homofobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
homofobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Nisan 2012 Salı
ЛГБТ: RUSLUĞA AYKIRI HASTALIK
st. petersburg belediyesine bağlı bir ahlak polisi kurulması önerisi belediye meclisi tarafından geri çevrilen iktidar partisi belediye meclisi üyesi vitali milonov, bir "gönüllüler ordusu" kurmaya hazırlanıyor. gönüllü birlikleri, bir zamanların leningrad'ının sokaklarında devriye gezecek ve belediye meclisinden kısa bir süre önce geçen "eşcinsellik propagandasına karşı yasa"nın hayata geçirilmesi için devlete yardımcı olacak. yasada neyin "eşcinsellik propagandası" olduğu net olarak tanımlanmamış, ancak yaptırımı 500 bin ruble'ye kadar (yaklaşık 30 bin tl) para cezası olarak saptanmış.
yasanın gerekçesi oldukça tanıdık: çocukların ve gençlerin ahlaksızlığa özendirilmesinin önüne geçerek rusluğa aykırı olan bu hastalığın yayılmasına engel olmak. (milonov: "ben aile babasıyım. tanrıya inanıyor ve kiliseye gidiyorum. okulda kızıma bir çocuğun iki babasının olmasının normal olduğunun anlatılmasını istemiyorum. [...]çocuklara cinsel yönelim konularının anlatılmasının psikolojilerine yıkıcı bir etkisi var.") rusluk demişken: şehrin eski belediye başkanı ve şu anda moskova'daki federal parlamentonun başkanı olan valentina matvijenko, yasanın ülke çapında kabulü için çabalıyor. şimdiden birkaç şehirde benzer yasalar kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş durumda. ve kabul edilmesi halinda ülke çapında geçerli olacak bir yasa tasarısı moskova'da tartışılmayı bekliyor. rus-ortodoks kilisesi de yasa tasarısını desteklediğini açıkladı.
bu arada st. petersburg'daki yasa ilk kurbanlarına da kavuşmuş oldu: artan baskıları ve yasa tasarısını protesto etmek için "eşcinsellik normaldir" yazan dövizler taşıyan iki gay gözaltına alındı ve büyük olasılıkla öngörülen para cezasını ödemek zorunda kalacaklar. yasanın kabulünün, artan devlet baskısının yanında sokaklardaki homofobik şiddette de büyük bir artışa yol açacağı kesin gibi.
eşcinsellik çarlık döneminde yasal olarak kovuşturulan bir suçtu. ekim devrimi'nin ardınan, 1921 yılında, suç olmaktan çıkarıldı. ancak renrikh yagoda'nın stalin'e "casusluk yapan oğlancıların, aralarında genç işçilerin de bulunduğu birçok toplumsal çevreden genç erkeklerin moralini bozduğu ve hatta kara ve deniz kuvvetlerine sızmaya çalıştığı" şeklindeki uyarısının ardından 1934'te yeniden yasaklandı. stalin, yagoda'nın mektubuna el yazısıyla "bu pisliklerin örnek cezalara çarptırılması lazım," notunu ekleyerek iletmesinin ardından gereği yapılmış, erkek erkeğe cinsel ilişkiye girmenin cezası üç ile beş yıl arasında hapis olarak saptanmıştı. bu ceza, ancak 1993 yılında yürürlükten kaldırılırken, söz konusu "rusluğa aykırı hastalığın" psikiyatri kliniklerinde "tedavi edilmesi" 1999 yılına kadar devam etti. (1934-1993 arasında kaç insanın "eşcinsel ilişkiye girmek" suçundan hapsedilmiş olduğuna dair çok farklı rakamlar var; ne "özgür batı - insan düşmanı doğu" anlatılarının ne de yaşananları küçümseyerek aklama denemelerinin değirmenine su taşımak istediğimden herhangi bir sayı vermemeyi uygun gördüm.)
eğer "eşcinsellik propaganasına karşı yasa" moskova'da kabul görürse; 1921-1934 arasındaki on üç yılda olduğu gibi, bir kez daha cezasız geçen on dokuz yıllık bir dönemin ardından rusya'da eşcinsel avının yasallaşmasına tanıklık edeceğiz. yasağın kaldırılması, birincisinde bolşevikler'in devrim sonrası dönemde cinsellik politikalarında da avantgarde olmalarının, ikincisindeyse rusya'nın avrupa konseyi'ne katılmasının bu alanda da bir yasa değişikliğini zorunlu kılmasının sonucuydu. belki de özgürlük mücadelesinin toplumla beraber - topluma karşı verilebileceğini anlama yolunda küçük de olsa bir adım atmamıza vesile olur.
