eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2012 Cumartesi

SAFLARI SIKLAŞTIRIN! AMAN SAFLAR KAÇMASIN!


iki arada bir derede kalmak. taraf olmayan bertaraf olsun. taraf olup olmamak konusunda türkçe'de başka söz bilmiyorum ya da en azından şu anda aklıma gelmiyor. taraf olmak derken, takım tutar gibi - ki onun da en makbulü "ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik"tir - taraf olmaktan bahsediyorum. incelemeden, meselenin özüne fazla kafa yormadan, akla karanın arasında başka tonların da olduğunu düşünmeden taraf tutmak en sevdiğimiz iş. "delikanlılığın" şanından.

aksine bir meseleye daha geniş bir pencereden bakmaya, ayrıntılarla, gri tonlarıyla uğraşmaya kalkan, "ölmeye, ölmeye, ölmeye" gelmeden önce "ölmeye değer mi acaba?" diye sorma gafletinde bulunan, "tehlikeli sular"a yelken açmış oluyor. "Uzlaşmaz" iki cephenin (uzlaşmaz tırnak içinde, çünkü yarın bir gün hesapları döner, öyle bir uzlaşırlar ki, ağzınız açık kalır), birbirlerine olan siniri, hırsı, nefreti; ne bir cepheye ne de ötekine koşulsuz eklemlenenlere olanın yanında hafif kalır. Zira cepheleşmeyi, kendini ağırlıklı olarak, hatta yalnızca düşmanı üstünden var etmeyi seçenler, varoluşlarıyla birbirlerini yeniden yaratırlar: yetmez ama evetçilerin en basit, yüzeysel analiz karşısında bile tuzla buz olacak önermeleri, "akp faşizmi" karşıtlarının içi boş propagandif klişelerini yaratırken; ötekilerin muhafazakarlığı, berikilerin "cin fikirliliğinin" sağlamasıdır. galatasaraylılar'ın şike olduğundan emin olması ile fenerbahçeliler'in bir haksızlığa kurban gittiklerine inanmaları aynı nedendendir: aslında ne bir şeyden emindirler ne de inanırlar. önceden seçilmiş taraflar adına; kendilerini emin olmak, inanmak zorunda hissederler. çoğunlukla da -mış gibi yaparlar. ait olunan taraflar (ki bu bağlamda "ait olmak" kavramı kilit önemde), analizlerinin sonucu değil, çıkış noktasıdır. dolayısıyla, aralarındaki zeki insanlar kendi içinde oldukça tutarlı söylemler geliştirdiklerinde dahi, teorilerinin tutarsız olması, iç çelişkileri nedeniyle çökmesi kaçınılmazdır. (ama taraf olmak her şeyden önemli olduğunda, bu da büyük bir sorun olmaktan çıkar, çökmemiş gibi yapılır, olur biter.) kaygan zemin üstüne inşa ettiğiniz binanın ne kadar sağlam olduğu, nihayetinde ikincil önemdedir. (ki bu analoji çok da doğru değil; bir zemin-bina ilişkisinden öte, çıkış noktasındaki taraf aynı zamanda yapı malzemesinin içine de karışmak zorunda.)

akp'nin bir demokratikleşme umudu mu, yoksa yeni bir faşizmin müteahiti mi olduğu tartışmaları sonucunda; solun büyük bölümü, bırakın birbiriyle dayanışmayı, birlikte hareket etmeyi, aynı meyhanede ayrı ayrı masalarda rakı bile içemeyecek, yolda karşılaştığında birbirine selam bile veremeyecek hale geldi. ancak bu bölünme, ayrışma; iki tarafın da en büyük değeri taraf olmaya atfetmede ve dünyayı (gerçekten ve kökten değiştirmek için) gerçekten ve kökten analiz etme konusunda tembellikte birbirlerinden hiç de ayrılmadığı, aksine buluştuğu gerçeğini değiştirmiyor. reaktif siyaset yürütme kolaycılığı, iki tarafı da "yeni"lerle uğraşmak zorunda bırakırken; türkiye'de devletin akp iktidarında da, öncesinde de kapitalizmin bekçiliğini otoriter bir biçimde yaptığı, kürt düşmanlığı konusunda değişen hiçbir şeyin olmadığı, (toplumsal sınıflar konusunda kafası karışık olanları üzmeyecek bir ifade seçecek olursak) "sokaktaki adam"ın hayatının akpli ya da akpsiz boktan olduğu ile ilgilenmemelerine yol açtı, açıyor.

