31 Aralık 2010 Cuma

YILBAŞI


patlamalardan korkuya kapılan köpekler ev yönüne kaçmaya çalışıyor, sakinleştirmekte zorlanıyorum. durdurup elimden geldiğince korkularını gidermeye çabalıyorum, hiçbir işe yaramıyor. panikle tasmaya asılan iki köpeğe rağmen buzda kaymadan eve varmak bir sanat olsa, başyapıtlarından birini, bu akşam ben yaratmış olurdum.

yılbaşını tek başına evde geçirmenin gariplik alameti olduğuna kanaat getirenlerin baskısına göğüs gerip dört duvarımı hiç terketmeyeceksem eğer, yeterince sigaraya ihtiyacım var. kahretsin ki, yanıma para almayı unutmuşum. akılsız başın cezasını bu sefer sadece ayaklar çekmeyecek. köpekleri eve bırakıp tekrar dışarı çıkıyorum.

bozuk param olmadığından - hiç ısınamadığım - otomatları kullanma şansım yok. ışığın kardan yansıyarak aydınlattığı sokaklarda ilerliyorum. yılbaşı gecesi mahalledeki bütün restaurantlar, meyhaneler kapalı. dört bir yönden patlama sesleri geliyor. arada gökyüzünde havai fişeklerin patlarken etrafa saçtıkları renkleri görüyorum.

havai fişeklere hiçbir zaman ısınamamış olsam da, köpeklerin korku dolu halleri içimde bir nefret yaratana kadar küçümseyen bir bakışı yeterli görürdüm. artık tiksiniyorum. protestan kilisesinin olduğu geniş caddeye varıyorum. kilisenin arkasındaki ispanyol marketinin önünde şık giyimli, kadınlı-erkekli bir grup duruyor. adamlardan biri elindeki silahla 5-6 el havaya ateş ediyor. kulaklarına tıpaç takmışlar. bana bakıp sırıtıyorlar. karşılık vermeden yanlarından geçip gidiyorum.

arkadaşlarımın taktığı adıyla "kabe"ye gidiyorum. ak sakallı sahibinin, her gün sabahtan akşama kadar arapça islami şarkılar çaldığı internet caféye. akşam 6'dan sonra sigara satma yasağını umursamadığından mahallede yanında bozuk parası olmayan herkesin uğrak yeri "kabe". sabah 8'den geceyarısına kadar tezgahın arkasındaki yerinden ayrılmadan mahallenin göçmen çocuklarının ego shooter oyunları oynayıp türkçe-almanca karışık küfretmesini dinleyen arap, sık gelen bütün müşterilerinin hangi sigarayı içtiğini ezbere biliyor.

neden sonra "kabe"ye varıyorum. ışık açık, çocuklar yılbaşını kutlamak için erken çıkmışlar. dükkanda tek başına duran işletmeci, yalnızca sigara yasağını değil, tezgahın öte yanında kalan hiçbir şeyi umursamadığından kapatmamış. her zaman hafif aralık duran kapıyı açıp içeri giriyorum. yüzüme sıcakla beraber tanıdık arapça müzik çarpıyor. başımla selam veriyorum; arap,  "iki tane mi?" diyor, selam vermek için kaldırdığım başımı indirerek onaylıyorum.

yeniden soğuk. artık sadece sigaraları ve kendimi hızla evimin güvenliğine ulaştırmam gerekiyor. daha sakin olacağı umuduyla ara sokaklardan dönmeye karar veriyorum.

sokağın ortasında ateş yakmış gençler, şarap şişesini çevirip, karga sesleriyle bağıra çağıra "aldırma gönül"ü söylüyor. hiç uzun uzadıya konuşmamış, gerçekten tanışmamış olsak da, ateşin başındaki gençleri tanıyorum. haydut'un heybetli duruşunda arzuladıkları pitbulllar'ı, spor bmwler'i gören gençlerin gözlerindeki saygıyı görüyorum. bir-ikisini polisin eziyetlerine ya da - başlarına güneş geçtiğinden olacak - mahalleye girme aptallığını gösteren nazilere karşı savunmuşluğum var. kendimi hızlı adımlarla eve atmak için yanlış sokak... adımlarımı yavaşlatıyorum. selamlaşıyoruz, şarap şişesi uzanıyor. iki yudum alıp geri veriyorum. bana vermek için sırayı bozup cıgarayı uzatıyorlar. "yok" diyorum, "eve gitmem lazım, beklerler." nereden bilecekler evde köpeklerden başka bekleyen kimsenin olmadığını...

birkaç adımda köşeye ulaşıyorum. artık eve iyice yaklaştım. duvarında kırmızı boyayla pkk yazan apartmanın giriş katından üçüncü sınıf disko müzikleri geliyor. hemen ileride solda ultralar'ın camları kara naylonlarla örtülmüş ruhsatsız meyhanelerinden los fastidios yankılanıyor. içeriyi göremesem de, seslerden hınca hınç dolu olduğunu anlıyorum. bir kez daha köşeyi dönünce artık sokağımdayım.

buzda kaymamaya dikkat ederek elimden geldiğince hızlı eve doğru ilerliyorum. girişte duvarı tekmeleyip ayakkabılarımın altındaki karı döküyorum. artık apartmanın içindeyim. salına salına merdivenleri çıkarken pati izlerinin üstüne basmaya özen gösteriyorum ki, karla karışık çamuru içeriye taşıyanın kim olduğun anlaşılmasın.

anahtar, parkamın cebinde siyah deri tasmanın ve sigaraların altında kalmış. donmuş parmaklarımla arayıp çıkarıyorum. kapıyı açıp köpekleri selamlıyorum. belki de ilk defa ayrı kaldığımız süre, bana da onlara olduğu kadar uzun geldi.

tencerede glühwein ısıtıyorum. elimde kupa bilgisayarın karşısındayım artık. yazmaya başlıyorum...

AHMEDİM...

ahmed daana, 12 yaşında bir israil hapishanesinde, tıpkı 300 diğer filistinli çocuk gibi...





BREAKING THE SILENCE


"breaking the silence", batı şeria ve gazze'de görevlendirilmiş israilli askerlerin işgalin gerçek yüzünü dünyaya duyurmak amacıyla kurduğu bir örgüt. örgüt, birkaç gün önce filistinli sivillere üstüne uygulanan baskıyı tüm çıplaklığıyla anlatmayı hedefleyen yeni bir kitap yayınladı: "occupation of territories - israeli soldier testimonies 2000-2010" ("bölgelerin işgali - israil askerlerinin tanıklıkları 2000-2010"). kısacası karşımızda "made in israel" bir "mehmet'in kitabı" var.

kitap, son on yıl içinde gazze ve batı şeria'da askerliklerini yapmış 101 israilli'nin tanıklıklarını kapsıyor. ve israil devleti'nin bu iki bölgedeki askeri ve siyasi stratejisinin farklı yönlerini tanımlayan dört terime göre bölümlere ayrılmış: "önleyici tedbir", "ayırma", "hayat yapısı" ve "hukukun yerine getirilmesi". kulağa oldukça zararsız gelen bu terimler, aslında askeri operasyonların gerçek yüzünü kullanılan barışçıl dil aracılığıyla bir sis perdesinin ardına gizlemeye yarıyor. israil devleti'nin iddia ettiğinin aksine gazze ve batı şeria'daki askeri kontrol, bugün resmen israil olan bölgedeki insanların canını korumayı bir kenara bırakın, varolan statükoyu dahi korumayı değil, kendi lehine değiştirmeyi amaçlıyor. gittikçe daha çok toprağı filistinliler'in elinden alarak, bir yandan kendi egemenlik alanını, diğer yandan filistinliler'in günlük yaşamı üstündeki etkisini genişletmeye çalışıyor. askerlerin tanıklıkları, israilli diplomatların iddia ettiğinin aksine, ordunun işgal altındaki bölgelerden yavaş yavaş "gerekli güvenlik önlemleri"ni alarak geri çekilmeye değil, işgali daimileştirmeye çalıştığını ortaya koyuyor.

kitabın "önleyici tedbir" adını taşıyan birinci bölümü, "terör eylemlerini önleyici güvenlik önlemleri"ni çağrıştıran bu terimin, "terörist"lerle "sivil"ler arasında ayrım yapma zorunluluğunu ortadan kaldıran saldırgan bir politikayı adlandırmakta kullanıldığını gözler önüne seriyor: savunma vurgusu taşıyan "önleyici tedbir", aslında israil ordusu'nun artan bir biçimde filistin halkının günlük yaşamına müdahil olması, mümkün oldukça geniş bir gözetleme ve kontrol ağı kurarak insanlara israil devleti'nin bilgisi haricinde hiçbir şey yapamayacakları hissinin vermesi anlamına geliyor. bu bölümdeki tanıklıklar; ev baskınları, genç askerlerin eğitimi için rastgele seçilmiş, herhangi bir suç işlememiş filistinliler'in tutuklanması, gövde gösterisi ve korku salma amaçlı devriyeler, kontrol noktalarında yapılan eziyetler, bir kişinin işlediği bir suç için bütün bir köyün cezalandırılması gibi "önleyici tedbir"leri okura tanıtıyor.

"breaking the silence"ın başkanı dana golan kitabın yayınlanmasıyla amaçladıklarını şu sözlerle anlatıyor: "altı yılda gazze ve batı şeria'da görevlendirilmiş 700 kadın ve erkek askerin tanıklıklarını topladık. bu bilgi birikimi, israil ordusu'nun ülke kamuoyundan büyük ölçüde gizlenen işgal altındaki topraklardaki uygulamalarını daha iyi anlaşılmasını olanaklı kılıyor. ordunun son on yılda gazze ve batı şeria'daki uygulamaları, yalnızca bu iki bölgede görev alan askerlerdeki değil, israil toplumunun tamamındaki ahlaki çürümeyi ortaya koyuyor. kitabımızın, başka bir halkı sürekli olarak kontrol altında tutmanın ahlaki bedeli hakkında bir tartışmayı tetikleyeceğini umuyoruz."

kitabın ingilizce çevirisini buradan indirebilirsiniz...

29 Aralık 2010 Çarşamba

TÜM DÜNYANIN ŞARKISI


imagine, sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı, insanların tarihte ilk defa "bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" yaşamaya başladığı güzel günlerde bütün milli marşların yerini almalı, tüm dünyanın şarkısı olmalı.



cennetin varolmadığını hayal et
denersen kolaydır
altımızda cehennemin olmadığını
üstümüzde yalnızca gökyüzünü
hayal et
bütün insanların bugün için yaşadığını
ülkelerin olmadığını hayal et
hayal etmek zor değil
uğruna ölecek ya da öldürecek hiçbir şeyin olmadığını
ve dinlerin de
bütün insanların huzurlu bir hayat yaşadığını hayal et
mülkiyetin olmadığını hayal et
hayal edebilir misin merak ediyorum
açlığa da, açgözlülüğe de ihtiyaç olmadığını
insanların kardeşliğini
hayal et
bütün insanların tüm dünyayı paylaştığını
hayalci olduğumu söyleyebilirsin
ama tek hayalci ben değilim
umarım sen de birgün bize katılırsın
ve dünya bir olarak yaşar

28 Aralık 2010 Salı

OKUYUN, OKUTUN!


okuduğum bloglar arasından bir potpuri yapıp tanıtmak, tavsiye etmek ne zamandır aklımdaydı. ama şimdiye kadar adını anmadıklarım bozulacak korkusundan (artık ne kadar gerçekçidir bu korku, ne kadar paranoyakçadır, siz karar verin.) elim gitmedi. artık bu korkuyla yüzleşmenin vaktidir diyor ve şimdi yazıyorum...

"önsöz"e bir-iki ufak açıklayıcı ek: zaten çok okunan, benim buradan tavsiye etmemin hiçbir şey değiştirmeyeceği blogları atlıyorum, biraz daha kıyıda köşede kalmış olanlar lehine pozitif ayrımcılık yapıyorum, haberiniz ola. bunun yanında bir de spor (siz bunu "futbol" diye de okuyabilirsiniz tabii) bloglarını parantezin dışına atıyorum.

