kadın-erkek ilişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın-erkek ilişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Mart 2012 Cuma
ÖZGÜRLÜK HALLERİ
abd'nin arizona eyaletindeki yeni bir yasa, patronlara doğum kontrol hapı kullandıkları gerekçesiyle kadın çalışanlarını işten çıkarma hakkına kavuşmalarıyla sonuçlanabilecek. kadınların işten atılmaktan kurtulmasının tek yoluysa, doğum kontrol hapını "cinsel olmayan nedenlerden" aldıklarını kanıtlamaları. soğuk savaş boyunca, kalbini oluşturduğu batı bloğuna "özgür dünya" adını takan abd'nin özgürlük anlayışı (ki abd'nin "özgürlüğün anavatanı" olduğu düşüncesi, ne soğuk savaş'la birlikte doğdu, ne de savaşın bitimiyle ortadan kalktı), patronların kadın çalışanlarını işten atabilme "özgürlüğü". muktedirin hiçbir engelle karşılaşmadan ezme "özgürlüğü" özgürlükse; "özgür dünya"nın bayrağını taşımak, gerçekten de en çok abd'ye yakışıyor.
yasa tasarısını eyalet meclisine taşıyan (cumhuriyetçi) debbie lesko'nun "abd'de yaşadığımıza inanıyorum. burası, sovyetler birliği değil. yani hükümet, kuruluşlara ve küçük işletme sahiplerine ahlaki inançlarına aykırı bir şey yapmalarını emretmemeli," sözleriyle "özgürlüğü" savunduğunu da not düşmeli.
Etiketler:
abd,
doğum kontrol,
kadın-erkek ilişkileri,
muhafazakarlık
2 Aralık 2011 Cuma
MEKTUP
altı buçuk yıl önce, içki sofrasında apar topar alınmış bir kararla, hayatımın gidişatını - nedeni sorulduğunda umursamazca omuz silkerek geçiştiremeyeceğim kadar - değiştirmeye gittiğim o topraklara ayaklarımı yeniden bastım.
altı buçuk yıl önce hayatından çıkıp gittiğim o gün, hayatımın en büyük yenilgilerinden biriydi. bir karar vermiştim, üstelik istiyordum ama kendi arzularıma, hayallerime boyun eğecek gücüm yoktu. tam bir hafta bir şeyler söylemek istemiştim. kurmuştum kafamda yalnız kaldığım anlarda ve insanların yanında. duygularımı, düşüncelerimi en iyi dışa vuracağına inandığım ya da yalnızca kulağa hoş gelen sözlerin altını, yanlış, saçma cümlelerin, güçsüz ifadelerin üstünü çizmiştim kafamın içinde. hayattaki en güzel konuşmam olacaktı. kafamın içindeki sözler mükemmelleştikçe kopup gittiler gerçek konuşmalarımızın ait olduğu evrenden. beynimle dilim arasındaki mesafe uzadı da uzadı. ağzımı her açtığımda, aklımda birkaç cümle sonra "o konuşma"yı yapmak vardı da; ömürlerimizden yedişer gün eksildiğinde, kafka'dan tucholsky'ye, ispanya iç savaşı'ndan kafamda kurduğum şehre (ki ayrıntılarını hala senden başkasıyla paylaşmadım) her şeyden bahsetmiş, bir "o konuşma"nın ilk sözcüğünü dahi söyleyememiştim.
bilmiyorum kaç defa anlattım sana, insanın yapamadıklarından duyacağı pişmanlığın yükünün yaptıklarından duyacağınınkinden kat be kat ağır olduğunu. bilmiyorum, yıllar sonra, yapmadıklarımdan, yapamadıklarımdan pişman, karşına çıktığımda değeri var mı hiçbir sözümün. sen muhtemelen, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle zırhımın altındaki insanla karşılaştığını düşünür, hata yapmanın ve yaralanmanın yaşamın bir parçası olduğunu söylerdin. bense kendime saygımı bozdurup harcıyorum yıllardır.
altı buçuk yıl önce gitmeyip kalsaydım, bugün nerelerde olur, neler yapardık bilmiyorum. işin ilginci, pek önemsemiyorum da. tek bildiğim ve gerçekten önemsediğim; yaşamımın geri kalanını senin yanında geçirme kararını hayata geçirdiğim o paralel evrende, yaşanmamışların yaşananlara hükmetmediği. sen ile benim hikayemizin böyle yarım kalmadığı.
altı buçuk yıl sonra karşılaştığımızda senin de benim gibi şaşırdığını görmek, yıllarca senin de sokaktaki insanları bana benzettiğini, karşılaşsak nasıl olacağını kafanda kurduğunu duymak. iyi mi oldu kötü mü, bilmiyorum. hayatımı yarım kalmış, kendimi biraz değerli, hatta biraz özel ama çokça da salak hissediyorum.
altı buçuk yıl geçti. altı buçuk yıldır yarım hayatım, altı buçuk yıldır keşkelerle, acabalarla düşünür oldum. ve en acısı, ağzımı açıp da, bin kere üstünden geçip mükemmelleştirdiğim o sözleri söylemeyi başaramadığım o haftanın bunca yıl ardından, bu yazıyı bile bilmediğin bir dilde yazıyorum.
17 Eylül 2011 Cumartesi
ÇARŞAMBA ÖĞLEDEN SONRA
kapı çalar. adam kapıyı açar. "sözleşmiş miydik?", "hayır". kadın içeri girer. adam, az sonra sevişmeyecekmiş gibi yapmak için kahve yapar. başka bir odada london calling çalmaktadır. yalnız yaşayan erkeklere özgü dağınıklığın ortasında giysilerini parçalarcasına çıkarırlar. ve izleyici iki insanın şehvet dolu bütünleşmesi dışında her şeyi unutur. erkek ve kadının inlemeleri birbirine karışır. ve son. kadın kalkar, neredeyse soyunduğu hızla giyinir. çekingen bir bakış tek vedadır. hızlı adımlarla evi terk eder. başladığı gibi bitmiştir. iki yabancı. öncesi ve sonrası olmayan bir sevişme.
iki yabancının sevişmesi: jay ve claire her çarşamba şaşalı günleri çoktan geride kalmış bir evde buluşup sevişir. adları, geçmişleri, yaşamları yoktur. çarşamba öğleden sonraları konuşmazlar. yalnızca şehvet. su katılmamış erotizm. aşk ilanı, evlilik hayali, verilen - ve çoğunlukla tutul(a)mayan - sözler yoktur. bu kadar güzel olan bir şeyin uzun sürmeyeceği; hayatın kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği, ama herkesin içten içe bildiği gizli kurallarından.
ve bir gün büyü bozulur. adem'le havva'ya bile bir ömür için yar olmayan cennet, jay ile claire'i de kovar. jay'in claire'i evde bekleyişinin beyhude olacağı gün gelir. üstelik, aynı adem'le havva'da olduğu gibi jay ve claire'e cennetin kapılarını kapayan meraktan başka bir şey değildir. yasak elmayı ısıran jay, her şeyi bok eder.
jay, bir gün evden çıkan claire'i takip etmeye başlar. ve merakı onu adım adım londra'nın bir kenar mahallesinde claire'in oynadığı tiyatro salonuna götürür. salonun üstündeki barda, gizli aşığına dair merakını dindirebilecek yegane insan olduğundan sımsıkı sarılacağı, claire'in taksi şoförlüğü yapan kocası andy'yle tanışır. geveze, çirkin ve şişman olan adam, şehvetin karşıtıdır. ilk başlarda bilmese de, andy zamanla, claire'in tiyatro sevdasından kıskançlığa karısının çevresinde dönen muhabbetlerinin ortağı jay'in gizli kimliğinin farkına varır. andy'de bilme istencinin de karşıtının vücut bulması, onu intimacy'nin en acınası figürüne dönüştürür.
jay'in takibi, bir gün izlediğini kaybetmesiyle sonuçlanır. ve onun kaybettiğini claire bulur: av ile avcı yer değiştirmiştir artık. claire, izlenildiğini bilmeyen jay'in peşindedir. ve böylece chéreau, izleyiciyi oyuncuların gerçekten seviştiği nadir filmlerden olan intimacy'nin en şehvetli sahneleriyle başbaşa bırakır. hınzır şehvetle dokunanı yakan aşk claire'in gözlerindeki bakışta buluşur. basit ve güzel olan pek çok şey gibi, patrice chéreau'nun izleyiciyi içine soktuğu çarşamba öğleden sonraları da, bir insanın daha fazlasını istemesiyle son bulur: jay 'i izleyen adımları, claire'i oynadığı tiyatronun üstündeki bara götürür.
chéreau; hollywood'un her gün daha da görkemli hale gelmek zorunda olan bir şiddet fantazisinde kendini dışa vuran tutucu ve tutuk seksinin, bastırılmış müstehcenliğinin karşısına sıradan iki insanın çıplaklığını koyuyor. kirli sakallı, dağınık haliyle jay'in bedeni, pornografize/imal edilmişten uzaktır. claire; her erkeğin sahip olmak isteyeceği değil, her erkeğin sahip olabileceği sıradanlıkta bir kadın olarak karşımıza çıkar; ameliyat masasından az önce kalkmış gibi taze ve plastik hollywood bedenlerinden farklılığıyla, gerçek insanların gerçek insanları arzulamasının bir sembolüne dönüşür. jay'in, yanında uyuyan kadını, gözlerinde her çarşamba öğleden sonra biraz daha güçlenen aşkla izlediği sahnede yönetmen, sıradanlığın aşık olunacak bir güzelliğe dönüşmesini sergiliyor. ve böylece izleyici jay'in içine giriyor, claire'e aşık oluyor. chéreau; aşkı, sinemanın ana hapsederek bir duruma dönüştüren sınırlarının ötesine götürerek, gerçek hayatta olduğu gibi bir süreç-hareket olarak yeniden gerçekleştiriyor.
takip motifi intimacy'nin kalbini, jay'le claire'in rolleri değiştiği takip sahnesiyse düğüm noktasını oluşturuyor. hollywood'un sevdiği, hız ve şaşalı kazalar, patlamalarla kotarılan klasik takip sahnelerinin aksine; chéreau, takibin merkezine merakı koyuyor. araçla amaç, takip etmekle ulaşmak, bir olup merakta birleşiyor. ve merak bilgiye ulaştırıyor. neredeyse tüm filmler, sorduğu soruları eninde sonunda yanıtlayan öyküler üstüne kuruludur. tüketmenin gittikçe kolaylaşmak zorunda olduğu, salatanın yıkanıp doğranmışının satıldığı, hayatın içeriğinin twitter'da 140 karaktere sıkıştığı bir çağda izleyicinin beklediği de zaten bundan başkası değil. oysa intimacy'nin anlattığı öykü; bilmekle değil, bilmek istemekle ve soru sormakla ilgili. jay ile claire için merakın son bulup bilgiye dönüştüğü anda izleyicinin kendini ne yapacağını bilemez halde ortada bırakılmış hissetmesi; jay ile claire'in, birbirlerine bir daha ilk sevişmelerinde, birbirleri hakkında bedenlerinin anlatmadığı hiçbir şey bilmezken olduğu kadar yakınlaşamamalarından. tutku bilmek istemekte yatıyor, bilginin beraberinde getirdiği tatminse tutkuyu boğuyor.
intimacy, tutkuyu beyazperdeye aktarmakta paris'te son tango'nun yanına adını yazdırmayı hak eden yegane film. ve orson welles'in, sorduğu en büyük soruyu, iki saatlik sinema festivalinin izleyiciyi ulaştırdığı cevabın içine saklayan başyapıtı citizen kane'e çekingen bir selam gönderiyor.
