antifa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antifa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2012 Pazar

ÜLKENİN KADERİNİ PAYLAŞARAK DEĞİŞTİRMEK VE OSSIETZKY




1931, leipzig. iki yazar, carl von ossietzky ve walter kreiser, "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmek" suçlarından 18'er ay hapis cezasına çarptırılıyor.

alman imparatorluğu'nun birinci dünya savaşı'nda aldığı yenilginin sonuçlarından biri, savaşın galiplerinin – kısa ömürlü olacak – weimar cumhuriyeti'ne getirdiği askeri kısıtlamalardı. 1931'e gelindiğinde, weimar cumhuriyeti'nin ölü doğmuş bir cumhuriyet projesi olduğu; bir yanda naziler ve diğer sağcıların, diğer yanda komünist parti'nin başını çektiği devrimci örgütlerin gittikçe güçlenmesi karşısında ayakta kalamayacağı çoktan herkesçe bilinen bir gerçeğe dönüşmüştü. alman devleti artık versailles anlaşması'nın getirdiği yasağı – resmen ve açıkça – çiğneyerek silahlanmaya hız vermekte, kara ve hava kuvvetlerini büyütmekteydi. almanya bu konuda emperyalist devletler arasında yalnız değildi, on milyonlarca insanın yaşamına mal olacak ikinci dünya savaşı ufukta belirmiş, avrupa'da hava barut kokuyordu.

ancak, savaşı komünistlerin, sosyal demokratların ve liberallerin ihaneti ile kaybettiklerine inanan
alman sağının işi ikinci bir kez şansa bırakmamak konusundaki kararlılığı, almanya'da birinci dünya savaşı'ndan çıkarılan yegane ders değildi. sosyal demokratların 1914 yılında savaşa verdikleri destekle güçten düşmüş olan anti-militarist hareket, kasım devrimi ile birlikte yeniden alman siyasetinde önemli bir rol almış; savaşın arkasında bıraktığı maddi ve toplumsal yıkım, weimar cumhuriyeti'nde sol liberal pasifistler ile sosyalist ve komünist anti-militaristlerin, avrupa'yı ezip geçen büyük felaketin tekrarlanmasının önüne geçmek temelinde birbirine yaklaştığı bir politik ortamın doğuşuna neden olmuştu. toplumsal bir mücadele olarak anti-militarizmin iki ayağından birini birinci dünya savaşı'nda eline silah almış, kendi ülkelerinin muktedirlerinin çıkarları uğruna, kendilerinden tek farkı başka topraklarda doğmuş olmak olan insanları öldürmüş eski askerler oluştururken, ikinci ayağınıysa bertolt brecht, erich mühsam, otto dix, ernst toller, kurt hiller, kurt tucholsky ve carl von ossietzky gibi isimlerin başrolleri oynadığı entelektüel bir mücadele alanı oluşturuyordu.

weimar cumhuriyeti'ndeki anti-militarist yayınların en önemlilerinden biri die weltbühne'ydi. 1905 yılında siegfried jacobsohn tarafından die schaubühne adıyla kurulan dergi, kurt tucholsky'nin 1913 yılındaki katılımıyla birlikte başlangıçtaki tiyatro dergisi kimliğinden sıyrılmış ve politik konuların da yer aldığı bir yayına dönüşmüştü. savaşın sona ermesinin ve cumhuriyetin ilanının ardından die weltbühne anti-militarist kimliğiyle almanya'nın entelektüel dünyasında önemli bir iz bıraktı. hiçbir zaman büyük bir okuyucu kitlesine ulaşamamış olsa da, bir "yazarların okuduğu yazarlar" dergisi olmasıyla almanya'daki entelektüel tartışmalarda belirleyici bir rol oynamayı başardı. jacobsohn'un 1926 yılındaki ölümünün ardından derginin başına kurt tucholsky geçtiyse de, tucholsky dönemi uzun sürmedi; jacobsohn'un ölümünden kısa bir süre önce başyazarlık ve redaktörlükle görevlendirdiği carl von ossietzky 1927 mayısı'nda derginin başına geçti.

die weltbühne ossietzky yönetiminde altın yıllarını yaşadı. bir yandan derginin tirajı jacobsohn yönetiminde asla ulaşamadığı 15 bin sınırını aşarken, diğer yandan gerek almanya'nın birçok şehrinde gerekse ülke dışındaki almanca bilen entelektüeller arasında die weltbühne'de yayımlanan yazıların tartışıldığı okuma grupları doğdu. anti-militarist yayın çizgisi nedeniyle ödediği bedel, ossietzky-tucholsky işbirliği ile çıkan derginin saygınlığını daha da artırdı. alman devletinin versailles anlaşmasını çiğneyerek yeniden savaş hazırlıklarına giriştiğini açığa çıkarması nedeniyle die weltbühne'nin karşılaştığı hukuki baskıların doruk noktasını, 1931 yılında ossietzky ile kreiser'in "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmekten" suçlu bulunarak 18'er ay hapis cezasına çarptırıldıkları weltbühne davası oluşturuyordu.

ateşli bir milliyetçilik karşıtı olmasına rağmen, kaderini almanya'nın kaderine bağlayan yazar, dostlarının ısrarlarına rağmen, ülkeyi terk etmek yerine hapse girmeyi tercih ediyordu: "sadakat nedeniyle değil, en büyük rahatsızlığı mahpus olarak verebileceğimden hapishaneye giriyorum." 1911 yılında, 22 yaşında başladığı yazarlık macerasına birinci dünya savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalan ossietzky, 1916 yılında askere alınmış, batı cephesinde siper kazmaktan sorumlu bir birlikte görevlendirilmişti. askerliği sırasında savaş karşıtı yazılar kaleme alması, alman barış topluluğu'nun hamburg bürosu yönetim kuruluna seçilmesi ve savaş karşıtı etkinliklere konuşmacı olarak katılması belki de, bir yandan ossietzky'nin kaderi ile almanya'nın kaderinin yollarının hiç ayrılmamasının, diğer yandan yazarın anti-militarist ve milliyetçilik karşıtı mücadelesinin almanya'nın kaderinde ne olursa olsun sürmesinin en iyi örneği.

kendini cumhuriyet'in kasım devrimi'nin ideallerine sadık bir muhafızı olarak gören carl von ossietzky, keskin zekası ve dili ile, weimar'dan ııı. reich'a giden yolda cumhuriyeti faşist düşmanlarına karşı savunma görevini üslenmişti. ancak ossietzky'nin cumhuriyet ile yaşadığı ilişki tek taraflı bir aşktı. faşistler karşısında savunduğu cumhuriyet, weimar'da kurulan – ve ossietzky'nin kendisinin de sert bir biçimde eleştirmekten kaçınmadığı – cumhuriyet değil, hayallerinde yaşattığı, kısa ve başarısız bir parti girişiminde ilkelerini ortaya koyduğu demokratik bir sosyalizmdi. ve ossietzky, güzel bir geleceğin hayalleriyle elle tutulan gerçekliğin iç içe geçtiği kafasındaki cumhuriyeti sevdiyse de, weimar cumhuriyeti ne ossietzky'yi ne de ossietzky gibileri hiç sevmedi, sevemedi. "güzel günler görmek" isteyen entelektüellerini sevmezdi devletler; ossietzky belki de bunu anlamış ama kabullenmek istememişti: "acıya işaret eden, almanya'da acıya neden olandan çok daha tehlikeli kabul ediliyor."

weimar cumhuriyeti'nin sağ gözü kördü; "komünist tehdit" devletin gözünden hiç kaçmaz, sert biçimde cezalandırılırken, insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinde başrol oynamamış olsa, chaplin'in diktatör dolayımı olmadan da güldürecek olan hitler'in önderliğindeki nsdap, iktidar yürüyüşünde büyük sermayenin kayda değer bir kesimi ve ordu ile sivil bürokrasinin içindeki otoriter-milliyetçi gelenek tarafından destekleniyordu.

1932 yılında af ilan edilmesi sonucunda hapisten çıkan yazar, ölüm döşeğindeki bir cumhuriyet ile karşılaştı. komünistler ile sosyal demokratların anti-faşist bir cephe kurarak nasyonal sosyalistleri durduracağı yönündeki son umutları da boşa çıkan ossietzky, bir kez daha dostlarının çağrılarına kulak asmayarak almanya'dan kaçmayı reddetti: "ülkesinin zehirlenmiş ruhuna karşı etkili bir şekilde mücadele etmek isteyen herkes, onun genel kaderini paylaşmak zorundadır." almanya'dan kaçmaktansa cezaevine girmek, ossietzky'ye kalan son direniş yöntemiydi.

ve ossietzky almanya'nın kaderini paylaştı: 27 şubat 1933 gecesi, reichstag yangını daha sönmeden gestapo tarafından tutuklandı ve berlin-spandau cezaevine atıldı. 1933 yılında, ilk kurulan toplama kamplarından biri olan sonnenburg'un yine ilk mahkumlarından biriydi; artık yalnızca almanya dışında bir adı olacak, almanya'da 562 numaralı mahkum olarak anılacaktı. 1934'te hollanda sınırı yakınlarındaki esterwegen toplama kampına nakledildi. diğer mahkumlarla birlikte o da, kampın bulunduğu bölgedeki bataklıkların kurutulması amacıyla insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı. aynı yıl içinde, katlanılmaz çalışma koşulları ve yetersiz beslenme nedeniyle bir deri bir kemik kalmış halde hastane koğuşuna kaldırıldı. toplama kampını kontrol eden ss, ossietzky'yi esterwegen'den canlı çıkarmamayı kafasına koymuştu. ancak uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmemek adına açık bir cinayetten kaçınıyordu. tüm mahkumların karşı karşıya olduğu kötü muameleye, kampta kalan diğer mahkumların iddialarına göre, öldürmek amacıyla ossietzky'ye hastane koğuşunda bilinçli olarak verem mikrobu enjekte edilmesi eklendi. isviçreli diplomat carl jacob burckhardt'ın 1935 sonbaharında ossietzky'yi esterwegen'de görmeyi başardığında karşılaştığı, "titreyen, ölü gibi solgun, duygusuz gözüken, tek gözü şişmiş ve dişleri kırılmış bir şey, bir yaratıktı."