özel detaylar müzesi: panmonroe'nun tavsiyesi sayesinde tanıştığım "özel detaylar müzesi" kesinlikle ilgi çekici. özellikle "çingene" adlı hikayeyi okumanızı tavsiye ederim. "dönmedim, yıldım ve teslim oldum, savruldum" diyen onur'a elimizden geldiğince "omuz verelim"; verelim ki, güneşli pazartesiler'in siyam ikizleri, ikizliklerini, birbirlerine yapışıklıklarını unuttuklarından düşmüş tüm insanlar omuz omuza yeniden ayağa kalkabilsin. içine düştüğümüz kuyudan çıkalım ve gökyüzünün tamamını görüp, yeniden hayal kurabilir olalım... 

yıkım'a giden adam: belki "klasik futbol"dan tanıdığınız kaan kavuşan, isimsiz düşünceler'le başlayıp ardını getirmediği "madem sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz, futbolu başka konularla harmanlayayım o zaman" projesini "yıkım'a giden adam"da yeniden canlandırıyor. keyifle okunan bir blog, bir kahvesini içmek üzere uğrayın, tadından hoşnut kalırsanız yatıya da kalırsınız...

kiya hoca: kiya hoca iftiharla sunar! iyi yazdığı kadar iyi adamdır da. bu durumda kendisiyle iftihar etmek de, burnu havadalık değil, kendini bilmektir. başka hiçbir şeyle değil, ama bu hayatta asla siz olamayıp, hep sen kalmakla iftihar etmeli insan. siz olamayıp, sen kalanlar, haydi hep beraber kiya hoca okumaya...

sapere aude: benim üç senede öğrenebileceğim her şeyi öğrendikten sonra arka kapısından terkettiğim istanbul sbf'de doktora öğrencisi olan süha karadeniz, blog macerasına yeni adım atmış. ama merak etmeyin, nicelik açığını nitelik kesinlikle örtüyor. ve - belki de en önemlisi - "her şeyi bilmek" yerine soru soruyor süha karadeniz...

evrensel blok: spor blogu önermeyeceğim demiştim, ama kendini "ırkçılığa, sansüre, endüstriyelleşmeye, ötekileştirmeye karşı futbol bloku" olarak tanıtan "evrensel blok" istisna, zira futbol haricinde her konuda yazdılar şimdilik. çok da iyi yaptılar. keşke daha sık güncellense dedirtenlerden...

netzwerk für kritik der gegenwart: dream white, kavramlarla, düşüncelerle, sorular ve cevaplarla ağzınıza bir tutam felsefe çalıyor...

askerler anlatıyor: aslında uzun zaman önce tavsiye edecektim, ancak benden önce yıldıray oğur tavsiye etti. zaten blog da zamanla benden çok yıldıray oğur'un tavsiye edeceği bir hal aldı. blogu tanıtmak için şöyle demişler: "bu sitenin çıkış noktası umut. bu ülkeye barış gelecekse herkesin ama herkesin emek vermesi gerektiğine inanıyoruz. farklı seslere kulak vermenin, paylaşmanın ve konuşmanın vicdanları dirilteceğini umuyoruz. yaşadıklarımızı paylaştıkça beylik ezberler yerini gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların tartışılmasına bırakacak.asker olarak doğulmuyor, bizlere nasıl asker olunduğunu anlatmanızı bekliyoruz." bir nevi nadire mater'in "mehmet'in kitabı"nda yaptığını her "asker"in kendi başına yapması üstüne kurulmuş "askerler anlatıyor". ne yazık ki, eklenen yazılar gittikçe "ben mühendisim, bana patates soydurdular" minvalinde askerlik kurumunun, militarizmin kendisinden çok bu orduyu sorgular, sonu "alavere dalavere, kürt mehmet nöbete"ye çıkacak bir yola girip, "askerler anlatıyor"u bir küçük burjuva ağlama duvarına benzetse de, blog bu haliyle de kesinlikle okunmaya değer.

mollotof - "üzgün olma, kızgın ol": at last, but not at least... mustafa konur'u mutlaka okuyun. kesinlikle şimdiye kadar denk geldiğim en güzel blog. ne yazık ki çok nadir yenilense de, mustafa konur'un birkaç ayda bir yazması, benim koca koca defterleri karalamalarla doldurmama yeğdir. hatta üstünde baskı kurun, daha sık yazsın, daha sık yenilesin "mollotof"u.


bunlar bir çırpıda aklıma gelenler; okuduğum, sevdiğim bloglardan unuttuklarım mutlaka olmuştur, affola...

27 Aralık 2010 Pazartesi

...ZAYIFLIK...BAŞARISIZLIK...


ursula k. le guin’in dancing at the edge of the world kitabından ali tamur tarafından çevrilmiş, 1983 yılında mills koleji mezuniyet töreninde yaptığı çarpıcı ve ilginç konuşmanın kadın erkek ilişkilerini iktidar, başarı olgularından yola çıkarak yorumlaması ve yeni bir dil yaratması itibariyle okumaya değer olduğunu düşündüğüm için paylaşıyorum:

"mills koleji idaresine bana sık sık elde edemediğim, bir topluluk önünde kadınların diliyle konuşma şansını verdiği için teşekkür ederim. mezunlar arasında erkeklerin olduğunu biliyorum ve onları dışlama gibi bir niyetim yok, tam tersine. bir eski yunan trajedisi vardır. yunanlı yabancıya “yunanca biliyorsan başını salla, anlayayım bilmediğini” der. yine de mezuniyet töreninde tüm mezunların erkek olduğu veya erkek olması gerektiği ön kabulü yapılıyor.12.yüzyıldan kalma, erkeklerin üstünde harika görünen, bizi ise mantara veya hamile bir leyleğe benzeten cüppeler giyiyor olmamız da bu yüzden: tüm entelektüel geleneklerimiz erkeklere mahsus. halk önünde halkın diliyle, klan veya ulusun diliyle konuşulur, bizim klanımızın dili de erkek dili. tabii, kadınlarda bu dili öğrenebilir, aptal değiliz ne de olsa. söylediklerine bakarak margaret thatcher’i ronald reagan’dan indira gandi’yi general somoza’dan ayırt edebiliyorsanız bana da anlatın. bu dünya erkeklere ait ve erkeklerin dilini konuşuyor. sözcükleri güce yönelik, güç ile ilgili sözcükler. uzun bir yoldan geliyoruz, ama hiçbir yol yeterince uzun değil. kendinizi satarak bile oraya ulaşamazsınız, çünkü orası da onlara ait, size değil.

belki güç hakkında, hayat mücadelesi hakkında yeterince söz işittik. belki biraz da zayıflık sözcüklerine ihtiyacımız var. şimdi, bu fildişi kuleden gerçek dünyaya karışmanızı ve orada zaferlerle dolu bir kariyer yapmanızı dilemek veya kocanıza yardım etmenizi ve ülkemizi korumanızı, güçlendirmenizi ve her atıldığınız işte başarıdan başarıya koşmanızı dilemek yerine bir kadın gibi konuşsam ne olur acaba? dediklerim hoş görünmeyecek, kulaklarınızı tırmalayacak. mesela çocuk istiyorsanız, çocuklarınız olmasını diliyorum. sürüyle değil iki tane. çocuklarınız güzel olmasını diliyorum. sizin ve onların aç kalmamanızı, sıcak ve temiz bir yuvanızın olmasını, arkadaşlarınızın olmasını ve sevdiğiniz bir işinizin olmasını diliyorum. bu kadar mı? biz üniversiteye bunun için mi gittik yani? başarıdan bahsetmedim. başarı, bir başkasının başarısızlığı anlamına geliyor. başarı, düşlemeye devam edebileceğimiz bir amerika rüyası sadece, birçok yerlerde ve bu arada ülkemizde milyonlarca insan korkunç bir yoksulluk gerçeğiyle yaşıyor. hayır, size başarı dilemiyorum. başarı hakkında konuşmak bile istemiyorum. konuşmak istediğim konu başarısızlık.

sadece insan olduğunuz için başarısızlıkla tanışacaksınız. güçlü olduğunuzu sanırken, adaletsizlik, ihanete uğrama ve yerine konmayacak kayıplarla karışılacaksınız. güçlü olduğunuzu sanırken zayıf olduğunuzu öğreneceksiniz. mülk edinmeye çalışacaksınız ve mülkleriniz size sahip olacak. kendinizi, bu güne kadar da bunu yaşamış olmalısınız, karanlıkta yalnız ve korkuyor bulacaksınız. sizin için temennim, kardeşlerim, oğullarım, kızlarım orada, o karanlıkta yaşamınızı sürdürebilmenizdir. başarıya tapan akılcı uygarlığımızın inkâr ettiği, yaşamın olamayacağını bir sürgün yeri olarak gördüğü o yabancı topraklarda yaşayabilmenizdir.


biz, şu anda da yabancıyız. kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. bu onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım. cinsellikten bahsetmiyorum, cinsellik kadın olsun, erkek olsun herkesin kendi ayaklarının üstünde durabilmesi gereken bir alan. dünyadan, erkeklerin rekabetine dayalı, saldırganlık, otorite ve güç üstüne kurulmuş dünyasından bahsediyorum. eğer orada kadın olarak yaşayabilmek istiyorsak bir miktar ayrımcılık yapmaya zorlanmış durumdayız. mills koleji de böyle bir ayrımcılığın maddeleşmiş bir hali zaten. savaş oyunlarının dünyası bizim tarafımızdan veya bizim için kurulmadı, orada savaş maskeleri takmadan soluk almamız bile mümkün değil. ve bir kere savaş maskesini taktıktan sonra çıkartmak çok zordur. bundan sonraki yaşantımızda, yaşamımızı, kolejdeyken bir miktar yapabildiğimiz gibi, kendi değerlerimize göre yönlendirebilmemiz nasıl mümkün olabilir peki? erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisi için çalışarak değil, bu onların oyunu. erkekler ve erkeklerin güç hiyerarşisine karşı mücadele ederek de değil, bu oyunu onların kurallarıyla oynamak olur. ama bizim yanımızda olan erkeklerle beraber, bizim oyunumuz bu işte. üniversite bitirmiş özgür bir kadın neden hayatını maço erkeklere hizmet ederken veya onlarla kavga ederek geçirsin? neden hayatını onların terimleriyle yaşasın? maço erkek bizim terimlerimizden, akılcı, olumlu ve rekabete dayalı olmayan terimlerimizden korkuyor. onlardan tiksinmemiz, onları inkâr etmemizi istedi bizden. toplumumuzda kadınlar yaşadı ve yaşadıkları için onlardan tiksinti duyuldu. hayatın kocaman bir bölümünden, çaresizlikten, zayıflıktan, hastalıktan, rasyonel olmayan bölümünden tiksinti duyuldu; gölgede, derinde, hayatın derinliklerinde duran, pasif, bulanık, kontrol edilemeyen, içgüdüsel ve kirli bölümünden. işte bize ait olan bu bölümdür, cengâverlerin inkâr ettiği ve üstlenmediği bölüm; biz kadınlara ve bize katılmaya hazır olan erkeklere. doktor olmayan sadece hemşire olabilen, cengâver olmayan sadece sivil memur olan, şerif olmayan sadece kızılderili olabilen bizlere. ülkemiz burası işte, gece. bir de ışıl ışıl bir gündüzümüz de var elbette, yayalar ve ekili parlak çayırlarla dolu olan. ama oraya henüz ulaşmış değiliz sadece öncülerin hikâyeleri var elimizde oraya ait. ve oraya asla maçoları takip ederek ulaşamayacağız. oraya sadece, kendi yolumuzu çizere, kendi ülkemizden, kendi karanlığımızı yasayarak ulaşabiliriz. sizin için ümidim kardeşleri, ülkemizde mahkûmlar olarak, kadın olmaktan utanarak, sosyal sistemin psikopatlığı içinde ezilerek değil yerliler olarak yaşamamızdır. orasını yuvanız olarak bellemeniz, kendi kendinizin efendisi olmanızdır, kendinize ait bir odanız olmasıdır. orada, sanat mı, bilim mi, işletme mi, yerleri süpürmek mi, hangi konuda iyiyseniz onu yapmanız ve kadın olduğunuz için ikinci sınıf iş çıkarttığınızı söyleyenlere cehenneme kadar yolları olduğunu söylemenizdir; işiniz için erkeklerle eşit ücret almanızdır. ne hükmetme nede hükmedilme ihtiyacı duymanızdır. hiç bir zaman kurban gitmemeniz, ama aynı zamanda hiçbir zaman başkaları üzerinde güce sahip olmamanızdır. başarısızlıkla karşılaştığınızda, yenildiğinizde, acı çektiğinizde karanlığın bizim ülkemiz olduğunu hatırlamanızdır, savaşların ve zaferlerin olmadığı ama geleceği içinde taşıyan karanlığın. köklerimiz yerin derinliklerinde, dünya bizim ülkemiz. kutsanma umudumuz yukarılarda değil, yeryüzünde ve aşağılarda yatıyor. casusu uydular ve füzelerle dolu gökyüzünde değil. gözleri kamaştıran ışıkta değil, ruhumuzu besleyen, bize insan ruhu veren karanlıkta."

gand

FAŞİSTİM, FAŞİSTSİN, FAŞİST!


türkiye solu son zamanlarda hem düzeyli siyasi tartışma yürütme yeteneğini, hem de engin kelime dağarcığını gözler önüne seriyor. eskiden "oportünist", "revizyonist" falan da pek bir sevilirdi, şimdi artık yalnızca "faşist" moda. faşistler, "liberal faşistler" ve "kemalist-faşistler" (yerine göre "nasyonal sosyalist", yani "nazi" de deniyor tabii.) olarak ikiye ayrılıyor. oysa ne yazık ki siyasi tartışma, karşıdakinin sinirini en çok bozacak terimi bulup avazın çıktığı kadar bağırarak yürütülmüyor. o yapılana olsa olsa kavga denir.

faşist ya da faşizm "kötü"nün eşanlamlısı değildir, siyasi bir terimdir ve belirli bir sisteme işaret eder. iki solcu kavgada birbirlerine "faşist" dediklerinde, ağızlarından çıkanı kulakları "orospu çocuğu" olarak duyar. siyasetsizleştirilmiş, içeriksizleştirilmiştir faşizm kavramı, düşmana yaralayacağı yerden vurmaktır tek dert. (bu hastalığın kökü de çok derindedir: marx'ın kendisi, eleştirinin hedefi düşmana yaralanacağı yerden vurmaktır, der. biz-düşman tanımı proletarya-burjuvazi şeklinde olsa da.)

faşizm, bırakın her "düşman"a karşı nefret kusmakta kullanılacak bir sözcük olmamayı, bütün baskıcı, ırkçı vs. rejimleri tanımlamakta da kullanılamaz. kullanıldığında sözcüğün anlamı belirsizleşir, asıl tanımladığı şeyi artık doğru düzgün tanımlayamaz hale gelir. sözcüklerle, kavramlarla düşünürüz, sözcüklerimiz, kavramlarımız basitleştiğinde düşüncelerimiz de basitleşir. "şey"leri adlandıramadığımızda, "şey"leri düşünemeyiz de.

