
rainer werner fassbinder, bundan altmış yıl önce, 1945’in 31 mayıs’ında bu gezegene doğduğunda, ikinci dünya savaşı bitmemişti. japonya’ya atılacak iki atom bombasına daha birkaç ay vardı. ancak hitler yenilmişti. o günlerden tam altmış yıl sonra, 6 mayıs 2005’te, normandiya çıkarması’nın yıldönümünde, istanbul’un birkaç meydanına stant kuran antifaşistler, hitler’in yenilgisini faşizmin çöküşünün de altmışıncı yılı olarak kutlayacaklardı. üstelik bu basiretsizlik; her şeyin yeni başladığını, faşizmin yenilmediğini, sökülüp atılamayacak denli içimize kök saldığını, sıradan insanın hitlerleşebilmesinin dayanılmaz basitliğini göstermek için adeta hitler’in yenilgisinden birkaç hafta sonra gezegenimize gelen fassbinder’in doğumunun altmışıncı yılında gerçekleşiyordu.
rainer werner fassbinder, almanya’nın bavyera eyaletinde, onun huzursuz ruhunun mayası olacak bir ortama doğdu. savaş sonrası almanya’nın kaosu içinde büyüdü. çocukluğundan beri ailevi sorunları vardı. annesi babası boşandığında altı yaşındaydı. işinden başını kaldıramayan boşanmış annesi tarafından her gün sinemaya gönderildiği için filmler, onda bir saplantı halini aldı. 1965’te batı berlin sinema ve televizyon akademisi’ne başvurdu, fakat giriş sınavını kazanamadı. münih’teki fridl-leonhard stüdyosu’nda oyunculuk eğitimi gördükten sonra, bu okulda tanıştığı hanna schygulla ile birlikte –ki ileride schygulla, fassbinder filmlerinin vazgeçilmez oyuncularından biri olacaktır- 1967’de münih eylem tiyatrosu’nu kurdu. ertesi yıl tiyatro polis tarafından kapatılınca, kendi topluluğu anti-tiyatro’yu kurdu. her ikisi de, yerleşmiş geleneklere karşı çıkan deneysel gruplardı. 1965-1966’da, kısa metraj filmlerle elini alıştırıp, ilk konulu uzun metraj filmini, 1969’da kendi tiyatrosunun üyeleriyle çekti. sonraki yıllarda, bir yandan çok sayıda tiyatro ve televizyon yapımı üretirken, yılda ortalama üç ya da dört film çekti. almanya’nın her yanında tiyatro çalışmaları yaptı. birkaç radyo oyununun yapımını üstlendi. hem başkalarının filmlerinde, hem de kendi filmlerinin hemen hepsinde oynadı. inanılmayacak kadar yoğun bu tempoya ayak uydurmak için fassbinder günlerce uyumazdı. mesela başyapıtı olarak anılan berlin alexanderplatz’ı yazarken, yüz saat hiç aralıksız çalışır, ardından yirmi dört saat uyurdu. sonra bir yüz saat daha. böylesine bir adanmışlıkla çalışmak için bedenini amansızca sömürmek zorundaydı. “yardımcı araçlar” kaçınılmazdı. tüm bedeni çökmeye başladığında henüz yirmi üç yaşındaydı. ama fassbinder tınmıyordu bile. bir şey üretmek zorunluluğunu hissetmeden huzurlu huzurlu yatamıyordu. bir radyo oyunu, bir sonraki tiyatro oyunu, arada yeni bir film, peşinden televizyon filmi ve tüm bunların arasını sığdırılan bir oyunculuk. dur durak bilmeyen bir huzursuzluktu fasbinder’inki. otuz yedi yıl sürecek kısa bir ömre uzun soluklu bir yutkunmayı sığdırmanın başka yolu olmadığını ta en başından sezmişti sanki: “elimde yalnızca bu belirli zaman vardı”. acele etmeliydi. “mezarda uyumaya yeterince vaktim olacak,” diyordu.
