ekonomik kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomik kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2011 Cuma

"TEMBEL YUNAN"


maaşlı çalışanların ortalama haftalık çalışma süresi:

yunanistan: 39.7 saat
ispanya: 39.4 saat
portekiz: 39.5 saat
italya: 38.5 saat
fransa: 38 saat
büyük britanya: 40.5 saat
danimarka: 38.6 saat
avusturya: 42.9 saat
almanya: 40.5 saat

yıllık ücretli izin:

yunanistan: 23 gün
ispanya: 22 gün
portekiz: 22 gün
italya: 28 gün
fransa: 25 gün
büyük britanya: 24.6 gün
danimarka: 30 gün
avusturya: 25 gün
almanya: 30 gün

reel emeklilik yaşı:

yunanistan: 61.9
ispanya: 61.4
portekiz: 66.6
italya: 60.8
fransa: 58.7
büyük britanya: 63.2
danimarka: 63.5
avusturya: 58.9
almanya: 61.7

2000-2009 arası ortalama yıllık çalışma saati başına işçilik maliyeti artışı:

yunanistan: 3.8 %
ispanya: 4.5 %
portekiz: 3.2 %
italya: 3.3 %
fransa: 3 %
büyük britanya: 4.2 %
danimarka: 3.5 %
avusturya: 2.8 %
almanya: 1.9 %

21 Mayıs 2011 Cumartesi

"BU, BİR DEVRİMİN DAHA YALNIZCA BAŞLANGICI."

almanya'da günlük yayınlanan "die tageszeitung"da plaza puerta del sol'daki işgalcilerden biriyle kampın nasıl örgütlendiğine ve eylemin amacına dair bir röportaj yer aldı, ilginizi çekebileceğini düşünerek türkçe'ye çevirdim...




madrid'deki kampı kim örgütledi?

kamp, spontan bir eylem. fikir, pazar günkü büyük yürüyüşten sonra ortaya çıktı. yaklaşık yüz kişi eve gitmek yerine meydanı işgal ettiler. şimdi artık ispanya çapında büyük bir destek görüyoruz. büyük şehirlerin çoğunda bizimkine benzer kamplar oluştu.

binlerce insan salıyı çarşambaya bağlayan geceyi bu meydanda geçirdi. burada, şehrin göbeğinde birlikte yaşamınızı nasıl örgütlüyorsunuz?

çeşitli komisyonlar kurduk. yeni eylemler planlayan ve bunlar hakkında tartışan bir grup, meydanın temizliğinden sorumlu bir grup, bir diğeri altyapıdan sorumlu, yani brandaların, yatakların, sandalyelerin vs. bulunmasıyla ilgileniyor. bunların yanında sözcüler, mutfak grubu ve hukuki meselelerle ilgilenen bir avukatlar grubu var.

kulağa kapsamlı bir organizasyon gibi geliyor.

hala bir sağlık grubuna ihtiyacımız var, ama gün içinde bu alanda da tecrübesi olan insanların da bir grup kurmak için başvuracağını umuyoruz.

birçok yayın organı kahire'deki tahrir meydanı'yla aranızdaki paralellikleri vurguluyor. mısır devrimi kampa örnek oldu mu?

her şey bir şekilde birbiriyle bağlantılı. bu entellektüel bir devrim. kuzey afrika'da bize örnek olanlara burada da yaraşır olmaya çalışıyoruz. burada avrupa'da da bir dönüşüme ihtiyacımız var. kampımızla avrupa'daki insanlara bunu anlatmaya çalışıyoruz.

mısır'da hedef bir diktatörün devrilmesiydi; buna karşın ispanya'da demokratik sistemin içinde talepler söz konusu, değil mi?

iki protesto da, varolan koşullardan büyük ve yaygın bir hoşnutsuzluğa dayanıyor ve toplumun desteğine sahip. bu açıdan durum hem bizim açımızdan, hem de mısır'daki insanlar açısından aynı.

peki, pazar günkü belediye ve eyalet seçimlerinden sonra ne olacak?

ona önümüzdeki günlerde yapacağımız toplantılarda karar vereceğiz. bu, bir devrimin daha yalnızca başlangıcı.

bir devrimin?

evet, bir devrimin: toplumu kontrol altına alaraj felç eden bu agresif iki parti sisteminin sonlanmasını istiyoruz. düşünsel anlamda gerçek bir çok renklilik istiyoruz.