örneğin liberalizmin eleştirilebilecek, dahası bence eleştirilmesi zorunlu sayısız özelliği vardır. temel kurgusu hatalıdır. ama liberalizm faşizmden bambaşka bir şeydir. ve türkiye solundaki genel alışkanlığın aksine, kemalizm de faşizme eşitlenemez. siyaset biliminde kemalizme cuk diye oturan "otoriter kalkınmacılık" diye bir terim vardır örneğin. ve kemalizmi örneğin almanya'daki nasyonal sosyalizmden ayıran özellikler de bu terimle ortaya konmuş olur. kemalizmi tanımlamakta, akrabalığına ve tarihteki flörtüne rağmen, faşizm sözcüğünü kullanmak, yalnızca siyasi algımızın görece körleşmesine yolaçar. böylece yalnızca ortaklıkları, benzerlikleri vurgular, farkları silip atarsınız.

derdimi daha basit - ve gayrisiyasi - bir örnekle anlatmaya çalışayım: "hepsi üstüne oturmaya yarar, aralarındaki farklar ikincildir" diye, çekyat, koltuk, kanepe, sandalye, tabure gibi kavramları tedavülden kaldırıp "oturgaç" kelimesini hepsinin yerine ikame etmeye kalkarsanız, "kitabı otugaçın üstüne bırak" dediğinizde karşınızdaki ne yapacağını bilemez. "bu gece bende kal, oturgaçta yatarsın" cümlesi de, çekyat yerine taburenin üstünde kıvrılıp yatma çağrısı olarak anlaşılabilir.

mustafa kemal - faşizm, inönü - faşizm, menderes - faşizm, kenan evren - faşizm, özal - faşizm, rte - faşizm... eee, ne anladık bu işten? hani tarihte değişmeyen tek şey değişimin kendisiydi?

DEMOKRASİ - NEDİR? NE DEĞİLDİR?


demokrasi konusunda yazmaya fırsat buldukça devam edeceğim, ama bundan sonra - umarım - yazacağım yazılarda uzun uzadıya olumlu bir içerik tanımlamaya çabalayacak olsam da, şimdilik cornelius castoriadis'ten bu konuya yaklaşımımı özetleyebilecek bir alıntıyla bir ön-fikir vermeyi uygun gördüm:

"sosyalist toplumun prosedürleri ve kurumlarının insanları kontrol etmek yerine onlar tarafından kontrol edilebilmesi için, tarihte ilk defa demokrasi gerçekten hayata geçirilmek zorunda. demokrasi, etimolojik olarak kitlelerin egemenliği anlamına geliyor. bu bağlamda 'egemenlik' kelimesinin biçimsel yönleriyle uğraşmayacağız. gerçek egemenlik, seçimlerle karıştırılmamalı. seçimler, özgür olanlar dahil, genellikle ancak demokrasinin karikatürleri olabilir. demokrasinin, önemsiz konular hakkında oy verme ya da mutlak iktidarlarına dayanarak ve etkili bir kontrole tabi olmadan temel sorunlar hakkında karar verecek insanları seçme haklarıyla bir ilgisi yok. ve demokrasi, insanlardan anlamadıkları ya da onlara bir şey ifade etmeyen konulara dair fikir belirtmelerini talep etmek de değildir. gerçek egemenlik, temel sorunlar hakkında bizzat ve konuya tamamen hakim olarak karar vermektir. konuya tamamen hakim olarak, bu üç [türkçe'de dört] kelimede demokrasi sorununun tamamı saklıdır."

cornelius castoriadis, sosyalizmden otonom topluma - sosyalizmin içeriği üzerine


PS blogu düzenli takip edenler artık ezberledi, ama ben yine de tekrar yazayım: elimdeki kaynak türkçe olmadığınan çeviri bana ait.

25 Aralık 2010 Cumartesi

"DEMOKRASİ"Yİ SAVUNMAK



yazmak konusunda bir şey öğrendiysem, o da yazıya "bir arkadaşım..." diye girmeyeceksin. ama ben yazmak konusunda bir değil, birkaç şey öğrendim şimdiye değin. ve öğrendiğim kurallardan en önemlisi, "şunu yapacaksın", "bunu yapmayacaksın" tarzı uyarılara öyle fazla kulak asmamak gerektiği! kısacası, kafana öyle esiyorsa, "bir arkadaşım..." diye de girilir yazıya.


neyse, 

bir arkadaşım doktora tezini "ikinci dünya savaşı sonrası almanya'da demokrasi söyleminin gelişimi" hakkında yazıyor. ikinci dünya savaşı'nın kaybedilmesiyle, nasyonal sosyalistken bir anda müttefikler tarafından "demokratik" olmak zorunda bırakılan almanya'da bütün siyasi aktörlerin demokrasi yanlısı bir söylem tutturmasının, "demokrasi" kavramının içini boşalttığını, içeriği almanya bağlamında hiçbir zaman net bir biçimde tanımlanmamış bu kavramın bir "boş gösteren" olduğunu ileri sürüyor. daha tamamlanıp yayınlanmadığından baştan sona okuyamadığım bir çalışma hakkında kesin yargılarla konuşmak istemem, ama sol parti'den hristiyan demokratlar'a, sosyal demokratlardan nazilere kadar siyasi yelpazenin tamamının demokrasi havarisine dönüştüğü düşünülecek olursa, çalışmanın özünde doğru bir yönde ilerlediğini söyleyebilirim.

hristiyan demokratlar'ın savaş sonrası dönemde sol siyasetin mümkün olduğunca yasaklanması üstünden "demokrasiyi savunma" stratejisi, son yıllarda gittikçe artan bir biçimde "entegre olmak istemeyen müslümanlar"ı hedef alarak "demokrasi düşmanları"nın tanımını genişletirken, demokratik hakların kısıtlanmasının "demokrasi"nin savunulmasının en önemli aracı olarak görülmesi başlı başına oldukça manidar zaten. ancak "kendini savunan demokrasi" ("wehrhafte demokratie") düşüncesinin etki alanı, hristiyan demokratlar'la sınırlı kalmıyor. yeşiller ve sosyal demokratlar (spd) da, "aşırı sağ"ı ve "aşırı sol"u "demokrasi karşıtlığı" üstünden eşitleyen totalitarizm teorisi uyarınca, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün radikal sol, naziler ve islamcılar için kısıtlanmasını, hatta ortadan kaldırılmasını savunuyor.


(haklı ya da haksız bir biçimde) demokrasi karşıtı olmakla suçlanan, bu gerekçeyle demokratik hakları kısmen ellerinden alınan kesimlerin de, geçmişte yaptıkları gibi demokrasi karşıtlığının meşruiyetini savunmak yerine, aslında ne kadar da demokrat olduklarını anlatmak yolunu seçmeleri çemberi tamamlıyor. bugün almanya'da nazi partisi npd'nin bile adında "demokrat" kelimesi geçiyor: "nationaldemokratische partei deutschlands" ("almanya nasyonaldemokrat partisi"). "demokrat olmak", daha doğrusu demokrat olduğunu iddia etmek almanya'da siyaset yapabilmenin önkoşulu haline gelmiş durumda.

tabii resmi biraz daha büyütüp, benzer bir - durumun değilse de - eğilimin dünya genelinde varolduğunu söyleyebileceğimizi düşünüyorum. özünde demokrasiyle temelden çelişen savaşın, "demokrasi savaşı" olarak kurgulanmasını, en azından bu yönde söylem geliştirilmesini örnek gösterip, bu konuyu daha fazla uzatmayacağım. çünkü yavaş yavaş türkiye'ye gelmek istiyorum.

kabaca "akp yanlıları" ve "akp karşıtları" şeklinde yaşanan yarılmanın solu da teğet geçmediğini söylemek, artık siyasi gözlem yeteneği gerektirmiyor. bu yarılmada ilginç olan şeylerden biri, her iki tarafın da diğerini "demokrasi karşıtı" olmakla suçlaması. sol içindeki tartışmada "devrime ihanet", "liberallik", akp'ye ya da kemalistlere eklemlenmek gibi daha farklı iddialar dillendirilse de, "demokrasi" meselesi her iki bloğun da söyleminde - solu da kapsayacak biçimde - merkezi bir yer tutuyor. kemalistler, almanya'daki anaakımınkinin benzeri bir "kendini savunan demokrasi" kurgusunca "takkiye yapan", "gizli ajanda" peşindeki "yarının faşizminin kurucusu" akp ve destekçilerine karşı "aydınlık" savunusu iddiasınnda (ki bu kavram demokrasiyi içeriyor). önerilen yöntem "aydınlık" düşmanın önünü kesmenin en etkili yöntemi - almanya örneğinde de olduğu gibi - demokrasinin kendisi budamak. diğer yakada da "faşist demokrasi karşıtları"na karşı mücadele verme iddiası, bloğu birbirine yapıştıran tutkal işlevi görüyor. akp'nin kendisinden dsip'e kadar uzanan bu blok, yine aynı yöntemi benimseyerek, örneğin akp karşıtlarının adresi haline getirilen ergenekon/devrimci karargah davalarını ya da genç bir kadının bebeğini kaybedecek biçimde dövülmesinde sembolik doruk noktasına ulaşan polis şiddetini "demokrasi savunusu" olarak görüp/gösterip meşrulaştırabiliyor, hatta kutsayabiliyor.

dolayısıyla "demokrasi"nin içi boş bir kavram olarak iktidarından bahsedebiliriz. oysa bugün olumlu bir içeriğe sahip bir demokrasi tanımı geliştirmek istiyorsak, her ne kadar uygulamada olmasa da, söylem düzeyinde prensip olarak verili olan örgütlenme ve ifade özgürlüğünün ötesinde bir demokrasi kurgulamak zorundayız. mümkün olduğunca dar tanımlanmış bir "siyasi alan"ın dışında hükmü olmayan bir demokrasi, liberal bir kurgudan ibarettir. bir yandan cem uzan'la, silvio berlusconi'yle benim aynı siyasal haklara sahip olmamız, gerçek yaşamın içinde yalnızca onların bu haklara sahip olması anlamına geliyor. demokratik bir işleyişe sahip olmayan "ekonomik alan"da karar alma süreçlerinin dışında kalan insanların, bu açığı "siyasi alan"da telafi etmeleri olanaksız, zira kapitalist ekonomi sistematik olarak toplumsal yaşamın her alanında eşitsizlikler yaratıyor. diğer yandan iç işleyişi demokratik olmayan kurumların (ki bunlar sendikalardan siyasi partilere, örgütlere, tarikatlara, şirketlere, hatta aile kurumuna kadar uzanıyor), birbirleriyle demokratik bir etkileşim içinde olabilecekleri kurgusu da, hayata geçirilmesi olanaksız ikinci bir ilişki biçimi.

demokrasi, insanlık için (olumlu yönde) bir sıçrayış anlamına gelecekse, herhangi bir araç-amaç ilişkisinin iki ayağından biri olarak düşünülmekten kurtulmak zorunda. ne ileride "bizim istediğimiz" gerçekleşecek diye bir araç olarak savunulması, ne de ileride "demokrasi gelecek" diye bugün zaten oldukça dar olan kapsamının daha da daraltılması demokratik bir toplum yönünde atılmış bir adım olur. toplumsal yaşantıyı ne birbirinden bağımsız "alan"lara bölebilirsiniz, ne de (gerçekten) demokratik bir toplumu zorla hayata geçirebilirsiniz.

her toplum, her toplum biçimi bir totalite oluşturur. "altı kaval, üstü şişhane" modeli demokrasi olanaksızdır. ya demokrasi toplumsal yaşamın her alanına işler ve içselleştirilir, ya da söylem düzleminde bir kurgu olarak varlığını sürdürür. ikinci ihtimal içinde yaşadığımız gerçeklik olmayı sürdürdüğü sürece "demokrasi" ancak karşıtının meşrulaştırılması için silah olarak varolmaya, yani varolmamaya devam edecektir.