26 Şubat 2012 Pazar
"SAPIK İBNE"
bu yazıyı yazmamın nedeni; hiçbir tarihi, biyolojik vs. kanıta dayanmamasına rağmen bilimsellik iddiasından geri durmayan eski(miş) bir teoriyi yeni bir şey söylermişçesine tekrarlayan simonovic'e cevap vermek ya da böyle bir makaleyi internet sitesinde yayımladığı için özgür üniversite'yi eleştirmek değil. zira simonovic'e muhatap alıp cevap vermenin bir anlamı yok (zaten aramızdaki dil bariyeri, yazarın türkçe'den başka bir dile çevrilmeyecek olan bu yazıyı anlamasını olanaksız kılıyor). özgür üniversite'ye verilen tepkiler ise yeterli olmuş olacak ki, simonovic'in "homoseksüellik"i siteden kaldırıldı ve özgür üniversite bir özeleştiri metni yayımladı. (bu noktada, "sıçmasının" ardından "sıvamamayı" tercih edecek olgunluğu gösterdiği için özgür üniversite'yi tebrik etmek gerek. malum, hatalı olduğunu anladıktan sonra dahi burnundan kıl aldırmamak, eleştiriye karşı saldırıyla cevap vermek türkiye solunun geleneksel tavrı. eleştiri kabul edebilmek ve özeleştiri geliştirebilmek ise "insanlaşma"nın olmazsa olmazı.) derdim, "insan doğası", "normallik"-"anormallik" kavramları üstüne elimden geldiğince bir şeyler söylemek.
eşcinselliğin - ya da başka bir şeyin - "insanın doğası"na aykırı olması ne anlama geliyor? insan, doğasına aykırı olan bir şeyi yapabilir mi? insanın değişmez ya da toplumsal-tarihsel gelişmeler sonucunda bozulmuş bir doğasının olduğu iddiası, bugüne kadar birçok ideoloji tarafından kendini meşrulaştırma argümanı olarak kullanıla geldi. thomas hobbes'un her şeye kadir devleti leviathan'ın, rousseau'nun toplum sözleşmesi'nin zincir vurdukları "insan doğası"nın ifadesi "homo homini lupus"; klasik anarşistlerin devlet tarafından kirletildiğine, bozulduğuna inandıkları insanın "iyi özü"; marx'ın, insan özgürleşmesinin (simonovic'in söz ettiği "insanlaşma"nın) "bilimsel teorisi" olduğunu iddia ettiği tarih felsefesinin - endüstriyel kapitalizm ile aynı çağda doğması şans eseri olmayan - öznesi homo oeconomicus. yukarıdaki örneklerde, insanın doğası gereği kötü olduğu, dolayısıyla doğal yaşantısının kontrol altına alınması, engellenmesi gerektiği savı, insanların özgürlüğünü kısıtlayan devleti meşrulaştırmaya yararken; "bozulmamış" insanın iyi olduğu iddiası, insanı "bozan", doğasına yabancılaştıran devletin meşruluğunu ortadan kaldırma işlevini üstleniyor. marx'taysa durum biraz daha farklı: insanın doğası, "insanlaşma"ya başladığı andan günümüze aynı. insanı, yeniden üretimini sağlamak için harekete geçmesini ilk tarihsel edim olarak kabul ederek, (üretim araçları tarafından belirlenen) üretim ilişkilerinin şekillendirdiği toplumsal bir varlık olarak tanımlıyor. inançları, ideolojileri, kültürleri ne kadar değişse de; marx'ın "insan"ı, o ilk tarihsel edimi "doğası" gereği - her seferinde daha da geliştirerek - tekrarlamak zorunda. böylece, büyüteçle incelendiğinde engellerle karşılaşsa, kesintiye uğrasa, hatta geriye gitse de, bilim adamının kuş bakışından bakıldığında sürekli bir ilerleme hali olarak kurgulanan tarih, değişmeyen kurallarını "insanın değişmeyen doğası"nda keşfediyor. (marx'ın, sürekli bir değişimi bir asla değişmeme halinden türetmesinde kuşkusuz bir terslik var - ama o kadarı "blogluk" meseleleri aşıyor.)