20 Mayıs 2011 Cuma

PLAZA DE TAHRİR


ispanya'da bir şeyler oluyor. çoğunluğu genç onbinlerce insan hükümetin kriz politikasına, finans piyasalarının siyasal ve ekonomik hayatın kalbi haline gelmesine karşı sokaklara dökülüyor. 15 mayıs'ta yaklaşık 60 şehirde 150 bine yakın insanın devletin - kriz nedeniyle - sosyal harcamalarda gittiği kısıntılara karşı yürümesinden bu yana ispanya gittikçe daha çok hareketleniyor. devlet, yürüyüşleri yasaklayarak gelişmelerin önüne geçmeye çalışsa da pek çok şehirde insanlar eylemleri sürdürüyor: barcelona, valencia, bilbao, santiago de compostela, granada, sevilla, gijon, oviedo, almeria ve tabii madrid...

madrid'deki plaza puerta del sol ("güneş kapısı meydanı") ispanya'nın tahrir meydanı olma yolunda ilerliyor. pazartesi günkü yürüyüşün ardından birkaç yüz kişi tarafından işgal edilen meydan polis tarafından saldırıya uğramış ve boşaltılmıştı. ancak ispanya devleti'nin polisiye önlemlerle doğmakta olan siyasi krizi çözemeyeceğinin işaretini salı günü meydanı dolduran 10 bini aşkın insan verdi. bu insanların yarıdan fazlası salı gecesini plaza puerta del sol'da geçirdi. o gün bu gündür meydan güneşten korunmaya yarayan brandalarla, masalarla, kollektif bir mutfakla ve spontan biraraya gelen tartışma gruplarıyla dolup taşıyor. birçok insan işgalcilerle dayanışma içinde olduklarını göstermek için yiyecek, sandalye-masa, yatak-döşek bağışlıyor ya da boş zamanlarını meydanda geçirmeye özen gösteriyor. en azından pazar günkü belediye ve eyalet seçimlerine kadar kalacak olan kampın sakinleri, kitlesellikleri ve toplumun azımsanmayacak bir bölümünün arkalarında olması nedeniyle polisin bir saldırıya daha cesaret edemeyeceğinden neredeyse emin. şimdiye kadar floransa'dan berlin'e, new york'tan buenos aires'e, montpellier'den viyana'ya çok sayıda şehirdeki ispanyol konsolosluklarının önünde dayanışma eylemleri gerçekleştirildi.

ispanya'da işsizlik yüzde 20'nin üstünde ve gençler arasında bu oran yüzde 40'a varıyor. geçtiğimiz beş yılda gençler arasındaki işsizlik oranı ikiye katlanmış durumda. sosyal demokrat zapatero hükümeti, bütçeyi dengelemek ve finans piyasalarını tatmin etmek için memur maaşlarında kesintiye gitmiş, emekli maaşlarını dondurmuştu. krizin başlangıcından bu yana gittikçe daha fazla aile herhangi bir gelir ya da sosyal yardım olmadan hayat mücadelesi veriyor.

"herhangi bir örgüt, parti ya da sendikanın üyesi değiliz. bireyler olarak hareket ediyoruz" diyor bir eylemci. farklı pek çok örgütten insan eylemcilerin arasında olsa da görece kendiliğinden gelişen bir halk hareketinin ülkede böylesine gündemi işgal etmesi, hem iktidardaki sosyal demokratların hem de muhalefetteki muhafazakarların başını ağrıtıyor. insanların etrafında toplandığı sloganlar anaakım siyasete karşı net bir tavrı ortaya koyuyor: "bizi temsil etmiyorlar" ve "adına demokrasi diyorlar, ama demokrasi değil" en sık duyulan iki slogan.

eylemciler, gerek sosyal demokrat, gerekse muhafazakar pek çok adayın isminin yolsuzluk skandallarına karışmış olması nedeniyle seçmenleri bu partilere oy vermemeye çağırıyor. ancak büyük partilerin ağırlığını daha da arttıran ispanyol seçim sistemi nedeniyle alternatif hareketlerin seçimlerde başarı elde etme şansı oldukça düşük.