24 Aralık 2010 Cuma

DOKUNANI YAKIYOR




bir internet sitesinin ne kadar tıklandığını belirleyen birçok faktör var, ama bazı siteler "doğuştan şanslı". mümkün olduğunca kısa, akılda kalan ve ilgi çeken bir adrese sahip olmak siteyi tanımayan insanların da ister istemez uğramasını sağlıyor. hoş, "madem bunları biliyordun da gueneslipazartesiler.blogspot.com'dan daha iyi bir adres bulamadın mı?" diye soracak olursanız diyecek lafım yok. ama konumuz da zaten "los lunes al sol" değil, "doğuştan şanslı" domainlerden biri: sex.com...

1994 yılında domain satan network solutions adlı firma sex.com'u aynı zamanda partner bulma sitesi match.com'un da kurucusu olan gary kremen'e satıyor. ve böylece sex.com'un hayat hikayesi başlıyor. kremen sex.com'u aktif hale getirerek bir internet efsanesi mi yaratmak istemişti, yoksa amacı domain'i kar ederek başkasına mı satmaktı anlaşılamadan, bir yıl sonra, 1995'te stephen cohen adında bir dolandırıcı, sahte belgeler düzenleyerek domain'i kendi üzerine geçirmeyi başarıyor. gary kremen mahkemeye başvursa da, dava, bürokrasi bir tek türkiye'de var sananların ağzını açık bırakacak bir şekilde 2000 yılından önce sonuçlanmıyor.

mahkemenin sürdüğü beş yıl boyunca siteyi işleten cohen, günde ortalama 25 milyon ziyaretçi çekerek kesesini dolduruyor. mahkeme stephen cohen'i devlete 25 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum ederken, domain'e sahip olmadığı süredeki kayıplarının karşılanması talebiyle itiraz eden gary kremen davanın sonunun 2001 yılına kadar sarkmasına yol açıyor. sonuçta mahkeme california eyaleti'nin kremen'e 40 milyon dolar tazminat ödemesini kararlaştırıyor. bu arada 25 milyon dolarlık tazminatı ödeyemeyerek iflas eden stephen cohen meksika'ya kaçıyor.

2006 yılında sex.com yeniden el değiştiriyor: gary kremen, domain'i 14 milyon dolara escom şirketine satıyor. ancak sex.com yeni sahibine de şans getirmiyor. nakit sıkıntısı escom, sex.com'u almak için üç farklı şirkete borçlanıyor. ve başka işleri nedeniyle iyice darboğaza giren şirket, 2010 yılında sex.com'u satışa çıkarmak zorunda kalıyor. 14 milyon dolara aldığı domain'i ancak 13 milyona satabilen escom için bu son darbe oluyor ve şirket iflasını açıklıyor.

pornografik içerikli sayfaların internetin yüzde 37'sini oluşturduğu, bu sayfalar üstünden milyarlarca doların kazanıldığı bir ortamda, belki de aktif kullanılmayan domainler arasında en değerli olanı sex.com dokunanı yakıyor.

demek ki neymiş? sex.com'la batılıp, belki bir ihtimal gueneslipazartesiler'le çıkılabilirmiş... ne demişler: umut fakirin ekmeği...

23 Aralık 2010 Perşembe

NEDİR TARİH, FLORITA?


"peki ya bütün savaşlar, beyaz şehir'de tanık olduğun kadar anlamsızsa? tarihçilerin sonradan vatansever duyguları tatmin etmek için adanmışlığın, cesaretin, kanaatkarlığın ve prensiplere bağlılığın anlamlı ifadelerine dönüştüreceği, içinden korkuya, aptallığa, açgözlülüğe, bencilliğe, gaddarlığa ve küçük bir azınlığın hırslarına, ihtiraslarına ve fanatizmine acımasızca kurban edilen büyük çoğunluğun bilgisizliğine dair her şeyi silip atacağı insani bir kaos. cangallo savaşı'nın hikayesi, "farce"ı, belki yüz yıl sonra perulular'ın tarih kitaplarında vatan tarihinde altın bir sayfa olarak yer alacak, kahraman şehir arequipa'nın seçilmiş başkan general orbegoso'yu savunuşunu, general gamarra'nın isyancı birliklerine yiğitçe karşı koyuşunu ve kanlı olduğu kadar cesur bir mücadelenin sonunda (birkaç gün sonra büyülü güçlerin araya girmesiyle galip gelmek üzere) yenilişini anlatacak. evet, florita: yaşanan tarih gaddarca ve aptalcadır, yazılı olansa hurra-vatansever bir yalanlar örgüsü."

mario vargas llosa, cennet başka yerde

PS elimde kitabın türkçesi olmadığından almanca'dan çevirdim. elinde kitabın türkçesi olan varsa bir çeviri karşılaştırması ilginç olabilir.

22 Aralık 2010 Çarşamba

BEHZAT Ç HAKKINDA LAF EBELİĞİ

behzat ç... asırlar olmuştu türk yapımı bir dizi izlemeyeli, en sonunda eşin dostun yaptığı yoğun "reklam"a dayanamayıp behzat ç izlemeye başladım. en son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: gerçekten - türkiye standartlarında - kaliteli bir dizi çekmişler, izletiyor kendini. (daha önce gand da behzat ç hakkında yazmıştı, o yazıya buradan ulaşabilirsiniz.) dizi izlemeyi severim, ama sinemayı sevdiğim gibi değil. iyi bir sinema filmi gurme işiyse, dizi olsa olsa fast food olur. ama işte insanın canı ikisini de çekiyor.

behzat ç, kaliteli polisiye izleme hakkı elinden alınmış türkiye televizyon izleyicisine, daha doğrusu kaliteyi kalitesizlikten ayırabilen kısmına ilaç gibi geldi. daha on iki bölümde "fenomen" olma yolunda ilerliyor dizi. hoş, kaliteli polisiye dizi izlemek isteyen kesimin oranı, belki de behzat ç'nin yayından kalkma ihtimalinin düzenli olarak gündemde kalmasıyla ortaya çıkıyor.

bir araba dolusu övgünün yanında yavaştan eleştiriler de duyulur olmaya başlamadı değil. örneğin deniz gedizlioğlu radikal'de behzat ç'yi bir yandan emniyeti "eğlenceli bir yer" olarak göstermekle, diğer yandan homofobik olmakla suçladı. ekşisözlüklerde oralarda buralarda da küfür yoğunluğundan rahatsız olanlar ve ne zaman bir kitap filme ya da diziye dönüşse eksik kalmayan okuduğunu izleyememekten şikayet edenler...

dizi güzel dedim diye eleştirilmeyecek kadar güzel demedim. ama türk polisine küfür ettirdi diye rahatsız olacaksan "walt disney'den şaşma" derim. polis bu! (bakın benim bile cümlenin sonunu "amına koyarak" bitirmek geldi içimden...) konuştuğu vatandaş karşısında dokunulmazlığının, otoritesinin verdiği özgüvenle karşısındakini aşağılamayacaksa, gevrek gevrek gülerek pis espiriler yapmayacaksa polis, gerçekçilikten bir kalemde vazgeçelim. anaokulu öğretmeni gibi davransın polisler, sorguya aldıkları adama "siz" diye hitap etsin, saygıda kusur etmesin. polis "siker", polis "amına koyar", polis "ibne" der. yok, "ben öyle polis istemem dizimde" dersen, dizinin en güzel sahnelerinden biri olan savcının behzat ç'ye "terbiyeni takın, karşında vatandaş yok" dediği sahneyi "polisin vatandaşa hakaret etmesini mi savunuyor bunlar" diye eleştirirsin. tek cevabım: "otur, anlamamışsın, sıfır!"

diziden tatmin ol(a)mayan emrah serbes okurlarına diyecek bir şeyim yok. hem serbes'in daha hiçbir kitabını okumuşluğum yok, hem de daha önceden okuduğum bir romanın filminden, dizisinden tatmin olduğumu hatırlamıyorum. muhtemelen tatminsizliklerinde haklıdırlar.

gelelim homofobi konusuna: nasıl olmalı sizce ekrandaki polis? cinsiyetçilik karşıtı? gay pride yürüyüşüne de katılsın mı? siz gerçek hayatta hiç cinsiyetçi olmayan polis gördünüz mü? polis televizyonda en sevebileceğimiz, en "politically correct", en polis olmayan haliyle mi karşımıza çıkmalı? ben polisten nefret ediyorum, ekranda da karşıma gerçek haliyle, o nefret ettiğim haliyle çıksın istiyorum.

sorun da burada başlıyor zaten. behzat ç, polisin gerçek yüzünü, hani o nefret ettiğim yüzünü daha önce yapılmadığı kadar ekrana yansıtıyor yansıtmasına da, "insani" özelliklerle öyle bir harmanlıyor ki, "polislerimiz"in hal ve tavrını "anlar" buluyor insan kendini. behzat ç'nin yargısız infaz soruşturmasından yırtmasını bana istetmiş bir dizi gerçekten tehlikelidir arkadaş...

"solcu dizi" öyle bir gecekondu yıkımı, bir memur eylemi, birkaç tane de karikatürize edilmiş solcu göstererek çekilmiyor. ben sonunda bütün o iğrenç özellikleriyle polisin yanında bulacaksam kendimi, olmuyor...

20 Aralık 2010 Pazartesi

MUMİA'YI ÖLDÜRMEK İSTİYORLAR!


mumia abu-jamal, 29 yıldır işlemediği bir cinayet nedeniyle idam mahkumlarının kaldığı bir koğuştaki hücresinde yaşıyor. ancak "sessizlerin sesi" mumia'yı susturmak için bu cinayeti üstüne yıkanlar amaçlarına ulaşamadılar: mumia'nın sesi kalın cezaevi duvarlarının arkasında da o kadar gür ki, bugün hala dünya çapında ırkçılığa ve idam cezasına karşı mücadelenin sembolü durumunda.

abdli siyah gazeteci, ilk gençlik yıllarından bu yana ırkçılığa, polis şiddetine ve savaşlara karşı mücadele ediyor. 70li yıllarda kara panterler'in basın sözcüsü olarak başladığı uzun yürüyüşünü bugün bağımsız gazeteci olarak sürdürüyor. yazdığı yazılar, dünya çapında - türkiye'den evrensel gazetesi'nin de aralarında bulunduğu - birçok gazetede, internet sitesinde yayınlanıyor. egemenlerin politikasının ezilenler üstündeki korkunç etkileri, özellikle kölelik, zorunlu çalıştırma, linç hukuku, cezaevlerinin ucuz işgücü deposu olarak kullanılması ve abd'de çoğunlukla etnik azınlıklara mensup insanlar çarptırıldığından ırkçılık sorunundan bağımsız ele alınamayacak idam cezası mumia'nın en çok üstünde durduğu konular.

tecritte tıkırdattığı daktilosuyla, bu meselelerin insanların bilincinden kaybolmaması için uğraşıyor - seslerini duyurma olanakları ellerinden alınmış mağdurları unutmayalım diye. işte bu nedenden philedelphia inquirer mumia'yı "sessizlerin sesi" ("the voice of the voiceless") ilan etmişti. gazetelerde yayınlanan makalelerinin yanında şimdiye kadar sayısız dile çevrilen altı kitap yazdı. tecriti delmenin, cezaevi duvarlarının ardına seslenmenin tek yolu yazmak mumia için, ve ölene kadar yazmayı sürdüreceğini söylüyor. onlarca yıl tecrite karşın insanlığından ve insanlık için umutlarından vazgeçmemiş. yazı yazmakla uğraşmadığı zamanlarda diğer idam mahkumlarına hukuki konularda yardımcı oluyor, idamına karşı yürüttüğü neredeyse 30 yıllık hukuki mücadele, onu bu konuda da "uzman" yapmış.

1982'de idama mahkum edildiği mahkeme daha çok sonunu en baştan tahmin edebileceğiniz ucuz bir tiyatro oyununu andırıyordu. ne olursa olsun idam edilmeliydi mumia abu-jamal. o yüzden "delil"lerin delilden başka her şeye benzediği bu mahkemede savcılık, jüride sadece beyazların bulunmasına özen göstermişti. (savcı, daha sonraları mesleğe yeni başlamış genç savcılar için verdiği kurslarda, beyaz olmayanları ırkçı görünmeden jüri dışına itme tentiklerini de öğretecekti.) uyduruk ya da bağlamından kopartılmış "delil"lere, mumia'nın suçsuzluğuna işaret eden tanıkların susturulması eşlik ediyordu. ve ırkçılığını gizlemeye dahi gerek görmeyen bir hakim, sanığın anayasal haklarının elinden alınmasını olanaklı kılıyordu. amnesty international, mumia'yı idama mahkum eden mahkemenin "adil bir dava için uluslararası asgari standartlara aykırı" davrandığını açıkladı. ve mumia 1982'den beri davasının yeniden görülmesi için uğraşıyor.

on yıllarca süren hukuki mücadelenin sonrasında, 2009 nisanında abd'deki en yüksek mahkeme olan supreme court, davanın yeniden görülmesi talebini yalnızca iki kelimeyle yanıtladı: "başvuru reddedildi"... kararın hukuki değil, siyasi olduğu o kadar açıktı ki, supreme court, normalin aksine kararı için hukuki bir gerekçe göstermekten kaçındı.