"insan doğası" argümanının heteroseksist kullanımı da yukarıdaki örneklere benzer. kullanılan cümleler, kulağa ne kadar ciddi gelirse gelsin, aslında bilimsel değil, "ideolojik". "insan doğası"nın ne olduğuyla ilgilenmiyor, yalnızca ilgileniyormuş gibi yapıyor. nasıl marx ve anarşistler önce devrim yapmaya karar verip, sonra buna uygun olarak "insan doğası"nı tanımlıyorsa ya da rousseau - aslında hiçbir zaman gerçekleşmediğini kendisinin de bildiği - toplum sözleşmesi'nin, hobbes her şeye kadir devletin meşruluğunu esas alarak kendilerine gereken "insan doğası"nın peşine düşüyorsa; eşcinselliğin "insan doğası"na aykırı olduğu tezini öne süren heteroseksistlerin de, eşcinsel karşıtlığı, homoerotik ilişkileri gayrımeşrulaştırma hedefi, tanımladıkları "insan doğası"nın öncülü. yoksa hem insanlık tarihinde ulaşabildiğimiz en eski dönemde dahi cinselliğin, yalnızca erkek ile kadın arasında çocuk yapmak amacıyla gerçekleşen bir eylem olmadığı, hem de homoerotik ilişkilerin bir tür olarak insanlara özgü olmadığı bilinen gerçekler. (şimdiye kadar eşcinsel ilişkiye rastlanan 1500 canlı türü var.) bu bağlamda; "insan doğası", insanın "ne olduğu"na değil, "ne olması gerektiği"ne dair bir tanımlama. (aynı şekilde hobbes'un, rousseau'nun projelerinin başarılı olması "insanın kurdu olan insan"ı yaratmak anlamına geliyor. "insan doğası"nda keşfettikleri iyilik, klasik anarşistlerin güncel insana normatif bir müdahalesi. ve marx, ortak ekonomik çıkarlarının ve üretim sürecindeki konumlarından ileri gelen güçlerinin farkına vararak harekete geçecek olan proletaryada bir anlamda kollektif homi oeconomici'nin tarihsel zirvesini kurguluyor.)
tanımlama tekeli, iktidarın önemli vasıflarından biri. eşcinsellerin, heteroseksüel ilişkileri "insan doğası"na aykırı olarak tanımlayamayacağı düşünülecek olursa; belirli cinsel pratikleri "anormal" olarak tanımlama tekeli heteroseksistlerin elinde. "homoseksüel" kavramı, insanların birbirleriyle homoerotik ilişkiler kurmasının tarihiyle karşılaştırılamayacak kadar yeni bir icat: ilk olarak avusturyalı yazar karl maria kertbeny tarafından 1868 yılında kullanıldı ve ancak 19. yüzyıl'ın sonunda yaygın olarak kullanılır hale geldi. aynı şekilde "heteroseksüel" kavramı da, ilk olarak kertbeny tarafından aynı tarihte kullanıldı. iki kavramın da aynı tarihte ortaya çıkması; homoerotik ilişkilerin, insanlar arasında yaşanan bir olay olmaktan çıkıp "bana kiminle seviştiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" tarzı bir kimlik tanımlamasının temelini oluşturmasına tanıklık ediyor. böylece, "homoseksüelliğin" ve "heteroseksüelliğin" icadı, "sodomi" olarak adlandırılan eylemin değil, bir kimliğin, "yaşam biçimi"nin cezalandırılmasının tarihini başlatıyor. 3. reich'ın toplama ve imha kamplarında, islam devrimi sonrasında iran'da toplu imha girişimlerinde doruğa ulaşacak olan "normalleştirme" girişimlerinin kökleri; aynı kertbeny'nin kavramları gibi 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan "homoseksüelliği tedavi etme" ya da ceza yoluyla bastırma girişimlerinde. "homoseksüel avı"nın kökleri, "sodomi"nin acımasızca cezalandırılmasıyla iç içe geçerek 17. yüzyıla kadar uzanıyor. (yukarıda verdiğim tarihler "batı medeniyeti"ne ait. dünyanın geri kalan bölgelerinde "homoseksüel" ve "heteroseksüel" kategorilerinin kullanılmaya başlanması, 20. yüzyılın başlarına/ortalarına denk düşüyor. - uzakdoğu (özellikle çin) için zhou houshan, "islam dünyası" için khaled el-rouayheb, arno schmitt, will roscoe, stephen murray, georg klauda gibi yazarlar, (modern anlamda) homofobinin doğuşu-ithali konusunda referans alınabilir. (avrupa içinse - tahmin edeceğiniz üzere - foucault.)