1934 yılında – sürgünde faaliyet yürüten – alman insan hakları birliği'nin carl von ossietzky'nin nobel barış ödülü alması için başlattığı kampanya, dünyanın dikkatinin yazarın içinde bulunduğu korkunç koşullara çekilmesini sağladı. 1935 yılının mayıs ayında uluslararası  baskısı sonuç verdi ve ossietzky berlin polis hastanesi'ne kaldırıldı. burada ileri derecede verem teşhisi kondu. aynı yılın kasım ayında göstermelik olarak serbest bırakılarak, sürekli gestapo gözetiminde olacağı westend hastanesinde bir odaya yerleştirildi. nobel barış ödülünü alması için yürütülen kampanya 1936 yılında hedefine ulaştığında, naziler ödülü almak için oslo'ya gitmesine izin vermedi.

ossietzky'nin seçimlerle ulaşılabileceğine inandığı demokratik ve sosyalist cumhuriyetin yerinde, toplumu "ein volk, ein führer" şiarıyla disipline ederek insana dair güzel olan her şeyi öldürmek için elinden geleni ardına koymayan, daha yüksek meta üretkenliğine erişmek adına, yazarın kendisinin de kurbanı olduğu toplama ve çalışma kampları sistemi ile mahkumları ölümüne çalıştıran nasyonal sosyalizm vardı. başka bir dünyanın hayalini kurmak yerine, içinde yaşadığı almanya'yı güzelleştirmek isteyen yazar, ölümün almanya'dan gelen bir usta olduğu gerçeğiyle karşılaştı. 4 mayıs 1938'de berlin'deki nordend hastanesinde veremden öldüğünde üstüne toprak atmak nazilere kalmıştı ama mezarını kazan, nazilerin iktidarı almalarının öncesinde, weimar'ın muktedirleri olmuştu.


(yazı 6 mayıs tarihinde politikART dergisinde yayımlandı.)

12 Ocak 2012 Perşembe

KISA KISA: DURUM RAPORU


bloga daha sık, belki biraz daha "ağır" konularda yazmak istiyorum. ancak günlük hayatın üstümde kulaklarımı uğuldatacak bir basınç oluşturması şimdilik engel oluyor. (esneyince geçmeyen bir basınç bu!) şu an itibariyle işsiz ve parasızım. evsizliğe ise bir hafta kaldı. bu koşullarda blog, öksüz kalmasa dahi, ister istemez ikinci plana atılıyor.

almanya'da polisin yıllardır araştırır gibi yaptığı "döner cinayetleri" çözüldü. cinayetlerden ve daha birçok eylemden sorumlu olan "nasyonal sosyalist yeraltı" örgütü ve alman devletinin aktif-pasif işbirliği hakkında birikim'e yazdım. yazıya buradan ulaşabilirsiniz: "döner cinayetleri" - almanya'da naziler ve devlet.

3-5 şubat tarihlerinde, hamburg üniversitesi'nde gerçekleştirilecek olan "kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler ve kürtlerin arayışı" başlıklı konferansa gideceğim. konuşmacılar arasında antonio negri ve kürt hareketi'nin en önemli güncel teorik referanslarından biri olan murray bookchin'in sağ kolu janet biehl, israil'in gazze ablukasını delmek için yola çıkan ve saldırıya uğrayan mavi marmara'nın yolcularından, sol parti üyesi (ve eski milletvekili) profesör norman paech, profesörlüğü bırakmasından bu yana şiddet karşıtı anarşist dergi "graswurzel revolution"da yazan alman siyaset bilimci wolf-dieter narr (ve araya nasıl kaynadığını anlamadığım nuray mert de) var. arundhati roy ve immanuel wallerstein ise konferansa birer mesaj göndererek katılacak. katılmak isteyenlerin bu adrese mail atarak rezervasyon yaptırması gerekiyor: networkaq@gmail.com (bildiğim kadarıyla kalacak yer konusunda da yardımcı oluyorlar.)

sel yayıncılık, arthur schopenhauer'in "eristik diyalektik - haklı çıkma sanatı"nı yayımlamış. schopenhauer, tecrübeli (ve sinsi) tartışmacıların, rakiplerini alt etmek için başvurdukları ayak oyunlarını, özünde bir tartışmama bilgisi olan "haklı çıkma sanatı"nı çok güzel ortaya koyuyor. alın, okuyun, faydalanın derim.

ece temelkuran'ın işten çıkartılması; türkiye'de, türkiyeli ne kadar solcu varsa, hepsini bir şekilde meşgul etti. anaakım medyada yazılabileceklerin, söylenebileceklerin sınırının yeniden çizilmesi (ya da varolan sınırın üstünden bastıra bastıra geçilmesi) anlamında önemsiz bir olay değil tabii. ancak, ece temelkuran'a üzülen solcuları anlamak da kolay değil benim açımdan. işten çıkartılmadan önce çalıştığı son ayın maaşı, tahmin ediyorum, benim almanya'da bir yıl geçindiğim paraya denk. işim gücüm yok, ece hanım'ın, temizlikçisinin bir aylık maaşını yeni (ve muhtemelen ihtiyaç duymadığı) ayakkabılara yatıramayacak olmasına mı üzüleceğim? o, bana üzülsün.

peter weiss'ın başyapıtı "direnmenin estetiği"ni türkçe'ye çevirebilir miyim acaba diye düşünüyordum. ama kitap zaten 2005'te türkçe'ye çevrilmiş (ve çoktan tükenmiş bile). bir yerden elinize geçirebilirseniz kesin okuyun. kitabın tanıtım yazısından: “peter weiss’ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi antik yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle 'sosyalizm adına yapılmış hatalarla' hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor.” (ben, haddim olmayarak, kitabın adını "direnişin estetiği" olarak çevirmeyi tercih ederdim. ama çağlar tanyeri ve turgay kurultay, kitabın yalnızca birinci cildini değil, tamamını çevirerek çok ağır bir işin altına girmişler, "direnmenin estetiği"ni türkçe'de de okunabilecek olması sevindirici.)

fatih terim başında olduğu sürece galatasaray taraftarlığımı tatil ettiğimi söylemiştim. ama maçları izliyor ve takım kazandıkça seviniyorum. elimden geldiğince tükürdüğümü yalamamak için direniyorum. kendimi, bin kere tövbe edip, yine içmeye başlayan alkolikler gibi hissediyor, hafiften utanıyorum.

KÖPRÜALTI


hep polisle ilgili graffitileri paylaşacak değiliz ya, bu sefer de "bizim çocuklar"a dair bir resim olsun: stuttgart'tan.

10 Haziran 2011 Cuma

HAFIZAMIZ SİLİNİRKEN

jorge semprun yıllar sonra buchenwald'da...

daha önce buchenwald toplama kampı'nı yazmıştım. buchenwald'ın ömründen yıllar çaldığı insanlardan biri ispanyol yazar jorge semprun.1943 yılında fransa'da işgalci nazi ordularına ve fransız işbirlikçilerine karşı antifaşist direnişte ("résistance") mücadele ederken yakalanan semprun, buchenwald 11 nisan 1945'te mahkumların isyanı sonucunda özgürleşene kadar toplama kampındaki direnişin bir parçasıydı.

2005 yılında, insanlığın buchenwald belasından kurtulmasının altmışıncı yıldönümünde şöyle demişti:

"2015 yılında faşizmin kurbanlarını anma etkinliklerinde ölümden kurtulanlardan hiçbirisi olmayacak."
jorge semprun, 2015 yılında buchenwald isyanı'nın yetmişinci yılında aramızda olmayacak. 7 haziran 2011 salı günü paris'te hayata gözlerini yumdu...