Etiketler:
bilgi,
erotizm,
intimacy,
kadın-erkek ilişkileri,
patrice chéreau,
sinema
17 Haziran 2011 Cuma
"FUHUŞ NORMAL BİR MESLEK DEĞİL"
fuhuş, kafamı meşgul eden ve basit bir iki cümleyle kestirip atabileceğim bir yargıya varamadığım bir konu olduğu için jungle world dergisinin "meta ve olmak. fuhuş, taşıyıcı annelik ve bölünmüş insan" adlı kitabın yazarı kajsa ekis ekman'la yaptığı röportaj ilgimi çekti. sizin de ilginizi çekeceğini umarak türkçe'ye çevirdim...
fuhuşun yasallaştırılması, solda çoğunlukla fahişelerin sosyal güvenliği, sendikal örgütlenmesi ve kendi kaderini tayin hakkıyla birlikte anılıyor. sizce bunda yanlış olan nedir?
fuhuş, biri isteyen, diğeriyse istemeyen iki kişinin seks yapması anlamına geliyor. bu zeminde bütün toplumsal eşitsizlikler bir büyütecin altındaymışçasına görünüyor. avrupa'daki durumu örnek verelim: bir yanda işi ve sabit bir geliri, evi ve çoğunlukla ailesi olan avrupalı erkekler var, diğer yanda yoksul ülkelerden gelen, zor koşullarda yaşayan, çoğu onlu yaşlarında genç kadınlar. erkekler, bu kadınların seksten zevk alıp almadıklarıyla ilgilenmiyor. onları kendi gereksinimlerini karşılamanın bir aracı olarak görüyor. gerçek, milyonlarca erkeğin kendileriyle birlikte olmak istemeyen kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği. sol değerleri istediğimiz kadar eğip bükelim, bu olguyu görmezden gelemeyiz.
erkekler de fahişelik yapıyor ama...
evet, ama bu istisna. aynı "halinden memnun orospu" ve "seks işçiliği yapan üniversite öğrencisi genç kadın" gibi. postmodern çağda istisnalar sıklıkla olağan durumun kendisiymiş gibi kabul ediliyor. bense normaliteye yoğunlaşmayı tercih ediyorum. ve bu normalite, yalnızca neredeyse hep erkeklerin seks için para ödeyip kadınların da para almasını değil, fahişelerin tamamına yakınının fuhuşu bırakmak istemelerini de içeriyor. birkaç yıl önce melissa farley ve diğerlerinin gerçekleştirdiği, konu hakkında şimdiye kadar yapılan en büyük uluslararası alan araştırması bunu gösteriyor.
az önce "seks işçiliği" terimini kullandınız. neden bu terimi reddediyorsunuz?
günümüzde neoliberal sağcılar ve postmodern solcular arasında uğursuz bir ittifak var. "seks işçiliği" terimi bu ittifakın bir sonucu. ve fuhuşun ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği iktidar ve sömürü ilişkilerini, acıyı ve şiddeti gizlemeye yarıyor. sağ bu şekilde siyasetini sürdürebiliyor ve solun eline bu siyasete karşı hiçbir şey yapmamak için bir bahane geçmiş oluyor. özellikle queer hareketinde fahişe cinsel özgürleşmenin, sınır ötesine geçmenin sembolüne, flört edilecek bir mücevhere dönüştürülüyor. ama fetişleştirme dayanışmanın karşıtı. "seks işçiliği" teriminin seks endüstrisinin büyüdüğü ve kurumsallaştığı bir çağda prezentabl hale gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. bununla amaçlanan fuhuşu modern ve özgür iradeyle seçilmiş bir şey olarak pazarlamak ve meşrulaştırmak.
kitabınızın daha giriş bölümünde alman fuhuş yasasını eleştiriyorsunuz. isveç'teki yasal durum nasıl?
isveç'te 1999'dan bu yana cinsel hizmetlerin satın alınması yasak, satılmasıysa değil. yani fahişelerin cezalandırılması mümkün değil, yalnızca müşterileri cezalandırılabilir. yasa, insanların dikkatini nihayet fuhuştan sorumlu olanlara, yani erkeklere çekiyor. norveç ve izlanda'da da benzer yasalar var ve fransa da benzer bir yasayı yürürlüğe koymaya hazırlanıyor.
isveç'teki yasa değişikliğinin kovuşturmayı müşterilere yöneltmesinin dışında elle tutulabilir bir etkisi oldu mu?
son on yılda isveç'te müşterilerin sayısında neredeyse yarı yarıya azalma oldu. fuhuşta kayda değer bir gerileme var. örneğin isveç'in iki katı kadar nüfusu olan hollanda'da on kat fazla fahişe var.
fakat fuhuş karşıtları bile yasallaşmanın fahişelerin çalışma koşullarını iyileştireceğini öne sürüyor. bu argüman sizi neden ikna etmiyor?
yanlış olduğu için. alman hükümeti 2007'de fuhuşun yasallaşmasının sonuçlarını değerlendiren bir araştırma yaptırdığında, umut edilen iyileşmelerden hiçbirinin hayata geçmediği ortaya çıktı. araştırmaya katılan fahişelerin yüzde birinden azı yasal bir iş ilişkisine sahipti ve ancak yüzde beşi kontratlı çalışmayı arzuluyordu. çoğunluk, mümkün olan en kısa zamanda fuhuşu bırakmak istiyordu.
bu yasaya karşı bir argüman değil ama. çeşitli sivil toplum kuruluşları, çalışma hukukunun çerçeve koşullarında, bir iyileşme için zorunlu olan değişikliklere gidilmediğini vurguladılar.
fahişelerin haklarını savunan lobi gruplarının durumu biraz karışık. yanlış anlaşılmak istemem; bütün insanların haklarını savunan inisiyatiflere ihtiyacı vardır. ama temsil hakkını iddia edenlerin kimler olduğunu incelemekte fayda var. bu amaçla birçok avrupa ülkesini ziyaret ettim. genel olarak iki tip kuruluşla karşı karşıyayız. öncelikle fahişeler için seksiyonlar açan büyük sendikalar. bu, genelde bolca şatafatla, büyük konferanslarla ve rengarenk broşürlerle yapılıyor. sonrasında boşuna insanların üye olması bekleniyor. bir verdi [almanya'nın ve dünyanın en çok üyeye sahip olan ikinci sendikası] temsilcisi, bana "birkaç" fahişe üyelerinin olduğunu anlattı. ispanya'daki ccoo'da bir kişi bile yok. iş yerinde yürütülen mücadelelere dair de bilinen bir şey yok.
bunun haricinde, fahişelerin yanında sosyal hizmet uzmanlarının, siyasetçilerin ve iş adamlarının da aktif olduğu çeşitli lobi grupları var. hatta "international union of sex workers"ta söz sahibi olan bir de pezevenk var. vitrinde tutulsalar da fahişeler genelde azınlıktalar. bu grupların pek azının fuhuştan çıkar sağlayanlara karşı bir şeyler yapması dikkat çekici. daha çok kamuoyunu fuhuşun da herhangi bir işten farkı olmadığına ikna etmeye uğraşıyorlar.
peki fuhuş neden normal bir meslek değil?
fuhuş diğerlerinden farkı olmayan normal bir meslek değil. 2004 yılında abd'de yapılan bir araştırmaya göre fahişelerin bir cinayete kurban gitme ihtimali normal kadınların 18 katı. bu, fuhuşun yasal olduğu ülkelerde de geçerli. polisler, tehlikelere karşı silahlarla ve kurşun geçirmez yeleklerle donatılıyor. fahişelere ne veriliyor? hangi "normal" işte böyle bir duruma müsamaha gösterilir?
özellikle fuhuş ve göçmenlik konularında yazan laura maria agustin, seks işçiliği hakkında hiçbir fikrinizin olmadığını öne sürdü.
kitabımın, agustin'in ve fuhuşu güzel bir şeymiş gibi göstermekten geçinen diğerlerinin hoşuna gitmemesi beni şaşırtmadı. agustin aşırı ileri gidiyor. insan kaçakçılarının kurbanlarını "göçmen seks işçileri" olarak adlandırıyor ve "kozmopolit özneler" olarak sunuyor. kitabını okurken gerçek anlamda midem bulanmıştı.