"taraf olmayan bertaraf olsun" şiarı eşliğinde yaşanan cepheleşme, türkiye'deki "gündem siyaseti" ile sınırlı kalmadı, libya ve suriye'de deplasmana çıkıldı. antikapitalist olmadan antiemperyalist olunamayacağını belki kağıt üstünde kabul edecek çevreler, bu sözün içeriğini gerçek hayata uyarlama yetisinden yoksun. (eksik olan ya zeka ya da samimiyet - hangisi daha kötü karar veremedim.) resimli sözlüklerde "diktatör" kavramının karşısında yerini alabilecek şahsiyetleri, antiemperyalizm ve - ne anlama geldiği belirsiz - "halkçılık" konularında bon pour l'orient ilan etmekten kaçınmadılar. her yin'in bir yang'ı olması gerektiği gibi, bu tavrın karşısında da bir "diktatörler devriliyor, araplar demokratikleşiyor" saçmalığı konumlandı. oysa, (kendin için beğenmeyeceğin, istemeyeceğin şeyi "araplar" için onaylamanın ırkçılığı bir yana,) diktatörlüktense (kapitalizmin iyi gün yönetimi olarak değil, gerçek bir) demokrasinin yeğ olduğunu bilenlerin, on binlerce kilometre öteden komuta edilen "demokrasi"lerin asla demokratik olamayacağını da bilmeleri gerekir. (eksik olanın zeka mı, yoksa samimiyet mi olduğuna karar vermek yine size düşüyor.)

ırak'ta saddam hüseyin'i desteklemeden, afganistan'da taliban'ı, el kaide'yi antiemperyalist halk kahramanı ilan etmeden savaşa karşı çıkmayı pekala da başarmıştık. ve yanlış hatırlamıyorsam, bunu yaparken zorunlu olarak "demokrasi düşmanı" ilan edilmemiştik. peki o zaman bugün libya'daki nato bombardımanlarına, suriye'ye yapılması hala muhtemel olan bir emperyalist müdahaleye karşı çıkmak için neden esad'ın, kaddafi'nin tarafında yer almamız gerekiyor? ya da kaddafi'nin, esad'ın aşağılık diktatörler olduğu gerçeği, karşıt güçlerin "iyi çocuklar" olduğuna inanmamız için neden yeterli olsun? bu soruların tamamına cevap veren, vermek isteyen yok. çünkü bu ve benzeri soruların tamamını - samimi bir biçimde - yanıtlamaya kalktığınızda cephelerde ilk çatlaklar belirecek. hoş, sonuçta söz konusu ülkelerde yaşayan insanların kaderi ile gerçekten ilgilenen de yok; bu tartışmada ne on milyonlarca insanın ne de başlarına gelenlerin, türkiye'deki tarafların kendini başka coğrafyalara yansıtmasına hizmet etmekten başka bir işlevleri var.

taraf olmayan bertaraf olsun. peki, tamam, ben - size kalırsa - bertaraf olmaya hazırım. kendini fil sananların tepişmesinde, iki tarafın da en çok ezmek isteyeceklerinin benim gibiler olacağını biliyorum. maksat, kafalar karışmasın, saflar sıkılaşsın (bu cümlede saf çift anlamlı). siz tepişe durun, hanginizin kazandığının benim için (ve aslında kendinizden başka kimse için) bir önemi yok. sonuçta ya kapitalizm (ve tüm sınıflı toplumlar) karşısında eleştirel düşünce kazanacak ve yeni bir dünyaya yelken açacağız ya da aynı boktan filmi izlemeye devam edeceğiz.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