20 Şubat 2011 Pazar

DRESDEN 2011


avrupa'nın en büyüğü olan dresden nazi yürüyüşü, geçen yılın ardından bu yıl da 10 binin üzerinde insanın nazilere geçit vermemek için dresden caddelerini tıkaması sonucu engellendi.

naziler, abd'nin ikinci dünya savaşı'nın sonunda dresden'i bombalayarak çoğunluğu sivil 25 binden fazla insanın öldürmesini bahane ederek, 3. reich'ı ikinci dünya savaşı'nı başlatan faşist ve militarist bir devlet değil, emperyalizmin kurbanı olarak göstermeyi amaçlıyor. yürüyüş, nazilerin almanya'daki diğer büyük yürüyüşlerinin önüne geçilmiş olması nedeniyle, son birkaç yıldır gittikçe büyümüş ve avrupa çapında katılımla her yıl binlerce naziye ev sahipliği yapar hale gelmişti.

bu yıl da polisin antifaşist eylemcilere karşı yoğun şiddet uygulamasına ve nazileri korumasına (örneğin 300 nazi alternatif yaşam projesi "praxis"e saldırırken izlemesine) rağmen sonuç değişmedi. herhalde naziler de yürüyemeyeceklerinin büyük ölçüde farkındaydı ki, birçoğu evlerinde kalmayı tercih etti. dresden'e gelen 2500 naziden ancak 600'ü bir araya gelerek yürümeye başladı, ancak yürüyüşleri birkaç yüz metreden öteye gitmedi.

geçen sene olduğu gibi bu sene de karen eliot & the antifa swingers'tan gelsin...

2 Aralık 2010 Perşembe

SLIME!


deutschpunk efsanesi "slime", dün akşam nürnberg'in uydusu erlangen'de sahne aldı. 1979'da kurulan ve 1994'te dağılan grup, geçtiğimiz yıl otuzuncu yılını kutlamak için yeniden biraraya gelmişti. konserin düzenlendiği e-werk 80'li yılların punklarından yaşını başını almış bir zamanların ev işgalcilerine, her yaştan otonomlardan "punk's not dead" diye haykıran gençlere içinde yaşadıkları, insanın kendisine varıncaya değin her şeyi metalaştıran toplumla barış anlaşmasını imzalamamaya ant içmiş insanlarla iğne atsan yere düşmeyecek biçimde doluydu.

şehrin görüntüsünü güzelleştiren, ama aynı zamanda birçok açıdan hayatı çirkinleştiren bembeyaz kar örtüsünü hesaba katarak 10'da başlayacak konsere gitmek üzere nürnberg tren garında 7 buçukta toplandık. iptal edilen tren seferleri, az biraz ilerleyip insana ümit veren, hemen sonra bilinmeyen bir nedenden durarak konsere yetişme umudumuzu tekrar elimizden alan tren, nürnberg-erlangen arasındaki fürth'de zorunlu bir mola ve tüm aksiliklere karşı kutu bira ve jägermeister'le ısınmaya ve gülümsemeye çalışmak... ama her zaman olduğu gibi geçip giden zorlu bir maceranın - hele bir de sonu mutlu bitiyorsa - tatlı bir anıya dönüşmesi: "slime" sahneye çıktığında karlara bata çıka e-werk'e ulaşmış, soluklanacak olmasa da bira alacak zamanı bulmuştuk.

kurulduğu günlerde ilk olarak hamburg'da neuengamme gençlik hapishanesinde sahne alması, grup hakkında belki de bu yazının anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylüyor: "slime", o günden bu yana şarkılarını hep mahpuslar, punklar, otonomlar, ev işgalcileri, işsizler ve yoksullar için çaldı. ve hepimizin insanca yaşamasının önündeki bütün engellere karşı ayağa kalkmanın sembolü oldu şarkıları.



1980'de ilk albümünü bağımsız olarak çıkaran ve yalnızca konserlerde, işgal evlerinde, punkların ve otonomların buluştuğu meyhanelerde satan "slime", işgal evlerinde, yürüyüşlerde, punk festivallerinde sahne alırken, çoğu konser, sahnede son akorların basılmasıyla değil, dinleyicilerle polis arasındaki sokak çatışmalarıyla son buluyordu. "soğuk" almanya'nın "sıcak" sokaklarında polisin saldırganlığına suratlarında alaycı bir gülümseme ve ellerinde taşlarla cevap veren gençler baş rolü oynasalar da, "slime" da "bullenschweine" ("polis domuzları"), "A.C.A.B.", "deutschland muss sterben" ("almanya ölmek zorunda") gibi şarkılarla fünyeyi ateşliyordu.

"slime", zaten can sıkıntısının ve teslimiyetin egemen olduğu günlük yaşamın griliğinin köküne konan bombanın fitilini ateşlemek için çalıyordu. şarkıların yaydığı kışkırtıcı koku o kadar karşı konulmazdı ki; "slime"ın melodileri, ceplerinde taş, yüreklerinde ateş taşıyanların karalara bürünüp, anne-babalarının ruhsuzluğunu ateşe vermek için sokakları doldurduğu saatlerin "soundtrack"i oluyordu.



"beton combo", "middle class fantasies", "aheads" gibi dönemin diğer dikkat çekici politik punk gruplarıyla almanya turnesine çıkan grup, vosvos'larıyla almanya'nın - nazi geçmişiyle arasındaki tek bağ olmayan - otoyollarında hala mercedesler'e ve bmwler'e sollansa da, kült haline gelen diğer punk gruplarının kaderini paylaşıyor ve "ticarileşme", "punk ruhuna ihanet" suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyordu. polisle çatışmalar, 1982 yılında hannover ve münih'te yerlerini sahnedekilerle dinleyiciler arasındaki tekme-tokat kavgaya bırakıyordu.

aynı yıl, "slime"ın alman polisini SA ve SS'e benzettiği "polizei, SA, SS" devlet tarafından sansürlenen ilk punk şarkısı oldu. ancak sansür geri tepecek, "slime"ın ününe ün katacak, ama alman devletinin tavrı daha da sertleşecekti. "slime", hamburg'da "dead kennedys"le beraber sahne alırken, yüz kişilik bir "robocop" birliği, daha konser başlamadan yerlerini alıyordu. ancak siyasi taktik ve stratejiden "vur kafasına"yı anlayanlar bir kez daha kaybedecek, çıkan olaylar sonrasında yüz polisin yirmi altısı korkudan, "bir daha böyle bir korkuyu yaşamamak için" polislikten istifa edeceklerdi.



"birinci slime dönemi", grubun kurulmasının beş yıl ardından, 1984'te sona eriyordu. bir yandan anti-kahramanlar olarak başladıkları müzikal yolculuklarında gittikçe "kahraman"lara dönüşmek, diğer yandan yükselmeye başlayan "isyan ruhuna ihanet" suçlamaları: iki ucu boklu değnek... "sex pistols" olmamak için geriye grubu dağıtmaktan başka bir şey kalmamıştı.

"slime" 1990'da yeniden kurulana kadar yalnızca bir kez işgal evlerinin "anavatan"ı hamburg-hafenstraße'de konser vermek için biraraya geliyordu; sonuç: iki bin litre bedava bira, sokak çatışmaları ve hamburg limanı'nda batmaktan son anda kurtulan bir gemi...

"ikinci slime dönemi", birincisinden de kısa sürerek 1994'te sona ermeden önce, konserlerin yanında iki yeni albümü beraberinde getirecekti: metal tınıları taşıyan ve "slime" tarzından yalnızca müzikal açıdan değil, sözlerinin görece suya sabuna dokunmamasıyla da ayrılan "viva la muerte" ("yaşasın ölüm") ve "işte slime bu" dedirten "schweineherbst"... paul celan'ın "der tod ist ein meister aus deutschland"ı da ("ölüm almanya'dan gelen bir ustadır"), "slime"ın tınılarıyla "şiir"in "punk"a dönüştüğü an olarak tarihe geçecekti.



"akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
senin kül olmuş saçlarını sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların sulamith adam yılanlarla oynuyor

sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o almanya'dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm almanya'dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların margarete
senin kül olmuş saçların sulamith"






"schweineherbst"le eski kışkırtıcılık geri dönüyordu. 90'ların ilk yarısı nazilerin polis korumasında göçmenlere karşı gerçekleştirdiği pogromlara sahne olurken; artık yavaştan yok olmaya başlayan ev işgal hareketinde değilse de, nazilerin - ölmek bilmeyen zombiler gibi - yeniden dirilmelerine karşı ayaklanan anti-faşist harekette yeniden buluşuyordu otonomlar, punklar ve "slime"ın melodileri...

18 Kasım 2010 Perşembe

EDELWEISSPIRATEN



ve "edelweißpiraten" ("aslan ayağı korsanları")... isimlerini yakalarına taktıkları "edelweiß" ("aslan ayağı") çiçeğinden alan, 3. reich'ta bütün gençlerin "hitler gençliği"ne katılmalarının zorunlu hale gelmesinin ardından "vicdani red"dini yaşayan gençlik grupları...

birinci dünya savaşı'nın ardından yoksulların açlık ve umutsuzluktan başka hiçbir şeyleri olmadığı dönemlerde, almanya'nın büyük şehirlerinin yoksul mahallelerinden kaçıp, soluğu doğada almakta bulmuştu işçi sınıfının çocukları. doğada yürüyor, kamp ateşlerinin başında toplanıyor, gitar çalıp, şarkılar söylüyorlardı.