"kurban" sözcüğüyle bir sorununuz yok mu?
kurbanın ortadan kaldırılması çağımızın ilginç bir fenomeni. bütün insanlar başlarına gelen, dolayısıyla hayatlarında iyi olmayan her şeyden sorumlu tutuluyor. insanların "kurban" olmaya hakları yok, çünkü "özne"ler. ama "kurban"ın karşıtı "özne" değil "fail". ve zaten amaçlanan da "fail" kategorisinin ortadan kaldırılması. "kurban" yoksa "fail" de yoktur.
isveç'te otonom solda aktifsiniz. otonomcuların bir sorunun çözümü için devleti adres göstermeleri alışılmışın dışında bir tavır.
olabilir. ama otonomcuların, insan bedeninin metalaştırıldığı, devletinse bu işten vergi geliri elde ederek pezevenkleştirildiği kapitalist bir sistemi desteklemeleri de alışılmışın dışında bir tavır. tabii ki yasalar sorunu çözmekten uzak. bunun için, hem fahişeler, hem de müşterileri için terapi olanaklarından alternatif yaşam ve çalışma koşullarına toplumsal önlemler gerekiyor. yine de başlangıçta yasalar, yeni bir bakış açısını vurgulayarak asıl ihtiyacımız olan toplumsal dönüşüme katkıda bulunabilir.
peki bu durumda solun rolü ne olmalı?
kendimize, konu cinsellik olduğunda hayallerimizin ne olduğunu sormalıyız. en iyi ve radikal önerimiz, içinde "iş tutma kutuları"nın olduğu, çevresi çitlerle çevrili park yerleriyse geleceğimiz karanlık demektir. ben, ticaretten kurtarılmış, katılan herkesin zevk aldığı bir cinsellik hayal ediyorum.
fuhuşun yasallaştırılması, solda çoğunlukla fahişelerin sosyal güvenliği, sendikal örgütlenmesi ve kendi kaderini tayin hakkıyla birlikte anılıyor. sizce bunda yanlış olan nedir?
fuhuş, biri isteyen, diğeriyse istemeyen iki kişinin seks yapması anlamına geliyor. bu zeminde bütün toplumsal eşitsizlikler bir büyütecin altındaymışçasına görünüyor. avrupa'daki durumu örnek verelim: bir yanda işi ve sabit bir geliri, evi ve çoğunlukla ailesi olan avrupalı erkekler var, diğer yanda yoksul ülkelerden gelen, zor koşullarda yaşayan, çoğu onlu yaşlarında genç kadınlar. erkekler, bu kadınların seksten zevk alıp almadıklarıyla ilgilenmiyor. onları kendi gereksinimlerini karşılamanın bir aracı olarak görüyor. gerçek, milyonlarca erkeğin kendileriyle birlikte olmak istemeyen kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği. sol değerleri istediğimiz kadar eğip bükelim, bu olguyu görmezden gelemeyiz.
erkekler de fahişelik yapıyor ama...
evet, ama bu istisna. aynı "halinden memnun orospu" ve "seks işçiliği yapan üniversite öğrencisi genç kadın" gibi. postmodern çağda istisnalar sıklıkla olağan durumun kendisiymiş gibi kabul ediliyor. bense normaliteye yoğunlaşmayı tercih ediyorum. ve bu normalite, yalnızca neredeyse hep erkeklerin seks için para ödeyip kadınların da para almasını değil, fahişelerin tamamına yakınının fuhuşu bırakmak istemelerini de içeriyor. birkaç yıl önce melissa farley ve diğerlerinin gerçekleştirdiği, konu hakkında şimdiye kadar yapılan en büyük uluslararası alan araştırması bunu gösteriyor.
az önce "seks işçiliği" terimini kullandınız. neden bu terimi reddediyorsunuz?
günümüzde neoliberal sağcılar ve postmodern solcular arasında uğursuz bir ittifak var. "seks işçiliği" terimi bu ittifakın bir sonucu. ve fuhuşun ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği iktidar ve sömürü ilişkilerini, acıyı ve şiddeti gizlemeye yarıyor. sağ bu şekilde siyasetini sürdürebiliyor ve solun eline bu siyasete karşı hiçbir şey yapmamak için bir bahane geçmiş oluyor. özellikle queer hareketinde fahişe cinsel özgürleşmenin, sınır ötesine geçmenin sembolüne, flört edilecek bir mücevhere dönüştürülüyor. ama fetişleştirme dayanışmanın karşıtı. "seks işçiliği" teriminin seks endüstrisinin büyüdüğü ve kurumsallaştığı bir çağda prezentabl hale gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. bununla amaçlanan fuhuşu modern ve özgür iradeyle seçilmiş bir şey olarak pazarlamak ve meşrulaştırmak.
kitabınızın daha giriş bölümünde alman fuhuş yasasını eleştiriyorsunuz. isveç'teki yasal durum nasıl?
isveç'te 1999'dan bu yana cinsel hizmetlerin satın alınması yasak, satılmasıysa değil. yani fahişelerin cezalandırılması mümkün değil, yalnızca müşterileri cezalandırılabilir. yasa, insanların dikkatini nihayet fuhuştan sorumlu olanlara, yani erkeklere çekiyor. norveç ve izlanda'da da benzer yasalar var ve fransa da benzer bir yasayı yürürlüğe koymaya hazırlanıyor.
isveç'teki yasa değişikliğinin kovuşturmayı müşterilere yöneltmesinin dışında elle tutulabilir bir etkisi oldu mu?
son on yılda isveç'te müşterilerin sayısında neredeyse yarı yarıya azalma oldu. fuhuşta kayda değer bir gerileme var. örneğin isveç'in iki katı kadar nüfusu olan hollanda'da on kat fazla fahişe var.
fakat fuhuş karşıtları bile yasallaşmanın fahişelerin çalışma koşullarını iyileştireceğini öne sürüyor. bu argüman sizi neden ikna etmiyor?
yanlış olduğu için. alman hükümeti 2007'de fuhuşun yasallaşmasının sonuçlarını değerlendiren bir araştırma yaptırdığında, umut edilen iyileşmelerden hiçbirinin hayata geçmediği ortaya çıktı. araştırmaya katılan fahişelerin yüzde birinden azı yasal bir iş ilişkisine sahipti ve ancak yüzde beşi kontratlı çalışmayı arzuluyordu. çoğunluk, mümkün olan en kısa zamanda fuhuşu bırakmak istiyordu.
bu yasaya karşı bir argüman değil ama. çeşitli sivil toplum kuruluşları, çalışma hukukunun çerçeve koşullarında, bir iyileşme için zorunlu olan değişikliklere gidilmediğini vurguladılar.
fahişelerin haklarını savunan lobi gruplarının durumu biraz karışık. yanlış anlaşılmak istemem; bütün insanların haklarını savunan inisiyatiflere ihtiyacı vardır. ama temsil hakkını iddia edenlerin kimler olduğunu incelemekte fayda var. bu amaçla birçok avrupa ülkesini ziyaret ettim. genel olarak iki tip kuruluşla karşı karşıyayız. öncelikle fahişeler için seksiyonlar açan büyük sendikalar. bu, genelde bolca şatafatla, büyük konferanslarla ve rengarenk broşürlerle yapılıyor. sonrasında boşuna insanların üye olması bekleniyor. bir verdi [almanya'nın ve dünyanın en çok üyeye sahip olan ikinci sendikası] temsilcisi, bana "birkaç" fahişe üyelerinin olduğunu anlattı. ispanya'daki ccoo'da bir kişi bile yok. iş yerinde yürütülen mücadelelere dair de bilinen bir şey yok.
bunun haricinde, fahişelerin yanında sosyal hizmet uzmanlarının, siyasetçilerin ve iş adamlarının da aktif olduğu çeşitli lobi grupları var. hatta "international union of sex workers"ta söz sahibi olan bir de pezevenk var. vitrinde tutulsalar da fahişeler genelde azınlıktalar. bu grupların pek azının fuhuştan çıkar sağlayanlara karşı bir şeyler yapması dikkat çekici. daha çok kamuoyunu fuhuşun da herhangi bir işten farkı olmadığına ikna etmeye uğraşıyorlar.
peki fuhuş neden normal bir meslek değil?
fuhuş diğerlerinden farkı olmayan normal bir meslek değil. 2004 yılında abd'de yapılan bir araştırmaya göre fahişelerin bir cinayete kurban gitme ihtimali normal kadınların 18 katı. bu, fuhuşun yasal olduğu ülkelerde de geçerli. polisler, tehlikelere karşı silahlarla ve kurşun geçirmez yeleklerle donatılıyor. fahişelere ne veriliyor? hangi "normal" işte böyle bir duruma müsamaha gösterilir?
özellikle fuhuş ve göçmenlik konularında yazan laura maria agustin, seks işçiliği hakkında hiçbir fikrinizin olmadığını öne sürdü.
kitabımın, agustin'in ve fuhuşu güzel bir şeymiş gibi göstermekten geçinen diğerlerinin hoşuna gitmemesi beni şaşırtmadı. agustin aşırı ileri gidiyor. insan kaçakçılarının kurbanlarını "göçmen seks işçileri" olarak adlandırıyor ve "kozmopolit özneler" olarak sunuyor. kitabını okurken gerçek anlamda midem bulanmıştı.
"kurban" sözcüğüyle bir sorununuz yok mu?
kurbanın ortadan kaldırılması çağımızın ilginç bir fenomeni. bütün insanlar başlarına gelen, dolayısıyla hayatlarında iyi olmayan her şeyden sorumlu tutuluyor. insanların "kurban" olmaya hakları yok, çünkü "özne"ler. ama "kurban"ın karşıtı "özne" değil "fail". ve zaten amaçlanan da "fail" kategorisinin ortadan kaldırılması. "kurban" yoksa "fail" de yoktur.
isveç'te otonom solda aktifsiniz. otonomcuların bir sorunun çözümü için devleti adres göstermeleri alışılmışın dışında bir tavır.
olabilir. ama otonomcuların, insan bedeninin metalaştırıldığı, devletinse bu işten vergi geliri elde ederek pezevenkleştirildiği kapitalist bir sistemi desteklemeleri de alışılmışın dışında bir tavır. tabii ki yasalar sorunu çözmekten uzak. bunun için, hem fahişeler, hem de müşterileri için terapi olanaklarından alternatif yaşam ve çalışma koşullarına toplumsal önlemler gerekiyor. yine de başlangıçta yasalar, yeni bir bakış açısını vurgulayarak asıl ihtiyacımız olan toplumsal dönüşüme katkıda bulunabilir.
peki bu durumda solun rolü ne olmalı?
kendimize, konu cinsellik olduğunda hayallerimizin ne olduğunu sormalıyız. en iyi ve radikal önerimiz, içinde "iş tutma kutuları"nın olduğu, çevresi çitlerle çevrili park yerleriyse geleceğimiz karanlık demektir. ben, ticaretten kurtarılmış, katılan herkesin zevk aldığı bir cinsellik hayal ediyorum.