DIDISININ DIDISI


ömer laçiner'in, birikim dergisi'nin - kendi sözleriyle - "sosyalist sıfatlı mikrokozmos"a veda yazısıyla türkiye'de sol açısından bir dönemin kapandığı resmen ilan edilmiş oldu. böylece, ergenekon davası ve referandum süreciyle gittikçe gerilen tarihsel bağ, inceldiği yerden kopmuş oldu. yaşanan gerilim dolayısıyla karşılıklı olarak zaten sertleşmiş olan dil (bu noktada dsip'in doğan tarkan'ın "nasyonal sosyalist" küfründe doruğa çıkan hakaret çiğliğini sertleşme sarmalının dışında bir noktaya koymak gerek), malumun ilamıyla, birikim çevresine karşı - yılların saygı ilişkisinden kaynaklanan son çekincelerin de ortadan kalkmasıyla - bir "atış serbest" durumuna bıraktı.

söz konusu gerilimin ve kopuşun en büyük kurbanları, ne birikim, ne de ortodoks sol oldu. yirminci yüzyıla damgasını vuran reel sosyalizm deneyimlerinde - castoriadis'in deyimiyle - "sosyalizmin ne olmadığı"nı gören ve bu noktadan hareketle "sosyalizmi yeniden tanımlama" iddiasını - birikim'in bu cümleye yüklediği anlamı paylaşmasalar da - benimseyen, insanlığın özgür ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyanın temellerini atacak bir devrim hayalinin (ki bugün için gerçekten bir hayaldir) peşini bırakmayan insanlar, bu sürecin gerçek kaybedenleri oldular. "taraf olmayan bertaraf olsun" şiarı eşliğinde tartış(ma)ma, bok atma ve sidik yarışı ritüellerinin egemen olduğu gündemlerde hep olduğu gibi, kendini ne oraya, ne de buraya ait hissedebildiğinden taraf olamayan, kendi cephesini açmaya da gücü yetmeyenler fillerin tepişmesine çimen oldular.

bir yanda gelenek(çi)ler kendilerini (kökten) muhalif siyaset yapmanın önkoşulu olarak dayatır, diğer yandan geleneğe muhalefet fikri (ya da imajı mı demeli?) akp destekçiliğine teslim edilerek, kapitalizme ve egemenlerine muhalefet nosyonundan yoksun bırakılırken, soldaki siyasi tartışma alanı sesimizi duyuramayacağımız kadar daraldı. kah "ezber bozanlar" tarafından "ergenekoncu" ilan edildik, kah "ezberlediğini unutmamakta diretenler" tarafından liberal.

cepheler oluşturulur, siperler kazılırken sınırları çizen keçeli kalemlerin ucu o kadar kalındı ki, birçok ayrıntı görünmez oldu/kılındı: birikim'in türkiye'de solun düşünce dünyasını genişleterek yaptığı katkı unutturulmak istendi örneğin. ya da devrimci yol kökenli örgütlenmelerin - özellikle de ödp'nin - birikim'i bugün vardığı noktaya götüren yolun ne kadarına eşlik etmiş olduğu. (bugün, ödp'nin eski-yeni hiçbir şey söyleyemez hale gelmiş olması, "deniz feneri"ni kaybetmiş olmasından değil midir?)