 2010 yılının ocak ayında, yine supreme court, bu defa savcılığın başvurusu üzerine mumia'nın idam cezasının fiili olarak ömürboyu hapis cezasına çevrilmesinin önüne geçecek bir karar aldı: idamın gerçekleştirilmesi adına en önemli olan adımlardan biri atılmalı, philedelphia eyalet mahkemesi tarafından ceza onanmalı ve tarih belirlenmeliydi.

bugün geldiğimiz noktada artık bütün kartlar masaya açılmuş durumda: amerikan devleti, mumia abu-jamal'in 1982 yılında idama mahkum olmasına yol açan suçu işlemediğini biliyor, ancak mumia'yı öldürmeyi "devlet meselesi" haline getirmiş durumda. öte yandan yirmi küsür yıldır mücadele eden mumia'yla dayanışma inisiyatifleri mumia'yı bugüne kadar hayatta tutmayı başardı. bundan sonra da mumia'nın yaşamı, dışarıda verilen siyasi mücadeleye bağlı olacak.

A.C.A.B. - XXIV

17 Aralık 2010 Cuma

YUNANLILAR YİNE DEMOKRASİ DERSİ VERDİ!


internationala.org'dan alıntı...

geçtiğimiz hafta aü sbf’de kendilerine “öğrenci" diyen bir grubun yumurtalı saldırısına uğrayarak söz hakkına el konulan, fikir hürriyeti ihlal edilen burhan kuzu vakası, kırılgan demokrasimize bir darbe daha vurmuş, tarihimize bir başka kara leke olarak yazılmıştı. yunanistan’ın başkenti atina’da bugün vuku bulan benzer bir hadise ise, bu tip olaylarda demokrasinin değil yara almak, nasıl güçlenip pekişebileceği konusunda örnek teşkil etti.

15 aralık günü yunanistan’da genel grev vardı. ülkenin hemen bütün şehirlerinde büyük gösteriler gerçekleşti. atina’daki gösteri sırasında eski bakan ve muhafazakâr yeni demokrasi milletvekili kostas hacidakis, yüksek bir siyasal sorumluluk ve şuur örneği göstererek sıkıntılarını dinlemek, dertlerine derman olabilmek için göstericilerin arasına karıştı. peki eski bakanı gören göstericiler ne yaptı dersiniz? yumurta mı attı, yuhaladı mı, alkışla protesto mu etti? hayır, böylesi “faşizan” eylemlerin hiçbirisine başvurmayıp büyük bir demokratik sorumluluk içerisinde, aşağıdaki fotoğrafta da göreceğiniz üzere, eski bakanla gayet olgun bir biçimde verimli bir fikir alış verişine girdi.

göstericiler bakana sıkıntılarını büyük bir açıklıkla aktardılar. yumurta ya da boyaya değil, sadece öneri ve eleştirilerinin bakanın kafasında yarattığı etkiye güvendiler. ona uzaktan bağırıp çağırmaktansa yanına kadar gelip temas ettiler, dertlerini, fikirlerini, önerilerini büyük bir samimiyetle paylaştılar. sonunda ne oldu? bakanın bu karşılıklı fikir teatisinden derinden etkilendiği belliydi. göstericiler de bakana sıkıntılarını ilk elden aktarmış olmanın memnuniyet ve huzurunu yaşıyorlardı. hatta kimi göstericiler, böylesi diyalog süreçlerine şimdiki kabine üyelerinin ve keza işverenlerin de katılması gerektiğini, teker teker bütün bakanlarla böylesi görüş alışverişinde bulunabilseler belki grev ya da gösterilere dahi gerek olmayabileceğini bildirdiler. marjinal aşırı sol grupların fikir alışverişine, demokratik diyaloğa vurgu yapan bu tip görüşleri, “sosyal diyalogculuk” olarak değerlendirip eleştirdiğini de burada not etmek gerekiyor. ancak böylesi marjinal grupları önemsemek de yersiz açıkçası.

evet, yunanlılar bir kez daha demokrasi dersi verdi. darısı başımıza. umarım biz de bir gün siyaset ve iş dünyasının mümtaz şahsiyetlerini yumurta gibi iptidai araçlarla karşılayıp ya da yuhalayarak konuşturmamaktansa yunanlılar gibi doğrudan diyaloğu, fikir alışverişini tercih ederiz... göreceksiniz o zaman demokrasimiz daha da güçlenmiş olacak.

söz konusu örnek demokrasi dersi niteliğindeki, sıcak ve kalpten diyaloğun fotoğrafları aşağıda...




DİL OYUNU


toplamda dört dil biliyorum: almanca, türkçe, ingilizce ve çok iyi olmasa da fransızca. farklı dillerle haşır neşir oldukça, dilin düşünce üstündeki etkisini daha iyi gözlemleme şansım oldu. yalnızca kullanılan sözcüklerin değil, dilbilgisinin de insanların düşünme biçimlerine azımsanmayacak bir etkisi olduğunu düşünüyorum. örneğin almanca'daki normal cümle kurgusu "özne-yüklem-xxx"ken, türkçe'de "(özne)-xxx-yüklem" şeklinde olması; almanca düşünen bir insanın eylemi, türkçe düşünen bir insanınsa detayları, çevre koşulları vs. önplana almasına yol açıyor.

belki alman öğretmenlerin, psikologların vs. gözlemlediği türkiye kökenli gençlerin eylemlerinin sorumluluğunu üstlenme konusunda daha çekingen davranmaları fenomeninin de - başka faktörlerin yanında - bu konuyla da bağlantısı olabilir. örneğin ödevini yapmayan alman bir öğrenci, açıklama talep edildiğinde daha çok "canım istemiyordu" ya da "okul umrumda değil" deme eğilimindeyken, türkiye kökenli bir öğrenci daha çok "elektrikler kesildi öğretmenim" yöntemine başvuruyor.

ne yazık ki türkçe hariç bildiğim bütün diller birbirine oldukça yakın. arapça ya da uzakdoğu asya dillerinden birini konuşabiliyor olmayı isterdim. eminim düşünme yeteneğime olumlu etkisi olurdu. öte yandan dört dil biliyor olmak da büyük bir şans tabii. (böyle giderse fransızca'yı tamamen unutacağım, oraya da bir el atmak gerekiyor. ama ne zaman ve en önemlisi nasıl?)

neyse çok kafa ütülemeden işin geyik kısmına geçeceğim. türkçe'deki kimi sözcükler başka dillerde çok alakasız anlamlara geliyor:

kaplan: kaplan, hem almanca'da, hem de isveç ve çek dillerinde roma-katolik kilisesi'nin rahiplik hakkını yeni kazanmış mensuplarına, başka bir rahibin yanında çalıştıkları ilk yıllarında verilen isim. aynı zamanda kaplan adını taşıyan israil'den abd'ye, polonya'dan antarktika'ya dünyaya yayılmış birçok yer var.

armut: armut almanca'da yoksulluk demek ve hem yazılışı, hem de okunuşu türkçe'dekiyle aynı.

ayva: "armut"un almancası var da, "ayva"nın arapçası yok mu? evet, var.

göt: göt kelimesinin almanca'da - benim bildiğim kadarıyla - belirli bir anlamı olmasa da, örneğin göttingen adında bir şehir var. ayrıca emil gött adında bir yazar var.

badem: almanya'nın rheinland-pfalz eyaletinde badem adında bir köy varmış.

berk: tam aynı olmasa da "berg" almanca'da dağ demek.

bok: okunuşu aynı olan bock, hem arzu, istek demek ("hast du bock?" - "bokun var mı?"), hem de çeşitli memeli hayvanların erkeğine verilen bir isim. örneğin: "ziegenbock" - erkek keçi... bock aynı zamanda bir soyad. ve birdirbirin almanca adı "bockspringen" ("springen" atlamak anlamına geliyor.) ayrıca "bockbier" ya da "bock" adında bir bira var ki, rengi de kahverengi olduğundan insanın "bok birası" diye türkçe'ye çeviresi geliyor.

aymer: türkçe'de bir erkek ismi olan aymer, almanca'da "eimer" diye yazıldığında türkçe'dekiyle aynı okunuyor ve kova anlamına geliyor. onyıllarca almanya'da yaşayan dayımın acı kaderidir.

sik: türkçe'de ne anlama geldiğini söylememe gerek yok herhalde, ama okunuşu aynı olan "sick" ingilizce'de hasta anlamına geliyor.

var: "war" almanca'da olmak fiilinin birinci ve üçüncü şahışlar için geçmiş zamanda çekimi.

dil: "dill" almanca'da dereotunun adı.

16 Aralık 2010 Perşembe

DOMUZ ETİ YEMEM!


almanya'ya göçtüğüm ilk günlerde, üniversiteye kaydolabilmek için vermem gereken bir almanca sınavına katılan bütün türkiyelilerle tanışmıştım. hem sadece ben de değil, faşistinden islamcısına, "ne sağcıyım, ne solcu"cusundan pkk sempatizanına herkes birbiriyle tanışmıştı. yeni bir ortama girdiğinde insanın ilk tanıştıkları, genellikle zamanla "arkadaşlık" statüsüne erişemeden eleneceği neredeyse kesin, "denize düşen yılana sarılır" tarzı acil durum tanıdıkları oluyor. ben de tanıştığım gençlerle "sudan çıkmış balık" olmak dışında hiçbir şey paylaşmadığımdan, kendimize daha çok benzeyen, daha fazla (hatta belki de herhangi bir) şeyi paylaşabileceğimiz insanlar karşımıza çıkana kadar birlikte zaman öldürdük.

hiçkimseyi tanımadığınız, hiçkimsenin de sizi tanımadığı bir yerde birileri tarafından kahve içmeye davet edilmek olay oluyor. kimin çağırdığının pek de önemi yok, gidiyorsunuz. ben de, islami-muhafazakar yönü ağır basan birkaç türkiyeli gencin italyanlar'ın işlettiği bir spaghetteria'da kahve içme önerisini - "savaş ve barış"ı yeniden okumakla meşgul olduğum o günlerde - en sonunda tolstoy haricinde bir insanla muhattap olabilmenin verdiği sevinçle kabul etmiştim.

ilk defa gittiğim mekanda zeytinyağlı sebzelerden oluşan bir büfede tabağınızı tepeleme doldurmanın oldukça hesaplı olduğunu görmek - özellikle de almanya'da domuz sosisi ve patates kızartması haricinde bir şey yenmediği önyargımı üstümden hala tam olarak atamamış olduğumdan - beni bayağı bir sevindirmişti. kahvedaşlarıma konuyu açtığımda hayatımın en büyük şoklarından birini yaşamıştım: "ya içinde domuz eti varsa?"

etsiz zeytinyalı sebze yemeğinin içinde (bahsettiğim patlıcan-biber kızartması, zeytinyağlı enginar, mantar sote, kabak kızartması gibi yemekler / italyanlar bizim ayçiçek yağında yaptığımız kızartmalar için zeytinyağını tercih ediyor.) domuz eti olma ihtimalinin insan eti olma ihtimalinden yüksek olmadığı açık olsa da; domuz eti paranoyası, kafasını böyle basit gerçeklere takmıyordu.

daha sonra muhabbeti biraz daha ilerlettiğim günlerde - islam'ı gerçekten ciddiye alan birkaçı dışında - domuz eti yememeye and içmiş müslüman türk gençlerinin içki içmekle, diskoda - hiçbiri başarıya ulaşmasa da - "rus hatun götürme"ye çabalamakla ve daha binbir "günah"la hiçbir sorunlarının olmadığına tanık oldum. domuz eti yememek, almanlaşmamanın, almanya toplumuyla araya mesafe koymanın en büyük sembolüydü. yıllardır görmediğim bu gençler arasında hala bilerek domuz etinin tadına bakan olduğunu sanmıyorum.

uyuşturucu danışma merkezinde çalıştığım günlerde düzenli eroin kullanan türkiye kökenli göçmenler arasında dahi domuz eti yememe konusunda net bir tavır olduğuna tanık oldum. tüm günahlar bir yana, domuz eti yemek bir yana. genel anlayış "her müslüman günah işleyebilir, ama domuz eti yiyen dinder çıkar" minvalinde. başka bir insana tecavüz etmek dahi midesini bulandırmayacak insanlar, domuz etinin kokusunu alınca suratını ekşitiyor.

domuz eti paranoyası, madalyonun yalnızca bir yüzü. diğer yüzdeyse "zaman kaybetmeden" avrupalılaşmak için uçaktan indiği gibi domuz pirzolası yemeye koşmak var. ve inanın bu da hiç de nadir bir tavır değil. böylece yukarıda anlattığım "ölürüm de domuz eti yemem"cilerle araya mesafe konmuş, yüz küsür senelik kalkınma politikalarıyla, hiçkimsenin içeriden görmediği heybetli opera ve bale sahneleriyle vs. erişilememiş "muasır medeniyetler seviyesi"ne 5-6 euro'ya ve on beş dakikada dikey geçiş yapılmış oluyor. tabii bir yandan avrupalılar'a da mesaj çakılıyor: "siz bizi yanlış tanımışsınız. bu adamlar ("gurbetçiler") bizim köylülerimiz, hem onlar geldikleri dönemin ahlak anlayışında çakılı kalmışlar. biz aslında sizin sandığınızdan bambaşkayız, sizin gibiyiz. beni/bizi de alın aranıza."

neticede domuz eti basit bir yiyecek (ya da basit bir günah) olmaktan çıkıyor. kafalarda karpuz gibi ortadan ikiye yarılan dünyada hangi "medeniyet"ten olduğunuzun kanıtına dönüşüyor. efendim, ne demiştik: "yemek asla sadece yemek değildir"...

