
türkiye'de devletin - iş cezalandırmaya gelince - sağ gözü kördür. en edebi ifadesini "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"de bulan bu körlük, tüm demokratikleşme, kontragerillayla hesaplaşma masallarına karşın bugün de devletin baskı aygıtlarının olağan repertuarının nadide bir parçası olmaya devam ediyor.
bütün televizyon kanallarının, gazetelerin, polisin "güvenlik söylemi" üretme atölyelerinin tezgahından çıkmış ifadesiyle, kelimesine dokunmadan "karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan gerginlikte..." sözleriyle duyurduğu üniversite çatışmaları hayatımın birkaç yıllık bir bölümünün rutin gerçekliğiydi. istanbul üniversitesi'nin beyazıt meydanı'na bakan tarihi kapısı ardına kadar açılırdı döner bıçakları ve satırlarla silahlanmış faşistler merkez kampüse daha rahat girebilsinler diye. sivil ve üniformalı polisler eşlik ederdi faşist güruha. yaralanıp koşamayan, çatışamayanlar polisin eline düşer, gözaltına alınır, cezalandırılırdı. solcuysanız yaralı olmak çatışmaya katılmanın kanıtıydı, faşistseniz yaralamak hiçbir şey. hepimiz - devrimciler, faşistler, polisler - bilirdik oyunun kurallarını ve her nasılsa istanbul'un göbeğinde güpegündüz - polisin kontrolünde ve basının eşliğinde - bu cinayete teşebbüs - ve zaman zaman cinayet - oyununun tekrarlanması bizden başka kimseyi ilgilendirmezdi.
"devlet için kurşun atanın da, yiyenin de şerefli" olduğu yıllardı, epey de bir kurşun atıldı o yıllarda devlet için. kurşunu yiyen tarafsa genelde bizdik. atanlar o kadar "şerefli"ydi ki, 90'lı yıllar boyunca istanbul üniversitesi'ndeki faşist saldırıları yöneten zafer özbek sonradan hakim yapıldı. benim elde edebildiğim tek "şeref" payesiyse üniversiteden atılmak oldu. tüm bunlar normaldi, ne "reis"in hakim yapılması, ne de benim üniversiteden atılmam kimseyi ilgilendirdi.
susurluk'u yaşadık ve normaldi.
bakar-görmez körler için sıradan faşizm belgeseli gibiydi. "bir emniyet müdürü, bir aşiret reisi milletvekili, bir faşist kontrgerilla" diye başlayan bu "fıkra" gerçek olamayacak kadar gerçekti. ne demişti sayın devlet büyüğümüz: "bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz"...
gün geldi, yargısız infazların, gözaltında kayıpların ölüm nedeni oranlarında üst sıralara tırmandığı yerler oldu türkiye'de. ve herşey normaldi, kimse şaşırmadı. bir bizim tansiyonumuz düştü beyaz renault görünce...
20 yılda tam 351 kürt çocuğu öldürdü devletin resmi kolluk kuvvetleri. ve çocuklar kendilerini öldürenlere taş attılar. sonuçta "taş atan çocuklar" terörist oldu, cinayetse meşru müdafa. devlet "adam olacak çocuk" olduklarından şüphelenmiş olacak ki, hepsi de "10-10-10, 40 puanla şampiyon" oldular, yetişkin olarak yargılandılar. hapis yattılar.
ve - rachel dink'in deyimiyle - "bir çocuktan katil yaratan"lar hatalarını anlamış olacaklar ki, bir katilden çocuk yaratma işine giriştiler. ve başardılar da. ne demişti devlet büyüğümüz: "bana sağcılar cinayet işletiyor dedirtemezsiniz." ne kadar da haklıymış, biz hala kimseye "sağcılar cinayet işliyor" dedirtemiyoruz.
nurtopu gibi "demokrasi"miz hayırlı olsun! kürt çocukların 351 kere öldürülme hakkını da, hrant dink'in katili ogün samast'ın çocuk mahkemesinde yargılanma hakkını da bahşeden devlete şükürler olsun! ve hatta:
yetmez ama evet! ogün samast serbest bırakılsın, mercedes'inin bagajına roketatar konup milletvekilleriyle buluşturulsun! hukuk okumadığı için hakim yapamayız, ama ombudsman yapılsın ki, kırmızı pasaportu da eksik olmasın!