 yılında, 22 yaşında başladığı yazarlık macerasına birinci dünya savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalan ossietzky, 1916 yılında askere alınmış, batı cephesinde siper kazmaktan sorumlu bir birlikte görevlendirilmişti. askerliği sırasında savaş karşıtı yazılar kaleme alması, alman barış topluluğu'nun hamburg bürosu yönetim kuruluna seçilmesi ve savaş karşıtı etkinliklere konuşmacı olarak katılması belki de, bir yandan ossietzky'nin kaderi ile almanya'nın kaderinin yollarının hiç ayrılmamasının, diğer yandan yazarın anti-militarist ve milliyetçilik karşıtı mücadelesinin almanya'nın kaderinde ne olursa olsun sürmesinin en iyi örneği.

kendini cumhuriyet'in kasım devrimi'nin ideallerine sadık bir muhafızı olarak gören carl von ossietzky, keskin zekası ve dili ile, weimar'dan ııı. reich'a giden yolda cumhuriyeti faşist düşmanlarına karşı savunma görevini üslenmişti. ancak ossietzky'nin cumhuriyet ile yaşadığı ilişki tek taraflı bir aşktı. faşistler karşısında savunduğu cumhuriyet, weimar'da kurulan – ve ossietzky'nin kendisinin de sert bir biçimde eleştirmekten kaçınmadığı – cumhuriyet değil, hayallerinde yaşattığı, kısa ve başarısız bir parti girişiminde ilkelerini ortaya koyduğu demokratik bir sosyalizmdi. ve ossietzky, güzel bir geleceğin hayalleriyle elle tutulan gerçekliğin iç içe geçtiği kafasındaki cumhuriyeti sevdiyse de, weimar cumhuriyeti ne ossietzky'yi ne de ossietzky gibileri hiç sevmedi, sevemedi. "güzel günler görmek" isteyen entelektüellerini sevmezdi devletler; ossietzky belki de bunu anlamış ama kabullenmek istememişti: "acıya işaret eden, almanya'da acıya neden olandan çok daha tehlikeli kabul ediliyor."

weimar cumhuriyeti'nin sağ gözü kördü; "komünist tehdit" devletin gözünden hiç kaçmaz, sert biçimde cezalandırılırken, insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinde başrol oynamamış olsa, chaplin'in diktatör dolayımı olmadan da güldürecek olan hitler'in önderliğindeki nsdap, iktidar yürüyüşünde büyük sermayenin kayda değer bir kesimi ve ordu ile sivil bürokrasinin içindeki otoriter-milliyetçi gelenek tarafından destekleniyordu.

1932 yılında af ilan edilmesi sonucunda hapisten çıkan yazar, ölüm döşeğindeki bir cumhuriyet ile karşılaştı. komünistler ile sosyal demokratların anti-faşist bir cephe kurarak nasyonal sosyalistleri durduracağı yönündeki son umutları da boşa çıkan ossietzky, bir kez daha dostlarının çağrılarına kulak asmayarak almanya'dan kaçmayı reddetti: "ülkesinin zehirlenmiş ruhuna karşı etkili bir şekilde mücadele etmek isteyen herkes, onun genel kaderini paylaşmak zorundadır." almanya'dan kaçmaktansa cezaevine girmek, ossietzky'ye kalan son direniş yöntemiydi.

ve ossietzky almanya'nın kaderini paylaştı: 27 şubat 1933 gecesi, reichstag yangını daha sönmeden gestapo tarafından tutuklandı ve berlin-spandau cezaevine atıldı. 1933 yılında, ilk kurulan toplama kamplarından biri olan sonnenburg'un yine ilk mahkumlarından biriydi; artık yalnızca almanya dışında bir adı olacak, almanya'da 562 numaralı mahkum olarak anılacaktı. 1934'te hollanda sınırı yakınlarındaki esterwegen toplama kampına nakledildi. diğer mahkumlarla birlikte o da, kampın bulunduğu bölgedeki bataklıkların kurutulması amacıyla insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı. aynı yıl içinde, katlanılmaz çalışma koşulları ve yetersiz beslenme nedeniyle bir deri bir kemik kalmış halde hastane koğuşuna kaldırıldı. toplama kampını kontrol eden ss, ossietzky'yi esterwegen'den canlı çıkarmamayı kafasına koymuştu. ancak uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmemek adına açık bir cinayetten kaçınıyordu. tüm mahkumların karşı karşıya olduğu kötü muameleye, kampta kalan diğer mahkumların iddialarına göre, öldürmek amacıyla ossietzky'ye hastane koğuşunda bilinçli olarak verem mikrobu enjekte edilmesi eklendi. isviçreli diplomat carl jacob burckhardt'ın 1935 sonbaharında ossietzky'yi esterwegen'de görmeyi başardığında karşılaştığı, "titreyen, ölü gibi solgun, duygusuz gözüken, tek gözü şişmiş ve dişleri kırılmış bir şey, bir yaratıktı."

1934 yılında – sürgünde faaliyet yürüten – alman insan hakları birliği'nin carl von ossietzky'nin nobel barış ödülü alması için başlattığı kampanya, dünyanın dikkatinin yazarın içinde bulunduğu korkunç koşullara çekilmesini sağladı. 1935 yılının mayıs ayında uluslararası  baskısı sonuç verdi ve ossietzky berlin polis hastanesi'ne kaldırıldı. burada ileri derecede verem teşhisi kondu. aynı yılın kasım ayında göstermelik olarak serbest bırakılarak, sürekli gestapo gözetiminde olacağı westend hastanesinde bir odaya yerleştirildi. nobel barış ödülünü alması için yürütülen kampanya 1936 yılında hedefine ulaştığında, naziler ödülü almak için oslo'ya gitmesine izin vermedi.

ossietzky'nin seçimlerle ulaşılabileceğine inandığı demokratik ve sosyalist cumhuriyetin yerinde, toplumu "ein volk, ein führer" şiarıyla disipline ederek insana dair güzel olan her şeyi öldürmek için elinden geleni ardına koymayan, daha yüksek meta üretkenliğine erişmek adına, yazarın kendisinin de kurbanı olduğu toplama ve çalışma kampları sistemi ile mahkumları ölümüne çalıştıran nasyonal sosyalizm vardı. başka bir dünyanın hayalini kurmak yerine, içinde yaşadığı almanya'yı güzelleştirmek isteyen yazar, ölümün almanya'dan gelen bir usta olduğu gerçeğiyle karşılaştı. 4 mayıs 1938'de berlin'deki nordend hastanesinde veremden öldüğünde üstüne toprak atmak nazilere kalmıştı ama mezarını kazan, nazilerin iktidarı almalarının öncesinde, weimar'ın muktedirleri olmuştu.


(yazı 6 mayıs tarihinde politikART dergisinde yayımlandı.)

25 Nisan 2012 Çarşamba

1 MAYIS UFUKTA GÖRÜNDÜ!

almanya'nın aralarında berlin, nürnberg, hamburg, stuttgart vs. şehirlerde alman sendikalar birliği dgb'nin yürüyüşlerinden bağımsız olarak gerçekleştirilen gerçekleştirilen devrimci 1 mayıs yürüyüşlerinin ortak çağrı videosu.