fassbinder’in yapıtının en kendine özgü yanı melodramı kullanma biçimi ve buradan çıkardığı siyasal ve toplumsal eleştiriydi. burjuva anlatım biçimlerinin en tipiklerinden biri ve neredeyse iki yüzyıldır “kitle sanatı” denen şeyin gözde oyalamacası olan melodramdan, bir saplantı gibi, etkilenmişti. özellikle douglas sirk’ün jane wyman’lı, rock hudson’lı, lana turner’lı banliyö melodramlarından. fassbinder bu filmleri ciddiye aldı. douglas sirk’ün melodramlarına hayran olduğunu sık sık belirtti. hatta onun sineması üzerine inceleme yazdı. sirk’ten esinlendi. ancak bu, fassbinder’i, klasik melodramatik anlatımı sürekli torpillemekten,



“elindeki belirli zamanı” kullanmak için acele etmek zorunda olduğunu bilen rainer werner fassbinder, hızla katedilmiş kısa ömrüne, otuz beş uzun metrajlı film, yirmi dört tiyatro oyunu, otuz altı aktörlük, iki televizyon dizisi, üç kısa metrajlı film, dört video çalışması ve dört radyo oyunusığdırdı. ama her defasında aynı filmi çekti: “ben devrim değil, sinema yapıyorum. ve ben her zaman bir tek film yapıyorum,
hep aynı filmi. mantıklı olan da budur.” devamlı çektiği bu “tek film”de, fassbinder’in kendi hayatına yönelik sezgileri de çarpıcı biçimde vardır; erken bir ölümü sezdiren işaretlerin çokluğu, insanı allak bullak eder. bunlar, sanki kendi biyografisine yaptığı yorumlar gibidir. özgürlüğün zorbalık hakkı’nın son sahnesinde, franz’ı oynayan fassbinder, metro istasyonunda cansız halde yerde yatar. iki oğlan gelip son parasını çalar, üstelik üzerinden bir de ceketini çıkarıp alırlar. münih’teki film çevrelerinde, bir alman yapımcının, bir ölü maskı üretmek üzere fassbinder’in ölüsünden, yakınlarının izni olmadığı halde kalıp aldığı ve bununla para kazanmaya çalıştığı anlatılır. fassbinder’in seyyar satıcı (händler der vier jahreszeiten, 1971) filmindeki kahramanı hans, çevresindeki dostlarının arasında, bile bile ölümüne içer ve kimse engellemez onu. fassbinder’in de, bedenini sömürmek zorunda kaldığı için kullandığı “yardımcı araçlar” arasında birincilik alkoldedir. bir siyah-beyaz film olan veronika voss’un özlemi’nde, tehlikeler tuzaklarını karanlıkta kurmazlar; filmin ölümcül anları, ışık sahnenin ya da olayların üzerine düştüğü anda ortaya çıkar. veronika voss’un öldürücü dozda uyku hapı aldığı doktor muayenehanesindeki oda neredeyse beyazdır; sığınılabilecek gölgeler yoktur ve kapı dışarıdan kilitlenmiştir. fassbinder’in de ölüsü, 10 haziran 1982 gecesinde, kapalı bir odada bulunur. yüksek dozda kokain ve uyku hapları almıştır. hemen yanında, rosa luxemburg’un bitmemiş senaryosu yatmaktadır. ve oda aydınlıktır…
fassbinder’in sinemaya ve sinemasal yaratıya olan bu tutkusu, gerçekten şaşırtıcıdır. sinemanın tüm geçmişinde, kendisini sinemaya böylesine adayan, film düşünmeyi ve çekmeyi sanki gerçek yaşamın yerine koyan bir sanatçıya kolay kolay rastlanmaz. fakat fassbinder’i başkalarından ayıran esas unsur, onun duruşuydu. o, ezeli bir muhalif, amansız bir sistem düşmanı ve iflah olmaz bir karşıçıkıcıydı. ancak bunların bayrağını taşımadı, hiçbir kümeye ait olmadı. kendisini politik bir sinemacı bile saymasa da, kendisini böyle sayan nice sinemacıdan daha politikti, daha radikaldi. doğrudan kendi gözleriyle görüyor ve konuşuyordu. fassbinder’in kamerası, adeta fassbinder’in gözleri gibi işliyordu. içinde yaşadığı ortama getirdiği tanıklık o denli şaşırtıcıydı ki, onun filmleriyle, ikinci dünya savaşı öncesinden 1980’lere kadar almanya’nın tüm ekonomik, sosyal ve siyasal serüvenine tanıklık edebilmek mümkündü. keza, alman ulusu ölçeğinde, yirminci yüzyılın gezegen ölçeğindeki öyküsü de okunabiliyordu fassbinder’in gözünden. belki de tüm uğraşı, gözüne kaçan çapağı çıkarmaktı. toplumda nereye baksa, gözüne çapak kaçıyordu. gözüne her çapak kaçtığında günlerce uyumuyordu. kendini hiçbir yere ait kılmadığı için, her şeyle suçlandı: o bir anti-komünistti, erkek şovenistiydi, hatta antisemitistti, üstelik homofobikti. çalışma arkadaşlarından karlheinz böhm, “söylesene bana; senin sağcılara karşı olduğunu biliyorum, solculara karşı olduğunu biliyorum, aşırılara karşı, şunlara karşı, bunlara karşı. peki sen kimden yanasın?” diye sorduğunda, önce kısa bir sessizlik oldu, sonra fassbinder gözlerini ardına kadar açtı: “biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: ben her yana saldırıp duruyorum işte.” fassbinder buydu.
mustafa konur, 2006
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder