31 aralık cumartesi günü, nürnberg'de yaklaşık 500 kişi uludere katliamı'nı protesto etmek için sokaktaydı. katliamı lanetlemenin ve onurlu bir barış talep etmenin yanında, alman devletinin savaşa verdiği destek de vurgulandı. (türkiye, alman savaş sanayiinin en önemli müşterilerinden biri konumunda.)
eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ocak 2012 Salı
NÜRNBERG'DE ULUDERE YÜRÜYÜŞÜ
31 aralık cumartesi günü, nürnberg'de yaklaşık 500 kişi uludere katliamı'nı protesto etmek için sokaktaydı. katliamı lanetlemenin ve onurlu bir barış talep etmenin yanında, alman devletinin savaşa verdiği destek de vurgulandı. (türkiye, alman savaş sanayiinin en önemli müşterilerinden biri konumunda.)
4 Aralık 2011 Pazar
YEŞİL YUMURTALAR
almanya'nın eski başkenti bonn'da, 85 devlet ve 15 uluslararası kuruluşun katılımıyla, 2014'te işgal ordularının çekilmesinin ardından afganistan'a yönelik siyasetin nasıl olacağının tartışıldığı bir konferans düzenlendi. ne yazık ki, "büyükler" içeride savaşlarının devamı olan "barış"ı tartışırken, sokağa çıkan "küçükler"in sayısı birkaç binde kaldı. (soğuk) savaş karşıtı hareketin içinden doğmuş olmalarına rağmen, almanya'nın ikinci dünya savaşı sonrası yeniden emperyalist savaşlara aktif katılımı açısından kilit rol oynayan yeşiller, yugoslavya'ya askeri müdahaleyi "ausschwitz'in tekrarlanmasını engellemek tarihi görevimiz" diyerek meşrulaştırmış, özellikle afganistan işgalinin ilk günden beri en azılı propagandistlerinden olmuştu. partidaşları içeride savaşın ve işgalin nasıl devam edeceğini tartışırken, yeşiller'in alman federal meclisi'ndeki vekillerinden hans christian ströbele, savaş karşıtlarıyla birlikte sokağa çıkmayı seçince yumurtaların hedefi oldu.
Etiketler:
afganistan,
almanya,
anti-emperyalizm,
bonn,
eylem,
hans christian ströbele,
savaş,
yeşiller
7 Eylül 2011 Çarşamba
DORTMUND 2011
3 eylül cumartesi günü naziler, almanya'nın batısında en güçlü oldukları şehirlerden biri olan dortmund'da “ulusal savaş karşıtı gün” yürüyüşlerini gerçekleştirdi. dresden'de yıllık olarak düzenlenen ve avrupa'nın en büyük nazi yürüyüşlerinden biri olan “dresden bombardımanının kurbanlarını anma” yürüyüşünün yapılmasının, antifaşistlerin kararlı mücadeleleri sonucunda imkansız hale gelmesiyle, dortmund yürüyüşü nazilerin almanya çapında en önemli kitlesel etkinliği olmaya aday.
antifaşistler, dresden'de olduğu gibi dortmund'da da nazileri yürütmemeyi amaçlıyordu. yürüyüş güzergahındaki caddeleri kitle yığınağıyla tıkamak için on binden fazla insan şehrin sokaklarındaydı. naziler, dresden travmasını tam olarak üstlerinden atamamış ve bir kez daha yineleneceğinden çekinmiş olacaklar ki, sayıları yedi yüz civarında kalmıştı. şehrin sosyal demokrat belediye başkanı dahi, polisin nazileri engellemeye çalışanların suç işlediği açıklamasına karşın antifaşist eylemcileri desteklediğini açıklamıştı. ancak, polisin elinden geleni ardına koymayarak yürüyüşü koruma kararlılığı göz yaşartıcı sprey, cop ve tazyikli suda vücut bularak, nazilere bir kez daha almanya sokaklarında insanlık düşmanı ideolojilerinin propagandasını yapma olanağı verdi.
çoğunlukla şiddetsiz oturma eylemleriyle, faşizmin yanında savaşa da tepkilerini göstermek isteyen eylemcilerin birçoğu, polis şiddetinin kurbanı oldu. yaralıların sayısı tam olarak bilinmezken, üçte biri on sekiz yaş altındaki gençlerden oluşan iki yüz yetmiş kadar antifaşist eylemci gözaltına alındı. gözaltındaki eylemcilerden suyu dahi esirgenirken, polisin tavrını yumuşatmaya çabalayan sol parti parlamenterleri de etkisiz kaldı. (dortmund'un da yer aldığı) nordrhein-westfalen eyalet parlamentosu sol parti grup başkanı wolfgang zimmermann'ın danışmanı da, polis şiddetini protesto etmesinin karşılığını dövülüp hastanelik edilerek aldı.
nazilerin dresden'de durdurulmasının ancak yıllar süren bir mücadele sonucunda başarıldığı düşünülecek olursa; kararlı bir mücadelenin, polis şiddetine ve devletin antifaşist hareketi kriminalize etme çabasına karşın önümüzdeki yıllarda faşist propagandaya dortmund sokaklarında da tek bir santimentrekare dahi bırakmaması büyük olasılık.
ırkçılığın, özellikle de müslüman düşmanlığının hızla yayıldığı günümüzde, nazi partisi npd'nin (“nationaldemokratische partei deutschlands” – almanya ulusal demokrat partisi) mecklenburg-vorpommern'de, kimi seçim bölgelerinde yüzde otuzun üstünde oy alarak ve toplamda yüzde altıyla eyalet meclisine girmeyi başardığı düşünülecek olursa, faşizme karşı mücadelenin hala güncelliğini koruduğu apaçık ortada.
29 Ağustos 2011 Pazartesi
5 Ağustos 2011 Cuma
ARAP BAHARI'NDAN İSRAİL YAZI'NA
![]() |
| tel aviv |
israil'de, birçok insanın mısır'da mübarek'in ve tunus'ta ben ali'nin devrilmesine yol açan arap baharı'na benzettiği bir protesto hareketi ortaya çıktı. neoliberal ekonomi politikalarına, sürekli artan yiyecek fiyatları ve kiralara gösterilen tepki, yahudi ve müslüman-arap israilliler'i birleştiriyor gibi görünüyor. almanya'da yayımlanan günlük sol gazete junge welt, bu hareketin bir parçası olan üniversite öğrencisi matan kaminer ile tel aviv’de bir röportaj yapmış. ilginç bulduğum için paylaşıyorum:
mart ayında israil başbakanı benjamin netanyahu, ortadoğu'daki diğer ülkelerin aksine israil'de protestolar yaşanmayacağını söylemişti. ancak geçtiğimiz cumartesi günü 150 bin kişi sokağa çıktı. bu hareketin sebepleri nedir?
beklenmedik bir biçimde patlak verdi. bir hafta öncesinde göstericilere büyük bir toplumsal eylem dalgasının mümkün olduğundan bahsetseniz, size gülerlerdi. geriye bakacak olursak, orta sınıf genç kuşağın gelecek umutlarının yok olması durumu tetikledi diyebiliriz. insanlar, sorunlarının kişisel başarısızlıklarından değil de sistemden kaynaklandığını birdenbire fark etti.
eylem dalgası, tel aviv'deki rothschild caddesi'nde (madrid'in puerta del sol meydanı veya kahire'nin tahrir meydanı'ndakiler gibi) bir protesto kampı ile başladı. israil'deki genç eylemciler, kendilerini uluslararası bir hareketin parçası olarak mı görüyor?
