funny games etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
funny games etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Şubat 2011 Salı
HANEKE'NİN BAĞLAMSIZLAŞTIRILMIŞ ŞİDDETİ
daha önce "funny games" ve "salo ya da sodom'un 120 günü"nü tanıtmış, daha doğrusu bu iki film üzerinden filmde şiddetin bir estetik nesnesine dönüştürülmeden sunumu konusuna girmiştim. bu yazı, bir anlamda "funny games in salo"nun devamı niteliğinde (dolayısıyla okumayanların birinci yazıyı okumasını tavsiye ederim): söz konusu iki filmin arasına "irreversible"i de katarak filmde şiddet konusuna dönüş yapıyorum, pasolini'nin "salo"su ve fransız yönetmen gaspar noé'nin "irreversible"inin yanında haneke'nin deneyinin neden yaya kaldığını anlatmaya çalışacağım. (ama yalnızca diğer iki filmle kıyaslandığında, yoksa hala haneke'nin iyi iş çıkardığını düşünüyorum.)
haneke'nin, önce küçük ve çirkinliğiyle filmin gerçekçiliğini besleyen çocuğu ve kurt köpeğiyle göl başındaki yazlık evlerine giden bir burjuva ailesini (kendimizi özleştirebileceğimiz bir biçimde normalleştirerek) gösterip, ardından herhangi bir arkaplana bağlanmadan bir anda ortaya çıkan bir şiddet orjisini sunması, kendi sözleriyle bir "şiddeti her zaman olduğu gibi, tüketilemeyecek bir şey olarak gösterme" deneyi.
film boyunca faillerin kurbanlarıyla (ve seyircinin kendisiyle) dalga geçen mutlak iktidarlarıyla ve madalyonun diğer yüzünü oluşturan kurbanların çaresizliğiyle yüzleşmek, birçok insanın "hafif" sinema zevkinin kaldıramayacağı, bir ayağını sinema dünyasının dışına basacak kadar ışıltısız bir sinema olayı. konvansiyonel sinema açısından açık bir sınır aşımı. haneke'nin filmin hiçbir anında faillerin motivasyonu hakkında bir bilgi vermemesi, üstüne üstlük - zengin aile çocuğu şımarıklığı, uyuşturucu, çocuklukta cinsel taciz gibi - bütün klişe açıklamaların dalga konusu yapılması, şiddetin anlaşılarak (görece de olsa) meşrulaşmasının önüne geçiyor. ama birçok ülkede halen yasak olan "salo" ya da muhtemelen sinema tarihinin en gerçekçi tecavüz sahnesini sunan "irreversible"le kıyaslandığında yine de hala bir şeyler eksik kalıyor.
haneke'nin "funny games"i çekerken örnek aldığı pasolini'nin "salo"su, şiddeti gerçekten olduğu gibi gösterme konusunda bence şimdiye kadar çekilmiş en başarılı film. seyirci, gerçekten izlediğini eğlence unsuru olarak algılayamıyor, koltuğuna gerine gerine yayılıp filmin keyfini çıkaramıyor. failler o kadar soğuk kanlı, iktidarları o kadar kesin çizgilerle çizilmiş ki, seyircinin empati kurması olanaksız hale gelmiş. muhteşem bir faşizm anlatısı (ve yergisi) olan "salo"nun sayısız ülkede yasaklanmış olması, faşist partiler hala siyaset yapıyor, faşizmi yaratan dinamikler hala hayatımızın içinde geziniyorken, tehlike karşısında paniğe kapılan devekuşunun kafasını kuma gömmesine benziyor.