Etiketler:
alıntı,
cinsiyetçilik,
fuhuş,
kadın-erkek ilişkileri,
kajsa ekis ekman
8 Mart 2011 Salı
HELGA "TÜRK ERKEKLERİNE BAYILIYORUM" DEDİ
türkiye'nin doğu komşularını ezberlemenin çok daha kolay olduğu o günlerde - ben, ilkokul öğrencisi, öğretmenimin adaletsizliği ve sadistliği dışında isyan edecek pek az şey tanırken - "rus kadınları" efsanesi daha türkiye'yi sarmamıştı. hem zaten "ille de 'komünist'le sevişeceğim" diyen adama bir garip bakılırdı. sonra dünya da, okulda türkiye'nin doğu komşularının iran ve sovyetler birliği olduğunu öğrenen kafalar da bayağı bir karıştı. ama o koca karışıklık vuku bulmadan önce - yaşım tutmadığından ben dışarıda kalsam da - "biz" rus değil, alman kadınlara hastaydık. ve gazetelerimiz hergün onların da bize hasta olduğunu anlatırdı: "helga 'türk erkeklerine bayılıyorum' dedi"...
sonradan teoriyle praksis arasındaki o gerilimli alana doğruluğundan son derece emin olduğum sayısız teoriyi kurban ederken hissettiklerimi, türkiye'de o yıllarda eminim milyonlarca genç erkek de hissedebilirdi. zira o hayal ettiğimiz ilgiyi "helga" bize hiç ama hiç göstermedi. (ama tanıdığım solcuların çoğunluğunun teorilerini asla sorgulamamak adına "kusursuz teori"nin kusurlu hayata geçirilişini mahkum etmesi gibi o gençler de - ne yazık ki - sorunu hep kendi beceriksizliklerinde aradılar...) bize, esmer ve kıllı "türk erkekleri"ne, göstermek için açtığını sandığımız memelerini, yeniden giysilerin altına gömüp, "hans"ın yanına döndü "helga"... "biz" yine yalnızdık, ama yalnızlıktan çok daha acısı yine becerememiş, makus talihimizi değiştirememiş olmaktı...
alman kadınların türk erkeklere bayıldığı hurafesi nereden çıkmıştı? (yazıya resim ararken farkettim ki, ucuz gazeteler "helga"yı çoktan işten çıkarmakla kalmamış, yerine genç rus bir kız almışlar...) bu, bir tarih makalesi değil, bilimsellik iddiasının mahallesinden bile geçmeyen bir blog yazısı, dolayısıyla hiç sıkılıp utanmadan - kendim de sınamadığım - bir iddia ortaya atacağım: muhtemelen almanya'ya gelen ilk "gastarbeiter" jenerasyonu, türkiye'de bugünkünden çok daha katı bir tabu olan cinsellikle tanıştı. hayır, kimsenin pek öyle "türk erkeği" aradığı falan yoktu, ama sevdiğini çeşme başında görmek için yanıp tutuşan adam, ilk defa öpüştüğünde başından geçenin normal olduğuna inanamadı. kesin "orospu"ydu bu "helga", yoksa neden öpsündü. ama her önüne çıkanı öpecek kadar da "orospu" olamayacağına göre, kesin bizimkine hastaydı. (parmaklarım, klavyenin üstünde başka yönlere çekiyor, sömürgelerdeki yerli halkların cinsel gücü, sapkınlığı hakkındaki efsaneleri yazmak istiyor, ama yok, bu öyle bir yazı değil...)
ve "gastarbeiter" memlekete döndü... bilmiyorum artık, yıllık izinde mi, yoksa temelli döndüğünde mi anlattı, ama şöyle dedi: "ben 'helga'yı siktim..." ve devam etti: "o, benim kara saçlarıma, kıllı bedenime hayrandı..." ve toplumların yaşantısı, sıradan insanların yaşantısına inanılmaz biçimde benzediğinden, yalanı "gastarbeiter"i mahkum etti. yalan yalanı doğurdu, yıllar yılları izledi, kimse "biz size on yıllardır yalan söylüyoruz" demedi, diyemedi.
ta ki "gastarbeiter"ler "migrant"laşıp kök salana ve bir doğrucu salak (ki bu pek çok durumda olduğu gibi yine ben oluyorum) arkadaşlarını hayal kırıklığına uğratana dek...
"helga", "türk erkekleri"ne hasta olmuyor, hiçbir zaman da olmadı... "helga"da "türk erkeği"nin uyandırdığı tek hastalık hali, "üstün ırk"ın "medenileşmemiş sefiller" karşısında hissettiği mide bulantısı oldu. o rus kız da size hasta olmuyor, haberiniz olsun istedim...
22 Şubat 2011 Salı
HIRSIZIN HİÇ SUÇU YOK!
embesiller tarafından yine embesiller için - işaret parmağı her daim azarlamak için yukarıda - didaktik komedi üreten levent kırcagiller'in "türkiye, komedyenler için çarpıklıklarıyla bir cennet, biz insanları en çok toplumsal çarpıklıkları vurgulayarak güldürüyoruz." açıklamalarına karşıt bir de cem yılmaz'ın "her şey güllük gülistanlık olsun, bakın ben sizi güldürecek ne çok şey buluyorum"u vardır. (levent kırca'dan cem yılmaz'a komedide yaşanan dönüşüm, kuşkusuz toplumda yaşanan dönüşümün bir sonucu, daha doğrusu bir parçası. olur da zaman, mekan ve ruh halim izin verirse ilerde bu konuda da birkaç kelime etmek isterim.) güneşli pazartesiler'de yazdıklarım kuşkusuz komedi değil, insanları güldürme konusunda özel bir iddiam da yok. ilgimi çeken, çoğunlukla da beni öfkelendiren konular hakkında sözümü söylüyorum.
daha önce de muhafazakar ahlak üstüne bir-iki kelime karalamış, bir defasında "muhafazakar ahlak ikiyüzlüdür [...] kendi davranışını gözden geçirmek, hayatını daha 'iyi' yaşamak değil, başkalarını baskı altına almak, onların üzerinde iktidar kurmaktır varoluş nedeni." demiş, bir diğer yazıda elimden geldiğince ironik bir dille muhafazakar ahlakın (ya da ideolojinin) ezen-ezilen, fail-kurban ilişkilerini ters çevirme eğilimini ortaya koymaya çalışmıştım. insanın söylediği söze, oluşturduğu teoriye günlük hayattan kanıtlar toplaması, normal koşullar altında - en azından bilimsel açıdan - olumlu bir durum. ama örneğin "faşizm geliyor, kapıya dayandı" teorisini ortaya atan bir insanın hayatın içinde savını destekleyen kanıtlarla karşılaştığında sevinç duyması olsa olsa hastalıklı bir ruh haliyle açıklanabilir. bütün gözeneklerimden ruh sağlığı fışkırmasa da, çok şükür "hepimiz yakında öleceğiz demiştim, bakın ölüyoruz"u gözlerimde haklılığın verdiği gurur ve sevinç parıltısıyla ve yüzümde bir gülümsemeyle söyleyebilecek kadar tırlatmadım.
uzun sözün kısası, muhafazakar ahlak konusunda söylediklerime dair bir örnekle karşınızdayım. ama - cem yılmaz gibi - "siktirin gidin hayatımdan, ben sinema ve edebiyat hakkında da yazarım, size ihtiyacım yok" demeden edemeyeceğim...
mardin'de 25'iyetişkin 26 erkek tarafından 7 ay boyunca tecavüz edilen 12 yaşındaki n.ç.'nin hikayesini hepiniz duymuşsunuzdur sanırım. (bundan sonra n.ç. yerine "nilüfer" diyeceğim, ki bir üçüncü sayfa haberi karakterinden değil, gerçek bir insandan sözettiğimizi unutmayalım.) 2002 yılında ortaya çıkan olayın mahkemesi, 8 yıl sonra, geçtiğimiz ekim ayında sonuçlanmış, 26 tecavüzcünün tamamı, mümkün olan en hafif cezalara çarptırılmışlardı: 18 yaşın altındaki bir sanık 3 yıl 2 aya, "eylemi teşebbüs aşamasında kalan" bir diğeri 1 yıl 4 aya mahkum edilirken, geri kalan tüm tecavüzcüler 5'er yılla cezalandırıldı. "bu kadar da olmaz" mı diyorsunuz? durun, daha yeni başladık: sanıklardan hiçbiri yukarıda yazan cezaları yatmayacak, çünkü mahkeme tüm bu cezalarda "iyi hal" indirimine gitmeye karar vermiş. nilüfer'e tecavüz eden erkeklerden en yüksek cezayı alan bu durumda 4 yıl 10 aya çarptırılmış oluyor.
mahkemenin, "iyi hal" gerekçesini aynen aktarıyorum:
"n.ç.’nin mağduresi olduğu olayların ahlaki radaetinin (kötülüğünün) farkında olduğu, bu olaylara ruhsal yönden karşı koymaya muktedir olduğu halde kendi iradesiyle para kazanmak amacıyla sanıklar t. ve e. ile irtibata geçtiği veya bunlarla irtibata geçen diğer sanıklarla ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır. adli tıp’ın tespitine göre, mağdurenin olay tarihindeki gerçek yaşı 15’tir. sanıkların maddi veya manevi bir cebir kullandıklarına dair unsurun bulunmaması, mağdurenin yaşının da kanunun suç olarak kabul ettiği 15 sınırında olması nedeniyle, sanık t. ve e. dışındaki sanıklar için cezaların alt sınırdan tayin edilmesi gerektiği kanısına ulaşılmıştır.”"iyi hal" gerekçesini bildiğimiz türkçe'ye çevirirsek ortaya şu çıkıyor: 25'i yetişkin 26 erkek 12 yaşındaki nilüfer'e tecavüz etmemiş, nilüfer illa onlarla sevişmek istemiş, onlar da kıramamışlar. hem zaten "acıtmadan sikmişler". nilüfer'in yaşı 12 miydi, 15 mi, bilmiyorum. bilmek de istemiyorum, açıkçası umrumda değil.
devam ediyorum: nilüfer "olayın ahlaki radaetini müdrik"miş (türkçesi: "olayın ahlaki açıdan kötü olduğunun bilincinde"ymiş, bu vesileyle türkiye'de hukuk dilinin neden hala osmanlıca olduğunu "müdrik" oldum: dertlerini türkçe anlatmaya kalksalar, hukuka olmayan güvenimiz yerini mahkeme salonlarının tutuşturup, karşısına geçip, sigara yakıp yangını izlememize bırakacak. ve kimse bir an için olsun haklılığımızdan şüphe duyamayacak), peki yaşananların "ahlaki açıdan kötü" olduğunu nilüfer biliyordu da, 26 tecavüzcü bilmiyor muydu? diyelim ki, nilüfer epey bir "müdrik"ti, canı da acayip 26 kelli felli, götlü göbekli "amca"yla 7 ay boyunca anal seks yapmak istiyordu, peki hırsızın hiç mi suçu yok? nilüfer ya da başka bir çocuk "beni öldürün" dese öldürmek de mi mesele olmaktan çıkacak?