herkes kahire’den bahsediyor. rothschild caddesi'ndeki protesto kampında asılı bir afişte, "tahrir meydanı'nın rothschild köşesi" yazılı. gerçi biz daha çok madrid'dekilere benzer deneyimler yaşadık. tel aviv'deki kampın önde gelen organizatörlerinden biri, son birkaç ayını ispanya meydanlarında geçiren aya suschan. bir arap ülkesinden edindiğin protesto ve devrim fikirlerini İsrail’e adapte etmek hiç kolay değil. arap ülkelerindeki insanlarla dayanışmak, bu hareketin en önemli öğesi.
hafta başında sendika federasyonu histadrut'un başkanı over eini, amaçları hükümeti devirmek olduğu sürece eylemleri desteklemeyeceklerini açıkladı. yine de birçok eylemci; "mübarek, esad, netanyahu" diye bağırıyor. hükümet devrilmeli mi?
insanlar siyasi olmaktan korktuğu için bu soru hareketi bölüyor. çünkü burada bu soruyu yanıtlamak, israil-filistin sorununda taraf olmak demek.
gösterilerden birinde "yerleşim değil ev yapın" yazan bir döviz vardı. filistin'deki işgalin protestolarda rolü var gibi görünüyor.
filistinli eylemciler, taleplerin bedelini filistinliler'in ödeyeceği şekilde, örneğin topraklara el konularak yerine getirilmesinden çekindiğini ifade etti. yahudi israilliler, batı şeria'nın sömürgeleştirilmesine katılırsa ev sorunu da çözülür. sağcı hükümet, seve seve yeni yerleşimler inşa eder. hükümetin isyanı bastırmak için komşu ülkelerden biriyle savaşa girmesinden korkanlar var. böyle bir olasılık yok değil. suriye devlet başkanı esad, bibi netanyahu ile bu oyunu oynamayı çok ister. bir facebook grubu; "bir askeri operasyon olsa bile gösterileri sürdüreceğiz" sloganıyla bir gün içerisinde beş yüzden fazla üye topladı. bu, harekete savaş karşıtı bir dinamik kazandırabilir; ama çoğunluk, şimdiye dek filistin sorunundan bilinçli olarak uzak durdu. bu tavır, gün geçtikce sürdürülemez hatta tehlikeli bir hâl alıyor. batı şeria'daki yerleşimcileri temsil eden yehsa komisyonu'nun başkanı, salı günü rothschild kampı'nı ziyaret etti ve sıcak karşılandı. başlangıçta eylemleri anarşist işi olarak gösterip mahkum etmeye çalışan sağcılar, halkın büyük destek verdiği bu harekete içeriden müdahale etmeyi arzular hale geldi.
anti-siyonist sol gösterilerde nasıl bir rol oynuyor?
örgütçülük açısından bir rol oynadığı yok. fakat radikal sol; çoğu yerde müdahalede bulunarak, yoksul işçilerin ve filistinli azınlığın taleplerini harekete mal etmeye ve demokratik yapılar oluşturmaya çalışıyor. şu anda her şey mümkün. birçok şeyi değiştirebiliriz. israil'de bir kuşaktır yaşanan en heyecan verici hareket.
27 Temmuz 2011 Çarşamba
A.C.A.B. - XXXVIII
daha önce acab'nin teorik açılımını gerçekleştirmiştik, böylece teoriyle pratik arasındaki bağı kurmuş olalım...
28 Haziran 2011 Salı
VAKIF ÜNİVERSİTESİ ÇALIŞANLARI ARTIK YETER DİYOR!
![]() |
| vakıf üniversitesi değil, ama üniversite denince aklıma ilk gelen görüntü bu olacak ölene kadar... |
türkiye’de ilk vakıf üniversitesinin kuruluşundan bu yana geçen süre otuz seneye yaklaşmakta. vakıf üniversiteleri hakkında süregelen tartışmaların tarihi de bir o kadar var. garip olan şu ki bu süre zarfında sesi en az duyulan kesimlerden birisi vakıf üniversitelerinin akademik yükünü sırtlanan kadrolar oldu.
oysa vakıf üniversitelerinin ticari zihniyet tarafından biçimlendirilmelerinden, buna paralel olarak özel sektörün çalışma kurallarının buralara taşınmasından ve akademik çalışma ortamının giderek kaybolmasından öncelikle bizler mustarip olduk. güvencesizlik, belirsiz görev tanımları, akademik hayatın ruhuna uymayan çalışma koşulları ve akademik karakterde olmayan disiplin kuralları sonucu vakıf üniversitelerinin akademik karakteri giderek aşınırken, aşınan başka bir şey de bu üniversitelerde çalışan ve akademik onurlarını korumaya çalışan bizlerin sabrı oldu.
bu nedenle, vakıf üniversitelerini birer akademik kurum olarak değil de, ticari işletme olarak gören yönetim zihniyeti karşısında durmak, buralardaki akademik ve idari kadroların çalışma hayatları ile ilgili haklarını savunmak, akademik onurumuzu korumak anlamına gelmektedir.
çoğu vakıf üniversitesinde sözleşmelerin imzalandığı bu günlerde işten çıkarılmalar, giderek düşen ücretler, disiplin cezaları, “giriş-çıkışlarda kart basma” gibi akademik hayatla bağdaşmayan uygulamalar yeniden gündemde.
fakat “oyunun kuralları” artık değişiyor. zira vakıf üniversiteleri çalışanları da artık sahaya iniyor.
emeğimizi ve akademik onurumuzu korumak için hepinizi basın açıklamamıza bekliyoruz.
tarih ve saat: 02.07.2011 cumartesi – 13:00
yer: İstiklal caddesi galatasaray lisesi önü
vakıf üniversiteleri çalışanları
Etiketler:
eylem,
siyaset,
üniversite
21 Mayıs 2011 Cumartesi
"BU, BİR DEVRİMİN DAHA YALNIZCA BAŞLANGICI."
almanya'da günlük yayınlanan "die tageszeitung"da plaza puerta del sol'daki işgalcilerden biriyle kampın nasıl örgütlendiğine ve eylemin amacına dair bir röportaj yer aldı, ilginizi çekebileceğini düşünerek türkçe'ye çevirdim...
madrid'deki kampı kim örgütledi?
kamp, spontan bir eylem. fikir, pazar günkü büyük yürüyüşten sonra ortaya çıktı. yaklaşık yüz kişi eve gitmek yerine meydanı işgal ettiler. şimdi artık ispanya çapında büyük bir destek görüyoruz. büyük şehirlerin çoğunda bizimkine benzer kamplar oluştu.
binlerce insan salıyı çarşambaya bağlayan geceyi bu meydanda geçirdi. burada, şehrin göbeğinde birlikte yaşamınızı nasıl örgütlüyorsunuz?
çeşitli komisyonlar kurduk. yeni eylemler planlayan ve bunlar hakkında tartışan bir grup, meydanın temizliğinden sorumlu bir grup, bir diğeri altyapıdan sorumlu, yani brandaların, yatakların, sandalyelerin vs. bulunmasıyla ilgileniyor. bunların yanında sözcüler, mutfak grubu ve hukuki meselelerle ilgilenen bir avukatlar grubu var.
kulağa kapsamlı bir organizasyon gibi geliyor.
hala bir sağlık grubuna ihtiyacımız var, ama gün içinde bu alanda da tecrübesi olan insanların da bir grup kurmak için başvuracağını umuyoruz.
birçok yayın organı kahire'deki tahrir meydanı'yla aranızdaki paralellikleri vurguluyor. mısır devrimi kampa örnek oldu mu?
her şey bir şekilde birbiriyle bağlantılı. bu entellektüel bir devrim. kuzey afrika'da bize örnek olanlara burada da yaraşır olmaya çalışıyoruz. burada avrupa'da da bir dönüşüme ihtiyacımız var. kampımızla avrupa'daki insanlara bunu anlatmaya çalışıyoruz.
mısır'da hedef bir diktatörün devrilmesiydi; buna karşın ispanya'da demokratik sistemin içinde talepler söz konusu, değil mi?