16 Nisan 2012 Pazartesi

"GRASS AKILLICA BİR ŞEY SÖYLEDİ"

"grass'ın yazdığı, tabii ki bir şiir değil, ama içeriği biçiminden çok daha önemli: israil hükümeti kışkırtıyor."

bay grosser, günter grass ve metnine dair konuşmak ister misiniz?

evet, hem de çok. grass'ın tarafındayım ve onu destekleyenler bu tartışmada çok suskun. "hükümetimiz çıldırdı mı?" diye kendine soran haaretz gazetesi hariç.

neden grass'ın tarafındasınız?

çünkü "şiir"inde akıllıca bir şey söylüyor. yazdığı, tabii ki bir şiir değil, ama içeriği biçiminden çok daha önemli: israil hükümeti kışkırtıyor. ancak, iran'a gerçekten saldırırlarsa ve iran'ın elinde tel aviv'e yollayabileceği roketler varsa ne olacak? o zaman savaş başlayacak.

ama israil siyaseti hakkında nesnel eleştiriler, almanya'da da, tabu değil ki.

ama hemen "bu antisemitizm," deniyor. sinirlenilmesini anlayabilirim, ama her eleştiriyi değil. en korkunç tepki, frankfurter allgemeine sonntagszeitung'da grass'ın yahudi devletine saldırdığını iddia eden marcel reich-ranicki'ninkisi.

siyonist düşüncenin öncüsü theodor herzl'in ve david ben-gurion'un da dediği gibi, israil bir yahudi devleti değil, kapıları bütün yahudilere açık olan bir devlet. ayrıca grass'ın nerede yahudilere karşı bir şey söylediğini göremiyorum. israil hükümetini eleştiriyor, bunu sonradan da bir kez daha vurguladı. reich-ranicki grass'ın ezelden beri antisemitist olduğunu söylüyor, bu bir zırva.

eleştiride sizi rahatsız eden tam olarak nedir?

kendime, saldırıların neden bel altı olmak zorunda olduğunu soruyorum. reich-ranicki, hakkındaki eleştiri aynı metni gibi haaretz'te yer bulmuş olmasına rağmen, grass'ın kendi kendisinin reklam straetjisyeni olduğunu söylüyor. belki de burada reklam stratejisyeni olan israil hükümetidir: dikkatleri kendi siyasetinden, mesela yerleşimcilere karşı siyasetinden başka yerlere çekebilmek için iran'dan kaynaklanan tehlikeye gereksinim duyuyor.

peki alman hükümeti?

helmut schmidt tarafından da eleştirilmiş olan "right or wrong, my country"nin karşısına, joachim gauck'un 2010 yılındaki bir konuşmasında david grossmann'dan alıntıladığı "my country, right or wrong. if right - to be kept right; and if wrong - to be set right" ilkesi konmalı. ve tekrar: burada konu olan yahudiler değil, israil hükümeti. "siz bunu söyleyebilirsiz, bay grossner, ama biz söyleyemeyiz." bu cümleyi almanya'da o kadar sık duyuyorum ki.

nasıl cevap veriyorsunuz o zaman?

"sizin bunu yapmanıza kim engel oluyor?" diye soruyorum. örneğin, almanya'nın israil'e gönderdiği son denizaltıya yönelik eleştiriler neredeydi? o zaman yeşiller'den birazcık eleştiri geldi, başka da bir şey olmadı. ülkenizde liselere gittiğimde de, lise son sınıf öğrencileri bir alman'ın israil'e yönelik tavrının nasıl olması gerektiğini soruyor. ben de onlara kendilerinin bir suçunun olmadığını, ama hitler'i ve III. reich'ı hatırlamanın ve insanlık onurunu bugün her yerde savunmanın görevleri olduğunu söylüyorum. ama tabii bu filistinliler için de geçerli. ve israil böylesi değerleri savunuyorsa, bunu filistinliler söz konusu olduğunda da yapmalı.

grass'ı da suçladığınız bir şey var mı?

belki waffen-ss üyesi olduğunu çok uzun bir süre söylememiş olması. ama bu konuda şunu da eklemeliyiz: o zaman waffen-ss'te olup da ss üyesi olmayan 900 bin alman genci vardı.

siz de 2010 yılında grass'a benzer bir şekilde tepki çekmiştiniz. o zaman bir kristal gece anmasında konuşmuştunuz. israil'in filistin politikasını açıkça eleştirdiğiniz için almanya'daki yahudiler konseyi [zentralrat der juden in deutschland] konuşmanızı engellemeye çalışmıştı.

annemin ve babamın aileleri ve anne-babam yahudi. ve o zaman eleştirimin yahudi öznefreti olduğu iddia edilmişti. bunun üstüne, kendimi öznefret duygusu geliştiremeyecek kadar çok sevdiğimi söylemiştim. ben o zmaan daha az saldırıya uğramıştım. henryk m. broder'in saldırısı hariç, ama o zaten karşısına çıkan herkese saldırıyor. ardından, düşüncelerimi barışçıl bir biçimde dile getirdiğim için her şey yoluna girdi. ben şimdiye kadar hiç grass kadar kötü muamele görmedim.

kısa bir süre sonra almanya'daki yahudiler konseyi'nin başkanlığına gelen dieter graumann da etkinlikteydi.

graumann, konsey'in tepkilerinin o zaman o kadar sert olmayacağını söyledi. ama şimdi yine sertler, bunu üzücü buluyorum. ayrıca, konsey'in ismini - ignatz bubis'in kendini gördüğü gibi - 'yahudi almanlar konseyi' olarak değiştirmesini kalpten diliyorum.

grass tartışması fransa'da nasıl karşılanıyor?

daha çok grass'ın tarafında olan ve almanya'daki ruh halini anlamlandıramayan birkaç kısa yazı yayımlandı. (yahudiliğe değil) israil'e yönelik eleştiriler burada olağan. benim gibi eleştirenler belki kimi zaman antisemitist olarak görülüyor, ama biz, fransa cumhuriyeti'nin değerli vatandaşları olduğumuzdan, saldırıya uğramıyoruz. almanya'da durum farklı, çünkü bir alman olarak israil'e karşı çıkamayacağınız söyleniyor.

grass bir röportajında "fransa'da bu yüzden tecrit edilen alfred grosser" dedi. siz böyle hissetmiyorsunuz yani.

tecrit edildiğime, en azından fransa'da tecrit edildiğime inanmıyorum. ve almanya'da da en azından yarım asırdır "delidir, ne yapsa yeridir," dediklerinden istediğimi yapabiliyorum.

15 Nisan 2012 Pazar

"GRASS'IN YAHUDİLERLE BİR SORUNU VAR"

türkiye basınına da - daha çok magazin olarak olsa da - yansıyan grass tartışmasına dair herhalde en önemli şeyi, grass'ın "şiir"ini türkçe'ye çevirmiştim. ortada hem bir birey olarak günter grass'ı, hem de şiir olmayan "şiir"ini aşan, söylem alanında hegemonya yaratmanın, varolan bir hegemonyanı korumanın nasılına dair pek çok şey anlatan bir tartışma olduğundan; konuya dair iki metin daha çevirip güneşli pazartesiler'de yayımlamayı uygun gördüm. bu metinlerin her ikisi de, yahudi (ya da en azından yahudi kökenli) olan iki yazarla yapılan röportajlar: birincisi, israilli yazar, ressam ve gazeteci yoram kaniuk'un alman jungle world (aslında "anti-alman" yazmak gerekiyordu, ama olsun artık o kadar) dergisine verdiği röportaj. aşağıda da okuyabileceğiniz gibi kaniuk, günter grass'ı sert bir biçimde eleştiriyor. ikinci röportajsa, grass'ın "şiir"ini de yayımlayan süddeutsche zeitung'un konuştuğu alman yahudisi kökenli fransız siyaset bilimci ve sosyolog alfred grosser. bir aksilik çıkmazsa, grosser ile yapılan röportajı da yarın türkçe'ye çevirip bloga eklemiş olurum.