bir insan türü olarak "homoseksüel"le beraber "normal insan"ın, "heteroseksüel"in de yaratılması; "anormal"e, "sapkın"a baskı kurarken, aynı zamanda kendi cinselliğini de baskılandıran bir insan üretti, üretiyor. hamburg cinsel araştırmalar enstitüsü'nün yaptığı bir araştırma, 16-17 yaşlarındaki genç erkekler arasında homoerotik bir ilişki yaşamış olanların oranının 1970 yılında yüzde 18'den 1990 yılında - heteroseksüel ilişkilerde bir artış olmadan - yüzde 2'ye düştüğünü açığa çıkardı. almanya'nın en saygın kamuoyu araştırma kurumlarından emnid'in 2000 yılında yaptığı araştırmada; gay ya da lezbiyen olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 2,8, biseksüellerin oranı yüzde 2,5'ken, erkekleri cinsel açıdan çekici bulduğunu söyleyen erkeklerin oranı yüzde 9,4, kadınlardaysa aynı oran yüzde 19,5.
velhasıl: eşcinsellerin kurtuluşu - heteronormatif toplumun ölümüdür - heteroseksüelleri de özgürleştirecektir.
PS kimliklerin kim tarafından üretildiğinden söz ettikten sonra "kimlik siyaseti" diyene dayak yolda.
PPS "islam dünyası"nda eşcinsellik ve homofobi konusunda bir ara ciddi ciddi yazacağım. (bunun gibi baştan savma olmayacak.) yazmazsam hesap sorma hakkınız olsun.
PPPS bawer çakır'ın "ayrımcılık özgürlükse özgürsünüz hepiniz de!" başlıklı yazısını tavsiye ederim.
21 Şubat 2012 Salı
EN GÜZEL CEVAP
sıradan bir haftasonu gecesi, sıradan iki homofob trans avına çıkmış. ama sıradan olmayan, bir bekarlığa veda partisi için kadın giysileriyle eğlenmeye giden iki "cage fighter"ı gözlerine kestirince, hak ettikleri cevabı almaları. keşke bütün transfobik saldırılar bu şekilde sonlansa...
17 Şubat 2011 Perşembe
İTİRAF EDİYORUZ!
![]() |
| gerçek aydın |
basına ve kamuoyuna duyurumuzdur;
belki de bu sözlerimizin artık bir anlamı yok, belki de bu itirafı yıllar, asırlar önce yapmalıydık. ama olanla ölene çare yoktur demiş atalarımız; yaşanmışı değiştirme şansımız olmadığına göre, doğru olanı - geç de olsa - bugün söylemekten başka ne gelir elden...
selçuk üniversitesi ilahiyat profesörü orhan çeker'in sözlerinde sonra bize suçumuzu itiraf etmekten başka yapacak bir şey kalmadı zaten. foyamız ortaya çıktı, gerçek yüzümüzü dünya alem gördü.
"sorunun odağında kim var? kadın var. kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır.
tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir. bu konuda suçu işleyenleri savunduğum anlaşılmasın. elbette işlenen suç son derece iğrençtir.
lakin bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür. kadının da suçu gözardı edilirse meseleyi çözümde yanlış adım atmış oluruz. bu olayda her iki taraf da suçludur" demişti çeker.
gerçek bir aydın olarak toplumu yaşamın tüm karmaşıklığı karşısında aydınlatmak, karanlıkta kalan gerçekleri açığa çıkarmak görevini layıkıyla yerine getiren sayın profesörün sözleri kuşkuya yer bırakmayacak derecede haklıdır. haklıdır haklı olmasına da, eksiktir de aynı zamanda. işte bu nedenden asırlardır, hain planlarımız doğrultusunda bilinçlerini bulandırdığımız insanların kafalarında kuşkunun zerresi kalmayacak biçimde gerçeği tüm çıplaklığıyla açıklamaya karar verdik.