iki protesto da, varolan koşullardan büyük ve yaygın bir hoşnutsuzluğa dayanıyor ve toplumun desteğine sahip. bu açıdan durum hem bizim açımızdan, hem de mısır'daki insanlar açısından aynı.
peki, pazar günkü belediye ve eyalet seçimlerinden sonra ne olacak?
ona önümüzdeki günlerde yapacağımız toplantılarda karar vereceğiz. bu, bir devrimin daha yalnızca başlangıcı.
bir devrimin?
evet, bir devrimin: toplumu kontrol altına alaraj felç eden bu agresif iki parti sisteminin sonlanmasını istiyoruz. düşünsel anlamda gerçek bir çok renklilik istiyoruz.
madrid'deki kampı kim örgütledi?
kamp, spontan bir eylem. fikir, pazar günkü büyük yürüyüşten sonra ortaya çıktı. yaklaşık yüz kişi eve gitmek yerine meydanı işgal ettiler. şimdi artık ispanya çapında büyük bir destek görüyoruz. büyük şehirlerin çoğunda bizimkine benzer kamplar oluştu.
binlerce insan salıyı çarşambaya bağlayan geceyi bu meydanda geçirdi. burada, şehrin göbeğinde birlikte yaşamınızı nasıl örgütlüyorsunuz?
çeşitli komisyonlar kurduk. yeni eylemler planlayan ve bunlar hakkında tartışan bir grup, meydanın temizliğinden sorumlu bir grup, bir diğeri altyapıdan sorumlu, yani brandaların, yatakların, sandalyelerin vs. bulunmasıyla ilgileniyor. bunların yanında sözcüler, mutfak grubu ve hukuki meselelerle ilgilenen bir avukatlar grubu var.
kulağa kapsamlı bir organizasyon gibi geliyor.
hala bir sağlık grubuna ihtiyacımız var, ama gün içinde bu alanda da tecrübesi olan insanların da bir grup kurmak için başvuracağını umuyoruz.
birçok yayın organı kahire'deki tahrir meydanı'yla aranızdaki paralellikleri vurguluyor. mısır devrimi kampa örnek oldu mu?
her şey bir şekilde birbiriyle bağlantılı. bu entellektüel bir devrim. kuzey afrika'da bize örnek olanlara burada da yaraşır olmaya çalışıyoruz. burada avrupa'da da bir dönüşüme ihtiyacımız var. kampımızla avrupa'daki insanlara bunu anlatmaya çalışıyoruz.
mısır'da hedef bir diktatörün devrilmesiydi; buna karşın ispanya'da demokratik sistemin içinde talepler söz konusu, değil mi?
iki protesto da, varolan koşullardan büyük ve yaygın bir hoşnutsuzluğa dayanıyor ve toplumun desteğine sahip. bu açıdan durum hem bizim açımızdan, hem de mısır'daki insanlar açısından aynı.
peki, pazar günkü belediye ve eyalet seçimlerinden sonra ne olacak?
ona önümüzdeki günlerde yapacağımız toplantılarda karar vereceğiz. bu, bir devrimin daha yalnızca başlangıcı.
bir devrimin?
evet, bir devrimin: toplumu kontrol altına alaraj felç eden bu agresif iki parti sisteminin sonlanmasını istiyoruz. düşünsel anlamda gerçek bir çok renklilik istiyoruz.
20 Mayıs 2011 Cuma
PLAZA DE TAHRİR
ispanya'da bir şeyler oluyor. çoğunluğu genç onbinlerce insan hükümetin kriz politikasına, finans piyasalarının siyasal ve ekonomik hayatın kalbi haline gelmesine karşı sokaklara dökülüyor. 15 mayıs'ta yaklaşık 60 şehirde 150 bine yakın insanın devletin - kriz nedeniyle - sosyal harcamalarda gittiği kısıntılara karşı yürümesinden bu yana ispanya gittikçe daha çok hareketleniyor. devlet, yürüyüşleri yasaklayarak gelişmelerin önüne geçmeye çalışsa da pek çok şehirde insanlar eylemleri sürdürüyor: barcelona, valencia, bilbao, santiago de compostela, granada, sevilla, gijon, oviedo, almeria ve tabii madrid...
madrid'deki plaza puerta del sol ("güneş kapısı meydanı") ispanya'nın tahrir meydanı olma yolunda ilerliyor. pazartesi günkü yürüyüşün ardından birkaç yüz kişi tarafından işgal edilen meydan polis tarafından saldırıya uğramış ve boşaltılmıştı. ancak ispanya devleti'nin polisiye önlemlerle doğmakta olan siyasi krizi çözemeyeceğinin işaretini salı günü meydanı dolduran 10 bini aşkın insan verdi. bu insanların yarıdan fazlası salı gecesini plaza puerta del sol'da geçirdi. o gün bu gündür meydan güneşten korunmaya yarayan brandalarla, masalarla, kollektif bir mutfakla ve spontan biraraya gelen tartışma gruplarıyla dolup taşıyor. birçok insan işgalcilerle dayanışma içinde olduklarını göstermek için yiyecek, sandalye-masa, yatak-döşek bağışlıyor ya da boş zamanlarını meydanda geçirmeye özen gösteriyor. en azından pazar günkü belediye ve eyalet seçimlerine kadar kalacak olan kampın sakinleri, kitlesellikleri ve toplumun azımsanmayacak bir bölümünün arkalarında olması nedeniyle polisin bir saldırıya daha cesaret edemeyeceğinden neredeyse emin. şimdiye kadar floransa'dan berlin'e, new york'tan buenos aires'e, montpellier'den viyana'ya çok sayıda şehirdeki ispanyol konsolosluklarının önünde dayanışma eylemleri gerçekleştirildi.
ispanya'da işsizlik yüzde 20'nin üstünde ve gençler arasında bu oran yüzde 40'a varıyor. geçtiğimiz beş yılda gençler arasındaki işsizlik oranı ikiye katlanmış durumda. sosyal demokrat zapatero hükümeti, bütçeyi dengelemek ve finans piyasalarını tatmin etmek için memur maaşlarında kesintiye gitmiş, emekli maaşlarını dondurmuştu. krizin başlangıcından bu yana gittikçe daha fazla aile herhangi bir gelir ya da sosyal yardım olmadan hayat mücadelesi veriyor.
"herhangi bir örgüt, parti ya da sendikanın üyesi değiliz. bireyler olarak hareket ediyoruz" diyor bir eylemci. farklı pek çok örgütten insan eylemcilerin arasında olsa da görece kendiliğinden gelişen bir halk hareketinin ülkede böylesine gündemi işgal etmesi, hem iktidardaki sosyal demokratların hem de muhalefetteki muhafazakarların başını ağrıtıyor. insanların etrafında toplandığı sloganlar anaakım siyasete karşı net bir tavrı ortaya koyuyor: "bizi temsil etmiyorlar" ve "adına demokrasi diyorlar, ama demokrasi değil" en sık duyulan iki slogan.
eylemciler, gerek sosyal demokrat, gerekse muhafazakar pek çok adayın isminin yolsuzluk skandallarına karışmış olması nedeniyle seçmenleri bu partilere oy vermemeye çağırıyor. ancak büyük partilerin ağırlığını daha da arttıran ispanyol seçim sistemi nedeniyle alternatif hareketlerin seçimlerde başarı elde etme şansı oldukça düşük.
sosyal demokratlar, "eylemcilere anlayış gösterme" taktiğini benimserken, muhafazakar çevreler yabancı gizli servislerin ve solcuların hareketi maniple ettiklerini iddia ediyor.
meydanda asılı olan büyükçe bir pankartta "pazarların elinde meta olmayacağız" yazıyor. tunus'ta başlayarak önce kuzey afrika'ya, ardından tüm "arap dünyası"na yayılan isyan hareketi avrupa'ya da hoşgeldi!
hiçkimsenin, hiçbir şeyin meta olmayacağı günlere...