13 Aralık 2010 Pazartesi

RESİM


bir çift göz, ileriye dikilmiş genç bir çift göz. bakışını yakalayamıyorum, başka birilerine dikilmiş, gözlerinin içine bakıyor. hesap mı soruyor o gözler? içine baktığı gözlerde gördüklerine mi inanamıyor? kırılan kalemin sesine mi dönmüş?

"ellerimiz titremeden idam kararını aldık" diyen kenan evren acaba bakmış mıdır hiç o gözlere? onun da hafızasında kurşun gibi izler bırakmış mıdır son bakıştaki o gözler? katil olmak nasıl bir histir acaba?

o gözler hep sitem dolu bakacak ve hep genç kalacak. o gözlerin içi gülmeyecek bir daha hiç, çevreleri kırışmayacak. erdal hiç yaşlanmayacak. çocukları olmayacak, hem belki de hiç sevişmedi hayatında. ve hiç sevişemeyecek.

17 yaşındaki erdal'ı, aksi yöndeki bütün kanıtları umursamadan, işlemediği bir cinayetten idama mahkum edenler bugün neler hissediyor acaba? o gözleri, o gözlerdeki sitemi hiç unutamamış olsunlar istiyorum. gözleri kırışmış, yaşlanmış, ama onlar da hiç sevişememiş olsunlar istiyorum. sevmediklerini, hiçkimseyi, kendilerini bile gerçekten sevemedikleriniyse biliyorum.

ailesine son mektubunda "cezaevinde yapılan insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi." yazmıştı erdal. ben 17 yaşındaki erdal'a tokat bile atamazdım. onlar öldürdüler. ve erdal'ın cezaevinde yaşadıklarını binlerce, onbinlerce insan yaşadı. erdal'ı 17 yaşında öldürenler, daha binlerce, onbinlerce insanı 17'sinde yaşayan ölülere çevirdiler. 17'sinde ölen diğer insanların erdal'dan tek farkları 70'lerinde gömülmeyi beklemeleri.

adorno "ausschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır" demişti. ve erdal'ın katili, ogün'ün manevi babası bugün hala resim çiziyor. vicdan azabından uyuyamasın, erdal'ın gözlerindeki o son bakışı unutamasın istiyorum, ama biliyorum ki bu istediklerim olmayacak.


9 Aralık 2010 Perşembe

İKİYÜZLÜ AHLAK


iki binli yılların başlarıydı; şirinevler'den bakırköy-yenimahalle'ye taşınmıştım. bodrum kattaki evim ufak ve rutubetliydi, ama yine de akıl almayacak ucuzluktaki kirasını düşününce karşıma çıkan evlerin en iyisini tutmuştum. gerçi evde uzun süre geçirince, pencerelerin yüksekliği insanı hafiften ayak fetişizmine sevkediyordu, ara ara akrep, fare öldürmek gerekiyordu, ama ilk başlarda her şeye rağmen mutluydum. şimdi nasıldır bilmiyorum, ama o zamanlar yenimahalle'nin sadece adı yeniydi; herkesin bakkalı-manavı, hadi onu da geçtim, bakkalın-manavın herkesi tanıdığı, yaşlı kadınların dar sokaklarda camdan cama sohbet ettiği mahallenin havası beni büyülemişti. nerden bilebilirdim aynı yaşlı kadınların üç vakit sonra camdan cama benim dedikodumu yapacaklarını? evime giren çıkan insanlara "çük kontrolü" yapmamam temel şikayet nedeniydi. tabii köpeğimin olması, tipimin "it gibi" olması vs. de işin tuzu biberiydi. dedikoduları önce komşuların bana olan bakışlarının garipleşmesi, sonra da memur emeklisi apartman yöneticisinin tüm mahalle adına uyarılarda bulunması izlemişti. baştan gözüme cennet gibi gözüken o mahalle cehennem olmuştu benim için. birgün en sonunda evime girip çıkan kadınlar hakkındaki uyarılara dayanamayıp patladım ve aşağıdaki diyalog çıktı ortaya:

- amca size hiç mi misafir gelmiyor?

- gelmez olur mu geliyor tabii...

- siz evinize gelen bütün misafirleri sikiyor musunuz?

ve son... bir daha ne uyarmaya gelen oldu, ne de başka bir sebepten benimle konuşmaya kalkan. yenimahalle'yi bir daha arkama bakmamak üzere terkedip gidene kadar rahat bırakıldım.

mahallenin huzurunu bozmuş, gençkızlarının kafasını karıştırmıştım ahlaksızlığımla; bana, iki göz bodrum katının beş parasız kiracısına, tepki göstermeseler kısa süre sonra mahallenin bütün gençlerinin birbirinin koynuna girmesi, mahallenin namusunun elden gitmesi işten bile değildi...

kumarhanemiz de vardı, keranemiz de. ikisinin de müşterileri çoğunlukla mahalledendi pek tabii. ve karşı apartmandaki adam içip içip karısını döverken, küfürleri de, karısının çığlıkları da sokakta yankılanırdı. ama işte mahallenin ahlakını kurtarmak için saldırılması gereken bir numaralı adam bendim...

bunu ben neden mi anlattım şimdi? muhafazakar ahlak ikiyüzlüdür de o yüzden. kendi davranışını gözden geçirmek, hayatı daha "iyi" yaşamak değil, başkalarını baskı altına almak, onların üzerinde iktidar kurmaktır varoluş nedeni.

"bayram değil, seyran değil, bu adam bize niye muhafazakar ahlakın ikiyüzlülüğünü anlattı" mı diyorsunuz hala? bir de kürtaja karşı olup annesinin karnındaki bir bebeği öldürmeyi savunanlar var, ve benim sinirlerim onları yazabilecek kadar yatışmadı daha. ben de bunu yazdım...

7 Aralık 2010 Salı

YASADIŞI YEMEK TARİFLERİ


daha önce "ben nasıl 'ben' oldum?" sorusuna cevap aramıştım. "ben" olmasaydım, felsefeye ve siyasete böylesine merak salmasaydım "kim" olurdum - ya da daha isabetli ifadesiyle "nasıl" olurdum? söylemek güç, kafamda ne kursam, size ne anlatsam spekülasyondan ibaret olacak. ama "böyle olmasaydım nasıl olurdum?" sorusuna cevap vermek ne kadar güçse, "ne olmak isterdim?" sorusunu yanıtlamak da bir o kadar kolay benim açımdan: aşçı!

evet, aşçı olmak isterdim! yanlış hatırlamıyorsam "büyünce ne olmak istiyorsun?" sorusuna son kez net bir yanıt verebilmem ilkokulun ilk yıllarına denk geliyor. yıllarca kendimden emin bir biçimde "yangıncı" olacağımı söyledim. itfaiyeci olmaktı arzum, ama sanırım "itfaiyeci" kelimesi yabancı (ya da zor) geldiğinden olacak, hayatımın tek tutkulu kariyer hedefinden vazgeçene kadar "yangıncı" kelimesini kullanmayı tercih ettim. neden itfaiyeci olmak istiyordum, kırmızı üniformaları mı çekici gelmişti, "itfaiyeci"nin koşulsuz iyiliği mi, artık hatırlamıyorum. ama amerikalı kadınların itfaiyecileri "en seksi meslek" ilan etmelerinin rolünün pek de büyük olduğunu zannetmiyorum.

ve birgün itfaiyecilik hayalinden öylesine vazgeçiverdim, çocukların hayallerine çoğunlukla yaptığı gibi gömdüm ve unuttum hayalimi. o günden bu güne "büyüyünce" ne olacağım sorulduğunda - kendime ve diğer insanlara - öylesine yanıtlar vermekle geçti çocukluğum, gençliğim. çalıştığım ya da çalışmayı arzuladığım bütün işlerin - benim açımdan - tek çekici yönü "kötünün iyisi", hayal dünyamda her zaman beterin de beterine yer olmasıydı. ta ki yemeğe olan ilgimi aşçılığa dönüştürebileceğim fikri aklıma gelene kadar...

oysa bugünkü aşçılık hayalim, çocukluğumdaki "yangıncı" olma arzusundan bile daha az gerçekçi. (ki "yangıncı" olmaya hayatım boyunca "itfaiyeci"liğe olduğundan çok daha fazla yaklaştım...) bugün zevk için yemek pişiren, yiyen ve konuşan bir çeşit "gurmeliği kendinden menkul" yemekseverim.

iki hafta önce "yunan usulü musakka" yaptığımda yemeğin tarifini internette yayınlamak fikri kafamda beliriverdi. ve böylece "aşçı ben"in yaşayabileceği paralel bir evren olarak "yasadışı yemek tarifleri" doğdu. hemen yemek konusunda paylaşacak bir şeyleri olduğunu düşündüğüm insanları bu yemek tarifleri blogu projesine dahil etmek için çabalamaya başladım. ornella'nın blogun kapsamını yemek tariflerinin yanında hikayelerden tarihe, mekan tanıtımlarından yemek sohbetlerine yemekle ilgili her şeyi içerecek biçimde genişletme önerisi, "yasadışı yemek tarifleri"nin daha doğmadan dönüşmesine yol açtı.

şimdilik "yemek asla sadece yemek değildir" diyen üç yazar (gand, ornella ve ben), yemekle ilgili her şeyden bahsetmek için yola çıktık, muhtemelen birkaç kişi daha önümüzdeki günlerde aramıza katılacak. proje "yemekle ilgili söyleyecek sözüm var" diyen insanların katılımına açık.

"yasadışı yemek tarifleri" şu an boş bir alan, ama biz o alanda yemek tarifleri ekip, yemek muhabbetleri biçip, yemek kültürü toplamayı arzuluyoruz.

uzun lafın kısası yazmak ve okumak isteyen herkesi bekleriz...

yasadisi-yemek-tarifleri.blogspot.com

A.C.A.B. - XXIII : TEORİK A.C.A.B.


A.C.A.B. konusuna bir de teorik açılım getirelim dedik...

HAYALETLER VE BEN - 2


ne bir şey yazmak geliyor içimden, ne de alexis'in ölümünün yavaş yavaş unutulmasına göz yummak...

4 Aralık 2010 Cumartesi

HAYALETLER VE BEN


giysileri delip geçen, insanın içine işleyen bir soğuk, eller eldivenlerin içinde ağrımaya başlıyor. rüzgar insanın tüylerini diken diken ederek eserken, insanlar ceketlerini, önüne duvar örmek ister gibi iki elleriyle çekiştirerek daha da sıkı kapamaya çalışıyor. aklıma buchenwald'ın ayazı düşüyor. etrafımdaki yaşlı insanlara bakıyorum, acaba aralarında buchenwald'da kalmış kimse var mıdır? çevremde gerçekten de toplama kamplarındaki zulmü yaşamış, ailelerinin, arkadaşlarının yanıbaşlarında ölmelerine tanıklık etmiş, ama inatla vahşete karşı koyarak yaşamayı başarmış insanlar var. dachau'da, ausschwitz'de, matthausen'da, neuengamme'de, treblinka'da, varşova gettosu'nda. üstlerinde ince kumaştan tutuklu üniformalarıyla buchenwald'ın meşhur ayazına kafa tutmuş, yoklama sırasında soğuğun insanın kemiklerini en derinden sızlattığı teftiş alanında kürklü ss'lerin emriyle saatlarce beklemiş insanlar.

trenler geçiyor gözümün önünden, akordiyon çalıyor esther bejarano, trenler geçiyor gözünün önünden, durmadan "yük"ünü gaz odasına boşaltmaya giden trenler.

yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller, adi suçlular... belki de tek ortak noktaları aynı trenlere, faşistlerin insanları ölene kadar çalıştırdığı, derilerinden abajurlar, kitap ciltleri yaptırdığı toplama kamplarına giden trenlere binmiş olmaları.

nasıl anlatıyordu esther bejarano o trenleri: insanların üst üste yatmak zorunda kalacağı kadar dolu hayvan taşıma vagonlarında, tuvalet ve yiyecek olmadan günlerce süren yolculuk. kimsenin nereye götürüldüklerini bilmediği, insanlık dışı yolculuk şartlarına dayanamayan, yattıkları uykudan bir daha uyanamayan hastaların ve yaşlıların cesetlerinin günlerce diğer yolculara eşlik ettiği trenler.

ve insanlar sonunu görüp göremeyecekleri meçhul olan bu yolculuğun ücretini baştan ödüyordu. evet, yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller ve adi suçlular... hepsi de zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet aldılar.

hayat bazen fena halde kötü bir şakaya benziyor, anlatandan başka kimsenin gülmediği bir şakaya. ve faşizm; iktidarın alabildiğine mutlaklaşıp, keyfiliğini trt 2'de geceleri yayınlanan bir belgeselin katılığıyla dışavurduğu faşizm. kötü şakaların en büyüğü, en kötüsü. nasıl da gülmüştür alman demiryolları işletmelerinin genel müdürü insanlara zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet keserken.

ah, kafayı böylesine tarihe, on yıllar önce insanların çektiği acılara, faşizme takmanın ne anlamı var... hem savaş bitti, nazilar kaybetti, faşizm - adı üstünde - tarih oldu. almanya artık "demokratik"!