"neden grass iran'da en ufak muhalefetin bile ezilmesi üstüne bir şiir yazmıyor?"


günter grass'ın sözde şiirinin içeriğinden haberdar olduğunuzda ilk tepkiniz ne şekilde oldu?

dürüst olmak gerekirse: pek ilgimi çekmiyor. bu şiirin herhangi bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. grass'ın israil ve yahudiler hakkındaki fikirleri her zaman sorunluydu. beyan ettiği fikirleri başkaları antisemitizm olarak nitelese de, ben öyle demezdim. yalnızca yahudilerle bir sorunu var.1991'de alman televizyonunda onunla bir tartışmam olmuştu. ben almanya solunun, aynı zamanda alman firmalarının 80'li yıllarda saddam hüseyin'e zehirli gaz satmasını da protesto etmeden, yalnızca abd'nin o zaman ırak'a karşı yürüttüğü savaşı protesto etmesini eleştirmiştim. almanlar, yahudiler ve gaz; bu bağlantı artık varolmamalıydı ve bunu ona söyledim. o zaman uzun bir tartışmamız oldu ve benim çıkardığım sonuç, onun çok zor bir insan olduğu ve bütün bunlarla ilişkisinin sorunlu olduğuydu.

ben de iran'a saldırma yanlısı değilim. israilliler'in çoğunluğu değil zaten. iktidardaki israil hükümetine karşı mücadele ediyorum ve bunu çok uzun süredir yapıyorum. ancak bu, biz israilliler'in meselesi. neden grass iran'da en ufak muhalefetin bile ezilmesi üstüne bir şiir yazmıyor? iran hükümeti sürekli israil'i haritadan silmek istediğini açıklıyor. iran devamlı almanya'yı haritadan silmek istediğini tekrarlıyor olsaydı, almanya bu kadar sakin olur muydu, bilmiyorum. iran'a yapılacak muhtemel bir saldırıya dair tartışmaların, bizi korkutan nükleer tesislerine yapılacak bir saldırıyla ilgili olduğu gözden kaçmamalı.

grass durumu, sanki israil iran'a karşı nükleer bir ilk saldırı planlıyormuş ve tüm iran halkını yok etmek istiyormuş gibi yansıtıyor.

bu, tabii ki, tamamen saçmalık. 75 milyon iranlı var. abd bile 75 milyon iranlı'yı yok edemez. israil'de tartışılan, tabii ki, iran'ı yok etmek değil, nükleer tesislerini imha etmek. israil'in iran'ın tamamını yok etmek istediğini iddia etmek düpedüz budalalık. yahudilerin pesah'ta kanlarından matsa yapmak için hristiyanları öldürdüğünü iddia etmekten bir farkı yok. grass iyi bir yazar olabilir, ama bunların hepsi tamamen abartılı. insancıl saikleri olduğundan da şüpheliyim. insan nasıl zehirli gazı protesto etmeden savaşı protesto edebilir? grass nükleer savaş ve bu türden bir savaşın israil gibi küçük bir ülke için ne anlama geleceği hakkında ne biliyor ki? ve grass yaşamadığı bu bölge hakkında genel olarak ne biliyor ki?

nükleer silahları olmasaydı, israil uzun süre önce ortadan kaldırılmış olurdu. ve bu, nükleer silahları kullandığımız için değil, kullanmadığımız için böyle. israil küçük bir ülke. tek istediğimiz var olmak. ve iran'ın nükleer programı hakkında kaygı duyulan tek yer israil değil. komşu devletlere karşı kullanacağını ilan eden birisinin eline nükleer silah geçmesine izin vermemiz, büyük bir soruna yol açar.

ahmedinejad, grass'ın iddia ettiği gibi yalnızca bir "sözde kabadayı" mı?

onu kişisel olarak tanımıyorsa, bunu nereden bilecek ki? ahmedinejad sürekli israil'i imha etmekten ve yahudileri öldürmekten bahsediyor. bu, bir gerçek. bunu ciddi söyleyip söylemediğini bilemeyiz. hitler de "kavgam"da yahudilerin ortadan kaldırılacağını ilan etmişti ve kimse ciddiye almamıştı. en azından, ahmedinejad'ın iyi, sevilecek bir komşu olmadığı kesin. o, bir beyinsiz. ve grass ahmedinejad hakkında böyle düşünüyorsa; bu, onu da biraz beyinsiz yapar. dediğim gibi, grass'ın antisemitist olduğunu düşünmüyorum, çünkü bir antisemitist daha sinsice davranırdı. ama dünyada grass'ın hakkında şiir yazabileceği o kadar çok korkunç şey bulunabilir ki. ancak grass yahudileri suçlayabileceği bir şey istiyor.

grass, israil'in dünya barışı için bir tehdit olduğunu öne sürüyor.

israil 7 milyon nüfuslu, küçük bir ülke. dünya haritasına bir bakın: israil o kadar küçük ki, adını yanına, denize yazmak zorundasınız. peki o zaman biz nasıl dünyadaki bütün savaşlardan sorumlu olabiliriz? bu ülkeyi, yahudileri imha edilmekten kurtarmak için yarattık. israil bu nedenle var. o zamandan bugüne ülke güçlendi, ama biz kimseyi tehdit etmiyoruz. israilliler, her ne kadar almanlar'ın 70-80 yıl önce yaptıklarıyla bir sorunumuz olsa da, "biz almanlar'ı sevmiyoruz," bile demiyorlar. fakat ahmedinejad, "yahudiler insanlığın yüz karası ve israil yok edilmeli," diyor. bu, günter grass'ın hoşuna gidiyorsa; bu, onun sorunu. ama grass zaten hep böyleydi. daha onu tanıdığım 60'lı yıllarda israil onun için bir sorundu. hiçbir zaman bir yahudi hakkında yazamadı. hiçbir zaman holokost hakkında yazmadı. fakat bu, o kadar da onun geçmişinin bir parçasıydı ki. yahudi çocukların nasıl artık okula gelmediklerini, onun yerine toplama kamplarına gönderildiklerini gördü. yahudi öğretmenleri, tanıdığı başka yahudiler vardı. yine de hiçbir zaman bu konu hakkında bir öykü yazamadı.

grass'ın waffen-ss üyeliğini altmış yıldan uzun bir süre saklamış olduğu gerçeği ile bu durum arasında bir bağlantı olabilir mi acaba?

