video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2012 Çarşamba
1 MAYIS UFUKTA GÖRÜNDÜ!
almanya'nın aralarında berlin, nürnberg, hamburg, stuttgart vs. şehirlerde alman sendikalar birliği dgb'nin yürüyüşlerinden bağımsız olarak gerçekleştirilen gerçekleştirilen devrimci 1 mayıs yürüyüşlerinin ortak çağrı videosu.
7 Nisan 2012 Cumartesi
ULTRA ANTIFA
2010'da st. pauli'nin 100. yılı dolayısıyla yapılan konserde hannover denizciler korosu tribünden ezgiler söylüyor. koro toplamda üç tezahuratı seslendirse de, ne yazık ki almanca bilmeyenler yalnızca ilkinin çevirisi ile yetinmek durumunda:
eller yukarı, bu bir soygundur.
eller yukarı, bu bir soygundur.
bugün her yerden geliyoruz.
evet, biz buradayız, ultra antifa!
duman arkamızda yükseliyor.
bütün tribün st. pauli diye bağırıyor.
evet, biz buradayız, ultra antifa!
21 Şubat 2012 Salı
EN GÜZEL CEVAP
sıradan bir haftasonu gecesi, sıradan iki homofob trans avına çıkmış. ama sıradan olmayan, bir bekarlığa veda partisi için kadın giysileriyle eğlenmeye giden iki "cage fighter"ı gözlerine kestirince, hak ettikleri cevabı almaları. keşke bütün transfobik saldırılar bu şekilde sonlansa...
26 Eylül 2011 Pazartesi
1 MAYIS MAHALLESİ
22 Haziran 2011 Çarşamba
"CHOICE"
daha önce de RSAnimate'in çalışmalarından iki örneği güneşli pazartesiler'de yayınlamıştım, bu sefer renata salecl'in "choice" ("seçim") adlı konuşmasına çizimlerle eşlik etmişler... (ne yazık ki bu kez de ingilizce bilenlere özel video. birisi altyazı hazırlasa bunlara ne güzel olur aslında.)
20 Şubat 2011 Pazar
DRESDEN 2011
avrupa'nın en büyüğü olan dresden nazi yürüyüşü, geçen yılın ardından bu yıl da 10 binin üzerinde insanın nazilere geçit vermemek için dresden caddelerini tıkaması sonucu engellendi.
naziler, abd'nin ikinci dünya savaşı'nın sonunda dresden'i bombalayarak çoğunluğu sivil 25 binden fazla insanın öldürmesini bahane ederek, 3. reich'ı ikinci dünya savaşı'nı başlatan faşist ve militarist bir devlet değil, emperyalizmin kurbanı olarak göstermeyi amaçlıyor. yürüyüş, nazilerin almanya'daki diğer büyük yürüyüşlerinin önüne geçilmiş olması nedeniyle, son birkaç yıldır gittikçe büyümüş ve avrupa çapında katılımla her yıl binlerce naziye ev sahipliği yapar hale gelmişti.
bu yıl da polisin antifaşist eylemcilere karşı yoğun şiddet uygulamasına ve nazileri korumasına (örneğin 300 nazi alternatif yaşam projesi "praxis"e saldırırken izlemesine) rağmen sonuç değişmedi. herhalde naziler de yürüyemeyeceklerinin büyük ölçüde farkındaydı ki, birçoğu evlerinde kalmayı tercih etti. dresden'e gelen 2500 naziden ancak 600'ü bir araya gelerek yürümeye başladı, ancak yürüyüşleri birkaç yüz metreden öteye gitmedi.
geçen sene olduğu gibi bu sene de karen eliot & the antifa swingers'tan gelsin...
26 Ocak 2011 Çarşamba
KISA KISA: ÇILDIRMAYA AZ KALDI
![]() |
| bu resim de pek derli toplu kaçtı, durum aslında bundan çok vahim... |
güneşli pazartesiler'i düzenli takip edenler, bu ay yazma yoğunluğumda bir düşüş olduğunun farkına varmışlardır tahmin ediyorum. efendim, tezimi vermeme üç kaldı, o yüzden bloga fazla zaman ayıramadım. kitapların, makalelerin arasında kendimi kaybetmiş, bilgisayarın başında yazmaktan, yazdığımı silmekten, sonra tekrar yazmaktan farklı bir bilinç düzeyine erişmiş durumdayım. (siz dünyadaki okurlarıma: o bilinç düzeyinin adı "nirvana" değilmiş, boşa kasmayın, sonra hayal kırıklığına uğrarsınız.)