girdiği yol "yetmez ama evet"te nihayetine ulaşan çevrenin (burada dsip'i - başkalarının siyasetine eklemlenme noktasında uluslarası bir geleneğe dayandığından - yine ayrı tutuyorum), kendini geleneksel (ve gelenekçi) soldan uzaklaştıran ilk adım mahkum edilmek istendi. (yöntem ve amaç açısından) devletin vatandaşına kemalizm anlatmasından bir farkı olmayan eğitim çalışmalarına sığmayacak düşünce ve içerikleri dolaşıma sokmak "ilk günah"tı."marx-engels-lenin-stalin-(hadi kimsenin kalbi kırılmasın)mao bize yeter"ken bourdieu, castoriadis, bloch, mouffe'la kafa karıştırmaya ne gerek vardı? (bugün birikim tartışmalarında en önemli referans olan althusser'i, gramsci'yi yorumlama tekelini "belgegiller"e bırakmak gerçekten zekice bir hamleydi, hakkını vermek gerek.) varılan noktanın, atılan ilk adım(lar)ın değil, son düzlük geçilip yokuş aşağı gidilmeye başlayana değin hiçbiri tek başına zorunlu olmayan adımlardan oluşan bir dizinin sonucu olduğunu unutturmak, ortodoksiden ötesi iktidarlarını tehdit edeceklerin çıkarına(ydı). akvaryumda büyük balık olma ayrıcalığını kaybetmek en büyük korkusu olan muktedirler, çıkarlarını savundu, savunuyor. (her düzende, dolayısıyla kapitalizmde de, iktidar sahipleri, "devrimci durum"lar haricinde ezilenlerden daha gelişkin bir "sınıf bilinci"ne sahiptir.)

ancak dünya "filler ve çimen"den ibaret değildir, derdim hayvanlar alemi belgeseli yazmak değil, ama "akbaba"ları unutmamak bugün mikrokozmosumuzun işleyişini biraz olsun kavramak için elzem. zira fillerden biri - (devrimci/radikal) soldan bakıldığında - devrilmiş gözüküyor. aldığı yaralara rağmen ayakta kalmayı (hala) başaran diğer fil üstünde tepinedursun akbabalar da ganimetten paylarını almak için üşüşmeye başladılar.

derdim, "belgegiller"i savunmak değil, zira bugün özgürlükçü bir sol tasavvur ederken, söz konusu çevrenin özgürlükçülüğünün de, solculuğunun da ancak tırnak içinde varolabileceğini unutmamak gerek. ancak eleştirinin, hem de yoldaşa, arkadaşa yapılan tarzda değil, karşıdan, karşı cepheden yapılacak bir eleştirinin zorunluluğu, her eleştireni kendiliğinden haklı kılmıyor. eleştirinin içeriği ve eleştirenin niyeti de önemli.

özgür ve kardeşçe bir yaşamın hüküm sürdüğü başka bir dünya hayalini canlı tutmak isteyenlerin duygularını kullanarak, içeriğin ancak retoriğe güç katacağı ölçüde değerli olduğu "eleştiri"ler formüle edenler; solun, devrimin, geleceğini umduğumuz güzel günlerin değil, devrilmiş filin leşinden koparacakları et parçalarının, solda prim yaptığı ölçüde "belgegiller"e yönelttikleri "eleştiri" oklarının rantını yeme derdinde.

fillere dair daha söylenecek çok söz var. tıpkı umarım daha yazı yazılacak nice gün olacağı gibi. akbabalardansa dost, arkadaş, yoldaş olmayacağını bilmek için daha - türkiye'de toplumsal bir güç olarak - ayağa dahi kalkamamışken, düşeceğimiz günleri beklemeye gerek yok. gün gelir, devran dönerse, akvaryumda rant peşinde koşanlar okyanusa açılmayı başarırlarsa, çıkarları uğruna toplumsal iktidarlara yanaşmaktan kaçınmayacaklarını "belge"leyeceklerdir.

26 Mayıs 2011 Perşembe

"YENİ"Yİ EZBERLEMEK


"ezber bozmak"... geçtiğimiz seçim döneminde "solun ortak adayı" baskın oran'ın (ki ortak adaylığı gerçekten de tırnak içinde kalmıştı) akılda kalan tek sözüydü. seçim çalışmalarının siyasi propaganda değil, reklamcılık teknikleriyle yapıldığı günümüzde, siyasetin içeriğine dair müdahaleler de ciddi tartışmalar değil, akılda kalıcı ve kısa, kısacası vurucu sloganlar üstünden yapıldığından "ezber bozmak" baskın oran "marka"sının potansiyel tüketicisine kollarını açarken fısıldadığı (reklam kadar sahici) sevgi sözcükleriydi.