ben böyle bir şeyin olabileceğini uzun zaman önceden düşünmüştüm, ama kimse bana inanmamıştı. 1991 yılında televizyondaki birinci ırak savaşı'yla ilgili tartışmada, kendimi bir düşmana konuşuyormuş gibi hissetmiştim, çünkü seçici bir ahlakı olduğunu göstermişti. ondan sonra bir daha birbirimizle konuşmadık. bana fikrimi sormanız, açık konuşmak gerekirse, bana grass'ın ne dediğinden çok daha fazla şey ifade ediyor. sanırım artık ondan geçmiş. ilgi çekmek hoşuna gidiyor. çünkü daha sonra fazla sayıda iyi kitap yazamadı. ilk kitabı "teneke trampet" olağanüstüydü, birkaç tanesi daha öyleydi, ama artık... sürekli hakkında hiçbir fikri olmadığı konularda düşüncelerini açıklıyor. burada israil'de biz - suriye'de, mısır'da, kuzey afrika'da gerçekleşen - bir arap devriminin ortasında yaşıyoruz. grass, suriye hükümdarı başar el-esad'ın kendi halkının neredeyse 10000 üyesini öldürtmesine itiraz ediyor mu? bu, buradan 200 kilometre uzakta gerçekleşiyor. biz bu konularda endişelenmek zorundayız. çünkü bu bir kırım, bir toplu katliam.

birkaç yıl önce "yengeç yürüyüşü"nü yayımladığında, grass'ı "adi bir yalancı" olarak adlandırmıştınız.

evet, bu doğru. ancak bu, ondan nefret ettiğim ya da antisemitist olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. yalnızca bir sorunu olduğunu düşünüyorum.

bu sorun aslında alman tarihi değil mi?

bu, o zaman büyüyen ve hala hayatta olan insanlar için bir alman sorunu. onlar için zor bir durum bu. ben alman olsaydım, her hafta bir saat ağlardım. sanki ucuz gaz kalmamış gibi, çocukları doğrudan ateşe atmaya karar verildi. bu, binlerce yahudi çocuğa yapıldı. bu günter grass'ın hatası mı? hayır. bu sizin hatanız mı? hayır. ancak bu sizin ülkenizde gerçekleşti. grass bu konu hakkında düşünmeli. çünkü 70-80 yıl tarihsel açıdan hiçbir şey değil. almanlar grass'a bu kadar kafa yormamalı. almanya'da alman tarihiyle ilgili o kadar çok olumlu girişim gerçekleştirildi ki.

grass hakkındaki birçok haberin altında yer alan okur yorumlarını okuduğumuzda, almanlar'ın çoğunluğunun grass'dan çok da farklı düşündüğünden şüphelenmek için sebeplerimiz var. siz de, almanlar'ın üçte ikisinin israil'i - iran, ırak ya da kuzey kore'nin önünde - dünya barışına karşı en büyük tehdit olarak gördüğünü gösteren anketleri mi düşünüyorsunuz?

biz yahudiler iki bin yıl boyunca her şeyin suçlusu ilan edildik. yahudilerin şeytani bir halk olduğu inancının kökleri avrupa'da çok derinlerde. başarılı olan güya hep onlarmış. kibar davranmayan güya hep onlarmış. her neyse. ne olursa olsun, yahudiler suçlanıyor. ya da israilliler. bugün almanya'da yaşayan bir sürü yahudi var. itiraf etmeliyim ki, bu benim için garip bir durum. bence yahudiler en az yüz yıl orada yaşamamalı, çünkü her şey orada başladı. diğer yandan almanlar ve yahudiler uzun yıllardır bir arada yaşıyor ve harika alman gençler var. bu yüzden arada güçlü bir bağ da var. ve o yüzden bugün bu kadar çok israilli genç berlin'e yaşamaya gidiyor. o zamanlar yahudileri gaz odalarına gönderme emrinin verildiği şehre. almanya'da yahudiler bin yıldan uzun süre önce de yahudi oldukları için öldürüldü. ve sonra yine yahudiler geldi. ve yine öldürüldüler. bu açıdan bakıldığında bu, belki de aynı zamanda bir yahudi sorunu. günter grass, yahudileri tekrar tekrar öldürmüş olan alman tarafının luther'e ve goethe'ye kadar uzanan devamlılığını temsil ediyor.

ama bütün bunlar beni artık ilgilendirmiyor. bana sorduğunuz için bu konuda konuşuyorum. yine de konuşmamızın üstünden iki dakika geçtiğinde artık bu konuyu düşünmüyor olacağım.

11 Nisan 2012 Çarşamba

WAS GESAGT WERDEN MUSS - GÜNTER GRASS


süddeutsche zeitung'da yayımlanan was gesagt werden muss ("söylenmek zorunda olan şey") adlı "şiir"i, günter grass'ın dünya çapında bir linç kampanyasıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. (şiir tırnak içinde, çünkü ortada bir şiir olmadığını, grass'ın yaklaşık on cümleden oluşan bir yazıyı - anlayamadığım bir sebepten - dizeler halinde yazmayı seçtiğini düşünüyorum. şiirden hiç anlamam, yanılıyor da olabilirim tabii. ancak grass'a tepki gösterenlerin arasında da şiirinin şiir olmadığını söyleyenlerin sayısı hiç de az olmadığından, en azından bu konuda yalnız değilim.)

grass'a gösterilen tepkileri sıralamak mümkün değil. alman gazetelerinin neredeyse hepsi, "şiir"i yayımlayan süddeutsche hariç, grass'ın utanılacak bir şey yaptığında hemfikir. sol parti hariç tüm partiler, hatta yazarın her seçim öncesi oy topladığı SPD bile grass'a tavır almış durumda. amerikan basını da - gördüğüm kadarıyla - alman basınının tavrını paylaşmasının yanında daha sözünü esirgemeyen bir görüntü çiziyor.

örneğin, maryland üniversitesi'nde modern avrupa tarihi profesörü olan jeffrey herf, new republic'te yayımlanan yazısında grass'ın "şiir"ini "ahlakı açıdan boş ve politik açıdan utanç verici" olarak tanımlamış. the national interest'te jacob heilbrunn, "mide bulandırıcı sözleri"nin ve "vahşi, ateşli ve iftiracı dili"nin yanında günter grass'ın geçmişte ss üyesi olması nedeniyle ahlaki açıdan bu sözleri söylemeye hakkı olmadığını öne sürüyor. (grass 17 yaşındayken birkaç haftalığına waffen-ss üyesi olmuştu.) commentary daily internet sitesinde jonathan s. tobin, avrupa'da antisemitizmin nazizm dönemindekine yakın bir güce eriştiğini vurgularken, grass'ın "ulusunun vicdanı" olarak görülmesinin buna dalalet ettiğini öne sürüyor. velhasıl, abd cephesinden denk geldiğim yorumlar, ya grass'ın ya bütün almanlar'ın ya da avrupa'nın tümünün antisemitist olduğu minvalinde.

almanya'daysa CDU genel sekreteri hermann gröhe de, SPD genel sekreteri andrea nahles de grass'ı sert bir biçimde eleştirdiler. hatta SPD grass'ın artık parti için oy toplamasını istemediğini duyurdu. embesiller için bild ve entellektüel embesiller için welt gazeteleri etrafına kurulmuş springer imparatorluğu, nobel ödüllü yazarın ipini çekmek için ite kaka en ön sıraya fırlamayı başardı. eh, olacak o kadar, springer imparatorluğu'nun bayağı bir linç tecrübesi var. "nobel ödüllü yazar" demişken: nobel ödülünün geri alınıp alınmaması da tartışma konusu olmadı değil.

israil devleti ise grass'ı persona non grata ilan etti; bu, 84 yaşındaki yazarın israil'e girişinin yasak olduğu anlamına geliyor. israil içişleri bakanı eli jischai "grass gerçekleri çarpıtan ve yalancı eserlerini yaymayı sürdürmek istiyorsa, bunu gidip iran'dan yapmasını öneriyorum," derken; bir bakanlık sözcüsü, grass'ın "şiir"inin "israil devletine ve halkına yönelik nefret ateşini körüklemeyi amaçladığını" ve bunun "daha önce ss üniforması giyerek açıkça destekediği fikrin aynısı olduğunu" belirtti.

yukarıda da söylediğim gibi, grass'a gösterilen tepkilerin hepsine değinmek olanaksız. bu nedenle, denk geldiğim tepkilerin bir bölümünü - tartışmaya nasıl bir ruh halinin egemen olduğu hakkında bir fikir vermesi açısından - derledim. en iyisi, tepkilerin ne kadar haklı, ne kadar haksız olduğu konusunda kendiniz karar verin. günter grass'ın "şiir"inin neden şiir olduğunu anlayamadığımdan ve şiir çevirecek beceriyi kendimde görmediğimden was gesagt werden muss'u düzyazı olarak çeviriyor, zaten var olmayan edebi değerinin bu şekilde kaybolmasının da olanaklar dahilinde olmadığını düşünüyorum.