öyleyse neden o trenler hiç aklımdan çıkmıyor?

"almanya'da 175 yıl demiryolları" kutlaması için angela merkel'in de katılacağı bir kutlama yapılacak bugün nürnberg'de. 175 yıllık geçmişi anlatırken 1933-1945 arasını tarihten silen "demiryolları müzesi"nin çevresi trafiğe çoktan kapatılmış, makineli tüfekleriyle polisler yolları kesmiş. almanya'da 175 yıl önce ilk trenin yola çıktığı nürnberg'de angela merkel'i ve diğer "demokratik" konukları koruyorlar - zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet parası ödeyen yahudilerden, komünistlerden, anarşistlerden, çingenelerden, aslanayağı korsanlarından, eşcinsellerden ve adi suçlulardan.

yanımda hayaletler, karlı ve soğuk nürnberg sokaklarında yürüyorum. soğuk içime işliyor. yanımdaki hayaletler soğuğu hissetmiyor, onlar soğuğu hissetmeyi bırakalı yıllar olmuş. komünist tökezleyen anarşistin koluna giriyor, eşcinsel çingeneye "hatırlıyor musun" diyor "yine böyle soğuk bir öğleden sonraydı", ve aslanayağı korsanı yahudiye bir çiçek veriyor. hep beraber ıslıkla bir şarkı tutturuyoruz. ve biliyoruz, makineli tüfekler hayaletlere işlemez.

175 yılın anısına "demokratik" demiryolları işletmeleri bilet paralarını iade etmeye karar vermiş - yahudiye, komüniste, anarşiste, çingeneye, aslanayağı korsanına, eşcinsele ve adi suçluya... parayla sigaramızı yakıyoruz, derin bir nefes çekiyoruz ısınmak için... ve esther bejarano "karlı kayın ormanı"nı söylüyor...

3 Aralık 2010 Cuma

KISA KISA - TWIT'İNE BANDIM!


twitter'a, her şeyi kısa ifade etmek zorunda bıraktığı için hep gıcık olmuşumdur. hayatın "mcdonald's"laştırılmasında önemli bir duraktır. "ne söyleyeceksen üç kelimede söyle, 'içerik'le falan germe bizi"dir twitter. ama "kediyi öldüren merak" misali "dur bir bakalım nasılmış?" diyerek twitter'a da adım attım. www.twitter.com/outlawish'ten bana ulaşabilirisiniz... iyice "oportünist solcu" gibi olduk artık... twitter'ı içeriden değiştireceğiz...

twitter'a girdiğimden beri nazlı ılıcak'ın bünyemde yarattığı katlanılmaz mide bulantısını kendisine aktarasım var. ama bu kadar yoğun bir duyguyu kelimelere dökebilecek kadar iyi kullanabiliyor olsaydım, twitter'da mesaj yazacağıma roman yazardım. hem de öyle böyle bir roman değil, ikinci bir gabriel garcia marquez gümbür gümbür gelirdi. anlayın artık mide bulantımın büyüklüğünü...

nazlı ılıcak midemi bulandırıyor, ama asla nefret etmiyorum kendisinden. nefretimi nazlı ılıcak'ı demokrat, deniz gezmiş'i katil ilan edenlere, üstüne bir de utanmadan herkese "nasıl bir sol" dersleri vermeye kalkanlara saklıyorum. "liberal-sol" nitelendirmesi bile meşru değil bu adamlar için, aydınlıkçılar ne kadar "solcu"ysa, bu tayda da o kadar "liberal"...

herkes wikileaks yazıyor, konuşuyor. bir ben aval aval bakıyorum. ve inatla reddediyorum daha anlamadığım, çözümlemediğim bir konu hakkında kesin bir kanaata sahip olmayı. ama tek başına wikileaks'in değilse de, ama genel anlamda internetin iktidarın yeniden dizayn olmasına, yeniden yapılanmasına yol açtığını / yol açacağını düşünüyorum. internet - kitlesel bir iletişim aracı olarak - ilk ortaya çıktığında, bu "iletişim devrimi"yle her şeyin köküne kadar dönüşerek demokratlaşacağını öngörenlerin yaptığı hata wikileaks hakkındaki tartışmalarda - daha çekingence de olsa - yineleniyor. wikileaks'in varlığının bilginin iktidarını ortadan kaldıracağını düşünenlerin, bir kez olsun wikileaks'te yayınlanan herhangi bir belgeye doğrudan bakmamış olması manidar. bilgiyi iletme, dolayısıyla yorumlama tekeli de bir bilgi iktidarıdır.

cornelius castoriadis'in "entellektüeller ve tarih" adlı makalesini pdf olarak buradan okuyabilir, indirebilirsiniz. ilginçtir, hoştur, okumanızı tavsiye ederim. (çevirisi nasıl bilmiyorum.)

2 Aralık 2010 Perşembe

SLIME!


deutschpunk efsanesi "slime", dün akşam nürnberg'in uydusu erlangen'de sahne aldı. 1979'da kurulan ve 1994'te dağılan grup, geçtiğimiz yıl otuzuncu yılını kutlamak için yeniden biraraya gelmişti. konserin düzenlendiği e-werk 80'li yılların punklarından yaşını başını almış bir zamanların ev işgalcilerine, her yaştan otonomlardan "punk's not dead" diye haykıran gençlere içinde yaşadıkları, insanın kendisine varıncaya değin her şeyi metalaştıran toplumla barış anlaşmasını imzalamamaya ant içmiş insanlarla iğne atsan yere düşmeyecek biçimde doluydu.

şehrin görüntüsünü güzelleştiren, ama aynı zamanda birçok açıdan hayatı çirkinleştiren bembeyaz kar örtüsünü hesaba katarak 10'da başlayacak konsere gitmek üzere nürnberg tren garında 7 buçukta toplandık. iptal edilen tren seferleri, az biraz ilerleyip insana ümit veren, hemen sonra bilinmeyen bir nedenden durarak konsere yetişme umudumuzu tekrar elimizden alan tren, nürnberg-erlangen arasındaki fürth'de zorunlu bir mola ve tüm aksiliklere karşı kutu bira ve jägermeister'le ısınmaya ve gülümsemeye çalışmak... ama her zaman olduğu gibi geçip giden zorlu bir maceranın - hele bir de sonu mutlu bitiyorsa - tatlı bir anıya dönüşmesi: "slime" sahneye çıktığında karlara bata çıka e-werk'e ulaşmış, soluklanacak olmasa da bira alacak zamanı bulmuştuk.

kurulduğu günlerde ilk olarak hamburg'da neuengamme gençlik hapishanesinde sahne alması, grup hakkında belki de bu yazının anlatabileceğinden çok daha fazlasını söylüyor: "slime", o günden bu yana şarkılarını hep mahpuslar, punklar, otonomlar, ev işgalcileri, işsizler ve yoksullar için çaldı. ve hepimizin insanca yaşamasının önündeki bütün engellere karşı ayağa kalkmanın sembolü oldu şarkıları.



1980'de ilk albümünü bağımsız olarak çıkaran ve yalnızca konserlerde, işgal evlerinde, punkların ve otonomların buluştuğu meyhanelerde satan "slime", işgal evlerinde, yürüyüşlerde, punk festivallerinde sahne alırken, çoğu konser, sahnede son akorların basılmasıyla değil, dinleyicilerle polis arasındaki sokak çatışmalarıyla son buluyordu. "soğuk" almanya'nın "sıcak" sokaklarında polisin saldırganlığına suratlarında alaycı bir gülümseme ve ellerinde taşlarla cevap veren gençler baş rolü oynasalar da, "slime" da "bullenschweine" ("polis domuzları"), "A.C.A.B.", "deutschland muss sterben" ("almanya ölmek zorunda") gibi şarkılarla fünyeyi ateşliyordu.

"slime", zaten can sıkıntısının ve teslimiyetin egemen olduğu günlük yaşamın griliğinin köküne konan bombanın fitilini ateşlemek için çalıyordu. şarkıların yaydığı kışkırtıcı koku o kadar karşı konulmazdı ki; "slime"ın melodileri, ceplerinde taş, yüreklerinde ateş taşıyanların karalara bürünüp, anne-babalarının ruhsuzluğunu ateşe vermek için sokakları doldurduğu saatlerin "soundtrack"i oluyordu.



"beton combo", "middle class fantasies", "aheads" gibi dönemin diğer dikkat çekici politik punk gruplarıyla almanya turnesine çıkan grup, vosvos'larıyla almanya'nın - nazi geçmişiyle arasındaki tek bağ olmayan - otoyollarında hala mercedesler'e ve bmwler'e sollansa da, kült haline gelen diğer punk gruplarının kaderini paylaşıyor ve "ticarileşme", "punk ruhuna ihanet" suçlamalarıyla karşı karşıya kalıyordu. polisle çatışmalar, 1982 yılında hannover ve münih'te yerlerini sahnedekilerle dinleyiciler arasındaki tekme-tokat kavgaya bırakıyordu.

aynı yıl, "slime"ın alman polisini SA ve SS'e benzettiği "polizei, SA, SS" devlet tarafından sansürlenen ilk punk şarkısı oldu. ancak sansür geri tepecek, "slime"ın ününe ün katacak, ama alman devletinin tavrı daha da sertleşecekti. "slime", hamburg'da "dead kennedys"le beraber sahne alırken, yüz kişilik bir "robocop" birliği, daha konser başlamadan yerlerini alıyordu. ancak siyasi taktik ve stratejiden "vur kafasına"yı anlayanlar bir kez daha kaybedecek, çıkan olaylar sonrasında yüz polisin yirmi altısı korkudan, "bir daha böyle bir korkuyu yaşamamak için" polislikten istifa edeceklerdi.



"birinci slime dönemi", grubun kurulmasının beş yıl ardından, 1984'te sona eriyordu. bir yandan anti-kahramanlar olarak başladıkları müzikal yolculuklarında gittikçe "kahraman"lara dönüşmek, diğer yandan yükselmeye başlayan "isyan ruhuna ihanet" suçlamaları: iki ucu boklu değnek... "sex pistols" olmamak için geriye grubu dağıtmaktan başka bir şey kalmamıştı.

"slime" 1990'da yeniden kurulana kadar yalnızca bir kez işgal evlerinin "anavatan"ı hamburg-hafenstraße'de konser vermek için biraraya geliyordu; sonuç: iki bin litre bedava bira, sokak çatışmaları ve hamburg limanı'nda batmaktan son anda kurtulan bir gemi...

"ikinci slime dönemi", birincisinden de kısa sürerek 1994'te sona ermeden önce, konserlerin yanında iki yeni albümü beraberinde getirecekti: metal tınıları taşıyan ve "slime" tarzından yalnızca müzikal açıdan değil, sözlerinin görece suya sabuna dokunmamasıyla da ayrılan "viva la muerte" ("yaşasın ölüm") ve "işte slime bu" dedirten "schweineherbst"... paul celan'ın "der tod ist ein meister aus deutschland"ı da ("ölüm almanya'dan gelen bir ustadır"), "slime"ın tınılarıyla "şiir"in "punk"a dönüştüğü an olarak tarihe geçecekti.



"akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor margarete
senin kül olmuş saçlarını sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların sulamith adam yılanlarla oynuyor

sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o almanya'dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm almanya'dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların margarete
senin kül olmuş saçların sulamith"






"schweineherbst"le eski kışkırtıcılık geri dönüyordu. 90'ların ilk yarısı nazilerin polis korumasında göçmenlere karşı gerçekleştirdiği pogromlara sahne olurken; artık yavaştan yok olmaya başlayan ev işgal hareketinde değilse de, nazilerin - ölmek bilmeyen zombiler gibi - yeniden dirilmelerine karşı ayaklanan anti-faşist harekette yeniden buluşuyordu otonomlar, punklar ve "slime"ın melodileri...