baskın oran'la beraber "ezber bozmak" solun ve liberallerin önemli bir kısmının diline dolandı. iyi bir çocuk olursanız "ezber bozanlar"ı belki siz de birgün görebilirsiniz. (şirinler'i komünist olduğunu sanma hastalığının tedavisini bulana nobel vereceklermiş...) ve beklenen oldu; "biz"e yabancı olanların gözlerinin faltaşı gibi açılmasına yolaçacak bir fenomen, ne eksen hıyar filizlenen siyaset tarlamızda yetişti: "moron"larımızın nurtopu gibi bir oksimoronu oldu. "ezber bozma"yı ezberlediler.

hoş, "ezber bozma" söylemi, türkiye solunda baskın oran'ın icadı değil, aynı söylemden ödp de yıllarca ekmek yemiş, baskın oran seçmenine (sınıfsal ve kültürel açıdan) benzer bir kitleyle buluşmuştu. ama şimdi o kadar gerilere gidip dünya tarihinin kendi doğumuyla, solunkininse solcu olduğu günle başladığını sanan bir güruhun kafasını karıştırmayalım.

"ezberleyen" bir insan eleştirel düşünemez. kendi(ne ait olduğunu sandığı, aslında başkalarından ödünç aldığı) düşüncelerini de yalnızca bozuk plak gibi tekrarlayacağından gerçekten (ve içten) tartışamaz. işin kötüsü düşünmek yerine ezberlediği "düşünce"lerine - gözünün kenarıyla olsun - eleştirel bir bakış atamayacağından haksız olma olasılığına yer yoktur beyninde. "biraz haklı, biraz haksız" olacak kadar mesafe kazanamaz ödünç aldığı "düşünce"lere karşı, dolayısıyla dönüşmeyi bilmez. yeni bir söylem daha iyi bir ambalajla karşısına çıkıp da savrulana kadar aynı kalır.

ezberlemek, muhafazakarlığın alamet-i farikasıdır. ve muhafazakarlık - "biz"de kimse kendine konduramasa da - sağcı ya da solcu olmakla doğrudan alakalı değildir. muhafazakarlık, bu anlamıyla içerikten çok yöntemle alakalıdır. ilacı, ezberlediğini değil, ezberlemeyi unutmaktır. "yeni", her zaman "eski"den iyidir diye bir şey yoktur. "yeni"yi ezberlediğinizde o da "eski" olacaktır en nihayetinde. hem hoca çalışmadığınız yerden sorarsa, "eski"yi "yeni" sanarsınız, yüzlerce yıllık düşünceleri "ezber bozan yenilik" diye çok kakalarlar, bakakalırsınız...

14 Ocak 2011 Cuma

JON LAJOIE


jon lajoie, benim hip hop yıldızım! ve - benim gibi - hip hop klişeleriyle barışması mümkün olmayan insanların hiphop yıldızı olmaya aday. lajoie, aslen bir müzisyen değil, komedyen ve oyuncu. kanada televizyon ve radyolarında aralarında bir "arkası yarın"ın da bulunduğu binbir çeşit programda rol almış. ancak kanada dışındaki ününü hiphop parçalarına borçlu.

lajoie'yı ilk "guns don't kill people, I kill people with guns"la ("silahlar insanları öldürmez, ben insanları silahlarla öldürürüm") tanıdım. kendini "mc vagina" olarak tanıttığı parçada hiphop klişelerinden, "gerçek bir erkek" ve tehlikeli bir gangster imajını ve o kadar abartıyor ki, normal bir hip hop parçasında - eğer amacınız bilinçli-bilinçsiz verilen mesajları incelemek değil, yalnızca müzikten keyif almaksa - arada kaynayacak bu motifler dinleyicinin gözüne (ya da kulağına mı demeliydim?) sokuluyor: "I buy a lot of expensive things, because I have a lot of money. you can't afford a lot of expensive things, because you don't have a lot of money. haha, you want these expensive things, but you can't afford them. that means that you're not cool, because you're just a poor person." ("ben bir sürü pahalı şey alıyorum, çünkü benim çok param var. siz bir sürü pahalı şey alamazsınız, çünkü sizin çok paranız yok. haha, siz de o pahalı şeyleri istiyorsunuz, ama alamazsınız. 'cool' değilsiniz, çünkü fakirsiniz.") ve devam ediyor: "stupid poor people, stupid poor people, you can't even afford food" ("aptal fakir insanlar, aptal fakir insanlar, yiyecek alacak paranız bile yok")...