cezaları alt sınırdan verilmeyen ve "iyi hal"den indirilmeyen "t." ve "e."nin kadın olduklarını da atlamayalım. iyi olmayan halleri, "kendi yaşadıkları iffetsiz hayatı 13 yaşında bir çocuğa da yaşatmak şeklinde gözüken olumsuz tutum ve davranışları"ymış. bir çocuğu, yetişkin erkeklere pazarlamak iyi bir hal değil kuşkusuz ve bunu yapanların kadın olması da işlenen suçu hafifletmiyor. ama "t." ve "e."nin yaşadıkları hayat "iffetsiz"ken, 26 erkeğin halinin "iyi" olmasına ne demeli? orhan çeker'in "tecavüzde kadının da suçu var"ını "tecavüzün tek suçlusu kadın" olarak okumamız gerektiğini daha açık gösterecek bir örnek var mı? yukarıda ne demiştik: hırsızın hiç mi suçu yok? yok, hırsızın hiç suçu yok. konu tecavüzse bütün suç ev sahibindedir. erkek tecavüz eder, kendine tecavüz ettirmemek kadının görevidir. o yüzden nilüfer'i pazarlayan iki kadın "iffetsiz" ve 9'ar yıl yatacak, tecavüz eden 26 erkekten hiç biriyse, "iffetsiz" kadınlarla yatmak gibi "erkek" olmanın gereğini yerine getirmek dışında bir şey yapmadıklarından alt sınırdan ceza alıp, "iyi hal" indiriminden yararlanarak en fazla 4 yıl 10 ay yattıktan sonra hapisten çıkacak. tek eksik nilüfer'e de bir 9 yıl ya da 19 yıl verilmesi: utanmamış mı "iffetsiz iffetsiz" kendinden kaç yaş büyük erkeklerle cinsel ilişkiye girmeye? bir de "hak yolu" dururken "bok yolu"? hem de bunu 12 yaşında yapıp çocuklarımıza da kötü örnek olacak, yok öyle yağma...
bu mesele, hiçbir zaman nilüfer, onu pazarlayan 2 kadın ve 26 tecavüzcüsü arasında değildi zaten. ikisi tutup, yirmi altısı tecavüz ederken, "hani bana, hani bana" diyen milyonlar hep ama hep oyunun bir parçasıydı. mahkemenin gerekçeli kararı, malumu ilamdan öte bir anlam ifade etmiyor. nilüfer'e tecavüz eden 26 kişi değil, mahkemeleri, yasaları, kültürü, ahlakı, aile yapısı, devleti ve daha aklıma gelmeyen binbir kurumu ve özelliğiyle bütün bir toplumdur. buyrun marilyn french'in tecavüzü münferit bir olay olmaktan çıkarıp, bir olgu, erkeğin kadının üstünde erk uygulamasını sistematik olarak yeniden üreten toplumsal bir iktidar ilişkisi olarak tanımlayan sözlerini yeniden tartışalım: "erkekler [...] gözleriyle, yasalarıyla, kodlarıyla bize tecavüz eder."
Etiketler:
feminizm,
kadın-erkek ilişkileri,
mardin,
muhafazakarlık,
n.ç.,
orhan çeker,
pedofili,
tecavüz,
türkiye,
yazmak
17 Şubat 2011 Perşembe
İTİRAF EDİYORUZ!
![]() |
| gerçek aydın |
basına ve kamuoyuna duyurumuzdur;
belki de bu sözlerimizin artık bir anlamı yok, belki de bu itirafı yıllar, asırlar önce yapmalıydık. ama olanla ölene çare yoktur demiş atalarımız; yaşanmışı değiştirme şansımız olmadığına göre, doğru olanı - geç de olsa - bugün söylemekten başka ne gelir elden...
selçuk üniversitesi ilahiyat profesörü orhan çeker'in sözlerinde sonra bize suçumuzu itiraf etmekten başka yapacak bir şey kalmadı zaten. foyamız ortaya çıktı, gerçek yüzümüzü dünya alem gördü.
"sorunun odağında kim var? kadın var. kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır.
tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir. bu konuda suçu işleyenleri savunduğum anlaşılmasın. elbette işlenen suç son derece iğrençtir.
lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür. kadının da suçu gözardı edilirse meseleyi çözümde yanlış adım atmış oluruz. bu olayda her iki taraf da suçludur" demişti çeker.
gerçek bir aydın olarak toplumu yaşamın tüm karmaşıklığı karşısında aydınlatmak, karanlıkta kalan gerçekleri açığa çıkarmak görevini layıkıyla yerine getiren sayın profesörün sözleri kuşkuya yer bırakmayacak derecede haklıdır. haklıdır haklı olmasına da, eksiktir de aynı zamanda. işte bu nedenden asırlardır, hain planlarımız doğrultusunda bilinçlerini bulandırdığımız insanların kafalarında kuşkunun zerresi kalmayacak biçimde gerçeği tüm çıplaklığıyla açıklamaya karar verdik.
biz - sizin bildiğiniz adımızla - tüm ezilenleriz. asırlardır toplumu zehirleyerek, insanların beynini yıkayıp yanımıza çekerek inandırdık sizleri ezildiğimize. milyonlarca insan canını verdi uğrumuza, oysa biz onların aptallığına bakıp eğlendik.
biz kadınlarız. biz dekolteyle, mini etekle tahrik etmeseydik kimse bize tecavüz etmezdi. bize haddimizi bildiren gerçek erkeklere, ama en çok da sikilmeye doyamadığımızdan tecavüzün hoşumuza gittiğini sizlerden gizledik.
biz ermenileriz. biz sizi arkadan vurmasaydık, hain olmasaydık, ölmezdik kuşkusuz. yıllarca kendini beğenmiş sözde entellektüellerinizi ve aranızdaki vicdan sahibi salakları kandırıp haksızlığa uğradığımıza, katledildiğimize inandırdık. biz türk köylerini basıp kanınızı bozmak için kadınlara tecavüz etmesek, soyunuzu kurutmak için çocuklarınızı kesmesek, siz de bizi sürgüne göndermek zorunda kalmazdınız. ama bir bakıma iyi de oldu, başka türlü soykırım yalanını tüm dünyaya nasıl yuttururduk?
biz kürtleriz. ermenilerle ve emperyalistlerle beraber türkiye'nin kuyusunu kazmak için elimizden geleni ardımıza koymadık. koksak da ve kuyruğumuz da olsa, kimse bize ayrımcılık yapmazdı kuşkusuz, eğer türk'ün yurdunda türk olmayanın ancak hizmetkar olabileceğini kabullenseydik, biz kalleşlik edip haddimizden fazlasını istemeseydik.
biz işçiler, işsizler, tüm yoksullarız. aptal ve tembel olmasaydık, yoksul olmazdık elbet. "hakkımızı arıyoruz" diyerek çalışan ve üreten zeki insanların mallarına göz diktik. yeri geldi grev yaptık, yediğimiz kaba pisledik. yeri geldi isyanlar, ayaklanmalar çıkardık, insanların canına kastettik. ve siz aptallar peşimize takıldınız, zekanızı, birikiminizi, çalışkanlığınızı bizim için harcadınız. bazılarınız büyük adam olabilirdi, sürgünlerde, hapislerde süründünüz, darağacına gittiniz. bu kadar büyük salaklığa biz de ne diyeceğimizi şaşırdık.
biz yahudileriz. dünyayı ele geçirmek için planlar yaptık ve çoğunlukla başarılı da olduk. gizli teşkilatlar kurduk, birbirimizi kayırdık. çalışmadan, çalışkan halkların emeğini sömürerek hepimiz zengin olduk. yarattığımız sis perdesinin ardını görebilen az sayıda insanı antisemitist olmakla damgaladık, siz salaklar onlara değil, bize inandınız. dünya üzerindeki egemenliğimizi ebedi kıldınız. gaz odaları, pogromlar bizim yaptıklarımızın yanında şaka kalır, çok daha fazlasını haketmiştik, yapamadınız.
biz eşcinselleriz. ırkınızı yumuşattık, çocuklarınıza kötü örnek olup toplumlarınızın ahlakını bozduk. biliyoruz, her şey yatak odamızda kalsaydı, yine bir şey demezdiniz, ama biz en büyük zevki kıvırta kıvırta yürüyerek eşcinselliğimizi sizin gözünüze sokmaktan aldık. hak yolu varken bok yolunu kullanmaktan bir kere zevk aldıysak, çocuklarınızın aklını karıştırıp kendimiz gibi eşcinsel yapmaktan, sağlıklı bir toplumun önüne geçmekten bin kere zevk aldık. bizden kurtulmak sizin için hayat memat meselesiyken, sizi çoktan öylesine yumuşatmayı başarmıştık ki, yalnızca birkaçımızı cezalandırmakla yetindiniz. çok teşekkür ederiz.
biz alevileriz. mum üfledik, karanlıkta bir yandan kendi karımızı kızımızı peşkeş çektik, diğer yandan başkasının namusuna göz diktik. ve islam'ı bozmaya ant içtik. çorum'da, maraş'ta son anda uyanmasaydınız, hedefimize ulaşacaktık da. artık bir dahaki sefere.
ne yazık ki yalanlarımızı yinelemeyeceğimize söz veremiyoruz. ne yapalım, biz böyleyiz. bir yandan kuyunuzu kazar, size ihanet eder, hakettiğimiz cezayı gördüğümüzdeyse aranızdaki salakları ezildiğimize ikna ederiz her seferinde. orhan çeker'in bize sunduğu bir an için olsun insan olma, çalışkan, mert, erkek, müslüman ve türk gibi davranma şansından yararlanalım dedik. kuşkusuz aranızda bize inanan salakların varlığı baki kalacak. onlara diyecek bir sözümüz yok. bu bir uyanma çağrısıdır: bize dediğiniz, yaptığınız her şeyde haklısınız ve biz aslında kat be kat fazlasını hakediyoruz.
9 Şubat 2011 Çarşamba
"BÜTÜN ERKEKLER TECAVÜZCÜDÜR!"