"neden susuyorum? aşikar olan, planlı tatbikatlarda hazırlığı yapılmış olan, sonunda ölmeden kurtulmayı başaran bizlerin olsa olsa dipnot olacağı şey hakkında neden susuyorum?
egemenlik alanında bir atom bombası üretildiğinden şüphelenildiği için, bir lafta kabadayı tarafından boyunduruk altına alınmış ve tertiplenmiş tezahürata güdümlü iran halkını ortadan kaldırabilecek olan, öne sürülen ilk darbe hakkı.
gizli tutulsa da yıllardır büyüyen, ama hiçbir denetime tabi olmadığından kontrol dışı, bir nükleer potansiyele sahip öteki ülkenin adını açıkça söylemekten neden kendimi men ediyorum?
bu konuya dair, benim suskunluğumun da tabi olduğu, genel suskunluğu, sıkıntı verici bir yalan ve kendisine uyulmaması halinde cezalandırmayı vadeden bir zorunluluk olarak görüyorum; 'antisemitizm' yaygın bir hüküm.
ancak şimdi, sadece ona özgü, benzersiz suçları tarafından zaman zaman ziyaret edilen ve hesap sorulan ülkemden - buna karşılık, uyduruktan, geçmişin telafisi ilan edilse de, tamamen ticari olarak - israil'e, özelliği her şeyi yok eden patlayıcı başlıkları, tek bir atom bombasının varlığı bile kanıtlanamamışsa da, yarattığı tasanın kanıt yerine geçtiği yere yönlendirebilmek olan bir denizaltı daha gönderilecek olduğundan, söylenmek zorunda olan şeyi söylüyorum.
peki şimdiye dek neden sustum? bu gerçeği, gönülden bağlı olduğum ve kalacağım israil'den beklediğimi bir hakikat olarak dile getirmeyi bir daha asla çıkmayacak bir leke taşıyan soyumun yasakladığını düşündüğümden. 
neden şimdi, yaşlanmış bir halde ve son mürekkebimle söylüyorum, nükleer güç israil'in zaten kırılgan olan dünya barışını tehlikeye attığını? yarın söylenmesi çok geç olabilecek şey söylenmek zorunda olduğu için ve - alman olarak zaten yeterince suçlu olan - bizler, öngörülebilir olduğundan suç ortaklığımızın alışılageldik bahanelerin hiçbiriyle inkar edilemeyeceği bir suçun tedarikçisi haline gelebileceğimiz için. 
ve itiraf ediyorum: batı'nın riyakarlığından gına geldiği için artık susmuyorum. ayrıca, birçoklarının kendini suskunluktan kurtaracağını, fark edilebilir tehlikeye neden olandan şiddetten vazgeçmesini talep edebileceğini ve aynı zamanda, israil'in nükleer potansiyelinin ve iran'ın nükleer tesislerinin, iki ülkenin hükümetleri tarafından da kabul gören uluslararası bir merci tarafından, hiçbir engelle karşılaşmadan, sürekli olarak denetlenmesinde ısrar edebileceğini umabiliriz.
ancak böyle herkese, israilliler'e ve filistinliler'e, onların da ötesinde, çılgınlık tarafından işgal edilmiş bu bölgede düşmanca iç içe yaşayan bütün insanlara ve nihayetinde kendimize de yardımcı olabiliriz."

PS günter grass'ın "şiir"i düzyazı olarak bir şeye benzemedi diye üzülmeyin, "şiir" olarak da bir şeye benzemiyordu zaten. ancak "şiir"inin ne kadar kötü olduğunu yeni keşfeden linççilere, bu adam hayatı boyunca kötü şiir, üstüne bir de on küsür tane kötü roman yazarken nerede olduklarını sormak istiyorum.

7 Nisan 2012 Cumartesi

ULTRA ANTIFA



   

2010'da st. pauli'nin 100. yılı dolayısıyla yapılan konserde hannover denizciler korosu tribünden ezgiler söylüyor. koro toplamda üç tezahuratı seslendirse de, ne yazık ki almanca bilmeyenler yalnızca ilkinin çevirisi ile yetinmek durumunda:


eller yukarı, bu bir soygundur.
eller yukarı, bu bir soygundur.
bugün her yerden geliyoruz.
evet, biz buradayız, ultra antifa!

duman arkamızda yükseliyor.
bütün tribün st. pauli diye bağırıyor.
evet, biz buradayız, ultra antifa!

26 Ocak 2012 Perşembe

12 Ocak 2012 Perşembe

KISA KISA: DURUM RAPORU


bloga daha sık, belki biraz daha "ağır" konularda yazmak istiyorum. ancak günlük hayatın üstümde kulaklarımı uğuldatacak bir basınç oluşturması şimdilik engel oluyor. (esneyince geçmeyen bir basınç bu!) şu an itibariyle işsiz ve parasızım. evsizliğe ise bir hafta kaldı. bu koşullarda blog, öksüz kalmasa dahi, ister istemez ikinci plana atılıyor.

almanya'da polisin yıllardır araştırır gibi yaptığı "döner cinayetleri" çözüldü. cinayetlerden ve daha birçok eylemden sorumlu olan "nasyonal sosyalist yeraltı" örgütü ve alman devletinin aktif-pasif işbirliği hakkında birikim'e yazdım. yazıya buradan ulaşabilirsiniz: "döner cinayetleri" - almanya'da naziler ve devlet.