 jon lajoie'nın tek parçayla ünlendikten sonra tarihe gömülenlerden olduğuna karar veriyordum ki, "show me your genitals"ı ("bana cinsel organını göster") keşfettim. lajoie, "show me your genitals"la hip hop'un "gerrrçek errrkek"lere dair bir şey olduğunun altını daha bir kalın çiziyor: "no, I don't have feelings, because feelings are gay" (hayır, duygularım yok, çünkü duygular eşcinseller içindir") ya da "women are good for three things: cooking, cleaning and vaginas." ("kadınlar üç şey için iyidir: yemek pişirmek, temizlik ve vajinaları.") lajoie'nın parçalarında, anaakım hip hopçuların tercih ettiği argo karşılıklarının yerine, neredeyse "tıbbi" bir dil kullanılarak "vagina", "genitals", "penis" gibi sözcüklerin tercih edilmesi, anaakım hiphop'un cinsiyetçi dilini gözler önüne seriyor.




jon lajoie'nın tek bulaştığı hip hop değil, paul mccartney'den ("blackbird") coldplay'e, radyo kanallarının müzik yapımcılarının çıkarları doğrultusunda yayın politikalarını belirlemelerinden ("radio friendly song") 90'ların "boy band"lerine ("pop song"), anaakım medyanın aptallaştırıcı etkisinden ikiyüzlülüğüne ("michael jackson is dead") birçok konuya müzik yoluyla sataşıyor.

lajoie, stand-up şovuyla şarkılarını sahneye taşıyacağı bir avrupa turnesi yapacağını açıklamış. kim bilir, yolu belki sizin yaşadığınız şehre de düşer... (güneşli pazartesiler'i amerika'dan okuyanları "adam" yerine koymamış oldum böylece. ama onlar için lajoie'dan bir alıntı gelsin: "it's not about what your country can do for you, it's about what your country can steal from other countries.")

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ORHAN PAMUK'U ELEŞTİRMEK


öyle "ben kara kitap'tan sonrasını okumadım" diye afra tafra yapacak kadar eski bir orhan pamuk okuru değilim. ilk okuduğum romanı yeni hayat'tı, ancak 90'lı yılların ortalarında, gerçekten ünlü olduğunda tanımıştım pamuk'u.

türkçe öğretmenimin kitabı elimde gördüğünde türkçe'yi kötü kullandığını söylediğini hatırlıyorum, ki bu eleştirisinde yalnız da değildi. orhan pamuk'un yazar olarak ünlenmesi edebiyat camiasının neredeyse tamamının eleştirileriyle kol kola gitmişti. yeni hayat'ta o dillere dolanan türkçe bozukluğu gözüme çarpmamıştı; bilmiyorum, daha o zamandan hataları abartıldığından, kitle psikolojisiyle üstüne çullanıldığından mı, yoksa benim kendi türkçem'in de yetkin olmamasından mıydı...

hayatımda hiçbir zaman gerçek anlamda orhan pamuk okuru olmadım, ama şimdi dönüp baktığımda masumiyet müzesi ve öteki renkler hariç bütün romanlarını okuduğumu görüyorum. edebiyat eleştirmeni değilim, ki kendi çapımda eleştirel bir okumaya da tabi tutmadım eserlerini. ama aklımda dili kullanışı kurgulama yeteneğinin arkasından topallayan bir yazar kalmış. ama bu pamuk'un türkçesi'nin yalnızca "mükemmel" ya da "büyüleyici" olmadığı anlamına gelir, daha fazlası değil. ki bir yazarın dille oynama yeteneğinin hikaye kurgulama yeteneğinden daha az gelişmiş olmasına birbirinden alabildiğine farklı iki yönden yaklaşılabilir: ya kolunuzu dimdik uzatıp, işaret parmağınızı dilin biraz hoyratça kullanılmasına doğrultur, ortalığı velveleye vermek için avazınız çıktığı kadar bağırırsınız; ya da türkçesi pamuk'tan hiç de daha iyi olmayan sayısız yazarın şişinerek gezindiği bir edebiyat camiasında kurgu yeteneğinin neresinden baksanız en azından kalburüstü olduğunu farkedersiniz.