"bütün erkekler tecavüzcüdür!" amerikalı yazar marilyn french'in bu cümlesi, kaleminden çıktıktan sonra feminist hareketin genetik kodlarına işleyerek izler bırakan, "erkek dünya"ya oturaklı bir yumruk indiren radikal bir yergi. french'in sözlerinin radikalliği, ilk bakışta dünyanın yarısını karşısına alıyor, düşman ilan ediyor gibi durmasından değil, tecavüzü münferit bir olay olmaktan çıkarıp, bir olgu, erkeğin kadının üstünde erk uygulamasını sistematik olarak yeniden üreten toplumsal bir iktidar ilişkisi olarak tanımlamasında yatar. french, "erkekler [...] gözleriyle, yasalarıyla, kodlarıyla bize tecavüz eder" diyordu.
french, kadınların, evde, işte, okulda ayrımcılığa uğraması, iktidarın öznesi olmasına - "erkek"leşmediği sürece - izin verilmeyerek nesneleştirilmesi ve tecavüz birbirinden ayrı düşünülemez demek isterken; içinde bulunduğu bağlamdan koparılarak ünlenen sözleri, dünyanın en yanlış anlaşılan cümleleri arasında tepelere tırmanacaktı. yalnızca french'i ve hemen sonrasında bütün feministleri "erkek düşmanı" ilan edecek olan muhafazakar akıl değil, feminist hareketin sözde radikal kesimleri de "bütün erkekler tecavüzcüdür"ü içeriksiz bir savaş çığlığına dönüştürecekti.
söylemediği sözlerle, anlatmadığı hikayelerle ünlenen insanlar hep hüzünlendirmiştir beni. ama marilyn french'i anışım nedensiz değil. "bütün erkeklerin tecavüzcülüğü"nün hayaleti karşıma dikildi, french'i anmamazlık edemedim. muhafazakar akıl, french'in toplumsal bir yaratık olarak "tecavüzcü" olarak tanımladığı erkeği, biyolojik bir yaratık ("çüklü") olarak tecavüzcü ilan etti: akp milletvekillerinin hazırladığı bir yasa tasarısı, birden fazla defa tecavüz suçundan hüküm giyenlerin kimyasal olarak hadım edilmesini öngörüyor.
şeriatımtrak bir aristo mantığı haykırıyor meclis sıralarından: "siklerini keselim - taşaklarıyla beraber kökten; hadım edelim onları, erkekliklerini ellerinden alalım!" öyle ya, kolu olmayan çalamaz, penisi olmayan penetre edemez, eh artık moderneştik de, bastık mı ilacı, büzülüverir tecavüzcülerin testisleri... oysa erkeğin kadına penisi olduğu için değil, erkekegemen toplumsal iktidar ilişkileri onu, toplumsal erkeği, iktidarın öznesine, kadınıysa erkeğin iktidarının nesnesine dönüştürdüğü için tecavüz ettiğini görmez muhafazakar akıl. penis, tecavüzün hem aracı, hem öznesi, hem de gerekli ve yeterli önkoşuludur onun için.
düşünüşü, aslen nasıl tecavüzcüleştiğimize ayna tutar. "penisli olmak" üstünden tanımlanıyormuş gibi yapılan, ama hiçbir zaman iktidardan, sertlikten, güçten bağımsız olmayan, hep belirli davranış biçimlerini içeren "erkek", o kadar iktidarlıdır ki, tecavüz etmesinden doğal bir şey olamaz. ("iktidarsız" sözcüğünün erekte olamayan anlamına gelmesi bile ciltlerce yazının anlatamayacağını anlatmaya yeter ya, biz yine de devam edelim.) öyleyse yegane çözüm tecavüzcüyü "erkeklik"ten çıkarmak, hadım etmektir.
toplumsal olarak yaratılmış anlamlar, kendi yaratılışlarını, tarihselliklerini gizlemek için hep yaratılışlarının ötesine işaret ederler: türk ulusu, 19. yüzyılın sonlarında modern bir ulus projesi olarak icat edilmemiş, kurumsallaştırılmamıştır mesela, asena'yla beraber sığındığı vadiden fışkırıvermiştir dışarı; ya da - bizim tanıdığımız biçimi ve içeriğiyle - aşk, insanların yaratımı değildir, ebedi ve ezelidir. işte - yine bizim tanıdığımız biçimi ve içeriğiyle - erkek de (ve tabii ki kadın da), toplumsal olarak tanımlanmamıştır. o, kendi yaratılış mitolojisinde ebedi iktidar, ebedi tecavüzcüdür.
tecavüz, münferit bir olay değil, toplumsal bir olgu, bir ilişki, iktidar biçimidir. öznesi de, "penisi olan" değil, toplumsal iktidar olan erkektir. zorla girilen cinsel ilişki, her gün, her dakika kendini yeniden üreten tecavüzün bir biçimi, olsa olsa (sembolik) doruk noktasıdır. tecavüzsüz bir dünya için toplumsal birer yaratık olarak kadının ve erkeğin (en azından bugünkü anlamlarıyla) ölmeleri kaçınılmazdır. ben erkeklikten istifa ettim. size de tavsiye ederim. ve inanın penisiniz ve testisleriniz de ilk defa özgür olacaklar...
Etiketler:
feminizm,
kadın-erkek ilişkileri,
marilyn french,
tecavüz,
toplum
24 Kasım 2010 Çarşamba
KISA KISA - GARİP

* bu sabah yıllar önce ortadan kaybolan bir arkadaşımı rüyamda gördüm. nerede olduğunu, bunca yıl neler yaptığını sormak istedim, ama rüyada yapmak, söylemek istediğim şeyi bir türlü denk getirip yapamam, söyleyemem durumu tekerrür ettiğinden beceremedim. gerçek hayatta istanbul türkçesi konuşan arkadaşım, rüyamda orta anadolu türkçesi konuşuyordu. rüyayı görürken de bu garipliğin farkına vardığımı hatırlıyorum. ayrıca son gördüğümde olduğundan çok daha zayıftı ve yüzü de kendi yüzü değildi. ama yine de karşımdakinin kaybolan arkadaşım olduğunu biliyordum. bir insanın kimseye bir şey söylemeden ortadan kaybolması ne kadar garip bir durum. geride kalanlar için yaşadıkları sürece içlerini kemiren bir merak, yakalarını bırakmayan bir beklenti anlamına gelse de; her şeyi geride bırakıp, arkada bıraktıklarına bir daha dönüp bakmamacasına çekip gitme tasavvurunun bile kendine özgü bir çekiciliği var.
* amcam, yakın bir arkadaşının babasının "sigara almaya gidiyorum" diyerek evden çıktığını ve tam otuz yıl sonra, sigara almış bir şekilde yeni zelanda'dan döndüğünü anlatmıştı. üç çocukla birlikte ortada bıraktığı karısı, babasız büyüyen çocukları, kardeşleri, terkedilmelerine ve bunca yıl haber alamamalarına rağmen sıcak bir karşılama yemeği düzenlemişler. amcam yemekte arkadaşıyla sohbet ederken "konuştuğunuza göre yemeği bitirdiniz herhalde" diye tavır koyarak "sofra adabı" öğretmeye kalktığını anlatıyordu bu garip adamın.
* ibrahim tatlıses'in program yaptığı bir otelde sahneye çağırdığı on yaşındaki bir kız çocuğuna "küçük orospu" demesi, olay yerinde olan kültür bakanı ertuğrul günay'ın tepki göstermek yerine tatlıses'le kızın ailesini barıştırma yoluna gitmesi bütün gazetelerde, internet sitelerinde vs. haber oldu. o yüzden tatlıses'in sözlerinin üstünde durmak yerine, "kader"in ("kadın adayları destekleme ve eğitme derneği") olayın ardından gösterdiği tepkiye değineceğim. dernek, basın açıklamasında şu sözleri kullanmış: "argoda, 'para karşılığı seks işçiliği yapan' kadınları tanımlamak için kullanılan ve türkiye'de erkeklerin kadınları aşağılamak için hakaret amacıyla kullandıkları bu kelimenin hele de bir çocuğa karşı 'fütursuzca, şuursuzca, saygısızca' kullanılması büyük bir ayıp olmasının yanı sıra suçtur." on binlerce kadının para karşılığında erkeklerle seks yapmak zorunda kalmasının, meslekleri nedeniyle toplumdan dışlanmalarının, hakaretlere, tacizlere, tecavüzlere maruz kalmasının, damgalanmasının, kovuşturulmasının karşısında erkek egemen ve insanın kendisi de dahil her şeyi metalaştıran toplumla yüzleşmek, hesaplaşmak yerine, yalnızca "orospu" sözcüğünün "fütursuzca, şuursuzca, saygısızca" söz konusu mesleği icra etmeyen küçük bir kıza hitaben kullanılmasına tepki koyanlar, (ya farkında olmadan ya da bilerek ve isteyerek) erkek egemen ve "her koyunun kendi bacağından asıldığı" toplumun saflarında yerlerini alıyorlar. zira dertleri ne "para karşılığı seks işçiliği yapan" kadınların "kader"iyle (onlar zaten sadece milletvekilliğine aday olan kadınların "kader"i), ne de toplumun "orospu"luğa mahkum ettiği kadınların kendisini suçlu ilan edercesine sözcüğün hakaret olmasıyla. toplumun ışık görmeyen bodrum katına hapsedilen, itilen-kakılan, aşağılanan "orospu"lar dursunlar durdukları yerde, yeter ki "orospuluk" yapmayan küçük kıza layık görülmesin bu ünvan. feminizmi nerelerinden anlamışlarsa oralarına soksunlar bir zahmet!
* "kadınlar fuhuşa karşıdır!" ne zaman böyle düşünmeye başladım, nasıl bu sonuca vardım bilmiyorum. kendimi bildim bileli sahip olduğum bu önyargı kumdan bir kaleymiş. gerçeklerle karşılaştığımda çok çabuk yıkıldı ve şoku üstümden hala atabilmiş değilim. kadınların fuhuşa karşı olduğu kurgusu benim kafamda, öyle "genelevleri basalım, içerde kimi bulursak kafasını kıralım" tarzı ahlakçı bir tepkiyi değil, kadınların erkek egemen toplumda kendi ezilmelerinden yola çıkarak "orospu"ların yaşamlarını, "kader"lerini anlayabileceklerini imliyordu. oysa "genelevler olmasa bu erkekler yolda bize sarkıntılık eder" düşüncesi o kadar derine işlemiş ki, fuhuşun varlığı - fazla göz önünde olmaması kaydıyla - kadınların da büyük bir çoğunluğunun desteğini alıyor. böylece erkek egemen toplumun ancak bir totalite olarak varlığını sürdürebildiği, her kadının (daha doğrusu her insanın) insanca yaşamasının, tek bir kadının insanca yaşamasının önkoşulu olduğu gözden kaçıyor. "sana tecavüz etsinler, seni taciz etsinler, ezsinler, iktidarsızlaştırsınlar ki, ben kurtulayım"ın yerine "sana tecavüz etmesinler ki, bana da etmesinler"in alması tek kurtuluş yolumuz...