1933'de almanya'daki bütün gençlik örgütlerinin yasaklanması ve "hitler gençliği'ne katılmanın zorunlu hale gelmesiyle, "hj"un 100 bin olan üye sayısı ilerleyen yıllarda 8,7 milyona kadar çıkacak (ki bu sayı o dönemki alman gençliğinin yüzde 98'i anlamına geliyor), nsdap'nin gençlik örgütünden bağımsız olarak gençlerin herhangi bir etkinlik yapması yasaklanacaktı. yüzde 98'lik kesimin hikayesini hepiniz az çok biliyorsunuz: "hitler gençliği"nin ardından sa, ss, wehrmacht; devletin bebeklerin yüzde 98'inden katil yaratmasının hikayesi... kimisi toplama kampında bekçi oldu, yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin yakıldığı fırınlara odun attı, kimisi rusya'da, polonya'da, fransa'da kardeşlerini, kardeşlerimizi öldürdü, birçoğu efendileri adına öldürmek için gittikleri uzak diyarlarda kendi yaşamlarını da bıraktı. ama biz yüzde 2'nin bir parçası olan "aslan ayağı korsanları"nın hikayesine kaldığımız yerden devam edelim...

"hitler gençliği" sokaklarda devriye geziyor, zorunlu etkinliklerden kaçan, nazilerden bağımsız gruplaşan, faşizme rağmen gençliğini yaşamaya çalışanların peşine düşüyordu. yeraltında faaliyeti sürdüren komünist gençlik örgütleriyle ilişki kuranlar, kendi çapında illegal işlere bulaşan gençlik çetelerine üye olanlar ve "hitler gençliği"nden çeşitli nedenlerden atılmış olanların yanında faşizm öncesinden gelen doğa yürüyüşlerinden, şarkılı, içkili akşamlardan, kızlı-erkekli grupların çırılçıplak soyunup göllerin, nehirlerin serin sularına bırakmasından vazgeçmek istemeyenler de kovuşturmaya uğruyordu.

kamp ateşinin başında, geçmişten gelen geleneksel şarkıların yanında çoğunluğu "hitler gençliği"nin marşlarının üstüne yeni sözler yazılmasıyla ortaya çıkan şarkılar da söyleniyordu. "hitler gençliği"nde cinsiyet ayrımı önemli bir ilkeyken, "aslan ayağı korsanları"nın genç kızları da aralarına kabul etmeleri, erkeklerin "erkek" gibi, kadınların "kadın" gibi yetişmesinin büyük önem taşıdığı 30'lu-40'lı yılların alman toplumunda, "ahlaksızlık"ları hakkında yapılan propagandaya güç katıyordu. disiplin, vatan sevgisi, namus gibi değerlerin "beş para etmediği" bu grupların varlığı, nazi iktidarı için katlanılamazdı.

baskılar, "korsanlar"ın yaşamını zorlaştırıyordu belki, ama aynı zamanda faşistlere anladıkları dilden cevap vermeyi de ihmal etmiyorlardı: tek yakaladıkları "hitler gençliği" yöneticilerini dövüyor, sokaklarda devriyelerle kavga ediyorlardı. artık "gençler sorunlarını kendi aralarında çözsün" dönemi kapanıyordu. "korsanlar"la başa çıkamayan "hitler gençliği"nin ağlamaları, gestapo'nun devreye girmesiyle sonuçlanıyordu. artık tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları "korsan" olmanın karşılığıydı.


ikinci dünya savaşı'nın başlaması, gençliğin askerileştirilmesinin önemini daha da arttırıyor; bu durum, "korsanlar"a "halkı askerlikten soğutma" (tanıdık mı geldi?), "alman halkının birliğini bozma", "gestapo'ya mukavemet" ve "vatana ihanet" suçlamaları, ve nihayetinde toplama kampına gönderilmek ya da idam olarak geri dönüyordu. nazilerin en sevdiği "dolaylı idam" yöntemlerinden biri, "korsanlar"ı askere alıp, ölümün kesin olduğu görevler vermekti. örneğin doğu cephesine gönderilen eski "korsan" bruno bachler, mayın tarlalarında el ele tutuşarak bütün alanı tarayacak biçimde yürümeye zorlandıklarını anlatıyor. nazilerin öldürdüğü "aslan ayağı korsanları"nın sayısı tam olarak bilinmiyor. hem nazilerin, gerçek ya da sözde muhaliflerini öldürmek için kullandıkları yöntemlerin çeşitliliği, hem de "korsanlar"ın birbirlerini çoğunlukla isim yerine lakaplarıyla tanıyor olmaları, net bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor. ama ikinci dünya savaşı bitip, naziler iktidarı kaybettiğinde hala hayatta olanların küçük bir azınlık oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

kendi dönemlerinin "punk"ları olarak görebileceğimiz gençlerin varoluşu bile başlı başına faşist rejime karşı bir direniş eylemiyken; gittikçe radikalleşen "korsanlar"ın gerçekleştirdiği direniş, zamanla yahudilerin ve asker kaçaklarının saklanmasından, "kuşlama" ve "yazılama" gibi eylemleri kapsayacak biçimde güçleniyordu. genelde sokak dilini kullanıyor ve - kimse korkusundan uzun bir bildiriyi yerden alıp okumaya cesaret edemeyeceğinden - kısa metinler yazıyorlardı...

örneğin:

"artık kahverengi sürünün sonunu getirelim! bu sefalette ölüyoruz.
bu dünya bizim dünyamız değil!
başka bir dünya için savaşmalıyız,
bu sefalette ölüyoruz!"

ya da:
"bok ne kadar kahverengiyse, köln de o kadar kahverengi. uyanın artık!"



gibi...

faşizm öncesinde işçi hareketinin kalelerinden olan köln-ehrenfeld'de "korsanlar"ın direnişi doruğa ulaşıyordu. toplama kampından kaçmış olan hans steinbrück'ün çabalarıyla "korsanlar", asker kaçaklarıyla, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmış insanlarla, saklanarak holocaust'tan kurtulmaya çalışan yahudilerle birlikte yüz kişiyi aşan bir direniş ağı oluşturuyor, bildiri dağıtma ve yazılama yapma gibi eylemlerin yanında sabotajlar yapıyor ve buldukları silahlarla gestapo'ya karşı kendilerini savunuyordu.


birgün, silahlarını ve nazilerden çaldıkları diğer eşyalarını sakladıkları kilerin ihbar edilmesinden sonra, gestapo baskınında ehrenfeld grubunun birçok üyesi ve gizledikleri yahudiler nazilerin eline düştü. bir sonraki gün evin önünde bekleyen gestapo devriyesiyle "korsanlar" arasında çıkan çatışmada bir polis, bir sa ("sturmabteilung") üyesi ve bir de "hitler gençliği" devriye sorumlusu öldü. ilerleyen günlerde ehrenfeld, grubun yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması için yaptığı, amok koşusunu andıran eylemlere sahne oldu. ve 63 kişi "ehrenfeld grubu"na üye olmaktan tutuklandı.

hans steinbrück, yakalandıktan sonra şöyle diyecekti:
"arkadaşlarımla beraber almanya'nın savaşı mümkün olan en kısa sürede kaybetmesi için elimizden geleni yapacaktık. bu nedenle bir cephanelik oluşturduk. silahlarla savaşın sürdürülmesi için önemli olan üretimi ve cephe bu yakınlara geri çekildiğinde tren yollarını sabote edecektik."

10 kasım 1944 günü aralarında steinbrück'ün de bulunduğu on üç kişi halka açık bir şovla idam edildi. aralarında en genç olan bartolomäus schenk 16 yaşındaydı.

savaş bittikten ve almanya faşist olmayı bırakıp "demokratik" olmaya başladıktan sonra, "korsanlar"ı dün nazi olarak kovuşturanlar, bugün "demokrat" olarak kaldıkları noktadan devam edeceklerdi. ne "demokratik" kurumlar, ne de bölgeyi işgal etmiş olan amerikan ordusu sevecekti "korsanlar"ı. nazilerin 1930'larda başladığı işi, demokratlar 1940'larda bitirdi. 1950'lerde artık "aslan ayağı korsanları" yoktu. almanya, olması gerektiği gibi "çalışkan" ve "itaatkar"dı...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

DORTMUND: NO PASARAN!


90'lar sona erdi, geçti gitti, bitti, finito! "yirmi yıl önce" sözünü duyduğunda aklı ister istemez hala 70'li yıllara giden ben, bu gerçeğin farkına ancak bundan birkaç yıl önce ilk 90'lar partileri düzenlenmeye başlayınca vardım. türkiye'de de yapıldı mı aynısı bilmiyorum, ama almanya'da 90'lar partileri 2008-2009'un eğlence modasını oluşturuyordu. 90'ların müziği, 90'ların giysileri eşliğinde içip, dansedip kendinden geçti insanlar. en çok da 90'larda içip, sıçıp eğlenemeyecek yaşta olanlar hoşlandı bu partilerden. çalınan müzik 90'larda yüzüne bakmadığımız britney spearsgiller familyasından ve - tabii varolmasının olanaklılığı felsefi bir dilemma olsa da - daha da beter müziklerdi. 90'ların sonlarında ilkokula başlamış insanlar da 90'larda giydiğimize inandıkları giysilerle salınarak giriş yaptılar britney'nin "müziğimsi"sinin yankılandığı salonlara. (kulak misafiri olduğum konuşmalarda gurbetçi futbolcu saçı, bıyık ve yandan çıtçıtlı adidas eşofmanın [almanca'da "schnellfickhose" - "hızlı sikiş pantolonu" deniyor.] en uygun kostüm olduğuna kanaat getiriyordu partiye ruhsal olarak hazırlanan gençler.)

dediğim gibi - 90'lar artık tarih oldu. ve pek çok şey o zamanki gibi değil (ya da gözükmüyor). franz beckenbauer ve volkswagen'la beraber "dünya ihracat şampiyonluğu"nu geçtiğimiz yıl çin'e kaptıran almanya'nın dünya çapında üne kavuşmuş ürünlerinden olan naziler de buna dahil. 80'lerde, 90'larda naziler nazi gibi, solcular solcu gibi giyinirlerdi.