kar ve benim adım kırmızı'yı almanya'ya geldikten sonra almanca okudum. ve ne yalan söyleyeyim, orhan pamuk'u çevrildiği dilde okumanın, yazdığı dilde okumaktan daha az "hırpalayıcı" olduğunu keşfettim.

macarca başladığı edebiyat macerasını almanca sürdüren ve hayatının son yirmi yılında ingilizce yazarak sonlandıran macaristan doğumlu avusturyalı yazar arthur koestler, okur kitlesi anadilinin yaygınlığını katlayan her yazarın eserlerinin çevrileceğini hesaba katarak yazmak zorunda olduğunu söylemişti. bugün orhan pamuk'un edebiyat "başarı"sının da türkçe'yi nasıl kullandığından çok, romanlarının belirli dillere iyi çevirmenler tarafından çevrilmesine bağlı olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok.

ilber ortaylı adana'da düzenlenen bir konferansta şöyle konuşmuş:

"kaleme aldığı bir eserde şöyle bir ifade geçiyor:
'imam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu.'
bu toplumun gerçeklerini, inançlarını bilen her insan bilir ki, bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. saat ayrı, vakit ayrı bir kavramdır. camilerde balkon yoktur, minarenin şerefesi vardır. ezanı da imam okumaz müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz içeriden okur.
bu örnekle de sabittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar."


ilber ortaylı için "doğru şey"in ne olduğunu bir kenara bırakıp, doğrudan örneğin kendisiyle ilgilenelim. (tabii örneklenen cümle gerçekten orhan pamuk'tan alıntıysa) pamuk'un cümlesi, hayatında hiçbir camiyi içeriden görmemiş olduğunu gösteriyor belki (ki bu da benim açımdan yerilecek bir şey değil, benim de bir camiyi içerden görmeye en yaklaştığım an ayasofya'yı gezmemdi), ama türkiye'nin toplumsal yaşantısını tanımak yalnızca ezanı imamın değil de müezzinin okuduğunu bilmek midir? "toplumun gerçekleri"ne neden cuma namazına gitmek dahildir de, örneğin kadıköy sahilinde şarap içmek değildir? ya da üniversitenin tuvaletinde sevişmek? merter'de müşteri kovalayan travestiler? bir toplumun bir "gerçekliği" mi vardır?

orhan pamuk da istanbul'da doğup büyümüş bir insan olarak kendi içinde yaşadığı "gerçekliğe" hakimdir kuşkusuz - her ne kadar camiye giden insanınkinden ya da benimkinden farklı bir gerçeklikse de bu. pamuk'un istanbul burjuvazisinin "gerçekliği"nde büyüdüğünü okurun gözünün içine sokan istanbul - hatıralar ve şehir'dir herhalde. (kitabı okuduktan sonra "bu mu lan istanbul?" diyip istanbul anılarımı yazma isteği uyanmıştı içimde.)

bir dili "kusursuz" kullanabilmek için "imam" yerine "müezzin", "balkon" yerine "şerefe" (ben özellikle bu kelimeyi çok sık kullandığımdan iyi bir yazar kabul edilebilir miyim acaba?) yazmak gerekiyor. ama insan bu tür şeyleri sorar, öğrenir. "toplumun gerçekleri"ne doğrudan temas etmek bir zorunluluk değil bu noktada. yoksa genelevde geçen bir hikaye yazacak her insan için altı ay pezevenklik yapmak zorunlu bir eğitim süreci olurdu. (pamuk'un romanları başka dillere çevrildiğinde söz konusu hataların ve benzerlerinin o dilde karşılığı olmayan kelimeler nedeniyle silinecek olması da cabası.)