14 Mayıs 2011 Cumartesi
GOSTENHOF, 1 MAYIS
yaşadığım mahalle olan gostenhof'tan iki bir mayıs videosu, birincisi saat 10:33'te çekilmiş. polisin "devrimci 1 mayıs" yürüyüşünün geçtiği bütün sokaklarda park yasağı ilan etmesi nedeniyle bomboş olan sokağı gösteriyor. ikincisiyse yürüyüşün geçtiği anı...
10:33
14:33
10:33
14:33
6 Mayıs 2011 Cuma
NÜRNBERG'DE 1 MAYIS
![]() |
| "devrimci 1 mayıs yürüyüşü"nden... |
nürnberg'de her sene olduğu gibi 2011 1 mayısı'nda da bir değil, iki yürüyüş düzenlendi: alman sendikalar birliği (dgb)'nin düzenlediği ve organisierte autonomie(oa)'nin başını çektiği otonom grupların düzenlediği "devrimci 1 mayıs yürüyüşü". bu yıl, "sınıf mücadelesi, dayanışma, toplumsal devrim: gelecek bizim!" sloganı altında düzenlenen "devrimci 1 mayıs"a 2500 kişi katıldı. (bu sayı istanbul'la falan karşılaştırıldığında çok küçük gelebilir, ancak istanbul'da yaşayan milyonların karşısına nürnberg'in 500 bin kişilik nüfusunu koyunca boyutları anlamak biraz daha kolaylaşıyor.)
polis günün daha hemen başında eylemin başlayacağı alanın çevresini kuşatarak "devrimci 1 mayıs"a gitmek isteyen herkese kimlik kontrolü yapmaya başladı, ki bu durum da itiş-kakışın eylemden erken başlamasına yolaçtı.
![]() |
| iki eylemciye bir polis düşüyordu... |
yürüyüş, solun kalesi ve göçmenlerin yoğun otruduğu bir mahalle olan gostenhof'ta başladı, önce şehir merkezi'ne yöneldi, sonra gostenhof'a geri döndü. yürüyüş bitene kadar polisle sık sık gergin anlar yaşansa da ciddi bir olay olmadı.
yürüyüşün sona erdiği gostenhof'ta yine aynı gruplar tarafından "enternasyonalist sokak festivali" düzenlendi. çeşitli grupların sahne aldığı, dönerden sosise, suntamsı vegan yiyeceklerden falafele yiyecek bir sürü şey, bol bol bira ve bildiri, gazete vs. dağıtan çeşitli standlar vardı.
ben festivalden eve giderken mahallenin çocukları ara sokaklarda hala polisle köşe kapmaca oynuyorlardı.
18 Nisan 2011 Pazartesi
A.C.A.B. - XXXII
bu defa resim londra'dan: 26 mart 2011 günü hükümetin sosyal harcamalarda kesinti öngören kriz politikasına karşı yüz binlerce insanın sokaklara döküldüğü eylemde yaşanan çatışmalar sırasında bir eylemci polis arabasını süslüyor...
20 Şubat 2011 Pazar
DRESDEN 2011
avrupa'nın en büyüğü olan dresden nazi yürüyüşü, geçen yılın ardından bu yıl da 10 binin üzerinde insanın nazilere geçit vermemek için dresden caddelerini tıkaması sonucu engellendi.
naziler, abd'nin ikinci dünya savaşı'nın sonunda dresden'i bombalayarak çoğunluğu sivil 25 binden fazla insanın öldürmesini bahane ederek, 3. reich'ı ikinci dünya savaşı'nı başlatan faşist ve militarist bir devlet değil, emperyalizmin kurbanı olarak göstermeyi amaçlıyor. yürüyüş, nazilerin almanya'daki diğer büyük yürüyüşlerinin önüne geçilmiş olması nedeniyle, son birkaç yıldır gittikçe büyümüş ve avrupa çapında katılımla her yıl binlerce naziye ev sahipliği yapar hale gelmişti.
bu yıl da polisin antifaşist eylemcilere karşı yoğun şiddet uygulamasına ve nazileri korumasına (örneğin 300 nazi alternatif yaşam projesi "praxis"e saldırırken izlemesine) rağmen sonuç değişmedi. herhalde naziler de yürüyemeyeceklerinin büyük ölçüde farkındaydı ki, birçoğu evlerinde kalmayı tercih etti. dresden'e gelen 2500 naziden ancak 600'ü bir araya gelerek yürümeye başladı, ancak yürüyüşleri birkaç yüz metreden öteye gitmedi.
geçen sene olduğu gibi bu sene de karen eliot & the antifa swingers'tan gelsin...
5 Şubat 2011 Cumartesi
LIEBIG 14!!!
berlin'de kollektif yaşam projesi "liebig 14" bu hafta polis tarafından boşaltıldı. "liebig 14", 1990 yılı başlarında işgal evlerinden oluşan mainzerstraße'nin polisle otonomlar arasında günler süren çatışmalar sonucunda boşaltılmasının ardından çevresindeki birkaç binayla beraber işgal edilmişti. işgalciler, berlin belediyesi'ne ait olan binalar için daha sonra belediyeyle ödenebilir bir kirada anlaşmış ve yıllardır boş duran binaları onararak oturulabilir hale getirmişti.
1999 yılında "liebig 14" "lilaer gbmh" adlı emlak spekülasyoncusu bir şirkete satılarak özelleştirildi. o tarihten bu yana köpekbalıkları ev ahalisini sokağa atmak için uğraşıyordu. on iki yıllık hukuk mücadelesi - neredeyse her zaman olduğu gibi - spekülatörlerin lehine sonuçlandı ve alman devleti bir milyon euro'dan fazla para harcayarak ve 2500 polisle "liebig 14"ü boşalttı.
"liebig 14"te almanya'dan peru'ya, bolivya'dan fas'a, slovenya'dan sudan'a, israil'den macaristan'a, rusya'ya ya da avusturya'ya kadar birçok ülkeden değişik yaşlarda 28 insan birlikte yaşıyor ve ortak yaşamlarıyla ilgili kararlarını demokratik bir biçimde alıyordu.
polis saldırısının yaşandığı 2 şubat günü ve öncesinde binlerce kişinin katıldığı sayısız yürüyüş yapılırken, polisin tazyikli sudan göz yaşartıcı gaza, helikopterlere kadar çeşitli silahlar kullandığı çatışmalar yaşandı. berlin dışında da osnabrück, dresden, hamburg, gießen, saarbrücken, bremen, jena, düsseldorf, rostock ve kopenhag'da dayanışma gösterileri yapıldı.
ancak avrupa'da "soylulaş(tır)ma"nın ("gentrification") etkisinin en güçlü hissedildiği şehirlerden biri olan berlin'de bu alanda yürütülen mücadele, "liebig 14"ün polis zoruyla boşaltılmasıyla son bulmadı. liebigstraße'nin de bulunduğu friedrichshain mahallesinde dün (4 şubat cuma) yeni bir bina (holteistraße 18) işgal edildi. işgalciler yaptıkları basın açıklamasında amaçlarını "fazla parası olmayan insanların başlarının üstünde bir çatı olması" şeklinde açıkladılar.
Etiketler:
almanya,
berlin,
ev işgal hareketi,
eylem,
kentsel dönüşüm,
liebig 14,
siyaset
20 Ocak 2011 Perşembe
BAŞBAKANA "BORCUMUZU" ÖDEYECEĞİZ
22 ocak cumartesi günü saat 14:00’te istiklal caddesi’nde toplanarak, galatasaray taraftarlarına desteğimizi sunacağız. başbakan'a hak ettiği ilgiyi ıslıklarımızla göstereceğiz. zorba yöneticilerin bize tanımadıkları protesto hakkımızı sonuna kadar kullanacağız.
başta tüm sporseverler ve spor emekçileri olmak üzere, tüm bir ülke halkı olarak başbakana borcumuz var. başbakan’ın “ananı da al git” hitabıyla onurlandırdığı mersinli çiftçi nezdinde tüm çiftçiler olarak borçluyuz. başbakan’ın “her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok” diyerek aydınlattığı üniversite öğrencileri olarak borçluyuz.