70'lerden 80'lere geçişte parkayı deri montla değiş tokuş eden otonomlar, 90'larda kapşonlu siyah sweatshirt'leri eylem giysisi olarak benimsediler. otonomların eylemlerde tek tip giyinmeleri, sağcıların ve türkiye'deki kimi radikal sol grupların üniforma sevdasından farklı, daha çok tek tek eylemcilerin tanınmasını zorlaştırmayı, kitlenin içinde anonimleşerek yasaların çizdiği - ve çoğunlukla polisin daha da daralttığı - çerçeveyi esnetmeyi hedefliyor.

naziler de, türkiye'de siyasete kıyısından köşesinden bir şekilde ilgi duyan herhangi bir insanın olduklarını düşündüğü gibiydi. 70'lerde ingiltere'de doğup hızla avrupa'nın geri kalanına yayılan skinhead (dazlak) altkültürünün giyim tarzını kendilerine maletmişler, dar jeans, pilot montu, paraşütçü botları ve beyaz bağcıklar. "işin uzmanları" için gerçek bir skinhead'le bir naziyi birbirinden ayırabilecek ayrıntılar vardıysa da, bilindiği üzere "sıradan vatandaş" ayrıntılarla uğraşmayı hiçbir zaman sevmedi.

bugün de skinhead'lerin nazi, nazilerin de skinhead olduğu önyargısı "sıradan vatandaş"ın hafızasında hala canlıysa da, gerçeklik bayağı bir değişti. almanya'nın kimi bölgelerinde naziler de artık kapşonlu siyah sweatshirt'ler giyiyor, puşi takıyor. ve hatta karablok bile oluşturuyorlar yürüyüşlerinde. kendilerine de "otonom milliyetçiler" ("autonome nationalisten") adını takmış durumdalar. görsel benzerlik kimi zaman o kadar ileri gidiyor ki, almanca bilmeyen, pankartları, dövizleri okuyamayan bir insan sol bir yürüyüşte olduğunu sanarak rahat rahat nazilerle kol kola sokağa çıkabilir.


kerameti kendinden menkul "otonom"larımız, son moda naziler daha çok doğu almanya'da yaygın. bizim burada tutmadı fazla, eski moda devam ediyor "sevgili nazilerimiz". "otonom milliyetçiler"in batı almanya'daki ana üsleriyse dortmund.

hey gidi dortmund... kömür ocaklarıyla, demir-çelik fabrikalarıyla bir zamanlar işçi hareketinin kalbinin attığı kızıl ruhr bölgesinin gözbebeğiydi. kömür ocakları bir bir kapanır, fabrikalar işgücünün daha ucuz olduğu diyarlara taşınırken ruhr bölgesinde en yaygın meşguliyetlerden birisi işsizlik artık. kapanan ocaklar "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" misali cüzdanınız kadar kültürlenebileceğiniz ve eğlenebileceğiniz kültür ve eğlence merkezlerine dönüştürülüyor.

naziler dortmund'da her geçen gün güçleniyor. geçtiğimiz yıl alman sendikalar birliği dgb'nin 1 mayıs yürüyüşüne saldıracak kadar güveniyorlar kendilerine artık. ve "otonom milliyetçiler" beş yıldır olduğu gibi bu yıl da 4 eylül'de "ulusal savaş karşıtı gün" adı altında yürümek istiyorlar dortmund'da. ama nazilere "no pasaran" demek için de binlerce insan dortmund'da olacak.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

ROSTOCK NE TARAFA DÜŞER USTA?


st. pauli, tribünün "bir başka" olmasıyla herhalde almanya'nın en çok tanınan takımlarından biri. bir de st. pauli taraftarının "rekabet"in de ötesinde açık düşmanlık ilişkisi içinde olduğu hansa rostock var. bir nevi st. pauli'nin tam aksi rostock. hansa takımında sağın hakimiyeti nazilerin tribünde ve taraftar gruplarında açıkca faaliyet yürütmesine ve büyük ölçüde kabul görmelerine kadar gidiyor. bunun yanında rostock taraftarı yalnızca hamburg'un "küçük kulübü"nün taraftarlarının gözünde değil, almanya çapında kötü bir üne sahip.

rostock'tan - biri kötü, biri iyi - iki haberim var. ben böyle bir girişten sonra önce kötü haberi duymayı tercih edeceğimden birincisiyle başlayacağım.

7 ağustos cumartesi günü araları pek de iyi olmayan iki st. pauli taraftar grubu birlikte organize ettikleri bir sezon açılışı eğlencesi düzenledi. iki grubun birbirine karşı yaptıkları maçla açılacak olan kutlama, konserlerle ve mangal-birayla kapanacaktı. ancak kutlama başladığı anda 40 maskeli hansa rostock taraftarı tarafından basıldı. coplarla ve sopalarla silahlanmış güruhun sis bombaları ve işaret fişekleri de kullandığı saldırı dolayısıyla st. pauliler'in eğlencesi başlamadan bitmiş oldu.

ikinci - ve iyi - haberin içindeyse st. pauli yok, yalnızca hansa rostock taraftarları var. (iki klubün taraftarlarının adının iyi bir haberde anılması daha uzun bir süre mümkün olmayacak gibi duruyor.) geçtiğimiz pazar günü hansa rostock'la tus koblenz arasında oynanan üçüncü lig maçını izlemeye gelenler arasında nazi partisi npd'nin ("nationaldemokratische partei deutschlands") mecklenburg-vorpommern eyalet meclisi parti grup başkanlığı görevini de yürüten ve almanya çapında tanınmış bir nazi olan udo pastörs de vardı. ama rostock taraftarları pastörs ve etrafındaki 25 kişilik koruma ordusunu stadyumu terketmeye "ikna ettiler". sanırım pastörs köln yakınlarında yetişmesinden ötürü rostock şivesini anlayamadığından olacak, 150 kadar rostock taraftarı "vücut dili" kullanmayı seçmiş.

anlaşılan rostock tribünlerinde de nazi hakimiyeti tarih olma yolunda.

10 Haziran 2010 Perşembe

BİR NAZİ SALDIRISI DAHA


pforzheim, almanya'nın güneybatısında karlsruhe'yle stuttgart arasında kalan yaklaşık 100 bin nüfuslu küçük bir şehir. geçmişte zanaatin gelişmiş olması nedeniyle "kuyumcular ve saatçiler şehri" olarak anılsa da, bugün almanya'da öne çıkmasını sağlayacak, kendisini tanıtacak belirgin bir özelliği yok. bizim nevşehir'in kardeş şehriymiş, pforzheim'ın almanya açısından önemi de sanırım nevşehir'in türkiye'deki önemine denktir.

21 mayıs akşamı şehrin kuzeyindeki bir döner büfesi 50 nazinin saldırısına uğramış. tamamı üstünde "şikayet etme, savaş" yazan siyah montlar giyen grup demir çubuklarla dükkana saldırırken, büfenin işletmecisi olayın çabuk farkına varıp, hızlı davranarak kendini müşterileriyle beraber dükkana kilitleyip nazilerin içeri girmesini engellemiş. belki de bu şekilde ölümlerin önüne geçmiş. "ausländer raus" ve "heil hitler" gibi sloganlarla ve dükkanı içindeki insanlarla beraber ateşe verme tehdidiyle dükkana dışarıdan saldırmaya devam eden naziler, polis gelmeden ortadan kaybolmuşlar. sonuçta büfede oluşan maddi hasarın yanında korkudan bayılan bir müşteri haricinde şans eseri kimsenin başına ciddi bir şey gelmemiş.

bu olayı anlatmamın sebebi, benzerlerinin yaşanmıyor olması değil. nazilerin güçlü olduğu bazı bölgelerde göçmenler hergün salırıya uğrama korkusuyla yaşıyor. pforzheim'da yaşanan saldırıyı burada anlatarak alman devletinin ve anaakım medyanın bu tür olaylar karşısındaki tavrını ortaya koymak istiyorum. nürnberg özelinde bu konudan zaten bahsetmiştim.

polisin, 21 mayıs'ta yaşanan bu saldırının naziler tarafından gerçekleştirildiğini basına açıklama tarihi 8 haziran. bu tarihe kadar polis olayı "türk ve alman gençler arasında bir kavga" olarak aktarıyor, yerel gazeteler de polisin basın açıklamasını kelimesi kelimesine yayınlamakla yetiniyor. ne zaman ki yeşiller'in türkiye kökenli milletvekili mehmet kılıç yaşanan saldırının üstüne gidiyor ve böylece insanların olaydan haberi oluyor, polis açıklama yapmak zorunda kalıyor. ve bu karambolde aynı günün akşamı bir diğer nazinin "heil hitler" diye bağırarak başka bir yerde bir göçmeni bıçakladığı da ortaya çıkıyor.

pforzheim'da nazilere karşı aktif olan insanlar, bu saldırının polisin ve mahkemelerin geçmişte nazileri kayıran tutumlarının bir sonucu olduğunu belirtiyor. benzer durumlarda polisin ve mahkemelerin nürnberg'de nasıl bir tutum takındıklarını bilince pforzheim'dan gelen yorum bana son derece gerçekçi geliyor.

