29 Ağustos 2010 Pazar

BORGESSİZ BİR YAZI


başlıktaki borges, arjantinli yazar jorge luis borges değil, blogger borges. yazdığım bir yazının girişinin borges'le başlaması, borgessizliği vaadetmesi, son günlerde futbol bloglarında yaşanan bir tartışmadan kaynaklı. konu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler borges'in, stalker'ın ve koala'nın yazdıklarına ve altlarındaki yorumlara bakabilirler. benim derdim, tartışmaya bir "kapışma"ya katılır gibi müdahil olmak, tarafımı belli etmek, kılıcımı keskinleştirmek değil; dillendirilen kimi kavramlar, fikirler üstüne düşüncelerimi dile getirmek. dolayısıyla bu yazı "borgessiz" olacak, kimseden bahsetmeyecek, kişiselleşmeyecek.

"sırf sen derdini anlatacaksın diye üç garip adamın yazısını, onlardan da garip bir araba dolusu adamın yorumlarını okuyamam şimdi" diyenler için tartışmanın blogların ticarileşmesi, anaakımlaşması, böylece amatör ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olması ve kimi bloggerların internetteki yazma faaliyetlerini anaakım medyaya sıçrama tahtası olarak algılaması ekseninde döndüğünü söyleyebilirim.

insan neden blog yazar? bu soruya tek bir yanıt vermenin olanaklı olduğunu düşünmüyorum. kimisi normal hayatta dillendiremediği görüşlerini bir şekilde başkalarıyla paylaşmak isterken, bir diğeri yazma eyleminin kendisinden hoşlanıyor olabilir. "her konuyu ben bilirim" de yazmanın motivasyonu olabilir, başka insanlarla düşünsel iletişime geçme arzusu da. tabii bloggerlığı yazarlık, gazetecilik vs. kariyerine atılan ilk adım olarak kavramak, blogla "ünlü" olmak için taktiksel bir ilişki kurmak da mümkün.

los lunes al sol'ün doğumu benim yazmaktan hoşlanmama, özellikle de günlük hayatımda neredeyse sadece almanca konuşmam ve yazmam nedeniyle türkçe yazma gereksinimi tatmin etme arzuma dayanıyor. birileri yazdığım şeyleri okumaktan haz aldığı sürece de - büyük olasılıkla - yayın hayatını sürdürecek. (tabii hoşunuza gittiği için okuduğunuzu varsayıyorum, bir diğer açıklamaysa mazoşizm olabilir...)

kısacası blog yazmaya başladığımızda neden, ne hakkında, nasıl ya da hangi amaçla yazdığımız hakkında ant içmiyor, bir sözleşmeye imza atmıyoruz. dolayısıyla kimseye "bloggerlık etiği"ne, "amatör ruh"a ihanet etmiş muamelesi yapmanın bir anlamı yok.

kuşkusuz yazma faaliyetinin profesyonelleşmesi, yazarla yazı arasındaki ilişkide ciddi dönüşümlere yol açacaktır. ne bileyim, yıldırım türker ya da engin ardıç okur kitlesini kaybetmeye başladığında kariyer, geçim korkuları nasıl kaçınılmazsa, bu korkuların yazma faaliyetlerini daimi olarak - belirli ölçüler dahilinde - belirlemesi de kaçınılmazdır. bugün bu yazıdan iğrenip los lunes al sol'ü okumayı bırakırsanız benim çok da umrumda olmaz açıkçası. çünkü bir şeyler yazıp internette yayınlamaktan haz dışında hiçbir çıkarım yok. bunun da ötesinde, hiçbir şey kazanmadığımdan kaybedecek bir şeyim de yok.

bu durum tabii insanın kendisini nasıl algıladığıyla da bağlantılı. yazdıklarımı okuyan insanların hayatına "anlam" kattığım yanılsamasına kapılır, blogum üstünden düşünsel bir devrim yapma hülyasına kendimi kaptırırsam kaybedecek bir şeyim olduğuna, işin daha da kötü - ya da belki gülünç olan tarafı - beni artık okuyamayacak olan insanların da bir şeyler kaybedeceğine inanmaya başlayabilirim.

ki blogosferin kendi içinde "ünlü"lerini yaratmış olması, birkaç insanın blogları üstünden tanınıp anaakım medyada köşe sahibi olması ya da kitap yazma teklifleri alması - tahmin ediyorum - blog yazan birçok insanda "umut fakirin ekmeği" etkisi yarattı. bir nevi blogosferde - "ikinci lig"de - başarılı olanların anaakım medyaya - "birinci lig"e - yükselme, internette dolanan birkaç on bin sanal kişiliğin ötesinde bir ün elde etme şansına kavuşacağı vaadi artık her yerde.