30 Kasım 2010 Salı

SARRAZIN VE "KARŞITLARI"



sarrazin konusuna geri dönüyorum. ama bu sefer sarrazin'i değil, anaakım siyasetçilerin sarrazin eleştirisini konu etmek için. bu konuya kafayı takmayı sürdürürsem yakında ben de halil berktay gibi altbaşlıklar kullanmaya başlayabilirim. (örneğin: [sarrazin-21])

daha önce şöyle yazmıştım: "sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim." şimdi bu söylediğimi açmaya çalışacağım. (bu arada ne o öyle yamuk yumuk bir cümle kurmuşum...)

thilo sarrazin, müslüman göçmenlere ve bütün yoksullara karşı başlattığı kışkırtma kampanyası nedeniyle "sinirden kendinden geçmiş bir kitle"nin saldırısına uğradığını iddia ediyor. hem suçlu, hem güçlü olmanın, mazlum rolünün insanları etkilemede ne kadar etkili olduğunu anlatmama sanırım gerek yok. (bild gazetesinin iddia ettiğine göre) sarrazin parti kursa oy vereceğini söyleyen yüzde 18'in ve "en sonunda birisi gerçekleri söyledi" diyen diğer insanların yanında, kuşkusuz sarrazin'in müslüman karşıtı ırkçılığına ve yoksulluğun ve eşitsizliğin sistematik olarak kendini yeniden ürettiği bir dünyanın kaybedenlerini kaderlerinin yeghane sorumlusu ilan etmesine karşı çıkan insanlar da oldu. ancak yazının konusu bu her iki grup da değil, sarrazin'in düşüncelerine karşı çıkarmış gibi yapanlar, daha doğrusu neyi söylediğinden çok, nasıl söylediğiyle ilgilenenler.



sarrazin'in iddialarının aksine susturulması, baskı görmesi ya da sansürlenmesi gibi bir olay asla gerçekleşmedi. almanya çapında paneller ve kitap tanıtım toplantıları düzenledi, gazetelere röportaj verdi, televizyonda ve radyoda konuştu. bild gazetesi açık ve net bir biçimde sarrazin'e destek verdi. bild gazetesi her zaman ırkçı olmuş olsa da, şimdiye kadar islamofobinin yaygınlaştırılmasına bu şekilde açık bir katkıda bulunmamıştı. hatta alışılageldik ırkçılığının yanında, hürriyet'le paslaşarak "türklerle kardeşiz" tarzı yayınlar da yapmış, türkçe yazılar yayınlamıştı, hatta 2000 yılındaki avrupa kupası sırasında gazetenin tam bir sayfası türkçe çıkmıştı. bild'in göçmenlere karşı açıktan kampanya yürütmesinin iki örneği vardı şimdiye kadar: birincisi türkiye kökenli ford işçilerinin 1973 yılında sendikadan bağımsız yürüttüğü greve, ikincisi 1992 yılında alman devletinin iltica hakkı kısıtlayıp kuşa çevirmesi öncesinde bütün basının, partilerin halkı ilticacılara karşı kışkırtmasına denk düşüyor. şu andaysa gazete bir yandan sarrazin üstünden "yukarıdakiler"i "eleştirerek" popülizm yapıyor, diğer yandan da müslümanların alman devletini sömürdüğü ve çalışamayacak kadar tembel olduğu tezini yayıyor.

sarrazin'in tetiğini çektiği tartışma, şu anda "hıristiyan demokratlar"ın sağında bir kitle partisinin olanaklılığının etrafında dönüyor. hem sarrazin'in parti kurmak gibi bir derdinin olmadığını defalarca açıklamış olması, hem de "hıristiyan demokratlar"ın sağa kayma konusundaki esnekliklerini her gerekli olduğunda ispatlamış olmaları nedeniyle bu tartışmanın bir "sözde tartışma" olduğunu, asıl hedeflenenin genel olarak bütün anaakım partilerin, özeldeyse hıristiyan demokratların sağa çekilmesi olduğunu düşünüyorum. böylece alman sağının kendi içinde yaşadığı anlaşmazlıklar, "ortak düşman"a karşı birleşerek aşılmış olacak. muhafaza edeceği değerler, alman ya da avrupalı kimliğinin ne olduğu konusunda uzlaşması zor görünen alman sağı, "müslüman olmamak" üstünden negatif tanımlanan bir kimlik politikasında biraraya gelmeyi deneyecek. islamla hesaplaşırken avrupa'nın ortak değerlerinin tanımlanacağı ve sınanacağı iddiası yalnızca almanya değil, genel olarak avrupa (merkez) sağında gittikçe yaygınlaşan bir söylem. "müslüman olmayan" avrupalı kimliğinin bir diğer avantajı da, üstünde anlaşılan kimliğin ulusal olmaktan çıkıp "hıristiyan" hale gelmesi ve böylece avrupa birliği sürecinde (merkez) sağın solun kalesine bir gol daha atması.

sarrazin'e gösterilen tepkilere dönecek olursak: şimdiye kadar gerek anaakım medyanın, gerekse siyasetçilerin sarrazin'in esas tezleri hakkında net bir söz söylemekten, tartışmaya girmekten kaçınması dikkat çekici. özellikle sarrazin'in temel önerisi olan sosyal devletin neredeyse tamamıyla ortadan kaldırılmasının gerekliliği hakkında - muhtemelen dürüst olurlarsa hak vermek zorunda kalacaklarından - daha ağzını açan kimse olmadı. tepki çeken daha çok sarrazin'in öjenik gibi - nazilerin uygulamaları nedeniyle - tabu olan konulara girmesi, yahudiler hakkında bir-iki pot kırması ve kullandığı dil oldu. almanya'nın liberal dışişleri bakanı westerwelle, sarrazin'e benzer biçimde işsizlere karşı bir propaganda kampanyası başlattığında gösterilen tepkiler de buna benzerdi: westerwelle "aslen doğru şeyler söylüyor, ama amacını aşan kelimeler seçiyordu". bu tepkilerin içeriğe değil, biçime yönelmesinin nedeni, gerek sarrazin'in, gerek westerwelle'nin - kullandıkları sözcükler ve "dürüstlük"leri nedeniyle - açıklamalarının değilse de, düşüncelerinin medyada ve anaakım siyasetçiler arasında genel olarak destek görmesi.



sarrazin ve sarrazin'i eleştiriyormuş gibi yapanların uzlaştığı üç temel tez var: bunların birincisi, zenginliğin ve yoksulluğun bireyin kendi seçimi olduğu, kendi çalışkanlığından ya da tembelliğinden kaynaklandığı. böylece kazananların ve kaybedenlerin varlığının kaçınılmaz olduğu kapitalizmde yoksulluk bireyin karakterinin "zayıf"lığıyla açıklanmış oluyor. ikincisi, bireylerin temelde ait oldukları - dini ve / veya ulusal - kültür tarafından biçimlendirildiği ve iki kültürün birbiriyle uyumlu olup olmamalarının, bu kültürlerden birine ait olan bireyin diğerine uyumlu yaşayıp yaşayamayacağını belirlediği. tabii bu bağlamda hangi kültürlerin birbiriyle uyumlu olduğu ihtiyaca göre değiş(tiril)ebiliyor. almanya-fransa-ingiltere üçgenindeki avrupa'da hegemonya kurma mücadelesi, geçmişte bu üç kültür arasında bir uyumsuzluk tanımlanmasına yol açarken, 11 eylül'den bu yana benzer bir uyumsuzluk hıristiyan batı - müslüman doğu arasında tanımlanıyor. yine burada da ulusal bir tanımlamanın yerini dinsel bir tanımlamaya bıraktığını gözlemleyebiliriz. üçüncüsüyse, başka kültürlerden gelen göçmenlerin almanya'da (ya da genel olarak avrupa'da) uyumlu ve - her şeyden önemlisi - başarılı bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayanın nihayetinde bireysel "entegrasyon yeteneği" olduğu. böylece "entegrasyon" ve "başarı" bireyin irade göstermesi, çabalaması değil, yalnızca toplumsal hiyerarşide yukarılarda olması üstünden tanımlanıyor. örneğin türkiye kökenli bir banka müdürü bir yolsuzluk skandalına karıştığında, kimse "entegre ol(a)mamış bir göçmen"den bahsetmezken, yine türkiye kökenli bir işsiz - işsiz olmak dışında bir "kusur"u olmasa dahi - mutlaka topluma entegre olamamış, alman (ya da avrupa - isterseniz hıristiyan diye de okuyabilirsiniz) değerlerinden nasibini almamıştır. örneğin sarrazin'i eleştirirmiş gibi yapanlardan biri olan "milletçe gurur duyduğumuz" yeşiller partisi eşbaşkanı cem özdemir, bu önkabullerden hiçbirine karşı çıkmadan islam üstünde tanımlanan "uyumsuz kültür"ü yeniden ulusal düzlemde tanımlayabilmek için almanya'da yaşayan iranlılar'ın eğitim düzeyinin yüksekliğine ve işsizlik oranının düşüklüğüne vurgu yapıyor. tabii bu durumda özdemir'in iranlılar'ı kurtarmakta kullandığı her iki sınavdan da çakan milyonlarca göçmenin sorununun müslüman olmaları değil, örneğin afganistanlı ya da lübnanlı vs. olmaları olduğu sonucunu çıkarmak çok da zor değil, ki ulusal bir değerlendirmeden de vazgeçildiğinde dahi ortada tek tek "suçlu birey"ler kalıyor. yapısal bir sorun olarak kitlesel işsizlik, küresel ekonomik kriz, göçmenlerin eğitim sisteminde karşı karşıya olduğu zorluklar, almanya'daki iş yasalarının göçmenleri diskrimine eden karakteriyse güme gidiyor. sonuçta almanlar, göçmenlerden, özellikle de müslüman göçmenlerden daha zengin ve başarılılar, çünkü "kültürel açıdan üstün"ler. sarrazin ve eleştiriyormuş gibi yapanların birleştiği ortak payda bu.

sarrazin'le sözde karşıtlarının paylaştığı bir diğer önemli özellik de, her iki tarafın da almanya'nın dünya çapında bir ekonomik güç olma özelliğini yitirme ihtimalinden duydukları endişe. nasıl klasik ırkçılık ırklar arasında üstün olanların kazanacağı bir ölüm-kalım savaşı kurguluyorsa, sarrazin ve "karşıt"ları da ülkelerin ekonomileri arasında benzer bir mücadele görüyor. ve bu mücadelede yüksek giderlerin ve (özellikle belirli işkollarında) kaliteli işgücü azlığının alman ekonomisinin önünü tıkayacağından, yıldızı parlayan çin, hindistan gibi ülkeler karşısında uzun vadede tutunamayacağından korkuyorlar. ve her iki tarafın da çözüm önerileri aynı: üretim maliyetlerinin düşürülmesi, alman nüfusunun daha iyi bir mesleki eğitimden geçirilmesi ve yalnızca gereksinim duyulan özelliklere sahip göçmenlerin almanya'da oturma hakkına kavuşması.

almanya'nın ekonomik hegemonya mücadelesi açısından atıl durumdaki işsiz göçmen nüfusun yarattığı sorunun çözümüne dair öneriler de benzerlik gösteriyor. sarrazin, işsizlik maaşının ancak insanların açlıktan ölmemesini garantileyecek düzeye düşürülmesinin işsizleri çalışmak zorunda bırakacağını savunuyor. aynen westerwelle'nin doğu almanyalılar'a, yoksullara, özellikle de işsizlere karşı yaptığı kışkırtmalarda da olduğu gibi, savunulan şey sosyal devletin varlığının, harcamaları kısılarak "garanti altına alınması". böylece ya almanya'ya yatırımı çekici hale getirmek için sermaye daha düşük vergilendirilebilecek ya da işsizlere, yoksullara verilmeyen para sermayenin çıkarına olan altyapı projelerine harcanacak. tüm bu planları anlatırken değinmedikleri nokta, bu koşullar altında almanya'ya yapılacak bir yatırımın yoksul milyonların durumunda - işsizlik ücretinde yapılacak her indirimin çalışan nüfusun maaşlarına da yansıyacağı düşünülünce - neredeyse hiçbir şey değiştirmeyeceği. ama zaten hedeflenen üst-orta ve üst sınıfların ödediği vergilerin düşürülmesi. kısacası hedeflenen sosyal zenginliğin aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılması. islamofobinin bilinçli olarak kışkırtılmasını da bu bağlamda incelemek gerekiyor: bir yandan insanlar "müslüman" ve "alman" olarak bölünürken, diğer yandan "alman"lara yaşadıkları hak kaybı, müslüman göçmenlerin devleti sömürmelerinin önüne geçilmesi olarak sunulacak. (iltica hakkının altı oyulurken de sistematik olarak ilticacıların sayısının gittikçe arttığı ve alman devleti sömüren ikiyüzlü tembeller oldukları propagandası yapılmıştı.)


naziler ve politically incorrect gibi gruplar bir kenara bırakılacak olursa, müslümanların sınırdışı edilmesini savunan hiçkimse yok diyebiliriz. (zaten milyonlarca müslümanın alman vatandaşı olduğu düşünülecek olursa bütün müslümanların sınırdışı edilmesi kolay kolay gerçekleştirilebilecek bir şey değil.) anaakım siyasetin öngördüğü daha çok çalıştırarak entegre etmek. aynen sarrazin gibi işsizlik maaşının düşürülmesinin, işsiz ve yoksul müslümanların gözünde çalışmayı daha çekici yapacağını iddia ediyorlar. spd, yeşiller, sol parti gibi anaakım siyasetin "insancıl" kanadını oluşturanlarsa, eğitim programlarıyla göçmenleri sermaye için daha çekici hale getirerek iş bulmalarını sağlama projeleriyle, alman ekonomisinin yapısına içkin bir sorun olan kitlesel işsizliği görmezden gelerek "iş arayan bulur" gibi daha makro iktisata giriş dersinde saçmalığını kavrayacağınız bir görüşü savunuyorlar.

nihayetinde sarrazin de, sözde karşıtları da aynı noktaya ulaşıyorlar: yoksullar, kendi yoksulluklarının suçlusudur. ve çalışıp "başarabilirler".
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...