yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2012 Cuma

HARE KRİŞNA, HARE HARE...


geçtiğimiz noelin ilk günü budapeşte'de bedava sıcak yemek dağıtan hare krişna tarikatının standının önünde yüz metrelerce uzanan kuyruk. iyi ki din hürriyeti geldi de, "özgür dünya"ya eklenmesinin yirmi yıl ardından macaristan'da, insanların karnını doyuracak tarikatlar var. özgürlük böyle bir şey olsa gerek...

5 Haziran 2011 Pazar

ÖLEN ADAM


bugün ölen bir adam gördüm. yoksulluktan ölüyordu. ben vardığımda, tükürdüğü kan kaldırımı kırmızıya boyamıştı çoktan. içmişti, hem de yalnızca öldüğü o boktan haziran gününde değil, her gün, uyanık olduğu her an içmişti. kim bilir, belki sevdikleri vardı bir hayrının dokunmadığı, kırk söze, bin yemine rağmen içmeye devam etmişti, belki de kimi kimsesi yoktu. tek bildiğim, ölürken yalnızdı. diğer alkolikler, ambülans çağırmakta yavaş kaldılar. alışmışlardı herhal yalnızlıktan ölen insanları görmeye ya da kafaları iyiydi yalnızca. kan tüküren adamı geniş kaldırımın ortasına yatırdılar, köpeklerin içine sıçtığı çalılığın hemen yanında yatıyordu, çevresini her gün içtiği meyhanenin masalarıyla çevirip üstüne bir battaniye örttüler. ben sadece baktım.

bugün ölen adama baktım. sadece baktım, hiçbir şey yapmadım. yapacak hiçbir şey yoktu...

30 Kasım 2010 Salı

SARRAZIN VE "KARŞITLARI"



sarrazin konusuna geri dönüyorum. ama bu sefer sarrazin'i değil, anaakım siyasetçilerin sarrazin eleştirisini konu etmek için. bu konuya kafayı takmayı sürdürürsem yakında ben de halil berktay gibi altbaşlıklar kullanmaya başlayabilirim. (örneğin: [sarrazin-21])

daha önce şöyle yazmıştım: "sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim." şimdi bu söylediğimi açmaya çalışacağım. (bu arada ne o öyle yamuk yumuk bir cümle kurmuşum...)

thilo sarrazin, müslüman göçmenlere ve bütün yoksullara karşı başlattığı kışkırtma kampanyası nedeniyle "sinirden kendinden geçmiş bir kitle"nin saldırısına uğradığını iddia ediyor. hem suçlu, hem güçlü olmanın, mazlum rolünün insanları etkilemede ne kadar etkili olduğunu anlatmama sanırım gerek yok. (bild gazetesinin iddia ettiğine göre) sarrazin parti kursa oy vereceğini söyleyen yüzde 18'in ve "en sonunda birisi gerçekleri söyledi" diyen diğer insanların yanında, kuşkusuz sarrazin'in müslüman karşıtı ırkçılığına ve yoksulluğun ve eşitsizliğin sistematik olarak kendini yeniden ürettiği bir dünyanın kaybedenlerini kaderlerinin yeghane sorumlusu ilan etmesine karşı çıkan insanlar da oldu. ancak yazının konusu bu her iki grup da değil, sarrazin'in düşüncelerine karşı çıkarmış gibi yapanlar, daha doğrusu neyi söylediğinden çok, nasıl söylediğiyle ilgilenenler.



sarrazin'in iddialarının aksine susturulması, baskı görmesi ya da sansürlenmesi gibi bir olay asla gerçekleşmedi. almanya çapında paneller ve kitap tanıtım toplantıları düzenledi, gazetelere röportaj verdi, televizyonda ve radyoda konuştu. bild gazetesi açık ve net bir biçimde sarrazin'e destek verdi. bild gazetesi her zaman ırkçı olmuş olsa da, şimdiye kadar islamofobinin yaygınlaştırılmasına bu şekilde açık bir katkıda bulunmamıştı. hatta alışılageldik ırkçılığının yanında, hürriyet'le paslaşarak "türklerle kardeşiz" tarzı yayınlar da yapmış, türkçe yazılar yayınlamıştı, hatta 2000 yılındaki avrupa kupası sırasında gazetenin tam bir sayfası türkçe çıkmıştı. bild'in göçmenlere karşı açıktan kampanya yürütmesinin iki örneği vardı şimdiye kadar: birincisi türkiye kökenli ford işçilerinin 1973 yılında sendikadan bağımsız yürüttüğü greve, ikincisi 1992 yılında alman devletinin iltica hakkı kısıtlayıp kuşa çevirmesi öncesinde bütün basının, partilerin halkı ilticacılara karşı kışkırtmasına denk düşüyor. şu andaysa gazete bir yandan sarrazin üstünden "yukarıdakiler"i "eleştirerek" popülizm yapıyor, diğer yandan da müslümanların alman devletini sömürdüğü ve çalışamayacak kadar tembel olduğu tezini yayıyor.

sarrazin'in tetiğini çektiği tartışma, şu anda "hıristiyan demokratlar"ın sağında bir kitle partisinin olanaklılığının etrafında dönüyor. hem sarrazin'in parti kurmak gibi bir derdinin olmadığını defalarca açıklamış olması, hem de "hıristiyan demokratlar"ın sağa kayma konusundaki esnekliklerini her gerekli olduğunda ispatlamış olmaları nedeniyle bu tartışmanın bir "sözde tartışma" olduğunu, asıl hedeflenenin genel olarak bütün anaakım partilerin, özeldeyse hıristiyan demokratların sağa çekilmesi olduğunu düşünüyorum. böylece alman sağının kendi içinde yaşadığı anlaşmazlıklar, "ortak düşman"a karşı birleşerek aşılmış olacak. muhafaza edeceği değerler, alman ya da avrupalı kimliğinin ne olduğu konusunda uzlaşması zor görünen alman sağı, "müslüman olmamak" üstünden negatif tanımlanan bir kimlik politikasında biraraya gelmeyi deneyecek. islamla hesaplaşırken avrupa'nın ortak değerlerinin tanımlanacağı ve sınanacağı iddiası yalnızca almanya değil, genel olarak avrupa (merkez) sağında gittikçe yaygınlaşan bir söylem. "müslüman olmayan" avrupalı kimliğinin bir diğer avantajı da, üstünde anlaşılan kimliğin ulusal olmaktan çıkıp "hıristiyan" hale gelmesi ve böylece avrupa birliği sürecinde (merkez) sağın solun kalesine bir gol daha atması.

sarrazin'e gösterilen tepkilere dönecek olursak: şimdiye kadar gerek anaakım medyanın, gerekse siyasetçilerin sarrazin'in esas tezleri hakkında net bir söz söylemekten, tartışmaya girmekten kaçınması dikkat çekici. özellikle sarrazin'in temel önerisi olan sosyal devletin neredeyse tamamıyla ortadan kaldırılmasının gerekliliği hakkında - muhtemelen dürüst olurlarsa hak vermek zorunda kalacaklarından - daha ağzını açan kimse olmadı. tepki çeken daha çok sarrazin'in öjenik gibi - nazilerin uygulamaları nedeniyle - tabu olan konulara girmesi, yahudiler hakkında bir-iki pot kırması ve kullandığı dil oldu. almanya'nın liberal dışişleri bakanı westerwelle, sarrazin'e benzer biçimde işsizlere karşı bir propaganda kampanyası başlattığında gösterilen tepkiler de buna benzerdi: westerwelle "aslen doğru şeyler söylüyor, ama amacını aşan kelimeler seçiyordu". bu tepkilerin içeriğe değil, biçime yönelmesinin nedeni, gerek sarrazin'in, gerek westerwelle'nin - kullandıkları sözcükler ve "dürüstlük"leri nedeniyle - açıklamalarının değilse de, düşüncelerinin medyada ve anaakım siyasetçiler arasında genel olarak destek görmesi.