bir düşünürün hakkında yazmak için çalışmalarına yoğunlaşırken fazla derine dalıp vurgun yeme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsam, düşünüre karşı bilinçdışı bir kin geliştirmeye başlıyorum. hayır, habermas hakkında yazarken sorun olmuyordu, zira kendisi zaten sevilecek bir varlık değil, ama castoriadis'e ayıp oldu. yirminci yüzyılın en kendine özgü düşünürlerinden biri ve hem marxizm eleştirisi, hem de geliştirdiği "otonomi tasarı"sı, en azından dikkatle okunmayı ve - kendi kendine de olsa - tartışılmayı hakediyor. (demiştim ben farklı bir bilinç düzeyine eriştim diye, işte böyle, artık kendi kendimle tartışır oldum...)
tunus'ta ve mısır'da olanları heyecanla takip ediyorum (daha doğrusu etmeye çalışıyorum tezimin izin verdiği ölçüde); yaşananlar ve potansiyel sonuçları hakkında klavye tıklatmak isterdim. ama hayat koşulları izin vermedi, kısmet artık bir dahaki büyük ayaklanmaya. (yeni eriştiğim bilinç düzeyinden gelecekte olan ayaklanmaları öngörebiliyorum...)
dünyaya yukarıdan bakabileceğim, zamanın ve mekanın ötesinde bir yere erişme fantazisi aklıma nedense sezen aksu'nun "haydi gel benimle ol" şarkısını getirdi, herhalde "oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize" dizesi nedeniyledir...
mektubumu bitirirken büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. anneme, babama söyleyin, merak etmesinler, yine normale dönüp "ben" olacağım...
Etiketler:
blog hakkında,
cornelius castoriadis,
haydi gel benimle ol,
kısa kısa,
müzik,
sezen aksu,
üniversite,
video
14 Ocak 2011 Cuma
JON LAJOIE
jon lajoie, benim hip hop yıldızım! ve - benim gibi - hip hop klişeleriyle barışması mümkün olmayan insanların hiphop yıldızı olmaya aday. lajoie, aslen bir müzisyen değil, komedyen ve oyuncu. kanada televizyon ve radyolarında aralarında bir "arkası yarın"ın da bulunduğu binbir çeşit programda rol almış. ancak kanada dışındaki ününü hiphop parçalarına borçlu.
lajoie'yı ilk "guns don't kill people, I kill people with guns"la ("silahlar insanları öldürmez, ben insanları silahlarla öldürürüm") tanıdım. kendini "mc vagina" olarak tanıttığı parçada hiphop klişelerinden, "gerçek bir erkek" ve tehlikeli bir gangster imajını ve o kadar abartıyor ki, normal bir hip hop parçasında - eğer amacınız bilinçli-bilinçsiz verilen mesajları incelemek değil, yalnızca müzikten keyif almaksa - arada kaynayacak bu motifler dinleyicinin gözüne (ya da kulağına mı demeliydim?) sokuluyor: "I buy a lot of expensive things, because I have a lot of money. you can't afford a lot of expensive things, because you don't have a lot of money. haha, you want these expensive things, but you can't afford them. that means that you're not cool, because you're just a poor person." ("ben bir sürü pahalı şey alıyorum, çünkü benim çok param var. siz bir sürü pahalı şey alamazsınız, çünkü sizin çok paranız yok. haha, siz de o pahalı şeyleri istiyorsunuz, ama alamazsınız. 'cool' değilsiniz, çünkü fakirsiniz.") ve devam ediyor: "stupid poor people, stupid poor people, you can't even afford food" ("aptal fakir insanlar, aptal fakir insanlar, yiyecek alacak paranız bile yok")...
jon lajoie'nın tek parçayla ünlendikten sonra tarihe gömülenlerden olduğuna karar veriyordum ki, "show me your genitals"ı ("bana cinsel organını göster") keşfettim. lajoie, "show me your genitals"la hip hop'un "gerrrçek errrkek"lere dair bir şey olduğunun altını daha bir kalın çiziyor: "no, I don't have feelings, because feelings are gay" (hayır, duygularım yok, çünkü duygular eşcinseller içindir") ya da "women are good for three things: cooking, cleaning and vaginas." ("kadınlar üç şey için iyidir: yemek pişirmek, temizlik ve vajinaları.") lajoie'nın parçalarında, anaakım hip hopçuların tercih ettiği argo karşılıklarının yerine, neredeyse "tıbbi" bir dil kullanılarak "vagina", "genitals", "penis" gibi sözcüklerin tercih edilmesi, anaakım hiphop'un cinsiyetçi dilini gözler önüne seriyor.
jon lajoie'nın tek bulaştığı hip hop değil, paul mccartney'den ("blackbird") coldplay'e, radyo kanallarının müzik yapımcılarının çıkarları doğrultusunda yayın politikalarını belirlemelerinden ("radio friendly song") 90'ların "boy band"lerine ("pop song"), anaakım medyanın aptallaştırıcı etkisinden ikiyüzlülüğüne ("michael jackson is dead") birçok konuya müzik yoluyla sataşıyor.
lajoie, stand-up şovuyla şarkılarını sahneye taşıyacağı bir avrupa turnesi yapacağını açıklamış. kim bilir, yolu belki sizin yaşadığınız şehre de düşer... (güneşli pazartesiler'i amerika'dan okuyanları "adam" yerine koymamış oldum böylece. ama onlar için lajoie'dan bir alıntı gelsin: "it's not about what your country can do for you, it's about what your country can steal from other countries.")