* ezilen insanların, diğer ezilen insanlarla empati kurarak sorunu ezme-ezilme ilişkisinin kendisinde bulacaklarına dair "çocukça" umudum binbir hayal kırıklığıyla çoktan tarihe gömüldü. eşcinsellerin ırkçılığa karşı çıkması, kürtler'in çingenelere sahip çıkması, işsizlerin sokak çocuklarının halinden anlaması ne kadar daha güzel, özgür ve kardeşçe bir yaşamın mümkün olması için zorunluysa da, insanların kendiliğinden böyle bir bilinç geliştireceklerine dair umudum kalmadı. bakalım nasıl olacak bu işler...
Etiketler:
cinsiyetçilik,
empati,
feminizm,
gitmek,
ibrahim tatlıses,
kader,
kadın-erkek ilişkileri,
kısa kısa,
rüya
1 Ağustos 2010 Pazar
YANLIŞ ANLAMAYIN*

yazıyla alakasız ama ilk dinlediğimden bu yana “unutulmayanlar” listemde ilk sıralarda yerini alan bu eşsiz şarkıyla okumanız önerilir.
“pardon bağyan tanışabilir miyiz?”in yerini “merhaba, yanlış anlamayın”lar almış bu sıra. yeni nesil farklı tabi, özgüveni daha yüksek. ilk cümlenin “pardon” diye başlamasından kendini daha ilk kelime ile belli eden özgüvensizlik artık sonraki kelimelere kaymış “yanlış anlamayın”! aslında özgüvensizliğin içeriği de değişmiş. tercüme edecek olursak :
“pardon bağyan tanışabilir miyiz?” = “pardon, sizi fiziksel olarak beğendim. anlaşabilirsek sizinle bir ara evlendikten sonra sevişmek isterim.”
ve
“merhaba, yanlış anlamayın” = “merhaba, fiziğinizi beğendim. mümkünse en kısa zamanda sevişmek isterim. hatta ne duruyoruz?”
geçmişte memleketimin okumuş kesimlerinde bile cinsellik evlilik sonrasına saklanırken, kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarına ilave insan olduklarını ve erkeklerle eşit haklara sahip olduklarını kısmen veya bütünüyle anlamaları sonrası evlilik öncesi cinsellik de daha yaygın olmaya başladı. muhtemelen buna bağlı olarak tanışma cümlesinin içeriği de “yanlış anlama”lara açık hale geldi.
gece hayatında tanışıp da mutlu bir ilişki sürdüren kimseyi tanımadım şimdiye kadar. hatta gece hayatında tanışmalara çoğunlukla tek gecelik olarak bakılır. bu, nasıl bir tüketim kültürünün, bencilliğin, yalnızlığa mahkum bir bireyselliğin bakış açısıdır çok da kavrayamıyorum. kınadığımdan değil. herkesin dönem dönem fiziksel olarak beğenildiğini hissetmeye ihtiyacı olur. ama kendimden ve kadın arkadaşlarımdan bildiğim kadarıyla sevmeden sevişmek kadınlar için neredeyse imkansızdır. tek gecelik ilişki tarzının kadınlar için sürekli hale gelmesi, benim kısıtlı bakış açımla hayattan bıkmışlık ve hatta hayattan vazgeçmişliğe işaret eder. zira doğada hemen tüm canlılarda görüldüğü üzere dişi seçici olandır. kadınlar her seviştikleri erkekten çocuk yapmak istemez elbette. bu gerçeği göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki dişi hayvanlar için eş seçme, onların bizimki gibi bir beyni olmaması itibariyle yalnız fiziksel üstünlüğe göre belirlenirken, dişi insanların akla ya da zekaya bakıyor olması da kaçınılmaz. bir merhaba dediğiniz kişinin aklının size ne kadar yakın/uygun olduğunu anlamak da zaman alır elbet. sonuç olarak kadın için tanımadığı biriyle sevişmek imkansızlaşır. bazen böyle olmasa hayat kadınlar için çok daha kolay olurdu demeden edemiyorum. ama işte yasak elmayı yemişiz bir kere, çile bizim kaderimiz…
erkekler ise sperm dağıtmakla yükümlü olduğundan tanımadan da rahatlıkla sevişebiliyorlar. spermlerin hangi yumurtada tutunabileceği belli olmaz, bol bol dağıtmak lazım. hem vahşi doğaya baktığınızda memelilerde çoğunlukla erkek hayvan çocuk yetiştirmekten yükümlü olmadığı için spermlerin dağıtırken hiç kafa yormak zorunda değil. dağıt dağıtabildiğin kadar!
işte gerçek ortada: gece hayatı=alkol=yükselmiş libido=sevişmek.
en yakın arkadaşımla bir gece kadın kadına dışarı çıkmışız. ayrı kentlerde yaşadığımızdan zaten çok nadir görüşebiliyoruz. ikimiz de rock ve alkol severiz. ankara-kampüs alışkanlıkları tüm hayatımızı belirlediği gibi eğlence anlayışımızı da halen etkiliyor tabi… eski günleri yadetme modunda önce rock-pub tadında öğrenci işi bir bara oturduk. kurban’ın albümü yeni çıkmış. ben günde 20 sefer baştan sona dinliyorum albümü. gittiğimiz bar albümü çalmayı kabul etmediğinden biralarımızı ısmarladık ve mp3 playerdan albümü dinlemeye başladık. bu arada gözüme uzaklarda bir masa takılıyor ara ara. zira o masada 3 çift göz bizi kesiyor. 3. biralarımızı ısmarlarken o masada bir hareketlenme oldu ve masadaki 2 erkekten biri yanımıza gelip “pardon, yanlış anlamayın…” diyerek bir şeyler gevelemeye başladı. sonra iki hoş beş ettik. bizden epeyce genç oldukları belli olan bu grupla o gece bir saat kadar çok eğlenceli bir sohbet ettik. sonra kibarca yaşıtlarıyla takılmaları gerektiğini vurgulayıp mekandan ayrıldık. gittiğimiz ikinci mekanda metal çalan bir grup sahnede. bizim kafalar iyice güzelleşmiş, hoplayıp zıplıyoruz. yine uzaklardan bir iki göz üzerimizde. bir süre sonra bunlardan biri yanımızda bitti: “pardon yanlış anlamayın…” (((:
grup canlı müziğe ara verdi. ben de istanbullu misafirperverliğiyle “bir de şurası var, orayı da sana mutlaka göstermeliyim” diyerek sevgili misafirimi bir başka mekana sürükledim. yine şahane müzik çalıyor, alkol son raddede ve biz kankiler kendimizden geçercesine dansediyoruz… omzumda bir tıklama “pardon, yanlış anlamayın…” artık kendimi tutamadım, bir yandan kahkaha atarken diğer yandan “ya neyi yanlış anlayacağım, her şey apaçık ortada. merak ettiğim bir şey var, siz erkekler arasında benim bilmediğim bir sözleşme mi var da hepiniz aynı cümleyle giriyorsunuz?” karşıdaki pek bir şey diyemedi elbet. “pardon bağyan, tanışabilir miyiz?”den “pardon sevişebilir miyiz?”e daha yenice evrilen bir toplumda elbet çekingenlikler hemen atılamayacaktır.
bu olayın üzerinden aylar geçti. dün bir kız arkadaşımla bir kafeye gittik. mekan kalabalık olduğundan boş bulduğumuz tek masaya oturduk. birleşik koltuğun önünde tekli bir sürü masa dizildiğinden neredeyse dirsek mesafesinde bir çift erkek oturuyor. giydikleri beyaz gömlek, mavi kot, beyaz spor ayakkabı ve erkek erkeğe çıkmış olmaları ile sohbetlerinin pek de koyu olmaması, sıklıkla susmalarından, gece için hain planlar yaptıkları okunuyor. epeydir görüşemediğim kız arkadaşımla çok keyifli bir sohbet içindeyiz. konu konuyu açıyor ve ben yukarıda özetlediğim geceyi arkadaşıma anlatmaya başlıyorum. keyfimiz pek bir yerinde olduğundan desibelimiz de muhtemelen yüksek. bir ara yan masadakilerden biri kalkıyor. tek kalan, muhtemelen tek olmanın da verdiği cesaretle:
“şey… merhaba… çok güzel sohbet ediyorsunuz. (bu sırada arkadaşım ve benim gözlerimiz ciddi bir ifadeyle girişimde bulunan gencin yüzüne dikilmiş, ne gelecek merakıyla bakıyoruz; ama muhtemelen bu bakışlar onu çok gerdi.)yanlış anlamayın diyeceğim, ama gerçekten yanlış anlamayın…”
biz kahkahayı bastık tabi. bir taraftan da ayıp olmasın diye açıklama yapmaya çalışıyoruz:
“ya kusura bakmayın, tam da benzer bir konu konuşuyorduk (halbuki her kelimemizi dinlediğinden eminiz.)”