orhan pamuk'da eleştireceğim birçok özellik var: romanlarına sinmiş dışarıdan, daha doğrusu yukarıdan bakma kültürü, hikayelerinin okunup iz bırakmadan insanın hafızasını terketmesi, ününe kıyasla hiçbir "usta işi" eser ortaya koyamamış olması, bu liste uzar gider. ama ben orhan pamuk'u eleştiremiyorum...

spiegel'e verdiği, faşist bir linç kampanyasını tetikleyen ropörtajın çok öncesinde edebiyat camiasında başlayan "harcama" kampanyası - ki edebiyat camiası kendini dışarıya göstermeye çalıştığından çok daha sefildir, bu tür kampanyalar sanatsal kriterlerden çok kimin "ağır abi" olacağına dair mücadelelerdir, sonrasında "malum olaylar" ve her eleştirinin gittikçe artan biçimde yanlış insanlarla omuz omuza durmak anlamına gelmeye başlaması...

benim doğduğum topraklarda ermeniler katledildi, bugün hala kürtler öldürülüyor, bütün bunların "emperyalistlerin propagandası" olduğunu iddia edenlerin bıyıkları aşağıya sarkan kesimi pogrom girişimleri için eline geçen hiçbir şansı kaçırmıyor. ve orhan pamuk - bence - ortalama bir yazar.

oh be, içimde kalmıştı!

24 Şubat 2010 Çarşamba

DÜŞMANA YARALANACAĞI YERDEN VURMAK



bir insanı sevmeyebilirsiniz, milyonlarca insan bir insanı sevmiyor olabilir. o insan icraatlarıyla, karakteriyle tüm bunları hakediyor da olabilir. ama “düşman”a bel altı vurmak, zaaflarını “düşman”ı harcamanın bir aracı olarak kullanmak ne kadar doğrudur?

kısa boylu olduğu için hayatı boyunca dalga geçilmesine katlanmış bir insanı – diyelim ki hitler olsun – bu özelliğini kullanarak vurmak doğru mudur? hitler örneği belki biraz abartılı kaçmış olabilir, zira hem kendisi tarih tarafından mahkum edilmiş, damgalanmış, kimsenin aklına kısa boyuyla dalga geçmek gelmiyor, çünkü siyasi kimliği nefretimizi açıklamaya yetiyor; hem de milyonlarca insanın katlinden sorumlu olan hitler’e kendisiyle çocukken boyu nedeniyle dalga geçilmiş olabilir diye acımak insana zor geliyor.

ama örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz... mesela futbol aleminde beşiktaş taraftarının yıldırım demirören’in çirkinliğini anti-demirören kampanyasına alet etmesi. demirören’in neden sevilmediğini anlayabiliyorum, protestolara – özellikle de kongre üyelerinin klübün “gerçek sahibi” olduğu yönündeki açıklamalarından sonra – bin kere hak da veriyorum. ama yıldırım gençliğinde acaba kaç kere başka türlü bir dış görünüşe sahip olmayı dilemiştir ya da bugün aynaya baktığında gördüğünden ne kadar memnundur? bu mudur eleştiri? ya aynı icraatları yapan alain delon görünümlü bir adam olsaydı?

bütün toplumun aşağıladığı, dalga geçtiği bir özelliğin üstüne gitmek etkili bir propaganda yöntemi olabilir. ama hem reklamcılık tekniklerinin içeriğin yerini almasıdır, hem de bir insanın (ya da toplumsal bir grubun) diskrimine edilmesidir.

ne bileyim, ben de aziz yıldırım’ı sevmem, hem de galatasaraylı olduğum için değil, “aziz yıldırımlık” yaptığı için, ama r’leri söyleyememesiyle dalga geçmek en son yapacağım şeydir. bülent ersoy’u milliyetçi-muhafazakar olduğu için, müziğini beğenmediğim için sevmem, eleştiririm; transseksüel olduğu için değil...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...