sosyal demokratlar, "eylemcilere anlayış gösterme" taktiğini benimserken, muhafazakar çevreler yabancı gizli servislerin ve solcuların hareketi maniple ettiklerini iddia ediyor.

meydanda asılı olan büyükçe bir pankartta "pazarların elinde meta olmayacağız" yazıyor. tunus'ta başlayarak önce kuzey afrika'ya, ardından tüm "arap dünyası"na yayılan isyan hareketi avrupa'ya da hoşgeldi!

hiçkimsenin, hiçbir şeyin meta olmayacağı günlere...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

DEVRİM PRIME TIME KUŞAĞINDA


herkesin bilip de kimsenin anlamadığı şeyler var dünyada. buna genel anlamda çoğu marxistin ezberlemesine rağmen, dağa doğrusu tam da ezberlediği için marxizmi anlamamasını örnek gösterebiliriz. bir diğer örnek bob marley'in "no woman, no cry"ının "ağlama birtanem" değil de, "kadın yoksa dert de yok" şeklinde algılanmasıdır. ama ben başka - "no woman, no cry"dan daha az tanınan - bir şarkıdan bahsetmek istiyorum: "the revolution will not be televised"...



bugün hip hop'un öncülü olarak kabul edilen gil scott-heron'ın bu başyapıtı 1969 yılında abd'de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin zirvesine ve daha adil ve özgür bir dünya için devrim talebini seslendiren gençlik hareketine eşlik ediyor, devrimin insanların bilinçlerinde radikal bir dönüşüm anlamına geldiğini vurguluyordu. tabii bu şarkının kaderi de bob marley'ninkinden farklı olmadı, insanlar yalnızca nakaratından anlam çıkartmakla yetindiler. ve sonuçta anladıkları kitlelerin sokaklara dökülüp iktidarı alaşağı ettikleri somut bir eylem olarak devrimin televizyondan canlı yayınlanmayacağıydı.

yanlış anlama, heron'ın söylemek istediğinin önüne geçti kesinlikle, şarkıyı bilen neredeyse herkesin bilincine işledi. heron'ın sözleri bugün hala anlamlı, devrim aynı zamanda insanların yeni ve daha güzel bir dünyayı yaratacak bir bilince ulaşmaları anlamına geliyor. oysa "ayaklanmanın televizyonda gösterilmemesi" anlamı açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. bugün cnn'in, al-jazeera'nın kendi binalarının işgal edilmesini bile canlı yayınlayacaklarını - ve bununla ciddi ratinglere ulaşacaklarını - tahmin etmek güç olmasa gerek.

girişin gelişme ve sonuçtan anlamsız derecede uzun olduğu bir yazı oldu, zira derdim aslında gil scott-heron'dan ve "the revolution will not be televised"dan bahsetmek değil, "devrim"in kesinlikle televizyondan canlı yayınlanacağına dair bir kanıt sunmaktı...

econstories.tv, von hayek ve keynes'e ekonomik kriz hakkında rap yaptırmış. içerik pek parlak değil, ama zeitgeist'ı ("çağın ruhu") anlamak açısından kaçırılmaması gereken bir video bence...





"the revolution will not be televised"dan sonra böyle bir şarkı dinlettiğim için suçluluk duygusu hissettim, bari birincisinin sözlerini yazayım kapanış olarak da, gönlünüzün tadı tümden kaçmasın giderayak...

you will not be able to stay home, brother.
you will not be able to plug in, turn on and cop out.
you will not be able to lose yourself on skag and skip,
skip out for beer during commercials,
because the revolution will not be televised.

the revolution will not be televised.
the revolution will not be brought to you by xerox
in 4 parts without commercial interruptions.
the revolution will not show you pictures of nixon
blowing a bugle and leading a charge by john
mitchell, general abrams and spiro agnew to eat
hog maws confiscated from a harlem sanctuary.
the revolution will not be televised.

the revolution will not be brought to you by the
schaefer award theatre and will not star natalie
woods and steve mcqueen or bullwinkle and julia.
the revolution will not give your mouth sex appeal.
the revolution will not get rid of the nubs.
the revolution will not make you look five pounds
thinner, because the revolution will not be televised, brother.