biz - sizin bildiğiniz adımızla - tüm ezilenleriz. asırlardır toplumu zehirleyerek, insanların beynini yıkayıp yanımıza çekerek inandırdık sizleri ezildiğimize. milyonlarca insan canını verdi uğrumuza, oysa biz onların aptallığına bakıp eğlendik.
biz kadınlarız. biz dekolteyle, mini etekle tahrik etmeseydik kimse bize tecavüz etmezdi. bize haddimizi bildiren gerçek erkeklere, ama en çok da sikilmeye doyamadığımızdan tecavüzün hoşumuza gittiğini sizlerden gizledik.
biz ermenileriz. biz sizi arkadan vurmasaydık, hain olmasaydık, ölmezdik kuşkusuz. yıllarca kendini beğenmiş sözde entellektüellerinizi ve aranızdaki vicdan sahibi salakları kandırıp haksızlığa uğradığımıza, katledildiğimize inandırdık. biz türk köylerini basıp kanınızı bozmak için kadınlara tecavüz etmesek, soyunuzu kurutmak için çocuklarınızı kesmesek, siz de bizi sürgüne göndermek zorunda kalmazdınız. ama bir bakıma iyi de oldu, başka türlü soykırım yalanını tüm dünyaya nasıl yuttururduk?
biz kürtleriz. ermenilerle ve emperyalistlerle beraber türkiye'nin kuyusunu kazmak için elimizden geleni ardımıza koymadık. koksak da ve kuyruğumuz da olsa, kimse bize ayrımcılık yapmazdı kuşkusuz, eğer türk'ün yurdunda türk olmayanın ancak hizmetkar olabileceğini kabullenseydik, biz kalleşlik edip haddimizden fazlasını istemeseydik.
biz işçiler, işsizler, tüm yoksullarız. aptal ve tembel olmasaydık, yoksul olmazdık elbet. "hakkımızı arıyoruz" diyerek çalışan ve üreten zeki insanların mallarına göz diktik. yeri geldi grev yaptık, yediğimiz kaba pisledik. yeri geldi isyanlar, ayaklanmalar çıkardık, insanların canına kastettik. ve siz aptallar peşimize takıldınız, zekanızı, birikiminizi, çalışkanlığınızı bizim için harcadınız. bazılarınız büyük adam olabilirdi, sürgünlerde, hapislerde süründünüz, darağacına gittiniz. bu kadar büyük salaklığa biz de ne diyeceğimizi şaşırdık.
biz yahudileriz. dünyayı ele geçirmek için planlar yaptık ve çoğunlukla başarılı da olduk. gizli teşkilatlar kurduk, birbirimizi kayırdık. çalışmadan, çalışkan halkların emeğini sömürerek hepimiz zengin olduk. yarattığımız sis perdesinin ardını görebilen az sayıda insanı antisemitist olmakla damgaladık, siz salaklar onlara değil, bize inandınız. dünya üzerindeki egemenliğimizi ebedi kıldınız. gaz odaları, pogromlar bizim yaptıklarımızın yanında şaka kalır, çok daha fazlasını haketmiştik, yapamadınız.
biz eşcinselleriz. ırkınızı yumuşattık, çocuklarınıza kötü örnek olup toplumlarınızın ahlakını bozduk. biliyoruz, her şey yatak odamızda kalsaydı, yine bir şey demezdiniz, ama biz en büyük zevki kıvırta kıvırta yürüyerek eşcinselliğimizi sizin gözünüze sokmaktan aldık. hak yolu varken bok yolunu kullanmaktan bir kere zevk aldıysak, çocuklarınızın aklını karıştırıp kendimiz gibi eşcinsel yapmaktan, sağlıklı bir toplumun önüne geçmekten bin kere zevk aldık. bizden kurtulmak sizin için hayat memat meselesiyken, sizi çoktan öylesine yumuşatmayı başarmıştık ki, yalnızca birkaçımızı cezalandırmakla yetindiniz. çok teşekkür ederiz.
