şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Şubat 2012 Salı
EN GÜZEL CEVAP
sıradan bir haftasonu gecesi, sıradan iki homofob trans avına çıkmış. ama sıradan olmayan, bir bekarlığa veda partisi için kadın giysileriyle eğlenmeye giden iki "cage fighter"ı gözlerine kestirince, hak ettikleri cevabı almaları. keşke bütün transfobik saldırılar bu şekilde sonlansa...
8 Şubat 2011 Salı
HANEKE'NİN BAĞLAMSIZLAŞTIRILMIŞ ŞİDDETİ
daha önce "funny games" ve "salo ya da sodom'un 120 günü"nü tanıtmış, daha doğrusu bu iki film üzerinden filmde şiddetin bir estetik nesnesine dönüştürülmeden sunumu konusuna girmiştim. bu yazı, bir anlamda "funny games in salo"nun devamı niteliğinde (dolayısıyla okumayanların birinci yazıyı okumasını tavsiye ederim): söz konusu iki filmin arasına "irreversible"i de katarak filmde şiddet konusuna dönüş yapıyorum, pasolini'nin "salo"su ve fransız yönetmen gaspar noé'nin "irreversible"inin yanında haneke'nin deneyinin neden yaya kaldığını anlatmaya çalışacağım. (ama yalnızca diğer iki filmle kıyaslandığında, yoksa hala haneke'nin iyi iş çıkardığını düşünüyorum.)
haneke'nin, önce küçük ve çirkinliğiyle filmin gerçekçiliğini besleyen çocuğu ve kurt köpeğiyle göl başındaki yazlık evlerine giden bir burjuva ailesini (kendimizi özleştirebileceğimiz bir biçimde normalleştirerek) gösterip, ardından herhangi bir arkaplana bağlanmadan bir anda ortaya çıkan bir şiddet orjisini sunması, kendi sözleriyle bir "şiddeti her zaman olduğu gibi, tüketilemeyecek bir şey olarak gösterme" deneyi.
film boyunca faillerin kurbanlarıyla (ve seyircinin kendisiyle) dalga geçen mutlak iktidarlarıyla ve madalyonun diğer yüzünü oluşturan kurbanların çaresizliğiyle yüzleşmek, birçok insanın "hafif" sinema zevkinin kaldıramayacağı, bir ayağını sinema dünyasının dışına basacak kadar ışıltısız bir sinema olayı. konvansiyonel sinema açısından açık bir sınır aşımı. haneke'nin filmin hiçbir anında faillerin motivasyonu hakkında bir bilgi vermemesi, üstüne üstlük - zengin aile çocuğu şımarıklığı, uyuşturucu, çocuklukta cinsel taciz gibi - bütün klişe açıklamaların dalga konusu yapılması, şiddetin anlaşılarak (görece de olsa) meşrulaşmasının önüne geçiyor. ama birçok ülkede halen yasak olan "salo" ya da muhtemelen sinema tarihinin en gerçekçi tecavüz sahnesini sunan "irreversible"le kıyaslandığında yine de hala bir şeyler eksik kalıyor.
haneke'nin "funny games"i çekerken örnek aldığı pasolini'nin "salo"su, şiddeti gerçekten olduğu gibi gösterme konusunda bence şimdiye kadar çekilmiş en başarılı film. seyirci, gerçekten izlediğini eğlence unsuru olarak algılayamıyor, koltuğuna gerine gerine yayılıp filmin keyfini çıkaramıyor. failler o kadar soğuk kanlı, iktidarları o kadar kesin çizgilerle çizilmiş ki, seyircinin empati kurması olanaksız hale gelmiş. muhteşem bir faşizm anlatısı (ve yergisi) olan "salo"nun sayısız ülkede yasaklanmış olması, faşist partiler hala siyaset yapıyor, faşizmi yaratan dinamikler hala hayatımızın içinde geziniyorken, tehlike karşısında paniğe kapılan devekuşunun kafasını kuma gömmesine benziyor.