Etiketler:
cinsiyetçilik,
eleştiri,
hip hop,
jon lajoie,
komedi,
müzik,
video
13 Ocak 2011 Perşembe
"FIRST AS TRAGEDY - THEN AS FARCE"
daha önce RSAnimate'in david harvey'nin "crisis of capitalism" ("kapitalizmin krizi") başlıklı konuşmasını çizgiye aktarmasını güneşli pazartesiler'de yayınlamıştım. RSAnimate, slavoj žižek'in de bir konuşmasını çizmiş: "first as tragedy - then as farce". ilginç bir konuşma ve ilginç bir çizim, bir bakın derim...
Etiketler:
"first as tragedy - then as farce",
RSAnimate,
slavoj zizek,
video
29 Aralık 2010 Çarşamba
TÜM DÜNYANIN ŞARKISI
imagine, sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı, insanların tarihte ilk defa "bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" yaşamaya başladığı güzel günlerde bütün milli marşların yerini almalı, tüm dünyanın şarkısı olmalı.
cennetin varolmadığını hayal et
denersen kolaydır
altımızda cehennemin olmadığını
üstümüzde yalnızca gökyüzünü
hayal et
bütün insanların bugün için yaşadığını
ülkelerin olmadığını hayal et
hayal etmek zor değil
uğruna ölecek ya da öldürecek hiçbir şeyin olmadığını
ve dinlerin de
bütün insanların huzurlu bir hayat yaşadığını hayal et
mülkiyetin olmadığını hayal et
hayal edebilir misin merak ediyorum
açlığa da, açgözlülüğe de ihtiyaç olmadığını
insanların kardeşliğini
hayal et
bütün insanların tüm dünyayı paylaştığını
hayalci olduğumu söyleyebilirsin
ama tek hayalci ben değilim
umarım sen de birgün bize katılırsın
ve dünya bir olarak yaşar
Etiketler:
imagine,
john lennon,
müzik,
vazgeçemeyeceğim şarkılar,
video
13 Aralık 2010 Pazartesi
RESİM

bir çift göz, ileriye dikilmiş genç bir çift göz. bakışını yakalayamıyorum, başka birilerine dikilmiş, gözlerinin içine bakıyor. hesap mı soruyor o gözler? içine baktığı gözlerde gördüklerine mi inanamıyor? kırılan kalemin sesine mi dönmüş?
"ellerimiz titremeden idam kararını aldık" diyen kenan evren acaba bakmış mıdır hiç o gözlere? onun da hafızasında kurşun gibi izler bırakmış mıdır son bakıştaki o gözler? katil olmak nasıl bir histir acaba?
o gözler hep sitem dolu bakacak ve hep genç kalacak. o gözlerin içi gülmeyecek bir daha hiç, çevreleri kırışmayacak. erdal hiç yaşlanmayacak. çocukları olmayacak, hem belki de hiç sevişmedi hayatında. ve hiç sevişemeyecek.
17 yaşındaki erdal'ı, aksi yöndeki bütün kanıtları umursamadan, işlemediği bir cinayetten idama mahkum edenler bugün neler hissediyor acaba? o gözleri, o gözlerdeki sitemi hiç unutamamış olsunlar istiyorum. gözleri kırışmış, yaşlanmış, ama onlar da hiç sevişememiş olsunlar istiyorum. sevmediklerini, hiçkimseyi, kendilerini bile gerçekten sevemedikleriniyse biliyorum.
ailesine son mektubunda "cezaevinde yapılan insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi." yazmıştı erdal. ben 17 yaşındaki erdal'a tokat bile atamazdım. onlar öldürdüler. ve erdal'ın cezaevinde yaşadıklarını binlerce, onbinlerce insan yaşadı. erdal'ı 17 yaşında öldürenler, daha binlerce, onbinlerce insanı 17'sinde yaşayan ölülere çevirdiler. 17'sinde ölen diğer insanların erdal'dan tek farkları 70'lerinde gömülmeyi beklemeleri.
adorno "ausschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır" demişti. ve erdal'ın katili, ogün'ün manevi babası bugün hala resim çiziyor. vicdan azabından uyuyamasın, erdal'ın gözlerindeki o son bakışı unutamasın istiyorum, ama biliyorum ki bu istediklerim olmayacak.
Etiketler:
12 eylül,
erdal eren,
idam,
kenan evren,
müzik,
ölüm,
sezen aksu,
siyaset,
son bakış,
türkiye,
video
2 Aralık 2010 Perşembe
SLIME!