öncelikle okunma arzusuyla hiçbir sorunum olmadığını belirteyim. öyle bir arzum olmasa internette değil, evde deftere yazardım. ancak "ne yazarsam daha çok okunurum?" sorusunun mutlak egemenliğiyle bir sorunum var. los lunes al sol bir pazar yeri değil ve ben kendimi ya da yazdıklarımı pazarlamak için burada değilim.

anaakım medyada hiç çalışmadım. ama geçmişte anarşist bir gazete ("özgür hayat") çıkarma deneyimim olduğundan ve eşimin dostumun profesyonel olarak gazetecilik yapmasından hareketle gazetecilikten çok da uzak bir yaşamım olmadı. bunun yanında bir dönem çevirmenlik yaparak geçindiğimden kaleminden geçinmenin nasıl bir şey olduğunu da biliyorum. gazetecilik yapan kimsenin kırılmasını, üzülmesini istemem, ama profesyonel gazetecinin yazma eylemiyle ilişkisinin, geçimini fuhuştan sağlayan bir insanın seksle ilişkisine benzer olduğunu düşünüyorum. haz yerini gerekliliğe, "ödev"e bırakıyor. yazmak - kalitesi ya da içeriği değil, yazarın algılayışı anlamında - "sanat" olmaktan çıkıyor, teknik bir "iş" haline geliyor. kısacası "hobi"nizden geçinmeye başladığınız anda "hobi" olmaktan çıkacak.

siyasi bir motivasyonla ve para kazanmamış olmamız bir yana, ayakta tutmak için gerektiğinde cebimizden para verdiğimiz bir gazeteyi çıkarmak dahi ciddi ve "yapmayanın bilemeyeceği" sıkıntılar, inanın mazoşist olmayan bir insanın kolay kolay zevk alamayacağı uykusuz geceler anlamına geliyor. burada örneğin "canım istemedi" diye referandum hakkında hiçbir şey yazmadım. özgür hayat'ı çıkarırken söz verilen filistin-israil yazısının gelmemesi, benim gece dörtte oturup "muhteşem" olmasa da, gazetenin genel kalitesini düşürmeyecek bir makaleyi kıçımdan uydurmam anlamına geliyordu, ki sabah baskıya yetişebilsin.

gazetecilik yapmak gibi bir arzum olsaydı - ki parasız kaldığım birçok zaman almanya muhabirliği yapabilir miyim diye düşünmedim değil - bunu blog üstünden kovalamak herhalde en son başvuracağım yöntem olurdu. aile dostlarından siyasi tanıdıklara, istanbul erkek lisesi mezunu olmanın - isteseniz de, istemeseniz de - getirdiği "masonik" ilişkilere, "bir yerlere kapağı atmanın" sayısız kanalı mevcut. "bakın bende ne biçim çevre var" demek değil derdim, kimsenin "başarı"sını kıskanacak bir durumum olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

başarı tırnak içinde yukarıda, çünkü tırnağın dışına çıkacak bir başarı da yok ortada şimdilik. zira durum anaakım medyanın blogger'ın önünde diz çökmesi değil, daha çok bir çeşit "alan memnun, satan memnun" ilişkisi. karşılığında para almadan ya da üç otuz paraya yazılan yazılar, ilişkinin bir tarafının kariyer sıçraması umutları açısından katlanılacak bir dönemken, ilişkinin diğer tarafı, yani medya açısından bu umutların sömürülmesinden ibaret. kısacası bir çeşit "stajyerlik" müessesesi iş başında.

gelelim blogların "anarşist"liğine... bu kavramın kullanılmasının kafa karışıklığı yarattığını düşünüyorum. birçok insan, doğrudan siyasi bir tavır, bilinçli bir profesyonellik ya da anaakım medya karşıtlığı olarak algılıyor. sayısız insanın parma'nın yeni transferlerinden, modadan ya da gündelik yaşamın sıradan - ve belki de seviyesiz - bir pencereden izlenmesinden oluşan yazıları, bu anlamda "anarşist" falan değil tabii ki.

blogosferin "anarşist" olan yanı yapısal açıdan demokratikliği. benim gibi teknik özürlü bir insanın bile internette yazmayı becerebilmesi. ve yazdıklarımın sansürlenmeden, piyasa değerine bakılmadan yayınlanması. "yazar"la "okur" arasındaki ayrımın - isterse herkesin yazabilecek olması anlamında - ortadan kalkması. ki bu durum da yalnızca bloglara değil, internetin geneline özgü. iran'da sokakların hareketlendiği dönemde anaakım medyanın yayın boykotunun youtube, twitter vs. üzerinden delinmesi bile bu konuda çok fazla şey anlatıyor.

internetin, dolayısıyla blogların da, yarattığı dönüşüm şu ana kadar yeterince incelenemedi, açıklanamadı. ki kimi gelişmelerin uzun vadedeki sonuçlarını bugünden değerlendirmek pek de olanaklı değil. ancak internetin insanlığın yaşamında en azından matbaanın icadı kadar büyük bir iz bırakacağını söylemek için de kahin olmaya gerek yok.