sarrazin ve sarrazin'i eleştiriyormuş gibi yapanların uzlaştığı üç temel tez var: bunların birincisi, zenginliğin ve yoksulluğun bireyin kendi seçimi olduğu, kendi çalışkanlığından ya da tembelliğinden kaynaklandığı. böylece kazananların ve kaybedenlerin varlığının kaçınılmaz olduğu kapitalizmde yoksulluk bireyin karakterinin "zayıf"lığıyla açıklanmış oluyor. ikincisi, bireylerin temelde ait oldukları - dini ve / veya ulusal - kültür tarafından biçimlendirildiği ve iki kültürün birbiriyle uyumlu olup olmamalarının, bu kültürlerden birine ait olan bireyin diğerine uyumlu yaşayıp yaşayamayacağını belirlediği. tabii bu bağlamda hangi kültürlerin birbiriyle uyumlu olduğu ihtiyaca göre değiş(tiril)ebiliyor. almanya-fransa-ingiltere üçgenindeki avrupa'da hegemonya kurma mücadelesi, geçmişte bu üç kültür arasında bir uyumsuzluk tanımlanmasına yol açarken, 11 eylül'den bu yana benzer bir uyumsuzluk hıristiyan batı - müslüman doğu arasında tanımlanıyor. yine burada da ulusal bir tanımlamanın yerini dinsel bir tanımlamaya bıraktığını gözlemleyebiliriz. üçüncüsüyse, başka kültürlerden gelen göçmenlerin almanya'da (ya da genel olarak avrupa'da) uyumlu ve - her şeyden önemlisi - başarılı bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayanın nihayetinde bireysel "entegrasyon yeteneği" olduğu. böylece "entegrasyon" ve "başarı" bireyin irade göstermesi, çabalaması değil, yalnızca toplumsal hiyerarşide yukarılarda olması üstünden tanımlanıyor. örneğin türkiye kökenli bir banka müdürü bir yolsuzluk skandalına karıştığında, kimse "entegre ol(a)mamış bir göçmen"den bahsetmezken, yine türkiye kökenli bir işsiz - işsiz olmak dışında bir "kusur"u olmasa dahi - mutlaka topluma entegre olamamış, alman (ya da avrupa - isterseniz hıristiyan diye de okuyabilirsiniz) değerlerinden nasibini almamıştır. örneğin sarrazin'i eleştirirmiş gibi yapanlardan biri olan "milletçe gurur duyduğumuz" yeşiller partisi eşbaşkanı cem özdemir, bu önkabullerden hiçbirine karşı çıkmadan islam üstünde tanımlanan "uyumsuz kültür"ü yeniden ulusal düzlemde tanımlayabilmek için almanya'da yaşayan iranlılar'ın eğitim düzeyinin yüksekliğine ve işsizlik oranının düşüklüğüne vurgu yapıyor. tabii bu durumda özdemir'in iranlılar'ı kurtarmakta kullandığı her iki sınavdan da çakan milyonlarca göçmenin sorununun müslüman olmaları değil, örneğin afganistanlı ya da lübnanlı vs. olmaları olduğu sonucunu çıkarmak çok da zor değil, ki ulusal bir değerlendirmeden de vazgeçildiğinde dahi ortada tek tek "suçlu birey"ler kalıyor. yapısal bir sorun olarak kitlesel işsizlik, küresel ekonomik kriz, göçmenlerin eğitim sisteminde karşı karşıya olduğu zorluklar, almanya'daki iş yasalarının göçmenleri diskrimine eden karakteriyse güme gidiyor. sonuçta almanlar, göçmenlerden, özellikle de müslüman göçmenlerden daha zengin ve başarılılar, çünkü "kültürel açıdan üstün"ler. sarrazin ve eleştiriyormuş gibi yapanların birleştiği ortak payda bu.

sarrazin'le sözde karşıtlarının paylaştığı bir diğer önemli özellik de, her iki tarafın da almanya'nın dünya çapında bir ekonomik güç olma özelliğini yitirme ihtimalinden duydukları endişe. nasıl klasik ırkçılık ırklar arasında üstün olanların kazanacağı bir ölüm-kalım savaşı kurguluyorsa, sarrazin ve "karşıt"ları da ülkelerin ekonomileri arasında benzer bir mücadele görüyor. ve bu mücadelede yüksek giderlerin ve (özellikle belirli işkollarında) kaliteli işgücü azlığının alman ekonomisinin önünü tıkayacağından, yıldızı parlayan çin, hindistan gibi ülkeler karşısında uzun vadede tutunamayacağından korkuyorlar. ve her iki tarafın da çözüm önerileri aynı: üretim maliyetlerinin düşürülmesi, alman nüfusunun daha iyi bir mesleki eğitimden geçirilmesi ve yalnızca gereksinim duyulan özelliklere sahip göçmenlerin almanya'da oturma hakkına kavuşması.