“bir planınız yoksa reina’ya gideceğiz, bize eşlik eder misiniz?”
biz istemsizce bir kahkaha daha patlattık. bir yandan da yurdum erkeğinin cesaretini kırmak istemiyorum. zira bence ortamın ne olduğu fark etmeksizin insanların birbiriyle tanışmak istemesi, tek gecelik ya da binlerce gecelik eş araması son derece doğal. ama sorduğu şey, beni çok az tanıyan misal siz okurlar için bile o kadar absürd ki ne diyeceğimi, peşpeşe attığımız kahkahaları nasıl açıklayacağımı bilemeyip en sonunda:
“kusura bakmayın, size gülmüyoruz tam olarak. sadece ben reina’ya gitmem.” “neden?” “rockçıyım…” “hımm, o zaman beybilon’a filan mı gidiyorsunuz?” ben yine tutamıyorum kendimi. beybilon ne yaaa (: sonuç olarak konuşmayı fazla uzatmayıp kibarca reddediyoruz. onlar da belki zaten planladıklarından, belki de gerildiklerinden hesabı ödeyip kalkıyorlar.
yazıyı tamamladıktan sonra maillerimi karıştırırken tamamen unuttuğum bir maile rastlıyorum. aklını çok beğendiğim ve şu an arkadaşım olan, hatta birlikte yazı yazmaya başladığımız ismi lazım değil bir şahsın ilk maili gözüme çarpıyor. üstelik bu şahıs uzun zamandır türkiye'de yaşamıyor. yani türk erkekleri arasında kadınların bilmediği, "yanlış anlama" başlıklı bir sözleşme varsa da bu arkadaşın haberdar olmaması gerekir. o da ne! mailin ilk cümlesi içinde "yanlış anlama" geçmesin mi :) artık %100 eminim erkekler arasında evrensel bir sözleşme var :)))
ne zaman bir türk delikanlısı tanışmak için yanıma gelse, aklıma londra’da geçirdiğim 1 hafta geliyor. güniçinde eğitimdeyiz. öğleden sonra eğitimden çıkıp haldır haldır kenti geziyoruz. gece de gece hayatına akıyoruz, tabi ona gece hayatı denirse. o bir hafta boyunca pub pub dolandık. arada canlı müzik aradık. en sonunda bulamayıp kendimizi müzikallere verdik. meğer bu ecnebilerde sanatçılar pek bir değerliymiş. canlı müzik yaptırmak isteseler müzisyenlere dünya para ödemek zorunda kalıyormuş mekan sahipleri. memleketimi bir kez daha öpüp başıma koydum. canlı müziksiz yaşayamayan biri olarak oralarda yaşasam, konser için gün saymaktan ömrümü yerdim herhalde… neyse işte, londra’da geçirdiğimiz her gece yanımıza birileri geldi tanışmak için. ama tavırlar o kadar farklıydı ki uzun bir süre düşündüm üzerine. cümleler “merhaba, nasıl gidiyor.” “şarkı güzel değil mi?” ya da “eğleniyor musunuz?”a kadar çeşitlilik gösteriyordu. muhabbete öyle bir doğallıkla giriyorlar ki ilk günlerde çekingen ve nemrut yüzlerimiz sonraki günlerde onların doğallığına uyum sağladı. ilk günlerde “konuşmak istemiyorum.” gibi cevaplar verirken sonraki günlerde kendimizi hint, afrika, latin amerika kökenli ama çoğunlukla londra’da yerleşik bu insanlarla sohbet ederken bulduk. çünkü ilk günlerde “hayır.” dediğimiz insanların “peki teşekkürler.” diyerek nazik ve saygılı şekilde yanımızdan ayrılışları bizde güven uyandırdı. sonradan orada yaşayan bir arkadaşım suç oranının ülkede yüksek olmasına rağmen ortalama kalitede mekanlarda bir kadının taciz edildiğini ifade etmesi halinde polisin direkt ilgili şahsı gözaltına alabildiğini bu nedenle çok güveli olduğunu ve erkeklerin de kesinlikle ısrar etmediğini belirtti. bana ise bu kadar basitçe açıklanabilecek bir konu gibi gelmedi. sokaklarda dolanırken restoranlar dışında londra’da en çok rastlanan şeyin publar olduğunu fark ettim. bir diğer tespitim de publarda müziğin genelde çok kısık sesli olması, insanların çılgınlar gibi sohbet etmesi oldu. 7 gün boyunca da bu durum değişmedi. ben de ister istemez “yahu bunlar bu kadar çok konuşacak konuyu nerden buluyor?” dedim. düşünsenize, 7 gün boyunca her gece dışarıdasın. yaşamda ilk hatırladığın günden başlasan 7 günde tüm yaşamını kritik detaylarına kadar anlatabilirsin. diğer bir açıdan bakacak olursak, demokrasi geleneğini 13. yüzyıda başlatmış bir toplumda düşünce ifade etmek neredeyse hiç baskılanmadığından, her gün arkadaşlarla bir araya gelip hoş beş etmek bizim topluma göre çok daha kolay olur. zira pek de korkuları yok, burada ne söylesem, şöyle desem aptal gibi görünür müyüm diye. insanlar birbirlerini farklılıklarıyla kabul edip bireye saygı duyduğunda iletişim çok daha kolay oluyor. iletişim kolay olduğunda baskılanmış kişilikler olmuyor. işte bu halde yaşam daha kolay oluyor. insanlar ne istediklerini daha iyi biliyor. cinsellik zaten sorun olmadığından, erkekler aç olmadığı ya da alkol almış her kadına becerilmesi gereken bir canlı gibi bakmadıklarından, sık ziyaret etmemiz itibariyle en kolay sosyalleşme ortamı olan bar ya da kafelerde tanışmak da daha kolay ve insani amaçlara yönelik oluyor. daha sağlıklı ilişkiler kurma olasılığı artıyor.
uzun uzun anlatıyorum ama, mottosu “her sevgilim bana versin ama karım bakire olsun.” olan bir toplumda bazen duvarlara nutuk atıyormuşum gibi geliyor.
muhterem bir erkek arkadaşımın dediği gibi: bu ülkenin cinsel devrime ihtiyacı var!
not: bu notu yazının sonuna saklamaktan büyük zevk duydum. kaç kişi "ama erkeklerin işi de zor." diye düşündü merak ediyorum. keşke bunu ölçebilen bir alet olsaydı. zira beğendiğim insanla ben de tanışırım ve ne kadar kasıcı bir süreç olduğunu bilirim. evet dünyanın dört bir yanında böyle kadınlar da var. kimilerinin deyimiyle kaşar, kimilerinin deyimiyle modern/batılı/medeni. her ne hal ise... reddedilme riski, reddedilme sonrası yüz kızarması, özgüven kaybı... daha neler neler... her reddediliş geçer, özgüven tazelenir ve geriye anlatacak komik bir reddedilme hikayesi kalır. yani "geride bekleyenin mi var, aldırma! at kendini denize!"
*beni her zaman cesaretlendiren, benimle ettiği uzun sohbetlerde özgüvenimi pekiştiren ve hep destek olan, en önemlisi yetiştiği toplumun geleneklerini umursamayıp kadınlara karşı tamamen içinden gelerek saygılı olan ve zaman zaman kadın haklarını kadınlardan bile daha iyi savunan, tüm bu saydıklarımı kurduğu cümlelerden çok yaşam biçimiyle yapan fd’ye adansın bu yazı.
gand
Etiketler:
gand,
kadın-erkek ilişkileri
15 Haziran 2010 Salı
YA SENİ ÖZLEMEDİĞİMİ SÖYLESEM

bugün annem ve teyzem geldi, görmeyeli bir yılı geçmişti. annemi gördüm, sohbet ettik ve ben çok sevindim. buraya kadarı tamamen normal...
normal olmayan annemi görene kadar özlememiş ya da özlediğimi farketmemiş olmam. ki bu durum annemle aramdaki ilişkiye de özel değil. ben özlemenin nasıl bir his olduğunu bilmiyorum. durumları (medrese'de nargile içmeyi, kafayı çektikten sonra gece denize bakmayı, pazar günleri uzun uzun kahvaltı yapmayı vs.) özlüyorum, ama insanları özlemiyorum. herkes birbirini özlediğinden (en azından öyle olduğunu iddia ediyorlar) bende bir eksiklik olduğu duygusuna kapılıyorum. bu yüzden bilinçli olarak özlemeye çalışıyorum, ama beceremiyorum. sonunda hissettiğim, herkesin ağladığı bir ölüm anında ağlayamayan bir adamın utancına benziyor. (ki günlük hayatta ağlamıyorum, ne kadar üzülürsem üzüleyim ağlayamıyorum da, ama kitap okurken, film izlerken kovboyun çok sevdiği atının ölümüne ağlayabilecek kadar sulugöz bir yapım var - bu da belki başka bir yazıya konu olur.)
sonradan berlin nüfusuna geçen bay e'yle bu konu hakkında konuşmasam bu garip özelliğimle dünyada tek olduğuma inanarak yaşamaya devam edecektim herhalde. onun kendi adına bir açıklaması var, babasının başka bir şehirde yaşaması nedeniyle özlememeyi öğrendiğini, özlememeye koşullandığını söylüyor. oysa bay e'nin açıklaması benim hayatımın yakınına bile uğramıyor. ve ben belirli bir neden de gösteremiyorum bu duruma. şimdi en azından tek başıma olmadığımı biliyor olmam beni biraz rahatlatıyor. ayrıca bay e'yle arkadaşlığımız da benim için olabilecek en ideal biçimde sürüyor: o beni, ben de onu özlemiyorum; kimse kimseyi aramıyor kolay kolay. birimiz sevgilisinden ayrılınca, aşık olunca falan konuşuyoruz en fazla. bir de ben berlin'e gittikçe birbirimizi görüyoruz. (o kıçını kaldırmadığından nürnberg'e hala gelmedi.) görüşünce de seviniyoruz. en azından ben çocuk gibi seviniyorum. sıfır stres, herşey olması gerektiği gibi.
oysa diğer insanlarla aynı rahatlığa ulaşamıyorum. kimse ne arkadaşını, ne sevgilisini, ne de ailesini özleyen bir adamın varlığına inanmak istemiyor. otuz yılda ancak üç-beş kişiyi ehlileştirmeyi başarmışım. diğer herkes sıkıldı, bozuldu. arkadaşlıklarım bitti ya da en azından hasar aldı bir noktadan sonra. işsiz güçsüz bir zamanımda bir haftalığına ankara'ya gideceğimi söyleyerek ayrıldığım o zamanki sevgilim (nereden estiyse, hiç sevmem ankara'yı aslında), bir hafta sonra bana ulaşıp ne zaman geri döneceğimi sorduğunda "ben daha gitmedim" demem üzerine çok bozulmuştu mesela. anlatamamıştım ilişkimizdeki bir sorunla ilgili olmadığını bir hafta boyunca aramanın aklıma gelmemiş olmasının. hayır, ilişkide sorundan geçilmiyordu, ama ben sorunsuz da olsa ilişki özlemeyecektim.
zamanla nasıl insanları özlüyormuş gibi yapılacağını öğrendim. bu konuda mükemmellikten hala fersahlarca uzak olsam da, dışarıdan bakılınca kısmen normalleştim. ara ara insanları arıyorum, hallerini falan soruyorum. ilişkilerim daha kolaylaştı böylece. ama ben yine de kendimi "evlenen dexter" gibi hissetmenin önüne geçemiyorum.
PS annem ve teyzem burada olduğu sürece bloga bir şey yazar mıyım ya da ne sıklıkta yazarım bilemiyorum...
Etiketler:
aile,
arkadaşlık,
kadın-erkek ilişkileri,
özlemek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