there will be no pictures of you and willie may
pushing that shopping cart down the block on the dead run,
or trying to slide that color television into a stolen ambulance.
nbc will not be able predict the winner at 8:32
or report from 29 districts.
the revolution will not be televised.

there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of pigs shooting down
brothers in the instant replay.
there will be no pictures of whitney young being
run out of harlem on a rail with a brand new process.
there will be no slow motion or still life of roy
wilkens strolling through watts in a red, black and
green liberation jumpsuit that he had been saving
for just the proper occasion.

green acres, the beverly hillbillies, and hooterville
junction will no longer be so damned relevant, and
women will not care if dick finally gets down with
jane on search for tomorrow because black people
will be in the street looking for a brighter day.
the revolution will not be televised.

there will be no highlights on the eleven o'clock
news and no pictures of hairy armed women
liberationists and jackie onassis blowing her nose.
the theme song will not be written by jim webb,
francis scott key, nor sung by glen campbell, tom
jones, johnny cash, englebert humperdink, or the rare earth.
the revolution will not be televised.

the revolution will not be right back after a message
bbout a white tornado, white lightning, or white people.
you will not have to worry about a dove in your
bedroom, a tiger in your tank, or the giant in your toilet bowl.
the revolution will not go better with coke.
the revolution will not fight the germs that may cause bad breath.
the revolution will put you in the driver's seat.

the revolution will not be televised, will not be televised,
will not be televised, will not be televised.
the revolution will be no re-run brothers;
the revolution will be live.

CRISIS OF CAPITALISM



amerikalı marxist bilim adamı david harvey dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz hakkındaki konuşmasını RSAnimate çiziyor. RSA'in yaptığı diğer konuşma animasyonlarına buradan ulaşabilirsiniz. (bu sefer ne yazık ki çeviri yapacak enerjim yok, ingilizce bilenleri kayırmış oluyorum, ama yapacak bir şey yok...)

16 Haziran 2010 Çarşamba

KRİZ SİZİN, SOKAKLAR BİZİM


geçtiğimiz cumartesi 42 bin kişi hükümetin ekonomik krizin yükünü "en alttakiler"in üstüne yıkan tasarruf pakedine karşı berlin ve stuttgart'ta eşzamanlı olarak düzenlenen yürüyüşlere katıldılar.

"sizin krizinizin bedelini biz ödemeyeceğiz" sloganının etrafında biraraya gelen insanlar "almanya, ispanya, yunanistan; direniş her yerde!" diyerek almanya'da yunanistanlılar'a karşı medya ve politikacılar tarafından kışkırtılan ırkçı tepkilere de cevap vermiş oldular. (yunanistan'da yaşayan insanlara karşı düzenlenen ırkçı kışkırtma inanılmaz bir düzeye ulaştı; türkiye kökenliler burada göçmen grupları arasında en az sevilen, en çok aşağılanan olmasına rağmen bu kadar senede bize karşı bu yoğunlukta bir propagandaya raslamadım.)

yürüyüşlerde genel grev sesleri yükseldi; daimler firması çalışanları (mercedes'i üreten şirket) maaşları aynı kalmak koşuluyla haftalık çalışma süresinin 30 saate düşürülmesini talep ettiler. solsosyaldemokrat linskspartei ("sol parti") krizden çıkar sağlayanlardan daha fazla vergi alınması gerektiğini vurguladı. talepleri ne kadar gerçekçi tartışılabilir, zira toplumun en zengin kesimi zaten vergilerin yüksek olduğu almanya yerine lichtenstein gibi "vergi cenneti" olan ülkelerde vergi vermeyi tercih ediyor, ama şurası da bir gerçek ki, krizin başlangıcından bu yana orta sınıf hızla erirken gerek "en yukarıdakiler"in, gerekse "en aşağıdakiler"in sayısında hızlı bir artış var.

yürüyüşü düzenleyenler arasında alman sendikalar birliği dgb'den linkspartei'a, otonom gruplardan eğitim grevleri örgütleyen ve okullarını işgal eden öğrencilere, attac'tan alman komünist partisi dkp'ye kadar birçok grup varsı. stuttgart'taki yürüyüşte taşınan bir pankartta "griechen statt kriechen" yazıyordu, iki sözcük arasındaki benzerlikten yararlanarak "sürünmek yerine yunanlar" diye bir slogan türetilmişti.