almanya'nın ekonomik hegemonya mücadelesi açısından atıl durumdaki işsiz göçmen nüfusun yarattığı sorunun çözümüne dair öneriler de benzerlik gösteriyor. sarrazin, işsizlik maaşının ancak insanların açlıktan ölmemesini garantileyecek düzeye düşürülmesinin işsizleri çalışmak zorunda bırakacağını savunuyor. aynen westerwelle'nin doğu almanyalılar'a, yoksullara, özellikle de işsizlere karşı yaptığı kışkırtmalarda da olduğu gibi, savunulan şey sosyal devletin varlığının, harcamaları kısılarak "garanti altına alınması". böylece ya almanya'ya yatırımı çekici hale getirmek için sermaye daha düşük vergilendirilebilecek ya da işsizlere, yoksullara verilmeyen para sermayenin çıkarına olan altyapı projelerine harcanacak. tüm bu planları anlatırken değinmedikleri nokta, bu koşullar altında almanya'ya yapılacak bir yatırımın yoksul milyonların durumunda - işsizlik ücretinde yapılacak her indirimin çalışan nüfusun maaşlarına da yansıyacağı düşünülünce - neredeyse hiçbir şey değiştirmeyeceği. ama zaten hedeflenen üst-orta ve üst sınıfların ödediği vergilerin düşürülmesi. kısacası hedeflenen sosyal zenginliğin aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılması. islamofobinin bilinçli olarak kışkırtılmasını da bu bağlamda incelemek gerekiyor: bir yandan insanlar "müslüman" ve "alman" olarak bölünürken, diğer yandan "alman"lara yaşadıkları hak kaybı, müslüman göçmenlerin devleti sömürmelerinin önüne geçilmesi olarak sunulacak. (iltica hakkının altı oyulurken de sistematik olarak ilticacıların sayısının gittikçe arttığı ve alman devleti sömüren ikiyüzlü tembeller oldukları propagandası yapılmıştı.)


naziler ve politically incorrect gibi gruplar bir kenara bırakılacak olursa, müslümanların sınırdışı edilmesini savunan hiçkimse yok diyebiliriz. (zaten milyonlarca müslümanın alman vatandaşı olduğu düşünülecek olursa bütün müslümanların sınırdışı edilmesi kolay kolay gerçekleştirilebilecek bir şey değil.) anaakım siyasetin öngördüğü daha çok çalıştırarak entegre etmek. aynen sarrazin gibi işsizlik maaşının düşürülmesinin, işsiz ve yoksul müslümanların gözünde çalışmayı daha çekici yapacağını iddia ediyorlar. spd, yeşiller, sol parti gibi anaakım siyasetin "insancıl" kanadını oluşturanlarsa, eğitim programlarıyla göçmenleri sermaye için daha çekici hale getirerek iş bulmalarını sağlama projeleriyle, alman ekonomisinin yapısına içkin bir sorun olan kitlesel işsizliği görmezden gelerek "iş arayan bulur" gibi daha makro iktisata giriş dersinde saçmalığını kavrayacağınız bir görüşü savunuyorlar.

nihayetinde sarrazin de, sözde karşıtları da aynı noktaya ulaşıyorlar: yoksullar, kendi yoksulluklarının suçlusudur. ve çalışıp "başarabilirler".

23 Ekim 2010 Cumartesi

ARTIK SEVMEYECEĞİM



artık sev(e)miyorum istanbul'u. evime falan dönmedim ben, yabancı bir şehre geldim. ve bu yalnızca monogam ilişkimizin bitmesinin ardından geçen altı yılda onun benden daha fazla değişmiş olmasından değil. artık bir başka gözle bakıyorum istanbul'a. ne içerideyerim, ne de dışarıda.