biz alevileriz. mum üfledik, karanlıkta bir yandan kendi karımızı kızımızı peşkeş çektik, diğer yandan başkasının namusuna göz diktik. ve islam'ı bozmaya ant içtik. çorum'da, maraş'ta son anda uyanmasaydınız, hedefimize ulaşacaktık da. artık bir dahaki sefere.
ne yazık ki yalanlarımızı yinelemeyeceğimize söz veremiyoruz. ne yapalım, biz böyleyiz. bir yandan kuyunuzu kazar, size ihanet eder, hakettiğimiz cezayı gördüğümüzdeyse aranızdaki salakları ezildiğimize ikna ederiz her seferinde. orhan çeker'in bize sunduğu bir an için olsun insan olma, çalışkan, mert, erkek, müslüman ve türk gibi davranma şansından yararlanalım dedik. kuşkusuz aranızda bize inanan salakların varlığı baki kalacak. onlara diyecek bir sözümüz yok. bu bir uyanma çağrısıdır: bize dediğiniz, yaptığınız her şeyde haklısınız ve biz aslında kat be kat fazlasını hakediyoruz.
4 Ağustos 2010 Çarşamba
EŞCİNSELLİĞE DE KARŞI TARAF

dün taraf gazetesinde murat kapkıner'in eşcinsellik, hastalık, günah konularına değindiği bir yazı yayınlanmış. eşcinselliğin neden basitçe "günah" olarak adlanrılamayacağını, kısacası neden "hastalık" olduğunu anlatıyor kapkıner.
"batı"da homofobiyi islama içkin bir özellik olarak göstermeye dayanan ve sözde eşcinsel haklarını koruma adına yapılan bir ayrımcılık - ki bu ayrımcılığa "homomilliyetçilik" adı verilmeye başlandı bir süredir - benim de konu hakkında yazmama yol açmıştı. uzunca (ancak ne yazık ki arapça bilmemem yüzünden çevirilere ve ikincil literatüre dayanan) bir araştırma sonrasında "islam dünyası"nda 18. yüzyılda "eşcinsellik"in keşfi (daha doğrusu "batı"dan ithali) ve öncesinde homoerotik ilişkilerin "islam dünyası"nın incelediğim bölümünde (arapça konuşulan ülkeler, iran ve türkiye) nasıl görüldüğüyle ilgili kapsamlı bir makale yazmıştım. bu yazı ne yazık ki almanca ve 25 sayfalık bir yazıyı türkçe'ye çevirmek (ki çevirmeye üşenmesem dahi uzunluğu itibariyle blogda yayınlamak) zor olduğundan almanca bilen bir azınlığa istek olursa mail yoluyla ulaştırmayı önerebilirim.
kapkıner şöyle demiş:
"mesela demek istiyorum ki bir müslümanın eşcinselliğe günah ya da sevap diyebilmesi için o fiili anlaması, bilmesi gerekir. ki yaratılışı bozulmamış değil mümin hiçbir insan bu fiili esasen anlamaz, bilmez. biliyorum, anlıyorum dediği anda, o anomaliden kendisinde de kısmen var olduğunu çıkarırız. ve çıkarsama hiç de sağlıksız değildir. bir felsefî sonuçtur. yaratılışı bozulmamış insan, anlamak bir yana ilkin tiksinti duyar."
kısacası eşcinsel anormaldir, müslüman normaldir. dolayısıyla müslüman dediğin eşcinselden tiksinir. bu da iyidir, doğrudur, zira "felsefi bir sonuçtur".
"islam dünyası"nda tarihte homoerotik ilişkiler cezalandırılmışsa da, "batı"da olduğundan çok daha hoşgörüyle yaklaşılmıştır. hatta öyle dönemler olmuştur ki, oğlanlara yazılan aşk şiirlerinin sayısı kadınlara yazılanları aşmıştır. "eşcinsel" kavramının ithali, ancak napolyon'un ordularının mısır'ı işgali sonrasında "batı"nın gücünün, "islam dünyası"nın geri kalmışlığının kabulü ve bu durumdan çıkış yolları aranması sonucunda avrupa'da türemiş düşünce kategorilerinin üstlenilmesi, uyarlanmasıyla gerçekleşmiştir.