gaspar noé'nin "irreversible"de izlediği yol, haneke'nin nedensiz şiddetinden oldukça farklı. nolan'ın "memento"su gibi sondan başa doğru ilerleyen "irreversible", acımasız bir şiddet sahnesiyle açılıyor. ve film ilerledikçe seyirci, ilk başta gördüğünü anlamakla kalmıyor, kendini faillerin yerine koyabilecek, eylemi haklı bulabilecek hale geliyor. bu anlamda daha gerçek bir şiddetle karşı karşıyayız. "funny games"te açıklanamadığı ölçüde hayatımıza yabancı kalan, böylece iğrençliğine yabancılaştığımız şiddet, "irreversible"de günlük hayatta gerçekleşebileceği bir bağlama oturtulmuş oluyor. böylece pasolini'nin tarihsellik üstünden kurguladığı tanıdıklık, eylemin her gün tekrarlanabilirliği üstünden yakalanmış oluyor. ancak "irreversible" hollywood'un bir milyon kopyasını ürettiği ailesini öldüren kötü adamlardan intikam alan polis filmlerinin bayağılığına kapılmamayı, öncelikle filmin açılış sahnesindeki vahşi şiddeti bir öç eylemine dönüştüren tecavüz sahnesini uzun uzadıya (on dakikaya yakın) ve son derece gerçekçi bir biçimde göstererek başarıyor. bu sahnede, açılış sahnesinin taşıdığı american history x benzeri şiddet estetiğine karşın, "funny games" ve "salo"dan tanıdığımız kurbanın çaresizliği - ve bir iktidar ilişkisi olarak tecavüz - önplanda. (bu noktada "irreversible"in türkiye'de medyaya yansımasının bu sahneyi izlenemez ilan ederek sinemadan çıkışını anlatan bir köşe yazısı kaleme ismet berkan üstünden gerçekleştiğini ve genel tavrın berkan'a hak verme yönünde olduğunu hatırlatmak filmi izlememiş olanlar için fikir verici olacaktır.) filmin açılışındaki şiddet eylemini anlamlandırırken aynı zamanda tecavüze içkin şiddetin gölgesinde bırakan tecavüz sahnesi bir yana, sonuçta öç eyleminin kurbanının tecavüzün failiyle aynı kişi olmadığının ortaya çıkması, bir kez daha şiddeti benimseme şansını seyircinin elinden alıyor ve bir önceki düşüncesi/duygusu nedeniyle pişmanlığa itiyor.
"irreversible" ve "salo ya da sodom'un 120 günü", şiddetle yüzleştirdiklerirken hiçbir kaçış olanağı bırakmaz, seyircinin niyetinden ve (b)ilgi arkaplanından ("intertextuality" - "intervisiuality" ve daha fazlası) - neredeyse tamamen - bağımsız olarak amacına ulaşırken; haneke'yi yarı yolda bırakan, "funny games"in izlenme biçiminin ve dolayısıyla filmin verdiği mesajın büyük ölçüde seyirciye bağlı olması. "funny games", "şiddeti her zaman olduğu gibi, tüketilemeyecek bir şey olarak gösterme"nin yanında, pek çok izleyici için tam da - olay olarak olmasa da, havaya işlemiş bir "olgu" olarak - şiddet düzeyi nedeniyle kült film değeri taşıyor. haneke'nin yapıtı, zaten belirli bir duyarlılığa sahip olanlarla iletişime geçmekte başarılı olurken, beyazperdede şiddet fetişisti, "ne kadar çok kan fışkırırsa o kadar iyi" kitlesinin kurbanı olmaktan kurtulamıyor.
nihayetinde gerek pasolini'nin, gerekse noé'nin başarısı şiddeti belirli bir bağlama oturtmalarından geçerken, haneke'nin bağlamsızlaştırılmış şiddeti aynı etkiyi yaratamıyor.
31 Ekim 2010 Pazar
FUNNY GAMES IN SALO

insanın, film zevki hakkında hiçbir şey bilmediği, hatta tanımadığı birilerine bir filmi önermesi kolay bir iş değil. özellikle de önerilen film öyle herkesin beğeneceği türden değilse... bu gerçeği deneme-yanılma yöntemiyle öğrendim, öğrenirken de bayağı bir küfür işitmek durumunda kaldım. avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"ini sinemada izlemiş, çok beğenmiştim. gerilim sinemasının hız ve müziğin ritmindeki değişikliklere indirgenemeyeceğini gösteren muhteşem bir filmdi. şiddetin estetize edilmeden, saf ve - dolayısıyla - iğrenç haliyle gösterilmesini "iğrenç" bulan ve "funny games"i skandal ilan eden basının tepkilerine haneke'nin kendisi "şiddeti her zaman olduğu şekilde, tüketilemeyecek bir şey olarak göstermenin yollarını arıyorum" şeklinde yanıt verecekti. "funny games", televizyondaki ve anaakım sinemadaki estetize edilmiş, sindirilmesi kolay şiddetin normalliğine radikal, çünkü gerçekçi bir karşıt oluşturuyordu. ben daha filmin etkisinden çıkamadan, bir arkadaşımın yeni sevgilisiyle ilk buluşmasında izlemesi için hangi filmi önereceğim sorusunun birden çok cevabının olması mümkün değildi: "funny games"! arkadaşımın buluşması, benim önce telefonda, sonra da yüz yüze birer küfür tiradı yememle sonuçlandı.