deutschpunk efsanesi "slime", dün akşam nürnberg'in uydusu erlangen'de sahne aldı. 1979'da kurulan ve 1994'te dağılan grup, geçtiğimiz yıl otuzuncu yılını kutlamak için yeniden biraraya gelmişti. konserin düzenlendiği e-werk 80'li yılların punklarından yaşını başını almış bir zamanların ev işgalcilerine, her yaştan otonomlardan "punk's not dead" diye haykıran gençlere içinde yaşadıkları, insanın kendisine varıncaya değin her şeyi metalaştıran toplumla barış anlaşmasını imzalamamaya ant içmiş insanlarla iğne atsan yere düşmeyecek biçimde doluydu.
şehrin görüntüsünü güzelleştiren, ama aynı zamanda birçok açıdan hayatı çirkinleştiren bembeyaz kar örtüsünü hesaba katarak 10'da başlayacak konsere gitmek üzere nürnberg tren garında 7 buçukta toplandık. iptal edilen tren seferleri, az biraz ilerleyip insana ümit veren, hemen sonra bilinmeyen bir nedenden durarak konsere yetişme umudumuzu tekrar elimizden alan tren, nürnberg-erlangen arasındaki fürth'de zorunlu bir mola ve tüm aksiliklere karşı kutu bira ve jägermeister'le ısınmaya ve gülümsemeye çalışmak... ama her zaman olduğu gibi geçip giden zorlu bir maceranın - hele bir de sonu mutlu bitiyorsa - tatlı bir anıya dönüşmesi: "slime" sahneye çıktığında karlara bata çıka e-werk'e ulaşmış, soluklanacak olmasa da bira alacak zamanı bulmuştuk.
kurulduğu günlerde ilk olarak hamburg'da neuengamme gençlik hapishanesinde sahne alması, grup hakkında belki de bu yazının anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylüyor: "slime", o günden bu yana şarkılarını hep mahpuslar, punklar, otonomlar, ev işgalcileri, işsizler ve yoksullar için çaldı. ve hepimizin insanca yaşamasının önündeki bütün engellere karşı ayağa kalkmanın sembolü oldu şarkıları.
1980'de ilk albümünü bağımsız olarak çıkaran ve yalnızca konserlerde, işgal evlerinde, punkların ve otonomların buluştuğu meyhanelerde satan "slime", işgal evlerinde, yürüyüşlerde, punk festivallerinde sahne alırken, çoğu konser, sahnede son akorların basılmasıyla değil, dinleyicilerle polis arasındaki sokak çatışmalarıyla son buluyordu. "soğuk" almanya'nın "sıcak" sokaklarında polisin saldırganlığına suratlarında alaycı bir gülümseme ve ellerinde taşlarla cevap veren gençler baş rolü oynasalar da, "slime" da "bullenschweine" ("polis domuzları"), "A.C.A.B.", "deutschland muss sterben" ("almanya ölmek zorunda") gibi şarkılarla fünyeyi ateşliyordu.
"slime", zaten can sıkıntısının ve teslimiyetin egemen olduğu günlük yaşamın griliğinin köküne konan bombanın fitilini ateşlemek için çalıyordu. şarkıların yaydığı kışkırtıcı koku o kadar karşı konulmazdı ki; "slime"ın melodileri, ceplerinde taş, yüreklerinde ateş taşıyanların karalara bürünüp, anne-babalarının ruhsuzluğunu ateşe vermek için sokakları doldurduğu saatlerin "soundtrack"i oluyordu.
"beton combo", "middle class fantasies", "aheads" gibi dönemin diğer dikkat çekici politik punk gruplarıyla almanya turnesine çıkan grup, vosvos'larıyla almanya'nın - nazi geçmişiyle arasındaki tek bağ olmayan - otoyollarında hala mercedesler'e ve bmwler'e sollansa da, kült haline gelen diğer punk gruplarının kaderini paylaşıyor ve "ticarileşme", "punk ruhuna ihanet" suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyordu. polisle çatışmalar, 1982 yılında hannover ve münih'te yerlerini sahnedekilerle dinleyiciler arasındaki tekme-tokat kavgaya bırakıyordu.
aynı yıl, "slime"ın alman polisini SA ve SS'e benzettiği "polizei, SA, SS" devlet tarafından sansürlenen ilk punk şarkısı oldu. ancak sansür geri tepecek, "slime"ın ününe ün katacak, ama alman devletinin tavrı daha da sertleşecekti. "slime", hamburg'da "dead kennedys"le beraber sahne alırken, yüz kişilik bir "robocop" birliği, daha konser başlamadan yerlerini alıyordu. ancak siyasi taktik ve stratejiden "vur kafasına"yı anlayanlar bir kez daha kaybedecek, çıkan olaylar sonrasında yüz polisin yirmi altısı korkudan, "bir daha böyle bir korkuyu yaşamamak için" polislikten istifa edeceklerdi.