aynı dönem arap milliyetçiliği ya da islamcılık gibi birçok siyasi akımın doğuşuna tanıklık eder. kısacası islamcılık belirli bir tarihi olan bir siyasi harekettir. ve eşcinsellik karşısında takındığı tutum islam'dan çok doğduğu çağdan, o çağa egemen olan düşünüş biçiminden, avrupa'da üretilmiş "eşcinsel" kimliğinden (ve bu kimliğe yapışık olarak gelen homofobiden) etkilenmiştir.
yine kapkıner:
"eşcinselliğe günah derseniz afife kadın ve afif erkekleri aşağılamış olur, onların da potansiyel birer eşcinsel olduklarını söylemiş olursunuz. (sen buna müsaitsin demiş olursunuz.)"
islamcılığın doğuşu öncesi (ki homofobinin islamcılığa özgü olduğunu savunmuyorum, "islam dünyası"ndaki milliyetçilikler de daha az homofob değildir) müslüman coğrafyalarda kabul gören düşünce tam da kapkıner'in olmaması gerektiğini söylediği şeydir: erkekler erkeklerle cinsel ilişki kurabilir, günahtır, uzak durmak gerekir vs.
herkesin işleyebileceği bir günahtır hem de, hastalık, sapıklık vs. değil. belirli bir insan tipinin ("eşcinsel") anomalisi değil, herkesin yapabileceği bir hata...
homofobi her koşulda iğrenç bir şey, insanların bilmedikleri şeyler hakkında yazmaları da öyle...
PS binbir gece masalları'nın sansürsüz bir versiyonunu bulup okuyun.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
HOMOFOBLAR 1000 - EŞCİNSELLER 400

geçtiğimiz cumartesi günü litvanya'nın başkenti vilnius'da - ülke tarihinde ilk defa - eşcinsel hakları için "baltic pride" adı altında kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirildi.
önce vilnius belediyesi "katılımcıların güvenliğini garanti edemeyeceği" gerekçesiyle yürüyüşü yasaklamış; ancak alt kademedeki tüm mahkemelerin davada belediyeyi haklı bulmasına rağmen litvanya yüksek kamu mahkemesi "devletin gösteri ve düşünce özgürlüğünü koruması gerektiği" gerekçesiyle yasağı kaldırmıştı.
bu gelişmelerin ardından yürüyüş, 400 katılımcı ve 1000 homofobun engelleme çabalarıyla cumartesi günü litvanya'nın gündemini belirledi. çeşitli avrupa ülkelerinden sembolik düzeyde katılımla desteklenen yürüyüşçüler, gökkuşağı bayrakları ve müzik eşliğinde eşcinselliğin özgürlüğü ve eşit haklar taleplerini duyurmaya çalışırken, homofobik kitle tarafından saldırıya uğradı. taşlar, şişeler ve gaz bombaları atan ve polisin yürüyüşü korumak için kurduğu barikatlara yüklenen 1000 kişi zaman zaman polisle de çatıştı. gözaltına alınan 19 saldırganın arasında iki litvanyalı parlamenterin de olması dikkat çekiciydi. yürüyüşe saldıranların çoğunu faşistler oluştururken "eşcinsellere ölüm", "litvanya litvanyalılar'ındır" gibi sloganlar belki de özgürlük ve eşitlik taleplerinden daha yüksek sesle dile getirildi vilnius'da.
yürüyüşün organizatörlerinden vladimir simonko, "baltic pride" yürüyüşünün önümüzdeki yıl da düzenleneceğini ve "bu barışçıl yürüyüşün litvanya halkına eşcinselliğin utanç verici ya da korkunç bir şey olmadığını göstereceğini" umduğunu söyledi. simonko'nun iyimserliğine rağmen litvanya'da homofobinin yükselişte olduğu bir gerçek. yapılan anketler nüfusun yüzde 70'inin "baltic pride"ın düzenlenmesine karşı olduğunu, yüzde 43'ününse eşcinselliğin bir hastalık olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor. bu yıl çıkarılan bir kanun okullarda ve medyada "eşcinsellik reklamı"nı yasaklıyor, ki bu da litvanyalı eşcinsellerin özgürlük ve eşitlik mücadelesinin önündeki bir diğer engel.
ne diyelim; litvanyalı eşcinsellerin insanca bir yaşam için verdikleri mücadele - ne yazık ki - çok zorlu olacak gibi duruyor.