3-5 şubat tarihlerinde, hamburg üniversitesi'nde gerçekleştirilecek olan "kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler ve kürtlerin arayışı" başlıklı konferansa gideceğim. konuşmacılar arasında antonio negri ve kürt hareketi'nin en önemli güncel teorik referanslarından biri olan murray bookchin'in sağ kolu janet biehl, israil'in gazze ablukasını delmek için yola çıkan ve saldırıya uğrayan mavi marmara'nın yolcularından, sol parti üyesi (ve eski milletvekili) profesör norman paech, profesörlüğü bırakmasından bu yana şiddet karşıtı anarşist dergi "graswurzel revolution"da yazan alman siyaset bilimci wolf-dieter narr (ve araya nasıl kaynadığını anlamadığım nuray mert de) var. arundhati roy ve immanuel wallerstein ise konferansa birer mesaj göndererek katılacak. katılmak isteyenlerin bu adrese mail atarak rezervasyon yaptırması gerekiyor: networkaq@gmail.com (bildiğim kadarıyla kalacak yer konusunda da yardımcı oluyorlar.)

sel yayıncılık, arthur schopenhauer'in "eristik diyalektik - haklı çıkma sanatı"nı yayımlamış. schopenhauer, tecrübeli (ve sinsi) tartışmacıların, rakiplerini alt etmek için başvurdukları ayak oyunlarını, özünde bir tartışmama bilgisi olan "haklı çıkma sanatı"nı çok güzel ortaya koyuyor. alın, okuyun, faydalanın derim.

ece temelkuran'ın işten çıkartılması; türkiye'de, türkiyeli ne kadar solcu varsa, hepsini bir şekilde meşgul etti. anaakım medyada yazılabileceklerin, söylenebileceklerin sınırının yeniden çizilmesi (ya da varolan sınırın üstünden bastıra bastıra geçilmesi) anlamında önemsiz bir olay değil tabii. ancak, ece temelkuran'a üzülen solcuları anlamak da kolay değil benim açımdan. işten çıkartılmadan önce çalıştığı son ayın maaşı, tahmin ediyorum, benim almanya'da bir yıl geçindiğim paraya denk. işim gücüm yok, ece hanım'ın, temizlikçisinin bir aylık maaşını yeni (ve muhtemelen ihtiyaç duymadığı) ayakkabılara yatıramayacak olmasına mı üzüleceğim? o, bana üzülsün.

peter weiss'ın başyapıtı "direnmenin estetiği"ni türkçe'ye çevirebilir miyim acaba diye düşünüyordum. ama kitap zaten 2005'te türkçe'ye çevrilmiş (ve çoktan tükenmiş bile). bir yerden elinize geçirebilirseniz kesin okuyun. kitabın tanıtım yazısından: “peter weiss’ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi antik yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle 'sosyalizm adına yapılmış hatalarla' hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor.” (ben, haddim olmayarak, kitabın adını "direnişin estetiği" olarak çevirmeyi tercih ederdim. ama çağlar tanyeri ve turgay kurultay, kitabın yalnızca birinci cildini değil, tamamını çevirerek çok ağır bir işin altına girmişler, "direnmenin estetiği"ni türkçe'de de okunabilecek olması sevindirici.)

fatih terim başında olduğu sürece galatasaray taraftarlığımı tatil ettiğimi söylemiştim. ama maçları izliyor ve takım kazandıkça seviniyorum. elimden geldiğince tükürdüğümü yalamamak için direniyorum. kendimi, bin kere tövbe edip, yine içmeye başlayan alkolikler gibi hissediyor, hafiften utanıyorum.

KÖPRÜALTI


hep polisle ilgili graffitileri paylaşacak değiliz ya, bu sefer de "bizim çocuklar"a dair bir resim olsun: stuttgart'tan.

3 Ocak 2012 Salı

NÜRNBERG'DE ULUDERE YÜRÜYÜŞÜ


31 aralık cumartesi günü, nürnberg'de yaklaşık 500 kişi uludere katliamı'nı protesto etmek için sokaktaydı. katliamı lanetlemenin ve onurlu bir barış talep etmenin yanında, alman devletinin savaşa verdiği destek de vurgulandı. (türkiye, alman savaş sanayiinin en önemli müşterilerinden biri konumunda.)




4 Aralık 2011 Pazar

YEŞİL YUMURTALAR


almanya'nın eski başkenti bonn'da, 85 devlet ve 15 uluslararası kuruluşun katılımıyla, 2014'te işgal ordularının çekilmesinin ardından afganistan'a yönelik siyasetin nasıl olacağının tartışıldığı bir konferans düzenlendi. ne yazık ki, "büyükler" içeride savaşlarının devamı olan "barış"ı tartışırken, sokağa çıkan "küçükler"in sayısı birkaç binde kaldı. (soğuk) savaş karşıtı hareketin içinden doğmuş olmalarına rağmen, almanya'nın ikinci dünya savaşı sonrası yeniden emperyalist savaşlara aktif katılımı açısından kilit rol oynayan yeşiller, yugoslavya'ya askeri müdahaleyi "ausschwitz'in tekrarlanmasını engellemek tarihi görevimiz" diyerek meşrulaştırmış, özellikle afganistan işgalinin ilk günden beri en azılı propagandistlerinden olmuştu. partidaşları içeride savaşın ve işgalin nasıl devam edeceğini tartışırken, yeşiller'in alman federal meclisi'ndeki vekillerinden hans christian ströbele, savaş karşıtlarıyla birlikte sokağa çıkmayı seçince yumurtaların hedefi oldu.

7 Kasım 2011 Pazartesi

"KARLSRUHE'NİN TEMİZ ÇALIŞACAĞINI UMUYORUM"

recep tayyip erdoğan'ın almanya ziyaretinde yapılan protesto eyleminden...

recep tayyip erdoğan'ın almanya ziyareti sırasında bir grup alman hukukçu; erdoğan, 2003'ten günümüze görev yapan milli savunma bakanları ve genelkurmay başkanları hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri, uluslararası anlaşmalarca yasaklanmış silahları kullandıkları iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. britta eder, heinz-jürgen schneider ve heike geiswald, basına da sundukları 108 sayfalık metinde 2003-2010 yılları arasındaki on olayı ele aldıklarını, geçtiğimiz ekim ayında öldürülen 24 gerillaya yönelik kimyasal silah kullanıldığı iddiasını da dosyaya ekleyeceklerini söylediler.

gitta düperthal'ın, suç duyurusunun arkasındaki demokrasi ve uluslararası hukuk derneği'nin başkanı ve avukat heike geiswald'la yaptığı, junge welt gazetesinde yayımlanan röportajı türkçe'ye çevirmeye karar verdim.

hafta başı hamburglu avukatlar, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemek iddialarıyla türkiye başbakanı erdoğan hakkında karlsruhe'de suç duyurusunda bulundular. hemen ardından erdoğan, almanya ziyareti sırasında başbakan angela merkel'den kürdistan işçi partisi yanlılarıyla mücadelede destek sözü aldı. bu sizi şaşırttı mı?

türk hükümeti, yıllardır almanya'dan pkk'nin buradaki siyasi etkinliklerini kovuşturmasını talep ediyor. gerçekten de, pkk yanlılarının kovuşturulması için "terör örgütü oluşturma"yı cezalandıran 129a paragrafı kullanıldı. ayrıca, söz konusu etkinliklerin almanya'da gerçekleştiğini kanıtlama zorunluluğunu ortadan kaldıran 129b paragrafından da yararlanıldı. türk hükümeti'nin bu taleplerine hemen yanıt veren yalnızca şimdiki hükümet olmadı. kürtler'in partiye yakın örgütlenmeler kurmasını engelleyen pkk yasağını ilk uygulayan avrupa devleti 1993'te almanya'ydı. 2008'de alman içişleri bakanlığı, roj tv'nin bir prodüksiyon firmasını pkk'nin örgüt ağınının bir parçası olduğu iddiasıyla yasakladı.

sizce başbakan angela merkel'in türk başbakanına pkk'ye karşı mücadelede daha fazla destek sözü vermesinin arkasında bilgisizlik mi yatıyor; yoksa merkel yargısız infazlar, işkence ve cesetlere kötü muamele konularında erdoğan'a ve subaylarına yönelik suçlamalardan haberdar mı?