"birinci slime dönemi", grubun kurulmasının beş yıl ardından, 1984'te sona eriyordu. bir yandan anti-kahramanlar olarak başladıkları müzikal yolculuklarında gittikçe "kahraman"lara dönüşmek, diğer yandan yükselmeye başlayan "isyan ruhuna ihanet" suçlamaları: iki ucu boklu değnek... "sex pistols" olmamak için geriye grubu dağıtmaktan başka bir şey kalmamıştı.
"slime" 1990'da yeniden kurulana kadar yalnızca bir kez işgal evlerinin "anavatan"ı hamburg-hafenstraße'de konser vermek için biraraya geliyordu; sonuç: iki bin litre bedava bira, sokak çatışmaları ve hamburg limanı'nda batmaktan son anda kurtulan bir gemi...
"ikinci slime dönemi", birincisinden de kısa sürerek 1994'te sona ermeden önce, konserlerin yanında iki yeni albümü beraberinde getirecekti: metal tınıları taşıyan ve "slime" tarzından yalnızca müzikal açıdan değil, sözlerinin görece suya sabuna dokunmamasıyla da ayrılan "viva la muerte" ("yaşasın ölüm") ve "işte slime bu" dedirten "schweineherbst"... paul celan'ın "der tod ist ein meister aus deutschland"ı da ("ölüm almanya'dan gelen bir ustadır"), "slime"ın tınılarıyla "şiir"in "punk"a dönüştüğü an olarak tarihe geçecekti.
"akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa
gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
senin kül olmuş saçlarını sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor
adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa
gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların sulamith adam yılanlarla oynuyor
sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o almanya'dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor
gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm almanya'dan
gelen bir ustadır
senin altın saçların margarete
senin kül olmuş saçların sulamith"
"schweineherbst"le eski kışkırtıcılık geri dönüyordu. 90'ların ilk yarısı nazilerin polis korumasında göçmenlere karşı gerçekleştirdiği pogromlara sahne olurken; artık yavaştan yok olmaya başlayan ev işgal hareketinde değilse de, nazilerin - ölmek bilmeyen zombiler gibi - yeniden dirilmelerine karşı ayaklanan anti-faşist harekette yeniden buluşuyordu otonomlar, punklar ve "slime"ın melodileri...
Etiketler:
almanya,
antifa,
erlangen,
ev işgal hareketi,
konser,
müzik,
ölüm almanya'dan gelen bir usta,
paul celan,
punk,
slime,
şiir,
tarih,
video
26 Kasım 2010 Cuma
BİR ŞARKI? ÜÇ ŞARKI?

paint it black! rolling stones şaheseri... rennes'de oturduğum rue saint michel'in kıyıcığındaki ortaçağdan kalma küçük evden her gece çıkıp, rue de la soif'taki kapanış şarkısı olarak "paint it black" çalan küçük barda bira içerdim. ne kadar zorluk çekmiştim fransa'da, insan nasıl da anılarını ayıklayıp güzel olanları saklamasını beceriyor. her neyse konumuz ne hafıza, ne de rennes; "paint it black" rolling stones'un mick jagger'ın at suratına rağmen efsane olmayı başarmasının üç dakikalık özeti. aşağıda şarkının üç ayrı versiyonu var...
birincisi, tabii ki orjinal rolling stones versiyonu...
normalde "beğenme"nin ötesinde tutkuyla bağlı olduğum şarkıların coverlanmasına gelemem, ama praglı schlager ("hafif batı müziği" herhalde doğru çevirisi) şarkıcısı karel gott'un "rot und schwarz"ı gerçekten ilginç bence...
"paint it black"i bir de isveçli black metal grubu marduk'tan dinleyin istedim...
kulağımda yankılanan şimdi bir şarkının üç ayrı versiyonu mu, yoksa üç ayrı şarkı mı?
Etiketler:
black metal,
karel gott,
marduk,
müzik,
paint it black,
rock,
rolling stones,
rot und schwarz,
schlager,
vazgeçemeyeceğim şarkılar,
video
4 Kasım 2010 Perşembe
AÇIYORUM, KAPIYORUM, BEN BU İŞİ ÇOK SEVİYORUM!

anaakım medyanın siyasi iktidarın sansürüne tabi olduğu durumlarda internetin alternatif bir haberleşme aracı olarak ne kadar işe yarayabildiği iran'da ahmedinejad'ın bir dönem daha iktidarda kalmasıyla sonuçlanan seçimlerin ardından doğan eylem dalgasında ortaya çıkmıştı. insanlar; bloglar, twitter ya da youtube üstünden anaakım medyada yayınlanmayan ve asla da yayınlanmayacak olan resimleri, videoları, yazıları birbirleriyle paylaşıyor, bir nevi anaakım medyanın kontrolündekinin yanında bir "paralel kamuoyu" yaratıyorlardı.