(yıkılmadım, ayaktayım, "funny games"i sinirleri sağlam olan ve gerilmek isteyen herkese öneririm. ama haneke'nin 1997'de çektiği avusturya yapımı orijinal versiyonu izleyin. yıllar sonra "funny games US" adıyla çekilen amerikan yapımı remake'ten - özellikle oyunculuk açısından - kat kat daha iyidir.)

"funny games"ten ağzım yandığından yıllarca yoğurdu üfleyerek yedim. kime hangi filmi tavsiye edeceğime daha bir dikkat eder oldum, tanımadığım insanlaraysa "braveheart" gibi "everbody's darling" olan filmler dışında hiçbir şey önermedim elimden geldiğince. ama demek ki tamamen uslanmamış olacağım ki, okurlarının kimler olduğunu bilmediğim los lunes al sol'da izlemesi her babayiğidin harcı olmayan bir filmi izlemenizi telkin etmeye karar verdim: "salo ya da sodom'un 120 günü"...

"salo...", ünlü italyan yönetmen pier paolo pasolini'nin son filmi ve - bence - başyapıtı. 1975 yılında "salo..." sinemalarda gösterime girmeden öldürülen pasolini, aynı zamanda sergio citti'yle beraber - marquis de sade'ın "sodom'un 120 günü" adlı kitabına dayanan - filmin senaryosunu da yazmış. film, marquis'nin sodom'unun yanında dante'nin "ilahi komedya"sından da yapısal izler taşıyor.
marquis de sade'ın adının geçmesi, herhalde "salo..."nun neden tavsiye edilmesi güç bir film olduğu konusunda biraz olsun fikir vermiştir. (marquis de sade'ı tanımayanlar için: sadizm sözcüğünün kökü sade... sade'ın "sodom'un 120 günü"nü okumuş olanlar için: film kitaptan daha "evcil"...) ancak pasolini "sodom'un 120 günü"nü birebir beyazperdeye aktarmak yerine, ikinci dünya savaşı'nın bitiminin hemen öncesinde alman işgali altında kuzey italya'da kurulan kukla devlet salo cumhuriyeti'ne uyarlayarak tek kelimeyle muhteşem bir faşizm anlatısı çıkarmış.

artık günleri sayılı olan salo cumhuriyeti'nin elitinin dört temsilcisi yanlarında orta yaşlı dört fahişeyle 9'u erkek, 9'u kız 18 genci italya'nın çeşitli yerlerinden silah zoruyla kaçırtarak salo'daki bir şatoya kapatıyor. ve kurallara uymamanın cezasının ölüm olduğu bir oyun başlıyor. faşist elit, cinsel tacizden tecavüze, tasma takıp gezdirmekten dışkı yedirmeye, "kul"larının üstünde mutlak iktidarını kuruyor. tutsak gençlere yapılan muamele gittikçe iğrençleşirken, çaresizliklerini kabullenerek herşeye alışmalarını, her biri kendi yalnızlığıyla başbaşa olduğundan sayıca kendilerinden çok daha az olan işkencecilerinden korkmalarını ve onlara boyun eğmelerini izliyoruz.
pasolini, faşizmin mutlak iktidarının kitlelerin mutlak iktidarsızlığı anlamına geldiğini sade ve vurucu sahnelerle ortaya koyuyor. faşizmin, bok yedirilenlerin sesini çıkarmaması, ellerinden geldiğince yutkunurken gülümsemeye çalışması olduğu beynine kazınıyor izleyicinin. pasolini tüm bunları anlatırken; sinirleri bozuluyor izleyicinin, midesi bulanıp öğürmeye başlıyor. şiddet ve işkence tüm çıplaklıklarıyla her ana ve mekana o kadar egemen oluyor ki, pasolini izleyiciye gözlerini yumup bir sonraki sahneyi bekleme şansını tanımıyor. faşist elitin mutlak iktidarından da, sıradan insanların mutlak iktidarsızlığından da kaçamıyorsunuz. belki tam da bu nedenden şiddeti de-estetize etmenin peşine düşmüş michael haneke "dünyada şiddeti göstermesi gerektiği gibi, olduğu gibi, kurbanların acı çekmesi olarak göstermeyi başaran tek bir film var, o da 'salo ya da sodom'un 120 günü'" diyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