gaspar noé'nin "irreversible"de izlediği yol, haneke'nin nedensiz şiddetinden oldukça farklı. nolan'ın "memento"su gibi sondan başa doğru ilerleyen "irreversible", acımasız bir şiddet sahnesiyle açılıyor. ve film ilerledikçe seyirci, ilk başta gördüğünü anlamakla kalmıyor, kendini faillerin yerine koyabilecek, eylemi haklı bulabilecek hale geliyor. bu anlamda daha gerçek bir şiddetle karşı karşıyayız. "funny games"te açıklanamadığı ölçüde hayatımıza yabancı kalan, böylece iğrençliğine yabancılaştığımız şiddet, "irreversible"de günlük hayatta gerçekleşebileceği bir bağlama oturtulmuş oluyor. böylece pasolini'nin tarihsellik üstünden kurguladığı tanıdıklık, eylemin her gün tekrarlanabilirliği üstünden yakalanmış oluyor. ancak "irreversible" hollywood'un bir milyon kopyasını ürettiği ailesini öldüren kötü adamlardan intikam alan polis filmlerinin bayağılığına kapılmamayı, öncelikle filmin açılış sahnesindeki vahşi şiddeti bir öç eylemine dönüştüren tecavüz sahnesini uzun uzadıya (on dakikaya yakın) ve son derece gerçekçi bir biçimde göstererek başarıyor. bu sahnede, açılış sahnesinin taşıdığı american history x benzeri şiddet estetiğine karşın, "funny games" ve "salo"dan tanıdığımız kurbanın çaresizliği - ve bir iktidar ilişkisi olarak tecavüz - önplanda. (bu noktada "irreversible"in türkiye'de medyaya yansımasının bu sahneyi izlenemez ilan ederek sinemadan çıkışını anlatan bir köşe yazısı kaleme ismet berkan üstünden gerçekleştiğini ve genel tavrın berkan'a hak verme yönünde olduğunu hatırlatmak filmi izlememiş olanlar için fikir verici olacaktır.) filmin açılışındaki şiddet eylemini anlamlandırırken aynı zamanda tecavüze içkin şiddetin gölgesinde bırakan tecavüz sahnesi bir yana, sonuçta öç eyleminin kurbanının tecavüzün failiyle aynı kişi olmadığının ortaya çıkması, bir kez daha şiddeti benimseme şansını seyircinin elinden alıyor ve bir önceki düşüncesi/duygusu nedeniyle pişmanlığa itiyor.
"irreversible" ve "salo ya da sodom'un 120 günü", şiddetle yüzleştirdiklerirken hiçbir kaçış olanağı bırakmaz, seyircinin niyetinden ve (b)ilgi arkaplanından ("intertextuality" - "intervisiuality" ve daha fazlası) - neredeyse tamamen - bağımsız olarak amacına ulaşırken; haneke'yi yarı yolda bırakan, "funny games"in izlenme biçiminin ve dolayısıyla filmin verdiği mesajın büyük ölçüde seyirciye bağlı olması. "funny games", "şiddeti her zaman olduğu gibi, tüketilemeyecek bir şey olarak gösterme"nin yanında, pek çok izleyici için tam da - olay olarak olmasa da, havaya işlemiş bir "olgu" olarak - şiddet düzeyi nedeniyle kült film değeri taşıyor. haneke'nin yapıtı, zaten belirli bir duyarlılığa sahip olanlarla iletişime geçmekte başarılı olurken, beyazperdede şiddet fetişisti, "ne kadar çok kan fışkırırsa o kadar iyi" kitlesinin kurbanı olmaktan kurtulamıyor.
nihayetinde gerek pasolini'nin, gerekse noé'nin başarısı şiddeti belirli bir bağlama oturtmalarından geçerken, haneke'nin bağlamsızlaştırılmış şiddeti aynı etkiyi yaratamıyor.