her istanbullu gibi "tek"ti benim sevgilim. bırakın istanbul kadar sevmeyi, istanbul'la karşılaştırabileceğim bir şehir dahi yoktu. bilmiyor değildim sevgilimin pisliğini. bir "orospu"ya aşık olmaktı benimkisi. gözlerimi yalnızca boğaz'a, adalar'a, anadolu kavağı'na çevirip, varoşlara, banliyö treninde yorgun ve sıkkın bakışlarını birbirlerinden kaçıran insanlara, seyyar satıcılara, fahişelere, torbacılara ve yankesicilere yumacak kadar kör olmadım hiç. ama sevdim, istanbul bir "orospu"ydu ve ben o "orospu"yu gerçekten sevdim.
ama artık bitti. artık sevmeyeceğim. yıllar bakışlarımdaki büyüyü bozdu. bunca pisliğin ortasında açan birkaç "bataklık çiçeği" gözlerimi al(a)mayacak artık. ilk defa bu kadar çıplak görebiliyorum istanbul'u. ve insanlarına, insanlarıma yaptıkları için nefret ediyorum artık ondan!


güzelliğinin yitip gitmiş bir geçmişin yalnızca makyajla ayakta tutulan hayali olduğu o kadar açık ki! bir "gerekli şeyler dükkanı" istanbul ve hiçbir şey aslında göründüğü gibi değil! boğaz mı güzel? binlerce insanın denizi bile görmeden sefil yaşamlara mahkum olduğu bir şehirde - içlerinde çalışan yoksulların oturan zenginlerden kat be kat fazla olduğu - yalıların sarmaladığı boğaz mı güzel? milyonlarca insanın kenarında bir bardak su içebilecek paradan bile yoksun olduğu boğaz?

neden istanbul manzarası yalnızca geceleri bu kadar büyüleyici? sakın şehrin o çirkin çehresini görmediğimizden olmasın? peki ya gündüzleri? göremiyor musunuz hala istanbul'un milyonlarca insan için kan, ter ve gözyaşından ibaret olduğunu?


dünyanın kaç şehrinde zenginler bu kadar zengin, yoksullar bu kadar yoksul ve çoktur? dünyanın kaç şehrinde bu kadar açık yaşanır zenginlik de, yoksulluk da? ve dünyanın kaç şehrinde zenginlik zenginlerin başarısı, yoksulluk yoksulların utancıdır yalnızca?

istanbul'u istinye parklar'da, akmerkezler'de, boğaz'daki yalılarında yaşayanlar size onun ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. inanacak mısınız? yıllarca sömürüp, posasını işten attıkları yoksulların bindiği otobüslerin ter koktuğunu bilirler, gecekondular yıkılsın isterler - hak, hukuk yerini bulsun diye... evinizi, mahalleniziyse hiç görmemişlerdir. lüks otomobillerinin içinde geçip gitseler bile hayatınızın kıyısından, bilmezler nasıl yaşadığınızı, görmezler istanbul'un gerçek yüzünü. kördür onların gözleri!

bakmazlar, görmezler; çünkü onların istanbul'u güzel, sizinkisi çirkindir. ve size de anlatırlar yedi tepeli şehrin güzelliğini. siz de inanırsınız - tıpkı benim de çeyrek asır inandığım gibi! onların gözü kör, sizinkilerse yalnızca kapalı. açın gözlerinizi, sevmeyin istanbul'u!

6 Mayıs 2010 Perşembe

DÜNYA KUPASI ÖLDÜRÜR


nelson mandela'nın hapisten salınmasının 20, ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin sembolü haline gelmiş ANC'nin iktidara gelişinin 16 yıl sonrasında dünyanın en büyük spor "olay"larından dünya kupası güney afrika'da düzenleniyor. 40 yıl boyunca güney afrika'ya egemen olan apartheid sistemine karşı yürütülen mücadele ve resmi ırk ayrımcılığı politikasının sonrasında yaşanan gelişmeler hakkında daha önce yazmıştım, bu kez - daha önceden söz verdiğim üzere - dünya kupasının güney afrika'da "en aşağıdakiler"in hayatına etkileri üstüne yazmak istiyorum.