dar anlamıyla siyasi iktidarın doğrudan bir sansürü olmadığı koşullarda dahi sokaktaki sıradan insanın değil, bağlı bulunduğu sermaye grubunun çıkarlarını temsil eden medya kuruluşlarının, yaşadıkları ülkenin, dünyanın işleyişiyle gerçekten derdi olan insanların görüşlerini, yaptıklarını "tarafsız" bir şekilde yayınlamalarını beklemek saflık olur. bu noktadan hareketle görece demokratik bir işleyişi olan internetin pek çok ülkede sansür ve yasaklara tabi olması anlaşılabilir.
televizyonlarda konuşan, yazıları gazetelerde basılan "ünlü"lerin bloglara, ekşi sözlük'e vs. karşı duydukları nefret, işin sadece (en dar anlamıyla) siyasi düzenin muhafaza edilmesiyle ilgili olmadığını ortaya koyuyor bence. (sosyolojideki adıyla) "milieu"lerin kendi ayrıcalıklarını, söz söyleme iktidarlarını savunmak istemeleri söz konusu. engin ardıç yazsın, sen-ben yaz(a)mayalım, okan bayülgen konuşsun, biz susalım!
youtube yine yasak! "atatürk'e hakaret" sorununun çözülmesinin hemen ardından "deniz baykal'ın götünü kurtarma" operasyonu geldi, açılan youtube yine kapandı. (bu cümledeki "göt" sözlük anlamında, zira derdimiz deniz baykal'ın götünün gözükmemesi!) söz söyleme tekelini elinde bulunduranların, bu tekelin delinmesine, hatta delinmesi ihtimalinin ufukta belirmesine bile katlanamadıkları ortada. yasakçı zihniyetin derdi, ne "atatürk'e hakaret", ne de "deniz baykal'ın götü"... esas mesele, bugüne kadar söz söyleme tekelini elinde bulunduranlarla hangi sözlerin söylenebileceğini belirleme tekelini elinde bulunduranların tekellerine dokundurmamak istememesi...
youtube yasağı hakkında düşünerek bir şeyler anlaşılmasına anlaşılabilir de, anlayabildiğim(iz) "bazı şeyler". "her şey"i anlamak namümkün! zira bir şeyi rasyonel bir değerlendirme sonucunda anlayabileceğinizi iddia ettiğinizde, o şeyin rasyonel olması gerektiğini söylemiş olursunuz aynı zamanda.
bu yasağı anlamak için ciltlerce kitap okumanıza, sosyolog, siyaset bilimci falan olmanıza gerek yok. ihtiyacınız olan teorik birikimi "aç kapa, aç kapa, artema!" reklamında bulabilirsiniz! karşımızdaki "ben iktidarım, istediğimi yaparım"ın ifadesidir ve iktidarın güç gösterisi rasyonel davranarak değil, bilakis iktidar sahiplerinin keyfiyeti insanların gözüne sokularak yapılır...
Aç Kapa Artema Reklam
Hochgeladen von Fikirbenim. - Sieh vorgestellte Filme und komplette TV Shows an.
21 Ekim 2010 Perşembe
APTAL KUTUSU

bunalım, her saniye, her kanalda bunalım... türkiye'yi terkettiğim günden bu yana televizyon izlemiyorum, dolayısıyla "almanya'da televizyon yayınları şöyle, türkiye'de böyle, bizim almanyamız çok medeni, ne kadar gelişmiş ve kültürlü" demeyeceğim. hem bilmiyorum, haddim değil bu konu hakkında atıp tutmak. hem de türkiye'de almanya'yı, almanya'da da türkiye allayıp pullayıp pazarlayarak prim yapmak uzak kalmaya dikkat ettiğim bir "gurbetçi" hastalığı...
istanbul'a geldiğim 6 ekim'den bugüne televizyonu hayatımdan çıkartarak ne kadar hayırlı bir iş yaptığımı bir kez daha anladım. haberler haber değil, diziler dizi değil, spor programlarının spordan başka herşeyle alakası var.
bunalım kusuyor bütün kanallar, iç karartıyor. genç kızları ezen kamyonlar, kedi yavrusunu tekmeleyerek öldüren piskopatlar, "aile dramları" dınn-dınn-dınn aragazı veren müzikler eşliğinde milyonlarca evin oturma odasına taşınıyor. "haber"in - en azından ağırlıkla - bütün toplumu bağlayacak gelişmeler olması gerekirken, iğrençlik üstünden yakalanan sansasyonun tekeli rakip tanımıyor: köpekleri ısıran adamlarla dolu dört bir yanımız...
televizyon oturma odasının merkezi, ailenin reisi. o konuşunca herkes susuyor. reklamlarda pervasızca yükselen sesiyle salonda oturan insanları birbirlerine bağırttırıyor televizyon. ve herkes onu, büyük aşkını süzüyor. konuşmak mı? ne gereği var, söylenecek bir söz varsa o hepimizin yerine söyler zaten...
televizyonda birbirine ilk görüşte aşık olan(!), evlenenler, kaynanalar, botoksu fazla kaçtığından sürekli gülümsemek zorunda olan sunucular, her bölümü uzun birer sinema filmi uzunluğunda özel timli, tecavüzlü, ağalı, kürt düşmanı, mafyalı - ve bol aşklı(!) - diziler...
her konuyu "sikiş"e bağlayan, namus timsali akıllı abiler (psikiyatristler + kabzımallar ve daha niceleri) kalkmış erkek egolarına rating bayrağını çekiyorlar...