11 Ocak 2011 Salı
LİNÇ EDİLMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
anneye küfür edilmez. edersen, karşı taraf da ağzını burnunu kırarsa, yine karşı taraf haklıdır. ben büyürken bunu öğrendim. sonuçta asabımı bozan insanların annesine küfrettim. anneleriyle hiçbir alıp veremediğim olmamasına rağmen, insanların en çok buna sinirlendiğini bilerek muhteşem silahımı her fırsatta kullandım: "ananı sikeyim!" oysa çoğunun anneleriyle yalvarsalar dahi yatmazdım. ama herkesin annesi "kutsal"dı. o yüzden annelerini kelimelerimle "siktim"...
sadece anneyle sınırlı kalsa iyi, ama etrafım "kutsal"larla çevriliydi. nereye elimi atsam bir "kutsal"a çarpıyordu. birilerinin dokunulmayacak bir taraflarına değmeden suya sabuna da dokunulmuyordu. "atatürk'ü sevmiyorum" dediğim için ağlayan adam gördüm ben. "peygamber değilim, tabii ki benim de hatalarım, eksiklerim var" dediğim için "peygamber efendimize hakaret etti" diyen faşistlerin linç girişimiyle karşı karşıya kaldım. kürdistan kelimesini kullandığım için vatan haini ilan edildim...
ferzan özpetek hamam'da sevişen adamlar gösterdi filminde diye tellaklar basın açıklaması yaptı: "bizde öyle şey olmaz". ayağında bozuk para sektirdi diye şota'ya türk parasına hakaretten dava açıldı. levent kırca'nın her berbat skeçinde bir meslek grubu ayaklandı. galatasaray'ın yeni yapılan stadında fenerbahçe atkısı açan işçi işten atılırken "oh olsun ibneye" diyen galatasaraylılar eminim ki çoğunluktaydı. hem zaten taraftardan iyi kim bilir "değerlerimiz"e sahip çıkmayı: leeds taraftarlarının, türk bayrağını bir taraflarına sürdükleri iddia edilince "sahada da two, dışarıda da two" olmamış mıydı? hrant dink, "türklüğe" etmediği bir hakaret için önce mahkemelerde süründürüldü, sonra bir faşiste öldürtüldü. en son da "padişah sevişir mi lan" diyenlerin tepkisine tanık oldu türkiye.
dokunulmaz değerlerle çevrili dört bir yan... dokunan yanıyor. dokunulmaz değerler, "kutsal"lar özgürlüğü ve yaşamı boğuyor.
bütün "kutsal"ları üst üste dizip, hep beraber - hayır, hiç içimden gelmiyor, ama elden gelen bir şey yok - "sikelim", kurtulalım...
9 Ocak 2011 Pazar
DÜNYA SENİNLE DAHA GÜZEL!
70 yıl barış, 70 yıl kardeşlik, 70 yıl adalet, 70 yıl vicdan.... joan baez 70 yaşında...
esmer teni nedeniyle dışlanan, diğer çocukların oynamak istemediği bir kız çocuğu. çocukluğunda tanıştığı ırkçılığı asla unutmayacak bir kız çocuğu. iskoçyalı annesinin değil, meksikalı babasının rengini almış bir kız çocuğu, sanki daha doğarken hep dışlananların, kaybedenlerin, ezilenlerin yanında olacağını anlatmak ister gibi.
quaker anne-babasından inançlarını değil, ama toplumsal adalet duygusunu ve şiddetten nefret etmeyi; çocukluğuna eşlik eden klasik müziği ve piyanoyu değil, ama müziğe olan aşkını aldı. 8 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği konserde dinlediği pete seeger'ın etkisiyle gitara vuruldu. 1957 yılında ilk gibson'ını eline aldığında çoktan martin luther king'in sesini duymuş, çocukluğundan beri yaşamına eşlik eden ırkçılığın kader olmadığını kavramış, şiddete karşı nefretini savaş karşıtı eyleme dönüştürmüştü. 16 yaşında öğrendiklerini bir daha unutmadı. nedensiz değil "forever young"ın joan baez'e yetmişinde ilk günkü kadar yakışması...