nelson mandela'nın hapisten çıkışında on binlerce insan onu karşılamak üzere buluşmuştu. mandela'nın "özgürlük yürüyüşümüz durdurulamaz" sözleri karşısında insanca bir yaşam hayallerinin gerçekleşmesinin artık bir hayalden çok daha fazlası olduğu inancı pekişen on binlerin arasında hayatını ırk ayrımcılığına karşı mücadeleyle geçirmiş hilda ndude de vardı. ndude o günkü ruh halini "inanılmaz derece iyimserdik, yeni bir güney afrika'nın doğduğunu biliyorduk." sözleriyle anlatıyor. apartheid döneminin ardından geçen yıllar, hareketin temelini oluşturan township ahalisi için ANC'de vücut bulan umutların yerini karamsarlığa terketmesine tanıklık etti. ama hilda ndude en azından kendisi - ve benzerleri - için yeni bir hayatın başladığını doğru tahmin etmişti: ANC kadrolarının azımsanmayacak bir bölümü, yasadışı bir hareketin militanlarından ülkenin elitine doğru dikey bir hareketlilik gösterdiler. (örneğin ndude bugün holding yöneticisi.)

dünyanın gözü, belki de mandela'nın iktidara gelmesinden bu yana hiç bu kadar güney afrika'nın üstünde olmamıştı. ancak "bakmak"la "görmek" arasında ciddi bir fark var tabii. zira kameralar johannesburg'un varoşlarından çok messi'nin gollerine odaklanacak. bu arada gözlerden kaçan, apartheid döneminde kaldığı düşünülen siyah township sakinlerine yönelik "zorunlu taşınma" gibi uygulamaların "siyah" bir hükümet tarafından yinelenmesi olacak.

2007 yılında güney afrika devleti'nin dünya kupası organizasyonu için aldığı ek kredinin ardından dönemin devlet başkanı thabo mbeki "bu an, afrika'nın kararlı bir biçimde yoksulluk ve sorunlarla dolu yüzyıllara sırtını döndüğü andır" demişti. oysa nüfusun çoğunluğu için yeni yapılan dev stadyumlar yoksulluktan kurtulmaları için kullanılabilecek olanakların dünya kupası için harcanması anlamına geliyor. örneğin johannesburg belediyesi, stadyum inşaatları için harcanan paranın bekleneni aşması nedeniyle diğer kalemlerden 90 milyon euro kısma kararı aldı. bir maç biletinin fiyatının 650 euro'ya kadar çıktığı düşünülecek olursa, stadyumların inşaatında çalışan - maaşı görece yüksek - işçilerin aylık 250 euro'luk geliri, dünya kupasının güney afrika'da yalnızca zenginler ve futbol turistleri için doğrudan bir eğlence olanağı sunduğu gerçeğini ortaya koymaya yeter. zira ülke nüfusunun çoğunluğunun durumu inşaat işçilerininkinden çok daha beter. sınıflararası uçurumun çok derin olduğu güney afrika'da çoğu insan ana gıda maddelerine ulaşabilecek olanaklardan yoksun.

şehrin içinde kalan townshipler yurtdışından gelen turistlerin gözünün önünde durup tüketim iştahlarını kaçırmamaları amacıyla şehir merkezlerinden uzaktaki "baraka şehir"lere taşınmaya zorlanıyor. "en aşağıdakiler"in evlerinden zorla çıkartılıp şehrin dışındaki toplama kampı benzeri yerleşim birimlerine atılmalarına karşı direnişi, geçtiğimiz yıllarda ANC tarafından "askeri" olarak cevaplandı ve polisle township sakinleri arasında polisin insanların üstüne ateş açmaktan kaçınmadığı, birkaç kişinin öldürüldüğü ve onlarcasının yaraladığı sokak çatışmaları yaşandı.

sözünü ettiğim "baraka şehir"lerden biri olan "blikkiesdorp"un resimlerine buradan ulaşabilirsiniz. "blikkiesdorp"un türkçe karşılığı "konserve kutusundan köy" ve bu isim tenekeden evlerde yaşamaya zorlananlar tarafından verilmiş. geniş, tozlu bir alanda simetrik olarak sıralanmış, sıradan bir makasla kesilebilecek kadar adi kulübeler oldukça küçük ve dört kişiye bir tuvalet, lavabo ve duş düşüyor. şehire ulaşım olanakları yok denecek kadar az, bu nedenle "blikkiesdorp"da yaşayan insanların işlerine gitmeye devam edebilmeleri neredeyse olanaksız. aids'in yaygın olduğu "teneke şehir" en yakın hastaneden de 30 kilometre uzaklıkta.