5 Haziran 2010 Cumartesi

KAÇIRDIKLARIM


şimdiye kadar aklıma gelen birçok konuda bir şeyler yazmışım: zaman zaman okuduğum kitaplardan alıntılar koymuşum bloga, zaman zaman gittiğim şehirler hakkında bir şeyler karalamışım, izlediğim filmlerden bahsetmişim, tabii bir de siyasete girip çıkmışım sıkça. sanırım hakkında yazmadığım tek şey yapamadıklarım oldu. son günlerde yapmak isteyip çeşitli nedenlerden yapamadığım o kadar çok şey oldu ki, biraz da onlar hakkında yazmak artık kaçınılmaz hale geldi.

geçtiğimiz cumartesi daha önce başına gelenlerden bahsettiğim berzan için bir yürüyüş düzenlendi. nürnberg gibi yalnızca yarım milyon insanın yaşadığı bir şehir için oldukça geniş katılımlı bir yürüyüştü. aynı günün akşamıysa fight back festivali vardı. ancak bedenimin emin adımlarla beni yarı yolda bırakma yolunda ilerleyen bölümlerinden olan boşaltım sistemim, otonomlar, ultra grupları vs. için kült statüsündeki italyan street punk efsanesi "los fastidios"u ve daha birçok ilginç grubu (alman punk rap grupları "kurzer prozess", "radical hype", bir gün punk rock klasiği olacağına inandığım "feine sahne fischfilet" ve kanada'dan "the class war kids") canlı dinleme fırsatını elimden aldı. cuma günü başlayan ishal cumartesi akşama kadar sürünce ve ben cumartesi gününü kızgın güneşin altında geçirince bedenim iflas etti. ve böylece evde oturup eurovision'u baştan sona izledim. (aslında eurovision üstünden kültürel transnasyonalite ve avrupa birliği projesi hakkında bir yazı yazacaktım, ama alman bürokrasisi hem çok zamanımı aldığından, hem de kafamı meşgul ettiğinden ona da fırsat olmadı.) sefasını süremediğim festivalin cefasını çekmekten kurtulamadım ama: festivale katılan punk grubu "rasta knast" bizim evde yattı. sabaha karşı sarhoş eve gelip mutfakta votkanın dibine vuran elemanlar anırtılarıyla uyumama engel oldu.

aşağıda "los fastidios" klasiği "antifa hooligans"...



geçtiğimiz çarşamba akşamı param çıkışmayınca ingiltere'de yetmişli yılların ikinci yarısında bir punk efsanesi olmuş "sham 69" konserine gitmekten vazgeçmek zorunda kaldım. 1975'te kurulan "sham 69", konserleri - karşı olduklarını ısrarla tekrarladıkları - ingiliz faşistlerinin uğrak yerine dönüşüp, kavgalar, yaralılar her "sham 69" konserinin ayrılmaz bir parçası haline gelince 1980 yılında dağılma kararı almıştı. 1987 yılında yeniden biraraya gelen grup, özellikle old school punk dinleyicileri arasında efsane olmaya devam ediyor. bakalım elime sokak çetelerini sisteme karşı birleşmeye çağıran "if the kids are united"ı canlı dinlemek için bir şans daha geçecek mi?



şimdi de perşembeden pazara rock im park festivali var. her sene olduğu gibi bu sene de gitmiyorum, zira bilet fiyatları cep yakıyor. ve bir de bu kadar büyük festivallerin normal konser organizasyonları kötü etkilemesinden dolayı içimde önüne geçemediğim bir antipati var rock im park'a karşı. yine de katılan grupların listesi insanın içini acıtmıyor değil: bad religion, kiss, slayer, rage against the machine, motörhead, rammstein... (bütün gruparın listesine buradan ulaşabilirsiniz.)

işin kötü yanı, "bütün bunları kaçırdın da, peki ne yaptın?" derseniz, "ne yaptığımı ben de bilmiyorum"dan başka söyleyecek sözüm yok...

4 Mayıs 2010 Salı

BİR CİNAYET GİRİŞİMİNİN ANATOMİSİ


neredeyse bir hafta oldu blog'a dönüp de bakmayalı, başka türlüsü de olanaklı değildi zaten, çünkü çok sevdiğim bir insan geçtiğimiz çarşamba günü nazilerin saldırısına uğradı, arkadaşımın sağlığı ve bu duruma bağlı gelişmeler hem tüm zamanımı, hem de tüm enerjimi aldı bugüne kadar. önümüzdeki günlerde de bu durumda bir değişiklik olacak gibi durmuyor. dolayısıyla eğer vakit bulabilirsem daha önceden söz verdiğim ve neredeyse bitmiş olan dünya kupasının güney afrikalılar'ın hayatına olumsuz etkileri üzerine yazıyı yayınlayacağım, onun dışında blog bir süre daha fazla aktif olmayacak. oysa planım pazar günü st. pauli'nin fürth'de birinci lige yükselmesine tanıklık etmek, kutlamalara katılmak ve önümüzdeki hafta flying dutchman'in amsterdam'daki blog buluşmasına gitmek ve tabii ki gözlemlerimi blogda yazmaktı. ne yazık ki insanın hayatında herşey istediği gibi gelişmiyor. ben de böylece aklımı meşgul eden, yazabileceğim tek şey hakkında yazıyorum şimdi...

bilmiyorum ne kadar zaman oldu, ama berzan'la tanıştığım gün çok net aklımda. komşu şehir fürth'de nazilere karşı yapılan bir yürüyüşten sonra konuşmuştuk ilk birbirimizle. bazen bir insanı tam da neden olduğunu anlamadan ilk tanıştığınız andan itibaren seversiniz ya, berzan'la tanışmam da öyle olmuştu işte. ancak sonradan düşündüğümde farkına varacaktım bizi birbirimize yakınlaştıranın ne olduğunu: adaletsizliğe, ırkçılığa, ayrımcılığa karşı tepkisi gerçekti, içinden geliyordu. hani bir laf vardır "hoca hocayı tekkede, hacı hacıyı mekke'de, ibne ibneyi dakkada bulurmuş" diye... bir benzerimle karşı karşıya olduğumu içgüdüsel olarak anlamaktı belki benimkisi de. işte berzan yanlış olduğunu söylediği şeyin yanlış olduğunu gerçekten biliyor, bilmekle de kalmıyor içinde hissediyordu. tepkisi de gerçekti, "-mış gibi" gibi yapmıyordu.

hiç gerçek anlamda arkadaş olmadık, olamazdık da zaten, yaş farkımız izin vermiyordu. belki birkaç yıl daha sürecek arkadaş olmamız, ama berzan'ı "kardeş" sever gibi sevdim tanıdığımdan beri.

28 mart çarşamba günü alman televizyon kanalları nürnberg metrosundaki bir kavganın ardından 17 yaşındaki bir gencin hastaneye kaldırıldığını, komada olduğunu ve yaşam savaşı verdiğini söylüyordu. insanın katır toynağı gibi sertleşmiş vicdanının duyup da geçtiği türden bir "üçüncü sayfa haberi"ydi. ve ben türkiye'den insanların ölmesine karşı edindiğim bağışıklılıkla üstünde durmadım bu haberin.

komadaki gencin berzan olduğunu ancak perşembe akşamı duyacaktım. ve bilincim - bu tür haberler karşısında birçok kez yaptığı gibi - savunma mekanizmalarını devreye sokacak, olayın gerçekliğini kavramayı reddedecekti.

güpegündüz ve insanların gözleri önünde saldırıya uğramıştı berzan. kimse araya girmemişti. naziler bilincini kaybedip kalbi duruncaya kadar tekmelemişlerdi yerde yatan berzan'ı. ve yine engellenmeden çekip gitmişlerdi. polis her zamanki tavrıyla olay yerinin yakınında ne kadar solcu, göçmen, punk vs. bulduysa gözaltına alacaktı. görgü tanıklarının ifadelerinden, olayın geçtiği metro treni ve istasyonundaki kameraların kayıtlarından çekinmiş olacak ki, nazilerden biri teslim oldu polise. ama polis nazilerin saldırısının ırkçı, faşist bir cinayet girişimi olduğu gizlemek için elinden geleni ardına koymadı. diğer zanlıları bulmak için gereken enerjiyi olayın üstünü örtmek için harcadı bir anlamda.

biri türk iki göçmen gencin, yaşlı bir alman'ı münih metrosunda dövmesinin ardından gençlerin "ausländer" olmasını tüm dünyaya duyurmak için elinden geleni yapan basın da berzan'ın babasının kürtlüğünü, kara saçlarını unutuverdi. zanlı (ya da sanık) olarak "kürt" olacak olan berzan, kurban olarak "alman vatandaşı" olacaktı.