13 milyon işsizi, sadece işsiz olduğu için borçlarından azade tutamayız. 13 milyon işsiz olarak borçluyuz.
cumhurbaşkanı’nın seçkin (!) öğrenci temsilcileri ile yaptığı görüşme sırasında dışarıda kalan ama unutulmayan, cumhurbaşkanı'nın değerli görüşlerinden o sırada yararlanamadığı için boynu bükük kalmasınlar diye hükümet temsilcisi polislerce coplanan öğrenciler olarak borçluyuz.
son olarak başbakan’ın “bu stadı ben yaptırdım, daha parası ödenmedi. beni kızdırmayın, projeyi bozdurmayın” diyerek uyardığı galatasaray taraftarları olarak borçluyuz.
sporun ticarileştirilmesi sürecine yeni boyutlar kazandıran başbakan’a, bununla yetinmeyip kapalı-açık tüm spor sahalarını siyasi rant alanına çevirdiği için, tüm sporseverler ve spor emekçileri olarak borçluyuz.
bu borç ortada kalmamalıdır.
galatasaray taraftarları borcun ödenmesi konusunda bir adım atmışlardır.
borç hepimizin borcu olduğuna göre bizim de bu adıma katılmamız, hep beraber bir kez daha başbakan’a borcumuzu ödememiz gerekiyor.
başta tüm sporseverler ve spor emekçileri, tüm halkımızı, 22 ocak günü saat 14:00’te istiklal caddesi’nde toplanmaya ve ıslıklarımızla başbakan’a ve kendini onunla özdeşleştirmiş tüm devlet ve sivil toplum erkanına şükran duygularımızı iletmeye çağırıyoruz.
borcumuzu öderken söylenecek bir çift sözümüz de olacaktır elbet. bu da borcumuzun helal faizi olsun.
spor-emek-sen
devrimci spor emekçileri sendikası
Etiketler:
alıntı,
eylem,
futbol,
galatasaray,
RTE,
siyaset,
spor-emek-sen
17 Aralık 2010 Cuma
YUNANLILAR YİNE DEMOKRASİ DERSİ VERDİ!

internationala.org'dan alıntı...
geçtiğimiz hafta aü sbf’de kendilerine “öğrenci" diyen bir grubun yumurtalı saldırısına uğrayarak söz hakkına el konulan, fikir hürriyeti ihlal edilen burhan kuzu vakası, kırılgan demokrasimize bir darbe daha vurmuş, tarihimize bir başka kara leke olarak yazılmıştı. yunanistan’ın başkenti atina’da bugün vuku bulan benzer bir hadise ise, bu tip olaylarda demokrasinin değil yara almak, nasıl güçlenip pekişebileceği konusunda örnek teşkil etti.
15 aralık günü yunanistan’da genel grev vardı. ülkenin hemen bütün şehirlerinde büyük gösteriler gerçekleşti. atina’daki gösteri sırasında eski bakan ve muhafazakâr yeni demokrasi milletvekili kostas hacidakis, yüksek bir siyasal sorumluluk ve şuur örneği göstererek sıkıntılarını dinlemek, dertlerine derman olabilmek için göstericilerin arasına karıştı. peki eski bakanı gören göstericiler ne yaptı dersiniz? yumurta mı attı, yuhaladı mı, alkışla protesto mu etti? hayır, böylesi “faşizan” eylemlerin hiçbirisine başvurmayıp büyük bir demokratik sorumluluk içerisinde, aşağıdaki fotoğrafta da göreceğiniz üzere, eski bakanla gayet olgun bir biçimde verimli bir fikir alış verişine girdi.
göstericiler bakana sıkıntılarını büyük bir açıklıkla aktardılar. yumurta ya da boyaya değil, sadece öneri ve eleştirilerinin bakanın kafasında yarattığı etkiye güvendiler. ona uzaktan bağırıp çağırmaktansa yanına kadar gelip temas ettiler, dertlerini, fikirlerini, önerilerini büyük bir samimiyetle paylaştılar. sonunda ne oldu? bakanın bu karşılıklı fikir teatisinden derinden etkilendiği belliydi. göstericiler de bakana sıkıntılarını ilk elden aktarmış olmanın memnuniyet ve huzurunu yaşıyorlardı. hatta kimi göstericiler, böylesi diyalog süreçlerine şimdiki kabine üyelerinin ve keza işverenlerin de katılması gerektiğini, teker teker bütün bakanlarla böylesi görüş alışverişinde bulunabilseler belki grev ya da gösterilere dahi gerek olmayabileceğini bildirdiler. marjinal aşırı sol grupların fikir alışverişine, demokratik diyaloğa vurgu yapan bu tip görüşleri, “sosyal diyalogculuk” olarak değerlendirip eleştirdiğini de burada not etmek gerekiyor. ancak böylesi marjinal grupları önemsemek de yersiz açıkçası.
evet, yunanlılar bir kez daha demokrasi dersi verdi. darısı başımıza. umarım biz de bir gün siyaset ve iş dünyasının mümtaz şahsiyetlerini yumurta gibi iptidai araçlarla karşılayıp ya da yuhalayarak konuşturmamaktansa yunanlılar gibi doğrudan diyaloğu, fikir alışverişini tercih ederiz... göreceksiniz o zaman demokrasimiz daha da güçlenmiş olacak.
söz konusu örnek demokrasi dersi niteliğindeki, sıcak ve kalpten diyaloğun fotoğrafları aşağıda...

4 Aralık 2010 Cumartesi
HAYALETLER VE BEN

giysileri delip geçen, insanın içine işleyen bir soğuk, eller eldivenlerin içinde ağrımaya başlıyor. rüzgar insanın tüylerini diken diken ederek eserken, insanlar ceketlerini, önüne duvar örmek ister gibi iki elleriyle çekiştirerek daha da sıkı kapamaya çalışıyor. aklıma buchenwald'ın ayazı düşüyor. etrafımdaki yaşlı insanlara bakıyorum, acaba aralarında buchenwald'da kalmış kimse var mıdır? çevremde gerçekten de toplama kamplarındaki zulmü yaşamış, ailelerinin, arkadaşlarının yanıbaşlarında ölmelerine tanıklık etmiş, ama inatla vahşete karşı koyarak yaşamayı başarmış insanlar var. dachau'da, ausschwitz'de, matthausen'da, neuengamme'de, treblinka'da, varşova gettosu'nda. üstlerinde ince kumaştan tutuklu üniformalarıyla buchenwald'ın meşhur ayazına kafa tutmuş, yoklama sırasında soğuğun insanın kemiklerini en derinden sızlattığı teftiş alanında kürklü ss'lerin emriyle saatlarce beklemiş insanlar.
trenler geçiyor gözümün önünden, akordiyon çalıyor esther bejarano, trenler geçiyor gözünün önünden, durmadan "yük"ünü gaz odasına boşaltmaya giden trenler.
yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller, adi suçlular... belki de tek ortak noktaları aynı trenlere, faşistlerin insanları ölene kadar çalıştırdığı, derilerinden abajurlar, kitap ciltleri yaptırdığı toplama kamplarına giden trenlere binmiş olmaları.
nasıl anlatıyordu esther bejarano o trenleri: insanların üst üste yatmak zorunda kalacağı kadar dolu hayvan taşıma vagonlarında, tuvalet ve yiyecek olmadan günlerce süren yolculuk. kimsenin nereye götürüldüklerini bilmediği, insanlık dışı yolculuk şartlarına dayanamayan, yattıkları uykudan bir daha uyanamayan hastaların ve yaşlıların cesetlerinin günlerce diğer yolculara eşlik ettiği trenler.