68'in en güçlü sloganlarından biri neden "televizyonunu at"tı şimdi daha iyi anlıyorum...
Throw Away Your Television - RHCP from Albie on Vimeo.
Etiketler:
medya,
müzik,
red hot chilli peppers,
televizyon,
throw away your television,
türkiye,
video
30 Eylül 2010 Perşembe
WHERE IS MY MIND?
Etiketler:
müzik,
pixies,
rock,
vazgeçemeyeceğim şarkılar,
video,
where is my mind
18 Ağustos 2010 Çarşamba
DEVRİM PRIME TIME KUŞAĞINDA

herkesin bilip de kimsenin anlamadığı şeyler var dünyada. buna genel anlamda çoğu marxistin ezberlemesine rağmen, dağa doğrusu tam da ezberlediği için marxizmi anlamamasını örnek gösterebiliriz. bir diğer örnek bob marley'in "no woman, no cry"ının "ağlama birtanem" değil de, "kadın yoksa dert de yok" şeklinde algılanmasıdır. ama ben başka - "no woman, no cry"dan daha az tanınan - bir şarkıdan bahsetmek istiyorum: "the revolution will not be televised"...
bugün hip hop'un öncülü olarak kabul edilen gil scott-heron'ın bu başyapıtı 1969 yılında abd'de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin zirvesine ve daha adil ve özgür bir dünya için devrim talebini seslendiren gençlik hareketine eşlik ediyor, devrimin insanların bilinçlerinde radikal bir dönüşüm anlamına geldiğini vurguluyordu. tabii bu şarkının kaderi de bob marley'ninkinden farklı olmadı, insanlar yalnızca nakaratından anlam çıkartmakla yetindiler. ve sonuçta anladıkları kitlelerin sokaklara dökülüp iktidarı alaşağı ettikleri somut bir eylem olarak devrimin televizyondan canlı yayınlanmayacağıydı.
yanlış anlama, heron'ın söylemek istediğinin önüne geçti kesinlikle, şarkıyı bilen neredeyse herkesin bilincine işledi. heron'ın sözleri bugün hala anlamlı, devrim aynı zamanda insanların yeni ve daha güzel bir dünyayı yaratacak bir bilince ulaşmaları anlamına geliyor. oysa "ayaklanmanın televizyonda gösterilmemesi" anlamı açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. bugün cnn'in, al-jazeera'nın kendi binalarının işgal edilmesini bile canlı yayınlayacaklarını - ve bununla ciddi ratinglere ulaşacaklarını - tahmin etmek güç olmasa gerek.
girişin gelişme ve sonuçtan anlamsız derecede uzun olduğu bir yazı oldu, zira derdim aslında gil scott-heron'dan ve "the revolution will not be televised"dan bahsetmek değil, "devrim"in kesinlikle televizyondan canlı yayınlanacağına dair bir kanıt sunmaktı...
econstories.tv, von hayek ve keynes'e ekonomik kriz hakkında rap yaptırmış. içerik pek parlak değil, ama zeitgeist'ı ("çağın ruhu") anlamak açısından kaçırılmaması gereken bir video bence...
"the revolution will not be televised"dan sonra böyle bir şarkı dinlettiğim için suçluluk duygusu hissettim, bari birincisinin sözlerini yazayım kapanış olarak da, gönlünüzün tadı tümden kaçmasın giderayak...
you will not be able to stay home, brother.
you will not be able to plug in, turn on and cop out.
you will not be able to lose yourself on skag and skip,
skip out for beer during commercials,
because the revolution will not be televised.
the revolution will not be televised.
the revolution will not be brought to you by xerox
in 4 parts without commercial interruptions.
the revolution will not show you pictures of nixon
blowing a bugle and leading a charge by john
mitchell, general abrams and spiro agnew to eat
hog maws confiscated from a harlem sanctuary.
the revolution will not be televised.
the revolution will not be brought to you by the
schaefer award theatre and will not star natalie
woods and steve mcqueen or bullwinkle and julia.
the revolution will not give your mouth sex appeal.
the revolution will not get rid of the nubs.
the revolution will not make you look five pounds
thinner, because the revolution will not be televised, brother.
there will be no pictures of you and willie may
pushing that shopping cart down the block on the dead run,
or trying to slide that color television into a stolen ambulance.