alman uluslararası ceza yasasına dayanarak yaptığımız suç duyurusundan haberi var mı bilmiyorum. ancak suçlamalar yeni değil, başbakan ve hükümetin geri kalanı haberdar olmalı. merkel, kürt direnişine baskı yapma çağrısına alışık olduğumuz üzere olumlu yanıt verdi. türk hükümeti, kürtler'in her tür siyasi etkinliğinin terör olduğunda diretiyor. onların bakış açısından kürtler'in haklarını savunan herkesle mücadele edilmeli. alman devleti, pkk'yi terör örgütleri listesi kapsamına alarak kriminalize etti. türkiye'deki sorunun, içsavaş benzeri bir durum olduğu almanya'da hiç anlaşılmıyor.

erdoğan'a karşı yaptığınız suç duyurusu bu siyasi atmosferde ne kadar başarı vaat ediyor?

karlsruhe'deki federal savcılığın temiz çalışacağını ve olayın üstünü örtmeyeceğini umuyorum. türkiye'deki sorun şiddetlendiği için şimdi suç duyurusunda bulunduk. son dönemdeki gelişmeler hakkında alman basınına yansıyan tek şey, pkk'nin 19 ekim'de ırak sınırındaki türk hedeflerine saldırısı. anlatılmayan, bunun türk ordusunun sivil halka da yönelen sayısız saldırısına yönelik bir cevap olduğu. suç duyurumuz son derece ciddi olaylara dayanıyor. bu kararı almamıza yol açan, 2010 yazında türk ordusu'nun gerillalara karşı kimyasal silah kullanması ve sivil halka yönelik dramatik insan hakları ihlalleriydi.

erdoğan almanya ziyareti sırasında, türkiyeli göçmenlere almanca sınavı zorunluluğu getirilmesini insan hakları ihlali olarak niteledi. aynı zamanda kürtçe türkiye'de eğitim dili olarak yasaklı.

erdoğan'ın "insan hakları ihlali" sözlerini ağzına alması alay eder gibi. zorunlu almanca sınavları hakkında tartışmamız gerekiyor. ama erdoğan gibi, birilerinin insan haklarına layık olduğu, başkalarınınsa olmadığını düşünen biri başlattığında değil. kısa bir zaman önce alman vakıflarını pkk'yi desteklemekle suçladı. amacı, kürtler'e yapılan her tür yardımı terör ilan etmek.

daha önce alman uluslararası ceza yasasına dayanarak bu çapta insanlar hakkında dava açıldı mı?

bu yasa 2003'te yürürlüğe girmişti. federal savcılık 2005'te, ırak'ta savaş suçu işlediği ve işkenceden sorumlu olduğu iddiasıyla hakkında suç duyurusunda bulunulan amerikan savunma bakanı donald rumsfeld'in davasını görmeyi reddetti. bu karardan önce rumsfeld, hakkında dava açılması halinde münih'te yapılan nato güvenlik konferansı'na katılmamakla tehdit etmişti. 2010 yılında federal savcılık, ruanda'da savaş suçu işlendiği iddialarıyla ilgili dava açtı.

6 Kasım 2011 Pazar

BERLIN - SOKAKTAN 1980-1984

12 aralık 1980 günü berlin-kreuzberg'deki bir ev işgaline destek vermeye giden insanlara polis cop ve göz yaşartıcı gazla saldırdı. o gece çıkan çatışma, berlin polisinin bildiği, tanıdığı boyutların çok ötesine geçti ve ev işgal hareketinde yeni bir dönemin müjdecisi oldu. birkaç ay içinde yalnızca berlin'de 160'tan fazla bina işgal edildi. aşağıdaki resimler, 1980-1984 arasında, ev işgal hareketinin en yoğun döneminde berlin'de çekilmiş. arşivin devamına buradan ulaşabilirsiniz.












7 Eylül 2011 Çarşamba

DORTMUND 2011


3 eylül cumartesi günü naziler, almanya'nın batısında en güçlü oldukları şehirlerden biri olan dortmund'da “ulusal savaş karşıtı gün” yürüyüşlerini gerçekleştirdi. dresden'de yıllık olarak düzenlenen ve avrupa'nın en büyük nazi yürüyüşlerinden biri olan “dresden bombardımanının kurbanlarını anma” yürüyüşünün yapılmasının, antifaşistlerin kararlı mücadeleleri sonucunda imkansız hale gelmesiyle, dortmund yürüyüşü nazilerin almanya çapında en önemli kitlesel etkinliği olmaya aday.

antifaşistler, dresden'de olduğu gibi dortmund'da da nazileri yürütmemeyi amaçlıyordu. yürüyüş güzergahındaki caddeleri kitle yığınağıyla tıkamak için on binden fazla insan şehrin sokaklarındaydı. naziler, dresden travmasını tam olarak üstlerinden atamamış ve bir kez daha yineleneceğinden çekinmiş olacaklar ki, sayıları yedi yüz civarında kalmıştı. şehrin sosyal demokrat belediye başkanı dahi, polisin nazileri engellemeye çalışanların suç işlediği açıklamasına karşın antifaşist eylemcileri desteklediğini açıklamıştı. ancak, polisin elinden geleni ardına koymayarak yürüyüşü koruma kararlılığı göz yaşartıcı sprey, cop ve tazyikli suda vücut bularak, nazilere bir kez daha almanya sokaklarında insanlık düşmanı ideolojilerinin propagandasını yapma olanağı verdi.

çoğunlukla şiddetsiz oturma eylemleriyle, faşizmin yanında savaşa da tepkilerini göstermek isteyen eylemcilerin birçoğu, polis şiddetinin kurbanı oldu. yaralıların sayısı tam olarak bilinmezken, üçte biri on sekiz yaş altındaki gençlerden oluşan iki yüz yetmiş kadar antifaşist eylemci gözaltına alındı. gözaltındaki eylemcilerden suyu dahi esirgenirken, polisin tavrını yumuşatmaya çabalayan sol parti parlamenterleri de etkisiz kaldı. (dortmund'un da yer aldığı) nordrhein-westfalen eyalet parlamentosu sol parti grup başkanı wolfgang zimmermann'ın danışmanı da, polis şiddetini protesto etmesinin karşılığını dövülüp hastanelik edilerek aldı.

nazilerin dresden'de durdurulmasının ancak yıllar süren bir mücadele sonucunda başarıldığı düşünülecek olursa; kararlı bir mücadelenin, polis şiddetine ve devletin antifaşist hareketi kriminalize etme çabasına karşın önümüzdeki yıllarda faşist propagandaya dortmund sokaklarında da tek bir santimentrekare dahi bırakmaması büyük olasılık.

ırkçılığın, özellikle de müslüman düşmanlığının hızla yayıldığı günümüzde, nazi partisi npd'nin (“nationaldemokratische partei deutschlands” – almanya ulusal demokrat partisi) mecklenburg-vorpommern'de, kimi seçim bölgelerinde yüzde otuzun üstünde oy alarak ve toplamda yüzde altıyla eyalet meclisine girmeyi başardığı düşünülecek olursa, faşizme karşı mücadelenin hala güncelliğini koruduğu apaçık ortada.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

İLK GÜNLER - 1


almanya'da ilk günlerim... beni bir daha dönmemek üzere istanbul’dan götüren uçakta tesadüfen yan yana düştüğüm ve akşamdan kalmalık halini paylaştığım adamın evinde geçirdiğim üç geceden sonra, yeniden sokaktayım. artık üniversiteye kaydolmak ve oturma izni çıkarmak için nürnberg'in küçük komşusu olan erlangen'deyim.

ilk zamanlar, şurada burada geçiyor. ilk gece küçük ama pahalı bir otelde kalıyorum, ardından birkaç geceliğine bir misafirhanede. sonraki durak, bir yunan lokantasının arkasındaki tozlu bir oda. içinde bir yatak ve sandalye dışında hiçbir şey yok. lokantanın tuvaletini kullanıyor, duş almak için pansiyona kaçak giriyorum.