stuttgart'ta dgb'nin yediği halt sonucu, 2. merkel hükümeti öncesinde yıllarca koalisyonda olan ve zenginleri daha zengin, yoksullarıysa daha yoksul yapacak bir siyasetin mimarı olan spd'den (sosyal demokrat parti) claus schmiedel konuşmacı olarak davetliydi. ancak eylemcilerin tepkilerini sloganların yanında schmiedel'e attıkları yumurtalar ve muzlarla göstermesi sonucunda, pek sayın sosyaldemokratımız polisin korumasında ve rezil vaziyette kaçmak zorunda kaldı.

sosyaldemokratlar, diğer hükümetler yönetiminde işler sarpa sarmaya başlayınca "küçük adamın yanında" olduklarını göstermek için ellerinden geleni artlarına koymazlarken, hükümette olduklarında radikal bir mutasyon geçirmeleriyle ünlü.

aşağıda marc-uwe kling'in şarkısı "wer hat uns verraten? - die sozialdemokraten!" ("bize kim ihanet etti? - sosyaldemokratlar!") üşenmeseydim de bütün şarkıyı çevirseydim keşke...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

AÇLIK, İSYAN VE MEDYA


son (on)yıllarda karlılık oranı en yüksek olan sektörlerin (emlak, finans vs.) krize girmesi, bu alanlardan uzaklaşan spekülasyonun özellikle besin maddelerine yönelmesine yolaçmıştı. bu gelişmenin doğrudan sonucu besin maddelerinde görülen ani fiyat artışı ve yoksul ülkelerde buna bağlı gelişen açlık problemiydi. "yoksul güney"de beslenme güçlüğü 2-3 yıl önce öyle bir hal aldı ki, pekçok ülkede spontan isyanlar yaşandı.(ingilizce'de food riot, almanca'da hungerrevolte deniyor, türkçe'deki tabirden be yazık ki bihaberim.) 2007-2008 yıllarında 40'ı aşkın ülkeyi sardı bu isyan dalgası. yalnızca 2008 şubatının sonundan nisan ayının başına kadar geçen altı haftalık sürede afrika ve asya'nın sekiz ülkesinde insanlar sokaklardaydı. böylece birbirinden bağımsız olarak aynı anda gelişen bu isyanlar dünya basınının manşetlerini uzun süre işgal edecek biçimde gündeme oturdu.

tabii basının bu konuya yaklaşımı, genel olarak mümkün olduğunca isyanlara sebep olan açlığın kökenini gizlemek, bunun yerine "güney"in ilkel, anti-demokratik ve şiddetin içkin olduğu kültürünü vurgulamaktı. sonuçta işleyen mantık sömürgecilik döneminden tanıdıktı: yoksul halklar, gelişmemişlikleri dolayısıyla kendi yoksulluklarının suçlusuydu.

bir diğer önemli konu, yayılan isyan dalgasının zengin ülkelerde konuşlanmış think-tank'lerce "dünya adına" bir güvenlik sorunu olarak ele alınması ve isyanların yayılmasına karşı geliştirilen önlem önerileriydi. sonuçta önemli olan kapitalist "medeniyet"in insaları açlığa mahkum etmesi değil; bu açlığa verilen cevabın, "medeniyet"imizin çizdiği çerçevenin dışına taşma ihtimali, daha doğrusu bu ihtimalin önüne geçilmesiydi. (tabii esas sorulması gereken soru, yani insanların karnını doyurmayı dahi beceremeyen bir "medeniyet"in ne derece yaşamayı hakettiği asla sorulmayacaktı.)

kitlesel açlıktan kaynaklanan isyanlar aslında afrika ve asya'ya özgü değil, özellikle 16. ve 19. yüzyıllar arasında avrupa'da (en çok fransa ve büyük britanya'da, ama kısmen orta avrupa'da da) çok sık karşımıza çıkan bir fenomen. açlığa mahkum olan kitleler, isyanları aracılığıyla uyguladıkları baskıyla besin maddeleri için ödenebilir fiyatlar, besin yardımı vb. hayatta kalma stratejilerini hayata geçirebiliyorlardı. tabii 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren "güney"de gittikçe artarak görülen isyanlar, önceki yüzyıllarda avrupa'da yaşananlardan, insanların geçmişte - doğal felaketler, iklim koşulları gibi nedenlerden kaynaklanan besin azlığından - açlığa mahkum olurken, günümüzde "dünyanın güneyi"nde - piyasa mekanizmaları yüzünden - açlığa mahkum edilmeleriyle ayrılıyor.