bugün çevresi çit ve dikenli tellerle çevreli ve giriş-çıkışı polis tarafından kontrol edilen "blikkiesdorp"da oturan, yoksul olmaktan başka bir suç işlememiş insanlardan biri ziettha meyer. meyer, kendisini "teneke şehir"e getiren belediye görevlilerinin, taşınmayı reddetmeleri durumunda hapisle tehdit ettiklerini söylüyor: "başka bir seçeneğimiz yoktu, tavukları kümese kapatır gibi bizi getirip buraya attılar." işin korkunç yanı, belediye görevlilerinin ziettha meyer'e yalan söylememiş olmaları. gerçekten de dünya kupasına hazırlık kapsamında çıkarılan "varoş yasası", taşınma emrine uymayanların beş yıl hapisle cezalandırılmasını öngörüyor.

ancak tüm baskılara rağmen "zorunlu taşınma"ya karşı başarıyla direniş gösteren townshipler de yok değil. bu townshiplerden biri cape town havaalanı'yla şehir merkezi arasındaki alana otoyol boyunca yayılmış olan "joe slovo". 20 bin insan yıllarca süren bir mücadeleyle, dünya kupası organizatörlerinin "utanç abidesi" olarak nitelendirdikleri mahallelerinin yıkılmasını engellemiş.

bir de işin diğer boyutu var: hükümet dünya kupası sayesinde 500 bin kişinin iş sahibi olacağını vaadetmişti. ancak bu rakamın yanına bile yaklaşılamazken çalışma koşulları da çok kötü. inşaat sektöründe yüksek ücretli işler yalnızca beyazlara ayrılırken, ihaleleri alan inşaat şirketlerine "yarattıkları istihdam olanakları nedeniyle" (stadyum inşaatlarında çalışan insan sayısı 22 bin; ancak ülke genelinde inşaat sektöründe aynı dönemde 22 bin işin ortadan kalktığını gösteriyor, yani aslında yaratılan istihdam 0!) üç aylık sözleşme yapma hakkı tanındı, böylece işçileri işten çıkarmak kolaylaştırılmış oldu. tüm bunlara bir de dünya kupası inşaatlarında gerekli güvenlik önlemlerinin olmayışı nedeniyle çok sık görülen iş kazaları ekleniyor.

ancak işçiler bu koşullara karşı geçtiğimiz üç yılda tam 26 kez greve gitmişler ve böylece evden işe, işten eve ücretsiz ulaşım, yüzde 12 maaş artışı ve ek primler gibi kazanımlar elde etmişler. benzer şekilde turizm sektöründe de çalışanlar daha iyi çalışma koşullarına ulaşmaya çabalıyorlar. şu ana kadar pek çok grev ve yürüyüş düzenlemişler ve ücretlerinde iyileştirme yapılmazsa dünya kupası sırasında da grev yapmayı düşünüyorlarmış.

varoşlarda yaşayan insanlara evlerini koruma mücadelelerinde hukuksal danışmanlık yapan abahlali base mjondolo örgütünden zodwa nsibande insanların durumunu aşağıdaki sözlerle anlatıyor:

"insanlar evlerinden atılıyor ve hayvan muamelesi görüyor. sürekli tehdit altında yaşıyoruz. insanlar döndüklerinde evlerinin yerinde başka bir şey görme korkusundan hiçbir yere gidemiyor."


devlet "teneke şehir"leri "geçici yerleşim birimleri" olarak adlandırsa da, şimdilik insanların evlerine dönmeleri için verilmiş bir tarih ya da hazırlanmış bir proje yok ve şehrin dışındaki barakalarda yaşamak zorunda bırakıldığı süre beş yılı geçenler var.

aslında bu durum güney afrika'ya özel değil, zira büyük uluslarası spor "olay"larında yoksulların etkinliğin düzenlendiği yerlerden uzaklaştırılması bir gelenek haline gelmiş durumda. örneğin son 20 yılda olimpiyatlar nedeniyle evlerini terkederek başka yerlere yerleşmek zorunda bırakılan insanların sayısı 2 milyonu geçiyor.

istanbul'da habitat konferansı düzenlendiği zaman da binlerce sokak hayvanı öldürülmüş, sokak çocukları minibüslerle şehir dışına atılmış ya da kendileri için hazırlanan "terapi merkezi"ne hapsedilmişti.

hala avrupa kupasını almak isteyen parmak kaldırsın! zira çok acayip kafasına sert bir cisimle vurasım var...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...