17 yaşında bir gencin kalbini 45 dakika için durduran saldırının polisiye açıdan açıklığa kavuşmasıyla yerel basından alman sendikalar birliği dgb'ye kadar binbir kurum polisin sansür kampanyasına eklemlendi. "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"in milliyeti yoktu.

üstelik nazilerin buradaki ilk saldırıları değil berzan'ın başına gelen. ancak şimdiye kadarki saldırıların üstü bir bir örtüldü. "bizim şehrimizde nazi sorunu yok" dendi. oysa kendi faşist dünya görüşlerine uymayan insanlar yıllardır nazilerin saldırılarının hedefi oluyor. berzan dün komadan uyandı, umarım bir gün tamamen iyileşecek, bu faşist saldırıdan vücudunda iz kalmayacak. ama diğer berzanlar o kadar şanslı olmayabilir. ve benim gibi, berzan gibi sıradan insanlar bu sorunun çözümünü polise, devlete bıraktığı sürece çözülen hiçbir şey olmayacak.

15 Nisan 2010 Perşembe

MICROPHONE MAFIA feat ESTHER BEJARANO


esther bejarano auschwitz toplama ve imha kampı'ndan canlı kurtulan az sayıda insandan biri. nazi almanyası'nın en büyük toplama kampı olan auschwitz'e giren 1 milyon 300 bin insandan yalnızca 200 bini hayatta kalmayı başarmıştı.

almanyalı yahudi bir ailenin kızı olan esther bejarano, küçük yaşta piyano çalmayı öğrenmiş olması sayesinde auschwitz kız orkestrası'nda akordeon çalarak yavaş, ama kesin bir ölüm anlamına gelen zorunlu çalışma koşullarından ve gaz odasına gönderilmekten kurtulmuştu. o günleri aşağıdaki sözlerle anlatıyor...

"polonyalı bir müzik öğretmeni olan bayan çaykovska'nın bir akşam yattığım blokta enstrüman çalabilen kadınlar araması benim için büyük bir şanstı. ss ona bir kız orkestrası kurmasını emretmişti. başvurup piyano çalabildiğimi söyledim. bayan çaykosvka 'burada piyanomuz yok' dedi, 'ama akordiyon çalabiliyorsan seni deneyeceğim.' daha önce hayatımda elime hiç akordiyon almamıştım, ama artık taş taşımamak için herşeyi denemek zorundaydım. akordiyon çalabileceğimi söyledim. 'du hast glück bei den frauen, bel ami'yi çalmamı emretti. şarkıyı biliyordum, çalmaya tekrar alışmak için birkaç dakika süre istedim. bir mucize gerçekleşti: şarkıyı, hatta akorlarını basarak çaldım. ben ve iki arkadaşım orkestraya kabul edildik.

kız orkestrası'nın auschwitz-birkenau'daki görevi zorunlu çalışma birlikleri sabahları çıkarken ve akşamları kampa dönerken giriş kapısında durmak ve müzik çalmaktı. tutsakların bizim müziğimize uyarak bir adım yürümelerine yardımcı olduğumuz için hepimiz vicdan azabı çekiyorduk.

ama başımıza çok daha beteri de gelecekti: ss, avrupa'nın her köşesinden sayısız yahudinin içinde oturduğu, gaz odalarına kadar döşenmiş raylarda giden yeni trenler geldiğinde ve içlerindeki herkes gazla zehirlenerek öldürüldüğünde de giriş kapısında durmamızı ve çalmamızı emretti. insanlar bize el sallıyor, kuşkusuz müzik çalınan bir yerin o kadar da kötü olamayacağını düşünüyordu. bu nazilerin taktiğiydi; bütün bu insanların mücadele etmeden ölüme gitmelerini istiyorlardı. ama biz nereye gittiklerini biliyor, gözlerimizde yaşlarla çalmaya devam ediyorduk. ama hiçbir şey yapamazdık, çünkü arkamızda ss zalimleri ellerinde tüfekleri bekliyordu."


ırkçılığa, her türlü ayrımcılığa ve sosyal adaletsizliğe karşı şarkılar yapan kölnlü hip-hop ikilisi microphone mafia, esther bejarano'yla birlikte "per la vita" adında bir albüm yayınladılar. albüm eski direniş şarkılarının cover'larından ve yahudi ezgilerinden oluşuyor. şarkı sözleri bertolt brecht, nazım hikmet, mikis theodorakis ve boris vian gibi isimlere ait. aşağıda "per la vita"dan savaş karşıtı bir şarkı olan "deserteur" (deserteur asker kaçağı anlamına geliyor.) ve "zu ejns, zwej, draj"...



12 Nisan 2010 Pazartesi

BUCHENWALD'DA ÖLENLERİN ANISINA


wenn der tag erwacht, eh' die sonne lacht,
die kolonnen ziehn zu des tages mühn
hinein in den grauenden morgen.
und der wald ist schwarz und der himmel rot,
und wir tragen im brotsack ein stückchen brot
und im herzen, im herzen die sorgen.

o buchenwald, ich kann dich nicht vergessen,
weil du mein schicksal bist.
wer dich verließ, der kann es erst ermessen.
wie wundervoll die freiheit ist!
o buchenwald, wir jammern nicht und klagen,
und was auch unser schicksal sei,
wir wollen ja zum leben sagen,
denn einmal kommt der tag: dann sind wir frei!

und das blut ist heiß und das mädel fern,
und der wind singt leis, und ich hab' sie so gern,
wenn treu sie, ja treu sie nur bliebe!
und die steine sind hart, aber fest unser tritt,
und wir tragen die picken und spaten mit
und im herzen, im herzen die liebe.

o buchenwald, ich kann ...
und die nacht ist so kurz, und der tag ist so lang,
doch ein lied erklingt, das die heimat sang.
wir lassen den mut uns nicht rauben.
halte schritt, kamerad, und verlier nicht den mut,
den wir tragen den willen zum leben im blut
und im herzen, im herzen den glauben.

o buchenwald, ich kann ...

"JEDEM DAS SEINE"


dün daha önce ilan ettiğim gibi buchenwald toplama kampına gittim. insanın, senin ve benim de üyesi olduğumuz bu iki bacaklı memeli hayvanın, nelere kadir olduğunu, ne kadar çirkinleşebileceğini gördüm...

buchenwald, eskiden doğu almanya sınırları içinde kalan thüringen eyaleti'nde weimar şehrinin hemen yukarısında kurulmuş. "şairler ve düşünürler şehri" olarak anılan weimar, aynı zamanda nazilerin almanya'da seçimleri kazanarak iktidar oldukları ilk yer, alman tarihinde önemli bir yere sahip: faşizm öncesindeki cumhuriyetin ilan edildiği şehir, nietzsche'den bach'a, schiller'den goethe'ye birçok tarihe geçen kişiliğe ev sahipliği yapmış. hitler'in de zaman geçirmeyi çok sevdiği, iktidara gelmeden önce bir süre oturduğu şehir nazilerin iktidarı süresince sadık kalelerinden biriydi.

buchenwald toplama kampı, ayazıyla meşhur, weimar'ın hemen üstündeki ettersberg adlı bir tepede kurulmuş, ki dün de namının hakkını veriyordu. ısı sıfır derecenin altında, rüzgar inanılmazdı. 1937 yılında kurulan toplama kampının inşaatında çalışan, buchenwald'ın çoğunluğu komünistlerden oluşan ilk sakinlerinden 48'i 1938 yılını göremeyecekti. mahkumların günde 14 ila 16 saat arası, en basit teknik ekipmandan yoksun olarak yaptığı ağır işler - ki bu ağırlığın en güçlü anlatımı herhalde insanların taş taşıyan kağnılara koşulması - yalnızca kampa adını veren kayın ormanının açılmasını ("buchenwald" kayın ormanı demek) ve inşaatın mümkün olan en kısa tamamlanmasını değil, aynı zamanda mahkumların dinmek bilmeyen acılar ve ağrılarla terbiye edilmesini, iradelerinin gerek fiziksel, gerekse psikolojik olarak kırılmasını amaçlıyordu.

kampın ağır giriş kapısında "jedem das seine" ("herkes hakettiğini elde eder") yazıyor, işin ilginç yanı bu yazı - benzerlerinin aksine - dışarıdan değil, içeriden okunabilecek şekilde yazılmış. insanlık tarihindeki en büyük vahşetlerinden birinin kurbanlarına, ss sinizmi başlarına gelenlerden kendilerini sorumlu tutmalarını salık vermiş.