ve insanlar sonunu görüp göremeyecekleri meçhul olan bu yolculuğun ücretini baştan ödüyordu. evet, yahudiler, komünistler, anarşistler, çingeneler, aslanayağı korsanları, eşcinseller ve adi suçlular... hepsi de zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet aldılar.
hayat bazen fena halde kötü bir şakaya benziyor, anlatandan başka kimsenin gülmediği bir şakaya. ve faşizm; iktidarın alabildiğine mutlaklaşıp, keyfiliğini trt 2'de geceleri yayınlanan bir belgeselin katılığıyla dışavurduğu faşizm. kötü şakaların en büyüğü, en kötüsü. nasıl da gülmüştür alman demiryolları işletmelerinin genel müdürü insanlara zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet keserken.
ah, kafayı böylesine tarihe, on yıllar önce insanların çektiği acılara, faşizme takmanın ne anlamı var... hem savaş bitti, nazilar kaybetti, faşizm - adı üstünde - tarih oldu. almanya artık "demokratik"!
öyleyse neden o trenler hiç aklımdan çıkmıyor?
"almanya'da 175 yıl demiryolları" kutlaması için angela merkel'in de katılacağı bir kutlama yapılacak bugün nürnberg'de. 175 yıllık geçmişi anlatırken 1933-1945 arasını tarihten silen "demiryolları müzesi"nin çevresi trafiğe çoktan kapatılmış, makineli tüfekleriyle polisler yolları kesmiş. almanya'da 175 yıl önce ilk trenin yola çıktığı nürnberg'de angela merkel'i ve diğer "demokratik" konukları koruyorlar - zorla bindirildikleri ölüm trenleri için bilet parası ödeyen yahudilerden, komünistlerden, anarşistlerden, çingenelerden, aslanayağı korsanlarından, eşcinsellerden ve adi suçlulardan.
yanımda hayaletler, karlı ve soğuk nürnberg sokaklarında yürüyorum. soğuk içime işliyor. yanımdaki hayaletler soğuğu hissetmiyor, onlar soğuğu hissetmeyi bırakalı yıllar olmuş. komünist tökezleyen anarşistin koluna giriyor, eşcinsel çingeneye "hatırlıyor musun" diyor "yine böyle soğuk bir öğleden sonraydı", ve aslanayağı korsanı yahudiye bir çiçek veriyor. hep beraber ıslıkla bir şarkı tutturuyoruz. ve biliyoruz, makineli tüfekler hayaletlere işlemez.
175 yılın anısına "demokratik" demiryolları işletmeleri bilet paralarını iade etmeye karar vermiş - yahudiye, komüniste, anarşiste, çingeneye, aslanayağı korsanına, eşcinsele ve adi suçluya... parayla sigaramızı yakıyoruz, derin bir nefes çekiyoruz ısınmak için... ve esther bejarano "karlı kayın ormanı"nı söylüyor...
Etiketler:
almanya,
deutsche bahn,
eylem,
faşizm,
nazi,
nürnberg,
toplama kampı
25 Kasım 2010 Perşembe
12 Kasım 2010 Cuma
DOĞMAMIŞ ÇOCUKLARA MASAL
almanya'da hükümetin kararlaştırdığı kemer sıkma paketine karşı yarın nürnberg'de bir yürüyüş düzenlenecek. aşağıdaki metin, çeşitli otonom gruplardan ve alman komünist partisi'nden oluşan anti-kapitalist blok'un yürüyüşe çağrı bildirisi. bugün içinde bulunduğumuz durumu ve herşeyin nasıl daha iyiye gidebileceğini, insanların özgür ve kardeşçe yaşadığı bir gelecekte doğmuş çocuklara masal olarak anlatma yolunu seçtiklerinden metin hoşuma gitti ve türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim. umarım sizin de hoşunuza gider...
I.
bir varmış bir
yokmuş, evvel zaman içinde kambur zaman içinde insanlar yine büyük şirketlerin ve patronlarının yarattığı bir krizi yaşıyorlarmış. o zamanlar büyük tiranlar dünyayı yönetirmiş. tiranların hizmetkarlarına siyasetçi, polis, asker ve hukukçu adı verilirmiş. bu hizmetkarlar, hep birlikte insanların çoğunluğunu, fabrikaları ve diğer üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çıkarlarına hizmet etmeye ikna ederlermiş. umutsuzluk ve ne yapacağını bilememe hali insanlara hakimmiş. herkes, yıllardır süregelen işsizlikten, güvencesiz ve sefil çalışma koşullarından ve artan fiyatlardan mahvolmuş ve umutsuzluğa kapılmış haldeymiş. gündemde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik mücadeleleri varmış. bir zamanlar işçiler tarafından, işçiler için kurulan örgütler, uzun zaman önce o zamanlar egemen olan kapitalizmin herşeyi kapsayan sistemi tarafından yutulmuş. insanların kafalarına ve kalplerine korku ve umutsuzluk egemenmiş, çünkü kaderleri kar peşinde koşan acımasızların merhametine ve keyfiyetine bağlıymış. yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorundalarmış, ve toplumsal zenginlikleri yaratanlar onlar olmalarına rağmen, kapitalistler neredeyse herşeye el koyarmış. iş güçlerini satacak alıcı bulamayanlar, tıpkı pazara tüketici olarak katılacak kadar parası olmayan herkes gibi egemenlerin gözünde lüzumsuz insanlarmış.
yokmuş, evvel zaman içinde kambur zaman içinde insanlar yine büyük şirketlerin ve patronlarının yarattığı bir krizi yaşıyorlarmış. o zamanlar büyük tiranlar dünyayı yönetirmiş. tiranların hizmetkarlarına siyasetçi, polis, asker ve hukukçu adı verilirmiş. bu hizmetkarlar, hep birlikte insanların çoğunluğunu, fabrikaları ve diğer üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çıkarlarına hizmet etmeye ikna ederlermiş. umutsuzluk ve ne yapacağını bilememe hali insanlara hakimmiş. herkes, yıllardır süregelen işsizlikten, güvencesiz ve sefil çalışma koşullarından ve artan fiyatlardan mahvolmuş ve umutsuzluğa kapılmış haldeymiş. gündemde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik mücadeleleri varmış. bir zamanlar işçiler tarafından, işçiler için kurulan örgütler, uzun zaman önce o zamanlar egemen olan kapitalizmin herşeyi kapsayan sistemi tarafından yutulmuş. insanların kafalarına ve kalplerine korku ve umutsuzluk egemenmiş, çünkü kaderleri kar peşinde koşan acımasızların merhametine ve keyfiyetine bağlıymış. yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorundalarmış, ve toplumsal zenginlikleri yaratanlar onlar olmalarına rağmen, kapitalistler neredeyse herşeye el koyarmış. iş güçlerini satacak alıcı bulamayanlar, tıpkı pazara tüketici olarak katılacak kadar parası olmayan herkes gibi egemenlerin gözünde lüzumsuz insanlarmış. birçok insan umutsuzluktan egemenlerle birlik olmuş, kimisi doğruyu yaptığına inanarak, kimisi de yaptığından vicdan azabı çekerek. kendilerini emre amade iş makinaları olarak sunarak, egemenlerin gözüne girmeyi umut ediyorlarmış. iktidardakiler, önceleri cömert gözükmüşler ve kendilerine biat edenlere sadaka dağıtmışlar. dünyanın daha yoksul yörelerinde "lüzumsuzlar" ölüme terkedilirken, metropollerdeki zenginler birkaç parça kırıntının sofralarından aşağıya düşmesine izin vermişler. ve birçok insan kendi ürettikleri zenginliğin küçük bir bölümünü alabilmekten mesutmuş. ne var ki, o zamanlar direnmeye cesaret eden herkes acımasızca kovuşturmaya uğruyormuş.