söz konusu isyanlar, aslen dünyanın geri kalanındaki protesto eylemlerinden çok farklı değil: yürüyüşler, basın açıklamaları, grevler vs. ve arada sırada bir süpermarketin ya da besin deposunun içindeki yiyecek maddelerinin ele geçirilerek paylaşılması. tabii bu saydıklarımın sonuncusu, işin bizim buralarda medyaya en çok yansıyan kısmı. zira insanların üstüne ateş açan polisleri, askerleri kamuoyunda meşru göstermenin yolu buradan geçiyor. antikapitalist eylemlerin şiddet içeren yönünün medyada kapladığı yerin abartılı olması zaten alışıldık bir durum, zira cenova'da, rostock'ta, seattle'da da durum böyleydi. ama örneğin mısır'ı italya'dan ayıran; italya'da taş ve molotof koktetyli atan "manyak"ların yanında attac vs. "meşru" çevrelerin "meşru" talepleri de medyaya yansırken, mısırlılar'ın hepsinin "manyak" olarak gösterilmesi. ki bunun da ardında yatan, mısır'daki bir protesto eyleminin içeriğine ulaşmanın zorluğu.

bir yandan eylemlerin medyada aktarılış biçimi, filmlerde kollektif "düşman"ın gösteriliş biçimini oldukça andırıyor: yüzü, kişiliği olmayan, bireylerden oluşmayan homojen bir "kitle" korkulacak bir şey ("yağma") yapıyor. (hollywood filmlerindeki "vietkong"ları düşünün mesela, hiçbirinin birey olarak öne çıkaran bir özelliği yoktur, hepsi birbirine benzeyen çekik gözlü düşmanlar hep aynı şekilde hareket ederler.) diğer yandan yüksek ölü ve yaralı rakamları bu korkuyu pekiştiriyor ve nasıl oluyorsa bu ölümlerden neredeyse tamamen polis ve askerlerin sorumlu olduğu gerçeğine değinmek kimsenin aklına gelmiyor.

21 Mart 2010 Pazar

HASTA ADAM İSPANYA


ispanya, avrupa'da ekonomik krizden en çok darbe yiyen birkaç ülkeden biri. geçtiğimiz şubat ayında işsizlik oranında yüzde 2'lik bir artış yaşandı ve böylece ülkedeki işsizlerin sayısı - resmi rakamlara göre - bir yıl içinde 700 bin artarak 4,13 milyonu buldu, ki bu da oecd'nin hesaplamalarına göre ispanya'nın çalışabilir nüfusunun yüzde 20'sine denk düşüyor. işsizliğin artış hızında ufak bir düşme yaşansa da, iktisatçılar 2011 yılından önce işsizlik oranının gerilemesinin olanaksız olduğunu ve bu tarihe kadar "işsizler ordusu"nun büyümeye devam edeceğini tahmin ediyorlar.

krizden en çok etkilenenlerin başında gençlik geliyor. 25 yaşın altındaki gençler arasındaki işsizlik oranı ülke genelinin neredeyse iki katı. ve krizin sonuçları ispanyollar için - kelime anlamıyla - ölümcül: geçtiğimiz yıl intihar sonucu ölenlerin sayısı trafik kazalarında ölenleri geçerek "doğal olmayan ölümler" listesinde ilk sıraya yerleşti.