Etiketler:
baltic pride,
diskriminasyon,
homofobi,
litvanya,
vilnius
24 Mart 2010 Çarşamba
ENGİZİSYONUN ÖZGÜRLÜKÇÜLÜĞÜ

aslında "kadın ve aileden sorumlu devlet bakanı" selma aliye kavaf'ın eşcinselliğin hastalık olduğunu ve tedavi edilmesi gerektiğini söylemesinin ardından yazacaktım, ama arada kaynadı gitti. bir de, ne yalan söyleyeyim, televizyon dizilerindeki öpüşme sahnelerinden rahatsız olduğunu söyleyen ve utanmadan "o tür programlar"ın avrupa'da, amerika'da şifreli yayınlandığı yalanıyla sansür talep eden bir insanın türkiye'de bakan olmasında, bakan kimliğiyle eşcinselleri hasta ilan etmesinde - ne yazık ki - şaşırtıcı bir yan görmedim. hala da görmüyorum aslen, meral akşenerler, tansu çillerler çıkarmış bir meclise kesinlikle gençliğinde siyasetle ilişkisi margaret thatcher hayranlığından ibaret olan bir "kadından ve aileden sorumlu" bakan yakışır.
zaten bakanlığın ismi dahi sorunlu, kadınlara toplumsal yaşantıda uygun görülen yere işaret ediyor: kadın ve aile ayrılamaz bir bütündür, yani kadın kimliği anne, karı vs. olmak üstünden tanımlanır. bakan hanım da - sağ olsun - bu bakış açısının özverili bir militanı.
fakat sonrasında beni selma kavaf'ın sözlerinden daha çok şaşırtan bir şey oldu. mazlum-der'in başını çektiği çok sayıda islamcı sivil toplum örgütü bakanın çıkışını destekleyerek eşcinsellere karşı düzenlenebilecek bir cadı avına kapıyı daha da bir araladı.
islamcı stö'ler, yaptıkları açıklamada eşcinselliğin "bozulma, sapma, gayri ahlaki bir tutum, tabii olanın dışına çıkma ve günah" olduğunu, eşcinselliğin yaygın olduğu toplumların "saptıkları için azap gördüklerini ve helak edildiklerini" öne sürüyorlar. ve "barış ve müsamaha dini islam"ın bu cengaver savaşçıları, "günaha ve ahlaksızlığa" asla müsamaha göstermiyorlar.
diğer islamcı sivil toplum örgütlerini tanımam, ama mazlum-der abd'nın ırak'a saldırısına karşı oluşturulan savaş karşıtı platformun bileşenlerinden birisiydi. o vesileyle kısmen tanıma şansım olmuştu. müslüman bir ülkede insanların ölmesi, zulüme karşı "dinsiz komünistler"le omuz omuza sokaklara dökecek kadar kanlarına dokunanlar, nedense konu kendi yasakları, kendi "kırmızı çizgileri" olunca mazlum-der olmayı bırakıp "zulüm-der" olmakta hiçbir sakınca görmediler.
özgür bir toplum hayali peşinde "en geniş platform"u arayanlar; bakın, görün, budur bu adamların zihniyeti! budur pek demokrat akp, tayyip'in yamukluğu da değildir sorun, alın size taban hareketi, hem de içinde bulunduğu hareketin en "ilerici", en "demokrat"ından mazlum-der! islamcılık ne demokrattır, ne de özgürlükçü...
ama sorun sadece islamcılıkta da değil. bu olayın bir benzeri, geçtiğimiz yıl "soldan" yaşanmıştı. ölüm döşeğinde hasta olan siyasi mahkumların serbest bırakılması için çalışan "hasta tutsaklar platformu"nun kapıları sosyalist bir örgüt tarafından eşcinsel örgütlerine kapatılmak istenmişti. açıklamaları da mazlum-der ve şürakasınınkinden pek de farklı değildi: "eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir."
"kitap"a inanan insan özgür düşünemez, bu "kitap" kuran da olsa, das kapital de olsa değişen bir şey yok. sorun inanmanın kendisinde. eğer özgürleşmek istiyorsak, dünyaya - ama en çok da kendimize, kendi düşüncelerimize, hayallerimize - eleştirel bir gözle bakabilmekte düğümleniyor herşey...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