işte böylece bağımlılığın ve ezmenin, ezilmenin olmadığı adil bir dünyaya olan inanç zamanla insanların kafalarından ve kalplerinden silinmiş. o zamanın eğitim fabrikaları, eleştirellikten yoksun, apolitik, uysal bireylerin aralıksız üretimini garanti altına almış. üretilen bu bireyler, merhametsiz rekabet düzeninde herkesin herkese karşı mücadelesine atılmaya ve hatta efendileri için uzak diyarlarda cinayet işlemeye ve talan etmeye, bunu yaparken kendileri de ölmeye hazırlarmış. insanlar, uzun süre bu durumun doğa yasası olduğuna inanmışlar. egemenler, bu umutsuzluk dönemini dev orduları ve güvenlik kurumları, gözetleme aygıtları ve sert yasalarıyla iktidarlarını neredeyse saldırılamaz hale getirmek için kullanmışlar. daha önceleri uzun mücadeleler sonucunda egemenler, insanlara kendi ürettikleri zenginlikten biraz olsun pay vermek zorunda bıraktırılmışlarmış. ama zamanla bu da tarih olmuş. artık egemenler iktidarlarının sağlamlığına fazlasıyla inanıyorlarmış.
oysa insanlar artık hükümetlere güvenmiyormuş. hükümetler de insanlara güvenmiyormuş. egemenlerin boş vaatlerine inananların sayısı gittikçe azalıyormuş. siyasetçilerin seçim programları sözde hizmet aşkıyla dolup taşıyor ve çoğu insan uysalca oy sandığına gidiyor, bereketli renk cümbüşünün içinden bir renk seçiyorlarmış. oysa ne yazık ki, tüm bu renklerin arkasında hepsi aynı sistemi temsil eden siyasetçiler, tiranların sadık hizmetkarları, saklanıyormuş. her seçimin galipleri yaklaşık yüz gün seçim vaatlerine sadık kalıyor, daha sonra "somut koşulların zorlaması" adında bir fenomenin insanların yaşam koşullarını düzeltmelerini olanaksız kıldığını anlatmaya başlıyorlarmış. oysa koşullar, egemenler için her seferinde daha da iyileşiyormuş. zenginler daha da zengin, yoksullarsa daha da yoksul hale geliyormuş. bu, tiranların sisteminin yol açtığı her krizde, krizleri izleyen her kalkınma döneminde böyleymiş. çünkü kapitalistlerin kayıpları toplumsallaştırılıyor, kazançlarıysa özelleştiriliyormuş. bu, egemenlere kaçınılmaz ve değiştirilemez geliyormuş. çünkü tiranların kalplerinden daha karanlık ve daha soğuk olan bir güç daha varmış ve bu güçten bütün dünya korkarmış. egemenlerin de boyun eydiği bu güce pazar adı verilirmiş. egemenler ve hizmetkarları, kalkınma dönemlerinde pazarın büyük bir bilgeliğe sahip olduğunu ve eğer işine karışılmazsa herşeyi kusursuzca düzenleyeceğini anlatırlarmış.
egemenlerin insanlara karşı kullandıkları dil gittikçe kabalaşıyormuş. insanın sömürüldüğü süre yeniden iki yıl uzatılmış. egemenlerin verdiği sadakalar gittikçe seyrekleşmiş ve sonunda tamamen yok olmuş. insanlar artık iyiden iyiye yoksullaşmaya başlamış. ama egemenlerin sarayları bu durumdan etkilenmemiş. işçilerin kapitalistlerden yüzyıllar süren bir mücadele sonunda koparttıkları sosyal devlet, kasasını gelirleri gittikçe düşen insanların vergilerinden doldururmuş. ve gün gelmiş, bu vergiler kapitalistlerin krizde ettikleri zararı karşılamaya ve devleti ayakta tutmaya yetmez olmuş. işte o günlerde egemen sınıf, siyasetçi adı verilen hizmetkarlarına devletin harcamalarında yeniden kısıntıya gitmelerini salık vermiş. bu kısıntı paketi, aynı zamanda ellerinden gelen her yerde harcamalarını kısması öngörülen belediyelerin batması anlamına geliyormuş. o zamanlar iş dağıtan ve karları kendi cebine atan egemenlerin, kamu yararına yapılan harcamalardan tamamen elini eteğini çekmesi anlamına geliyormuş bu paket. hatta sağlık sigortasına para yatırmaktan kurtulmuşlar. taşeron işçilik daha da yaygınlaştırılacak, gelecek kuşaklar güvenceli çalışma koşullarından yoksun bırakılacakmış. korkunç tiranlar, tüm bunların yanında kar mantığında kullanım değeri kalmayan insanlara artık ebeveynlik parası verilmemesine karar vermişler. "lüzumsuzlar", o güne kadar sosyal yardımlar sayesinde ölmemeyi başarıyorlarmış. bu sosyal yardımların ödenmesi, artık görevleri insanların yaşamını cehenneme çevirmek olan iş bulma kurumundaki kansız bürokratların keyfine kalıyormuş. egemenlerin talanı 80 milyar euro getirmeliymiş. bunun büyük bölümü işçilerin cebinden çıkmalıymış.
bizim bugün bulunduğumuz yere ulaşılabileceğine o karanlık günlerde neredeyse hiçkimse inanamazdı. önce başlayan protestolar insanlara yeniden cesaret vermiş. "yukarıdakiler"in herşeyi yoluna koyacağına duyulan güven bir daha geri dönmemek üzere kaybolmuş. insanlar yeniden umut etmeye başlamışlar. okullarda, üniversitelerde, iş yerlerinde ve iş bulma kurumlarının önündeki bekleme sıralarında insanlar, birbirleriyle konuşmaya, acılarını ve başlarına gelen inanılmaz adaletsizlikleri birbirleriyle paylaşmaya başlamışlar. böylece edindikleri bilgiler, insanları biraraya gelme konusunda cesaretlendirmişler.egemenlerin insanlara karşı kullandıkları dil gittikçe kabalaşıyormuş. insanın sömürüldüğü süre yeniden iki yıl uzatılmış. egemenlerin verdiği sadakalar gittikçe seyrekleşmiş ve sonunda tamamen yok olmuş. insanlar artık iyiden iyiye yoksullaşmaya başlamış. ama egemenlerin sarayları bu durumdan etkilenmemiş. işçilerin kapitalistlerden yüzyıllar süren bir mücadele sonunda koparttıkları sosyal devlet, kasasını gelirleri gittikçe düşen insanların vergilerinden doldururmuş. ve gün gelmiş, bu vergiler kapitalistlerin krizde ettikleri zararı karşılamaya ve devleti ayakta tutmaya yetmez olmuş. işte o günlerde egemen sınıf, siyasetçi adı verilen hizmetkarlarına devletin harcamalarında yeniden kısıntıya gitmelerini salık vermiş. bu kısıntı paketi, aynı zamanda ellerinden gelen her yerde harcamalarını kısması öngörülen belediyelerin batması anlamına geliyormuş. o zamanlar iş dağıtan ve karları kendi cebine atan egemenlerin, kamu yararına yapılan harcamalardan tamamen elini eteğini çekmesi anlamına geliyormuş bu paket. hatta sağlık sigortasına para yatırmaktan kurtulmuşlar. taşeron işçilik daha da yaygınlaştırılacak, gelecek kuşaklar güvenceli çalışma koşullarından yoksun bırakılacakmış. korkunç tiranlar, tüm bunların yanında kar mantığında kullanım değeri kalmayan insanlara artık ebeveynlik parası verilmemesine karar vermişler. "lüzumsuzlar", o güne kadar sosyal yardımlar sayesinde ölmemeyi başarıyorlarmış. bu sosyal yardımların ödenmesi, artık görevleri insanların yaşamını cehenneme çevirmek olan iş bulma kurumundaki kansız bürokratların keyfine kalıyormuş. egemenlerin talanı 80 milyar euro getirmeliymiş. bunun büyük bölümü işçilerin cebinden çıkmalıymış.