"işsizler ordusu"na kriz süresince katılanların büyük bölümü inşaat ve perakende ticaret sektörlerinde çalışıyordu. her iki sektör de, kriz öncesi ispanya ekonomisinde kilit rol oynayan emlak spekülasyonlarının kurbanı oldular. krizin başlamasından bu yana işini kaybeden 2 milyon insanın 900 bini inşaat sektöründe çalışıyordu. 2007 yılına kadar ekonominin motoru olan sektör, romanya ve bulgaristan'dan yüzbinlerce "gastarbeiter" çekecek kadar aktifti ve geçtiğimiz on yılda ispanya ekonomisinde senelik 2,8'lik bir büyüme yaşanmasında başrolü oynuyordu. bu rakamın büyüklüğünü anlamak için sanırım euro bölgesinde aynı dönemde ortalama senelik 1,5'lik bir büyüme yaşandığını belirtmek yeterli olur. emlak spekülasyonunun zirve yaptığı dönemde ispanya'da 1000 kişiye 14 ev yapılıyordu, ki bu rakam - yine emlak spekülasyonundan büyük darbe yiyen - abd'de 7, büyük britanya'da 3'tü.

spekülasyon balonunun patlamasıyla ispanya çok derin bir krize girdi: 2007 aralığından bu yana emlak fiyatlarında yüzde 15'lik bir düşüş yaşandı ve bu düşüş daha da büyüyecek gibi duruyor. madrid'deki ekonomi araştırmaları enstitüsü iee'nin genel müdürü juan iranzo, ispanya'da şu anda 700 bin evin kullanılmadan boş durduğunu ve bu arz fazlasının dengelenebilmesi için yüzde 30'luk bir düşüş daha gerçekleşmesini beklediklerini belirtiyor. (bu konuda iee'nin rakamları oldukça iyimser, ispanya'da satılamadığı için boş duran evlerin sayısına dair yapılan tahminler 1,5 milyona kadar çıkıyor.)

sosyal demokrat zapatero hükümetiyse krize talebi arttırarak cevap vermek yerine daha çok kendi derdine düşmüş durumda. artan devlet borçlarını kontrol altına alabilmek için harcamalar olabildiğince kısılıyor. bu şekilde 2008 yılında ispanya devletinin borcu gsmh'nın yüzde 39'una kadar çekilmişti. ancak o zamandan bu yana devletin aldığı krediler inanılmaz bir artış göstererek 2009 yılında gsmh'nın yüzde 11,8'ine ulaştı. bu yıl sonunda devlet borcunun gsmh'nın yüzde 66'sına, 2011 sonundaysa yüzde 80'ine ulaşacağı tahmin ediliyor.

ekonomik krizin siyasi krize dönüştüğü yunanistan'da olduğu gibi, ispanya'da da borçlanmanın önüne geçebilmek için harcamaların kısılması ve vergilerin yükseltilmesi "altın formül" olarak kabul görüyor. böylece emeklilik yaşının 65'ten 68'e çıkarılması ve vergilerin ortalama yüzde 5 arttırılması (en büyük artış kdv oranlarında) planlanıyor, ki bu da zapatero hükümetinin başını sendikalarla ve siyasi yelpazenin en soluyla belaya sokmuş durumda. devletin gelirlerinde yıllık 15 milyar dolarlık bir artışla borcu 2013 yılında gsmh'nın yüzde 3'üne düşürme planı, en çok "en alttakiler"i vuruyor.

ancak ne en abartılı kemer sıkma politikasının, ne de devletin piyasaları düzenlemek için daha fazla borçlanmasının ispanya ekonomisini düzlüğe çıkartması gerçekçi. zira - aynen yunanistan örneğinde olduğu gibi - ihracata dayanan alman ekonomisinin avrupa birliği'ndeki hakimiyeti ispanya ekonomisindeki açığın baş sorumlusu. gittikçe aşağıya çekilen maaşlar ve artan üretkenlik sayesinde almanya, 2007 yılında - krizin patlak vermesinin hemen öncesinde - ispanya'yla yaptığı ticaretten hanesine 22,4 milyar dolarlık bir artı yazdırabilmişti. alman ekonomisinin ispanya'yla alışverişten elde ettiği gelir ve ispanyol ekonomisindeki dış ticaret açığı bir anlamda siyam ikizleri gibi. euro'nun ortak para birimi olarak kullanılması nedeniyle, zapatero hükümetinin para biriminin değerini düşürerek almanya'yla rekabet şansını biraz olsun arttırma olanağı da elinden alınmış bulunuyor. görünen o ki ihracata dayalı almanya ekonomisinin yapısal üstünlüğü avrupa birliği'ndeki daha güçsüz ekonomileri kronik bir krize sürükleyecek.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...