çevremdeki her şey yabancı. akvaryumundan çıkmış insan; tüm yaşamına eşlik etmiş ahlak kurallarını, tutuklukları, el âlem ne der kaygısını, kendisini bile şaşırtacak denli çabuk atıyor üzerinden. dönercide, daha çok parası olmayan üniversite öğrencilerinin takıldığı bir diskonun güvenlik görevlisi ile tanışıyorum. biraz laflıyoruz. salağın teki olduğu belli, ama kötü niyetli değil. hep itilip kakıldığı bir hayatta, kendinden çok daha savunmasız birine denk gelmenin şevkiyle anlattıkça anlatıyor. sanırsın üç kuruşa disko kapısı bekleyen biri değil, güney almanya'nın diskolar kralı! "gelirsen giriş ücreti almam" diyor. günlerden çarşamba.

perşembe akşamı diskonun kapısında bitiyorum. hiç değilse sözünde durdu. para vermeden içerideyim. tüm disko deneyimi, silivri’deki bir yazlıkçı diskosuna gitmek ve on beş yaşındayken bodrum’da bir diskonun içini görmüş olmaktan ibaret birine göre—o da arkadaş zoruyla, sıkıcı ve satıcı biri olduğum suçlamalarını savuşturmak için—içerisi dışarıdan daha yabancı.

elimden geldiğince diskoya gider gibi giyinmişim. elimden ancak bu kadarı geliyormuş demek ki. türk filmlerindeki sosyetik ortamlara düşen köylü güzelleri gibiyim. yabancıyım ve sırıtıyorum. belki de bana öyle geliyor. bu histen derhal kurtulmam gerek—içiyorum. madem ki “ya ya ya coco jambo” çalan ortama (aslında bu çalıyordu) siyah gömlek ve ceket giyerek üçüncü sınıf yazar kılığında geldin, steinbeck gibi içeceksin. viski alıyorum. parası umurumda değil. içtikçe bedenim hafifliyor, bedenim hafifledikçe ruhum daha da daralıyor. yabancıyım ve yalnızım. insanlar dans ediyor, birbiriyle konuşuyor, kahkahalarla gülüyor. bunalıyorum. gidebileceğim tek yerin tozlu bir oda olduğu aklımdan çıkmadığı için kalıyorum.

sıkılmıyormuş gibi yapmak, herkesin eğlendiği ortamlarda sıkılmanın birinci kuralı. öyle, çünkü eğlenen veya eğleniyormuş gibi yapan insanların sıkıcı biri olduğunu düşünmelerinden çekiniyorsun—ve viski. canım içmek istediği için değil, içmezsem ne yapacağımı bilmediğimden ve bir köşede hiçbir şey yapmadan durmakla kıyaslandığı zaman bir işmiş gibi geldiğinden, viskiyi kafama dikip yenisini almaya gidiyorum.

ansızın kıçıma bir şaplak iniyor. şaşkınlık içerisinde arkama dönüyorum. bir yandan nasıl bir tepki vereceğimi merakla süzen, diğer yandan da aldırış etmiyormuş gibi durmayı beceren beş altı kadın. sırf ne diyeceğimi bilmediğim için bir şey söylemiyorum. uzaklaşıyorum; sanki yanlış bir şey yapmışım ve bundan utanç duymam gerekirmiş gibi.

kim bilir kaçıncı viskiden sonra dans pistine iniyorum. ben miyim bu? disko şarkılar eşliğinde dans ediyorum. ha? pogo yaparken tekmeye kafa uzatabilir; ska figürleri yaparak üstsüz, göbekli, vıcık vıcık terli dazlaklardan ustalıkla sıyrılmayı becerebilirim. ama hepsi bundan ibaret.

işte dans pistindeyim.

neden sonra tüm bu saçmalıklara bir anlam verebiliyorum. yunan’a gitmeyeceğim bu gece. cuma sabahı başka bir yerde uyanacağım. nerede ve kimin yanında olduğunun pek bir önemi yok. yeter ki nevresimler toz kokmasın ve uyanınca duş alabileyim.

nasıl oldu bilmiyorum; bir kadınla öpüşüyorum. dikkat çekici bir özelliği yok. o mu  benim dikkatimi çekti, ben mi onunkini bilmiyorum. adını sormadım galiba. hem adını hem de sormuş olduğumu unutmuş olabilirim. isim hafızam oldum olası iyi değildir. nedense ingilizce konuşmak kolayıma geliyor.

“evine gelebilir miyim?” diye soruyorum. “olmaz” diyor, “o kadar tanımıyorum seni.” artık sabahın ilk saatleri ve almanca yerine ingilizce konuşacak kadar sarhoşum. “kaldığım yere gitmek istemiyorum” diyorum, "iğrenç bir yer." hoş, gitmek istesem bile yolumu bulup bulamayacağım meçhul. “ben koltukta da uyurum.” birlikte çıkıyoruz. umarım çok ısrar etmemişimdir. takside şoförle sohbet etmeye başlıyorum. almancam geri geldi. öyle sarhoşum ki türk şoförle almanca, adını bilmediğim kadınla ingilizce konuşuyorum. kadın, durumun farkına varamayacak kadar sarhoş. taksicininse tek derdi taksimetrenin ne yazdığı.

evine gidince üzerinde uyuyacağımı sandığım koltuğa bırakıyorum kendimi. o ise dişlerini fırçalamaya gidiyor. iki tür tek gecelik ilişki vardır— belki de iki tür insan. ilki, dişlerini fırçalamaya ve temizlenmeye gider. sen de o esnada sap gibi bekler, bir yandan da ev nasılmış diye etrafına bakınırsın. ikincisi, daha kapıyı açarken sevişmeye başlar. adını bilmediğim kadın, banyodan çıkıyor. yatak odasına gidip sevişiyoruz. sonradan aklımda sadece dizindeki ameliyat izi kalacak.

sabah erken, öğleye doğru da olabilir, kısacası uyanmak için fazlasıyla erken bir saatte cep telefonum çalıyor. arayan babam. içinde bulunduğum duruma uygun düşmeyen, saçma sapan bir şeyler konuşuyoruz—en önemlisi de türkçe.

almanya'da türkçe konuşmanın kötü bir şey olduğunu fark ediyorum. adını hâlâ bilmediğim kadın, kendine kahve yapıyor. benim içinse bir taksi çağırıyor. konuşmak zorunda kalmamayım diye evden çıkıyorum. cebimde çok az para olmasına rağmen taksiye biniyorum. sigara ve kahve alacak kadar kalsın diye birkaç yüz metre ötede iniyorum. taksicinin suratı asılıyor.

fırından aldığım kovboy kahvesinden hallice. sigara içiyorum. diskoda cebime attığım kibritle yakmış olduğumdan midem bulanıyor. gün ışığında, geceyi evde geçirmediğimin kanıtı olan giysilerle yunan'a doğru yürüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...