işte o zaman gösteriler her geçen gün daha da büyümeye başlamış. ama egemenler bu duruma hazırlıklılarmış. sonuçta polislerini ve gizli servislerini gittikçe daha çok iç içe geçirmiş, ordularını kendi halklarına karşı kullanmayı planlamışlarmış. böylece polisin ve sonunda ordunun saldırılarıyla cevap vermişler. yasaları değiştirmişler. insanları yargılamış, bir kez daha insanları bölmek için ırkçılığı ve milliyetçiliği kışkırtmaya çalışmışlar. fakat bu defa ezilenler birbirlerine karşı kullanılmalarına izin vermemişler. tüm farklılıkların ve sınırların ötesinde biraraya gelmişler. ve egemenlerin bütün saldırıları, daha iyi bir yaşam için verilen mücadeleyi güçten düşürmek yerine, yalnızca daha önce hiç görülmemiş bir birliğe güç katmış. sosyal devrimci örgütler birbiri ardına topraktan fışkırmaya başlamışlar. o günlerin şiarı "kapitalizmi yıkalım"mış. zaman geçtikçe insanlar gittikçe daha özgüvenli hale geliyorlarmış. değişim, uzansan dokunacak kadar yakınmış. insanlar, egemenlerin kışkırtmalarıyla ve vaatleriyle dalga geçiyorlarmış artık. dertleri, bu defa pastadan daha büyük bir dilim almaktan daha büyükmüş, insanların yararına işlemeyen ve çoğunluk için güvensizlik ve sefalet anlamına gelen ekonomik sistemin ortadan kaldırılmasıymış. üretim araçlarının herkese ait olduğu ve herkes tarafından beraberce yönetildiği bir toplum istiyorlarmış; insanların ekonominin değil, ekonominin insanların hizmetinde olduğu bir toplum.
insanların sisteme bağımlılığı sürekli azalmaya başlıyormuş, çünkü çoktan örgütlenmeye ve kendilerini savunmaya başlamışlar. tek tek yürütülen mücadeleler giderek bütünleşmeye ve savunma mücadeleleri olmaktan çıkmaya başlamış. artık işçiler işyerlerini işgal etmeye ve kapitalistleri mülksüzleştirmeye başlıyor; öğrenciler, eğitim kurumlarını işgal edip kendi gereksinimlerine göre yeniden düzenliyorlarmış. bu dönemde, dünyanın içinde bulunduğu hale karşı mücadele eden insanları tiranların güçlü karşıtlarına dönüştüren inanılmaz bir dinamizm, yaratıcılık ve yaşam sevinci ortaya çıkmış. o zamanlar büyük ekolojik krizler insanlığın varoluşunu tehdit ediyormuş. fakat kaçınılmaz gibi duran büyük felaket, insanların doğayı sistematik olarak yokeden sistemi yenmeleriyle son anda engellenmiş. sonunda egemenler iktidarlarını yitirirken, insanlar daha iyi bir yaşam için mücadelelerini sonsuza dek sürdürmeye karar vermişler. önceden egemenler tarafından çizilen, insanları uluslara bölen sınırlar silinmeye başlamış. bütün dünyada insanlar, hayatlarının iplerini kendi ellerine almak ve sömürü ve ezilmeye son vermek için ayaklanmışlar.
ve böylece insanlık bütün krizleri sonlandırmış ve tarihinde ilk defa gerçekten özgür olmuş.
8 Kasım 2010 Pazartesi
WENDLAND MEYDAN MUHAREBESİ

almanya'da iktidardaki hristiyan demokrat - liberal koalisyonun, atom lobisiyle anlaşarak nükleer santrallerin öngörülenden daha uzun süre kullanımda kalmalarını karara bağlaması büyük tepki çekmişti. neoliberal ekonomi politikaları nedeniyle, ekonomik krizin de etkisiyle, bütün anketlerde dibe vuran hükümet, bu son kararıyla bir anlamda kendi ipini çekmiş oldu.
almanya çapında - aralarında benim yaşadığım nürnberg'in de bulunduğu - sayısız yerde irili ufaklı eylemler yapıldı. münih'te 50, berlin'de 100 bin kişi sokağa çıktı. ancak bu eylemler - beklenildiği üzere - hükümetin tavrında bir değişiklik yaratmadılar.

geçtiğimiz perşembeden bu yana nükleer karşıtı eylemlerin "final"i sahneleniyor. almanya'daki nükleer santrallerin atıkları fransa'da işlendikten sonra castor treniyle batı almanya'nın nüfus yoğunluğu en düşük bölgelerinden wendland'da depolanmak üzere almanya'ya geri getiriliyor. tren, perşembe günü fransa'dan yola çıktı; daha çok az yol almıştı ki, ilk eylemciler kendilerini raylara zincirlemeye başladılar. elektrikli testere sevdalısı bir polisin bir eylemciyi - kesinleşmemekle beraber büyük ihtimalle - kör ettiği, bir eylemcinin parmaklarını doğradığı ve pek çoğunu yaraladığı bu etap, castor trenine ilk gecikmeleri yaşattı.
hükümetin, nükleer santrallerin kullanım sürelerini uzatmasının yanında, nükleer atıklar için "geçici depo" olduğu iddia edilen wendland'daki gorleben'in aslında "kalıcı depo" olarak planlandığının - duyamayan kalmayacak biçimde - ortaya çıkması da nükleer karşıtlarının öfkesini arttıran, eylemleri kitleselleştiren bir diğer faktör oldu. ve yöre köylülerinden yeşillere, hippilerden otonomlara 50 bin kişi, wendland'da castor trenini bloke etmek için buluştu.

çiftçiler traktörleriyle polisin eylemlere müdahale etmesini engellemek amacıyla yolları tıkıyor; insanlar, treni durdurmak için rayların üstüne oturuyor ya da kendilerini zincirliyor. otonomların ağırlıkta olduğu bir grupsa polis barikatlarını - mümkünse şaşırtma taktikleriyle, değilse çatışarak - aşıp tren yolundan çakıl taşlarını "aşırarak" yolu kullanılmaz hale getiriyor.
wendland'ın ilginç özelliklerinden biri, normalde almanya toplumunun en muhafazakar kesimi olan çiftçilerin, siyasi yelpazenin en solunda yer alan otonomlarla dahi uyum içinde castor trenini durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymamaları. polisin eylemlere motorize araçlarla hızla müdahale etmelerinin önüne geçmek için yolları ağaç devirerek tıkayan otonomlara yardımcı olmak için elektrikli testere kullanma kursları bile düzenliyorlar.

tren şu anda wendland'da, ancak polisin treni koruyan polislerin çalışacak mecalleri kalmadığından bir süredir hareket edemiyor. wendland'da şimdiye kadar hiç bu kadar çok eylemci toplanmamış, direniş hiç bu kadar etkili olmamıştı: tren birçok yerde rotasını değiştirmek zorunda kaldı ve hedefe varışı daha pazar akşamından 12 saat gecikmişti.
nükleer atık taşıdığından trene doğrudan saldırmak ya da raydan çıkartacak eylemler yapmak mümkün değil. dolayısıyla castor treni bu sene de eninde sonunda hedefine varacak. ancak nükleer karşıtı eylemciler dikkatleri gorleben'e çekme, bu "zehir taşımacılığı"nı mümkün olduğunca zorlaştırma ve devlete maliyetini yukarı çekme konusunda daha şimdiden büyük bir zafer elde etmiş durumdalar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