yaşam, baez'e kendini tanıtmaya devam etti: 16 yaşındayken okuldaki atom saldırısı tatbikatına katılmayı redderek, sığınağa gitmek yerine sınıfta kalarak kitap okumayı seçtiği için cezalandırılan genç joan'ın hayat bilgisi, güzel bir dünya uğruna verdiği mücadele mahpuslukla ödüllendirildiğinde daha da pekişecekti kuşkusuz.
martin luther king'in "I have a dream" diyen sesinin washington'da yankılandığı gün, joan baez, king'in hayalinin gerçek olacağını haykırıyordu: "we shall overcome"!
joan baez bir kez daha "biz kazanacağız" dediğinde berkeley'de akademik özgürlükler için mücadele eden öğrencilerin yanındaydı. ya da kaliforniya'da césar chávez önderliğinde haklarını arayan göçmen tarım işçileriyle omuz omuza kavga veriyordu.
1963'te vietnam'daki emperyalist savaşa karşı vergi boykotu kampanyasına destek verip, vergisinin yüzde altmışlık bölümünü ödemeyeceğini açıkça duyururken, aynı zamanda konserlerinde de abdli genç erkekleri askerden kaçmaya ve vicdani redde davet ediyordu. savaş karşıtı harekette oynadığı aktif rol nedeniyle 1967 yılının bir ayını hapiste geçirmek zorunda kaldı. joan baez, 1972 noelinde kuzey vietnam'ı ziyaret eden abdli barış grubunun katılımcıları arasında hanoi'nin amerikan uçakları tarafından 11 gün boyunca aralıksız bombalanmasının birebir tanığı olacaktı. 1975'te vietnam savaşı'nın son bulmasının ardından yapılan "the war is over" yürüyüşünde yine baez'in sesi new york sokaklarında yankılanıyordu...
baez, vietnam savaşı'nın sona ermesinin ardından köşesine çekilmek yerine dünyada gördüğü adaletsizliklerin karşısına dikilmeyi sürdürecekti. gay ve lezbiyen haklarından insan hakları ihlallerine, idamdan doğanın tahrip edilmesine kadar birçok konuda sözünü esirgemedi. neyi destekleyip, neye karşı çıkacağınının kararını vicdanının sesine bıraktığından, dosttan çok düşman edindi. joan baez, 1979'da kamboçya'daki insan hakları ihlallerine, 1989'da çin'deki tiananmen meydanı katliamı'na karşı sesini yükselttiğinde amerikan solunun büyük bir bölümü için bir "hain"di. ama o hesabını onlara değil, vicdanına verecekti. abd, ırak'a her saldırdığında karşısında baez'i bulacaktı. uzak diyarlardaki insanların yaşam hakkını savunan herkesi "vatan haini" ilan eden linçe boyun eğmeyen joan, çin'deki, kamboçya'daki katliamların duyulmasından korkan "solcu"ların öfkesinden mi korkacaktı.
2008 seçimlerinde obama'yı desteklediğini açıkladı joan baez. bilseydi gerçekleşenin martin luther king'in rüyası değil, sam amca'nın yeni bir oyunu olduğunu, yapmazdı elbet. diğer insanlara değil, ama vicdanına anlatamayacağı bir şey vardı artık hayatında.
joan baez 70 yaşında. ve daha önünde mücadele edilecek yıllar var. eminim ki, obama'yı desteklemesi hakkında duyduğumuz son şey olmayacak...
16 Kasım 2010 Salı
POLİSE ÇİÇEK VERMEK

"iktidarı elinde tutan insanlar kendi rızalarıyla ortadan kaybolacak değiller, haliyle polislere çiçek vermek hiç bir işe yaramaz. mevcut düzen bu düşünce tarzını teşvik eder; onların en sevdikleri şey şiddetten kaçınmak ve sevgidir. bence bir polise çiçek vermenin en güzel yolu, yüksek bir pencereden saksısıyla birlikte bırakmaktır."
william s. burroughs
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