9-10 kasım 1938 gecesi ("reichskristallnacht") yahudilere yönelik pogromların başlamasıyla yaklaşık on bin yahudi buchenwald'ın yolunu tutmuş. görgü tanıkları, weimar tren istasyonu'ndan buchenwald'a giden yolun yahudilerin cop ve kamçılarla "sürülmesi"nden sonra kana bulanmış eşyalar ve giysilerle bir savaş alanını andırdığını anlatıyor. bu ilk getirilen yahudiler ss birliklerinin eşi görülmemiş bir vahşeti ve efendinin ("herrenmensch") "aşağılık insan" karşısındaki mutlak iktidarını ve keyfiyetini içselleştirilmesinde kullanılmış. bu vahşetin kanıtı, her tür eylemini faşist bürokrasinin mükemmeliyetçiliğiyle kayda geçiren ss'in belgelerinde mevcut: daha ilk geceden aşağılamalara ve teröre dayanamayarak deliren 68 yahudi ölene kadar dövülmüş.

yukarıda sözünü ettiğim keyfiyetin belki de en güzel kanıtı, buchenwald'e dayanamayan tutsakların yaşamlarına kendi inisiyatifleriyle son verme haklarının ellerinden alınması. kampı çevreleyen elektrik yüklü dikenli tele - buchenwald'da intihar etmenin en basit yolu - yaklaşmak yasaklanmıştı. ve bu yasağa uymayanlar nöbetçi kulelerinden açılan ateşle öldürülüyordu. böylece yaşamın hakimi olan "herrenmensch", ölümün iplerini de bir an için olsun tutsakların ellerine bırakmamış oluyordu.

başlangıçta tutsakların tamamı almanlar'dan oluşurken savaşın başlamasıyla diğer avrupa ülkelerinden getirilenlerin sayısı artacaktı. 1939 yılında polonya'nın işgaliyle birlikte 2098 polonyalı buchenwald tutsaklarına katıldı. o zamana kadar mahkumlar ahşap barakalarda tutulurken, polonyalılar buchenwald kışını çadırlarda geçirmek zorunda bırakıldı. yaklaşık 200 metrekarelik bir alanda kurulan dört çadırda binlerce kişi insanlık dışı koşullarda tutulurken, nazi işgaline karşı partizan savaşı yürüten 100 polonyalı antifaşist direnişçi dikenli telle çevrili bir alanda açlıktan ölmeye terkediliyordu. polonyalılar'ın kaldığı bölmenin tuvaletlerden yoksun olması, kovalara yapılan insan dışkısının yere dökülmesiyle ortaya çıkan mide bulandırıcı koku, ss'in buraya "gül bahçesi" adını takmasına yol açmış. "gül bahçesi"nden tüm kampa yayılan dizanteri salgını, buchenwald'ın nüfusunu altı ay içinde 12.841'den 7.986'ya düşürünce, ortaya çıkan iş gücü kaybı ve salgının ss subaylarına sıçrama ihtimali, bu uygulamaya son verilmesine neden olmuş.


kurulduğu 1937'den nazi terörünün son bulduğu 1945 nisanına kadar avrupa'nın birçok ülkesinden 250 bin insan buchenwald'de tutuldu. alman endüstrisinin ucuz iş gücü gereksinimini karşılayan, inşaatlarda ve silah üretiminde çalıştırılan, ilaç firmalarının üstlerinde deneyler yaptığı bu insanlardan on binlercesi kayın ormanının ortasındaki bu açıklıkta bırakmış hayatını. bu sayı tam olarak bilinmemekle beraber 56 binle 65 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.

nazilerin milyonlarca insanı katletmesinin, katliamın endüstriyel açıdan mükemmeleştirilmesiyle diğer soykırımlardan ayrıldığı kabul edilir. gerçekten de naziler, (karl marx'ın hesabıyla) minimum işçi ücretinin, işçilerin çalışabilir halde yaşamda tutulması olması gerçeğininin ötesine geçmenin bir yolunu bulmuştur holocaust'ta. bir anlamda sınırsız sömürü distopyası milyonlarca can alarak hayata geçmiştir. ancak dün öyle şeylerle karşılaştım ki; endüstriyel vahşetin, katliam çılgınlığını, insanın - başkalarını aşağılamak üzerinden - kendi kendini aşağılıklaştırmasının boyutunu tek başına anlaşılabilir kılmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. ss subayları ve nazi eliti için insan iskeletinden ve derisinden ev eşyaları imal edilmesi, nazilerin "üstün alman kültürü"nün doruğu olarak gördükleri goethe'nin faust'unun insan derisiyle ciltlenmiş kopyalarının himmler'e ve hitler'e hediye edilmesi, okyanusların ışık almayan derinlikleri kadar yabancı belki bugün sana ve bana; ama toplama kampları - hayvan'a yüklenen bütün negatif anlamların ışığında - "insan"ın "en hayvan" olduğu güneş ışığı girmeyen derinliklerine giden birer denizaltı. ve alman faşizmi 9 bin tane üretmiş bu denizaltılardan.

kızılordu'nun siyasi komiserleri olduğundan şüphelenilen 8 binden fazla savaş esiri "genickschussanlage" ("enseye kurşun sıkma tesisi" olarak çevrilebilir türkçe'ye) adı verilen bir ölüm makinasında öldürülmüş. "genickschussanlage"yi nazilerin diğer katliam yöntemlerinden ayıran, örneğin gaz odalarının mümkün olduğunca çok insanı mümkün olan en ucuz ve en etkili yöntemle öldürmek konusunda mükemmelleştirilmesinin karşısında, tek bir insanın öldürülmesi için belki de ondan fazla ss askerinin gerektiği bir tiyatronun hayata geçirilmesi. doktor kontrolünden geçirilme yalanıyla, muayenehane dekoruyla bezenmiş eski bir ahırda boy ölçme aletinin arkasından enseye ateş edilerek öldürülmüş sovyet savaş esirleri. tutsaklar, ölüm anının yaklaştığını anlamasın diye soyunma odalarında fon müziği dahi çalınmış. 8 bin defadan fazla tekrarlanmış bu oyun, 8 bin defadan fazla sovyet subaylarının ölüme gittikleri bilgisinin mutlak iktidarının hazzı damarlarında gezmiş katliamdan sorumlu ss birliği kommando 99'un...


dün "jedem das seine" yazan demir kapıdan buchenwald'e girdiğimde vahşetten başka şeyler de gördüm ama. insanın "insan" olma mücadelesinin en güzel örneklerinden birine de ev sahipliği yapmıştı bu ölüm kampı. insanı, içindeki "hayvan"ı ortaya çıkarmaya zorlayan, hayatta kalmak için kader arkadaşının yemeğini çalmaya, en yakınlarını ölüm ve yaşamın efendisi ss'e gammazlamaya iten bu koşullara bir arada direnmiş farklı ülkelerden binlerce tutsak. "kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" demiş, hayatta kalmak için çabalamışlar.

amerikan askerlerinin weimar kapılarına dayanmasıyla, 4 nisan 1945'te hoparlörlerden buchenwald'daki tüm yahudilerin giriş kapısında toplanmasını emreden ss subayına tutsakların cevabı halen hayatta olan 3 bin yahudiyi vermek yerine isyan olacak, amerikan ordusunun ilerleyişi karşısında kaçmayan ss askerleri teslim alınıp kampın ve çevresindeki bölgenin kontrolü mahkumların eline geçecekti. böylece buchenwald yakınlarına gelen ilk amerikan jipinin mürettebatı - kaderin bir cilvesi olarak abd'ya göçmüş iki alman yahudisi - ss yerine bir deri bir kemik kalmış, bez parçalarına sarılmış, ama silahlı ve gururlu tutsaklarla karşılaşacaktı.

19 nisan günü hayatta kalan 21 bin tutsak, yaşamlarını buchenwald'da bırakan on binleri uğurlamak için toplanmıştı. polonyalı, rus, çek, slovak, yugoslav, avusturyalı, alman, macar, rumen, ingiliz, fransız, italyan, ispanyol, belçikalı, hollandalı ve lüksemburglu 21 bin insan, her biri kendi dilinde, ama hepsi aynı yemini ediyordu:

"şiarımız, nazizmin kökleriyle birlikte yok edilmesi; amacımız, barışın ve özgürlüğün egemen olduğu yeni bir dünyanın kurulması. bunu öldürülen arkadaşlarımıza ve yakınlarına borçluyuz."


milan kundera "insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır" demişti. buchenwald'da, dachau'da, ausschwitz'te yaşanan vahşeti unutmamak da; bizim - bugün yaşayan insanların - toplama kamplarında, savaşlarda hayatını yitiren ve yaşananlara tanıklık eden bütün insanlara, ama sadece onlara değil, aynı zamanda kendimize ve belki de daha doğmamış çocuklara borcumuz.

buchenwald'dan canlı kurtulan 21 bin insanın dile getirdiği, ama çok daha fazlasının hayalini kurduğu özgürlük ve barışın egemen olduğu bir dünyanın gerçeğe dönüştüğü günlere...

17 Şubat 2010 Çarşamba

KAREN ELIOT & THE ANTIFA SWINGERS - DRESDEN 2010

her yıl dresden’de avrupa’nın en büyük nazi yürüyüşü yapılıyordu. "du", çünkü bu yıl binlerce insan yürüyüşe karşı protesto eylemleriyle yetinmedi ve nazilerin yolları üstündeki birçok kavşağı tıkayarak yürüyüşü engelledi. işte karen eliot and the antifa swingers dayanamamış hemen bir şarkı yapmışlar.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...