nbc will not be able predict the winner at 8:32
or report from 29 districts.
the revolution will not be televised.
there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of whitney young being
run out of harlem on a rail with a brand new process.
there will be no slow motion or still life of roy
wilkens strolling through watts in a red, black and
green liberation jumpsuit that he had been saving
for just the proper occasion.
green acres, the beverly hillbillies, and hooterville
junction will no longer be so damned relevant, and
women will not care if dick finally gets down with
jane on search for tomorrow because black people
will be in the street looking for a brighter day.
the revolution will not be televised.
there will be no highlights on the eleven o'clock
news and no pictures of hairy armed women
liberationists and jackie onassis blowing her nose.
the theme song will not be written by jim webb,
francis scott key, nor sung by glen campbell, tom
jones, johnny cash, englebert humperdink, or the rare earth.
the revolution will not be televised.
the revolution will not be right back after a message
bbout a white tornado, white lightning, or white people.
you will not have to worry about a dove in your
bedroom, a tiger in your tank, or the giant in your toilet bowl.
the revolution will not go better with coke.
the revolution will not fight the germs that may cause bad breath.
the revolution will put you in the driver's seat.
the revolution will not be televised, will not be televised,
will not be televised, will not be televised.
the revolution will be no re-run brothers;
the revolution will be live.
CRISIS OF CAPITALISM
amerikalı marxist bilim adamı david harvey dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz hakkındaki konuşmasını RSAnimate çiziyor. RSA'in yaptığı diğer konuşma animasyonlarına buradan ulaşabilirsiniz. (bu sefer ne yazık ki çeviri yapacak enerjim yok, ingilizce bilenleri kayırmış oluyorum, ama yapacak bir şey yok...)
Etiketler:
crises of capitalism,
david harvey,
ekonomi,
ekonomik kriz,
karl marx,
RSAnimate,
video
16 Ağustos 2010 Pazartesi
LOUK TELEVİZYONDA

daha önce yunanistan'ın anarşist köpeği louk'tan bahsetmiştim blogda. bugün almanya'da televizyonda yayınlanan bu videoya denk geldim, sizinle paylaşayım dedim...
"2008'den beri bu sokak köpeği başkant atina'daki neredeyse her eylemde ortaya çıkıyor. [...] "the riot dog" mavi tasmasından tanınabilir, bununla yunan belediyeleri kısırlaştırılmış sokak köpeklerini işaretliyor. dört bacaklı eylemci fotoğraflarda sürekli polislerle kavgaya hazır ve eylemcilerle dayanışma içinde gözüküyor. bu tür curcunalarda diğer köpekler kuyruklarını kıstırıp kaçar. ama atinalı özgür radikal ne göz yaşartıcı gazdan, ne de tazyikli sudan korkuyor. ve silah sesleri hayvanın polise saldırma arzusunu iyice arttırıyor. bu köpek otoritelere karşı direnişi nedeniyle yunanistan'daki eylemcilerin sembolü haline geldi. internette kült statüsüne ulaştı. hayranları ona ait bir facebook sayfası açtılar. şimdilik 24 bin arkadaşı var [bu sayı şu anda 33 bini geçmiş durumda.] ve bir de adı: "louk"... bu yunanca ve sosis anlamına geliyor. iddialara göre en sevdiği yemek. louk'un siyasi etkinliği aşağı yukarı iki yıl önce başlamış. ulaşılabilen ilk fotoğrafları 2008 aralığından. polis 15 yaşındaki bir genci vurduktan sonra atina'da haftalar süren sokak çatışmaları yaşanmıştı. o zamandan beri yunanistanlı eylemciler louk'u tanıyor. atina'da ne zaman hükümete karşı gösteri düzenlense louk da orada. özellikle çiftçilerin isyanını zevkle hatırlayacaktır: geçen yıl nisan ayında herkes için bedava süt vardı. ama en çok eylemlerde çatışma çıktığında zevk alıyor. o zaman iki cephe arasında ileri geri koşuyor, ama her seferinde doğru tarafa dönmeyi başarıyor. ve batık durumdaki yunanistan'da halkın hükümetin kemer sıkma politikasına tepkisi neredeyse her gün sokaklarda ifade edilmeye başladığından louk'un köpek yaşamı zirvesini yaşıyor. ama louk almanya'daki iyi eğitilmiş türdeşlerinin en önemli özelliğine hiç sahip değil: itaatkarlık ve disiplin..."PS çeviriyi hızlı hızlı, üstünkörü yaptım...
1 Ağustos 2010 Pazar
ES GEHT VORAN!
fehlfarben'dan ev işgal hareketinin marşı haline gelen ein jahr... görüntüler 80'lerin başlarında bir işgal evini polisin saldırısına karşı savunan otonomlara ait...
Etiketler:
ein jahr,
ev işgal hareketi,
fehlfarben,
müzik,
vazgeçemeyeceğim şarkılar,
video
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