üç-beş blogger gazeteciliğe, profesyonel yazarlığa adım atsın. ya da birkaç sayfa kıyısına köşesine reklam almaya başlasın. sonuçta "aşırı demokrasi"den rahatsız olanlar yapısal bir çözüm geliştirmeyi başaramadığı sürece bu "anarşistlik" devam edecek. borges köşe yazarlığına başlasa, ben birgün zamansızlıktan blog yazmayı bıraksam da, bunun blogosferin genel karakterine tek başına kayda değer bir etkisi olmayacak.

8 yorum:

Borges dedi ki...

Okudum ama şimdi iki maç üst üste seyredip yazacagım.

sabaha ben de bir şeyler eklerim bu güzel yazının üzerine.

gökmavi dedi ki...

Cumartesi ve Pazar gecesi üşenmedim, bu anlamadığım tartışmayı başlatan yazıyı ve onun ardından gelen neredeyse tüm yazıları ve yapılan yorumları okudum. Bir ara, "Hanım, koş ! Linç var" diye bağırasım geldi.
Az önce, tartışmanın döndüğü sayfalardaki yorumlara bir daha dönüp baktım. Hakaretlerin, kinayeli cümlelerin bini bir para. Kan gövdeyi götürüyor. Acımasızlık diz boyu. Kalem hakikatten kılıçtan keskinmiş. İçimizdeki (hepimizin) nefretten bir kere daha ölesiye korktum...

shelbyl dedi ki...

Bu konuda bir yazi da ben yazmistim, sizinkiyle birbirini tamamlayici nitelikte oldugunu dusundugum icin burada link'ini paylasiyorum:

http://komunaliskembe.blogspot.com/2010/08/blog-kulturu.html

outlaw dedi ki...

shelbyl,

yaziyi okudum, birkac noktada ayriliyoruz, ama anladigim kadariyla birbirine yakin seyler düsünmüsüz / yazmisiz... (bir de "siz" demesen bir sorun kalmayacak demek ki...)

stalker dedi ki...

"kimseye "bloggerlık etiği"ne, "amatör ruh"a ihanet etmiş muamelesi yapmanın bir anlamı yok."

kendi adıma böyle düşünmediğimi söylemeliyim. uzun uzun gerekçeleriyle yazdı alp; dha önce ben de aceto'nun bir yazısı vesilesiyle yazmıştım. biz ortaya altını doldurarak bir fikir koyduk, bunu koyarken de borges'in iddia ettiği gibi hesap kitap gütmedik, slogancılık peşinde koşmadık. kimseye karışma gibi bi durumumuz da niyetimiz de yok. isteyen istediğini yapar ama eleştirilir de. bunun ötesine geçerek birilerini hedef göstermiş filan değiliz. yaptığımız tanımın içine girenleri örnekleriyle açıkladık, olan biten budur. neyin ihaneti olabilir ki zaten.

onun dışında gelen olarak katıldığım bir yazı olmuş. "blog anarşizmi" mevzusunu da koala'ya yorum olarak yazmıştım. tekrara girmesin; o noktada biraz eksik kalmış sadece. reklam ve ticarileşme üzerinden açılacak yolun hayırlı bir yol olmadığını düşünenlerdenim. taşşak mevzusu olan amatörlüğü minimize ederek, blog tutmaya başlayacak olan yeni insanlara iyi örnek olmayacağını, bloglardaki samimiyeti profesyonelleşmeye tahvil edeceğini belirtmiştim. tabii bloglara bakış açısıyla alakalı bu durum. kısmen de soyut ve gelecekle alakalı bir tartışma konusu aslında.

outlaw dedi ki...

stalker,

ticarileşmenin iyi ya da önemsiz olduğunu ben de söylemiyorum. bahsettiğimiz "anarşistlik" bir açıdan bir çeşit "eşitlik" hali, blogosferin (ant içtim bu kelimeyi türkçe'ye sokmaya bu arada) büyük oranda ticarileşmesi bu eşitliği ortadan kaldırır. nihatetinde elimizde migros'la hacı bakkal ne kadar eşitse o kadar eşitlik kalır bir süre sonra. "anarşistliğin" reklamın içeriğe etkisinin nasıl olabileceğini siz benden önce zaten yazmıştınız. ben onu profesyonellik anlamında genişletmeye çalıştım yalnızca.

ticarileşmeye bile gerek yok, profesyonelleşme umudunun kokusunu sayısız blogda alabiliyorum. bugün "borges abi"sinin bloguna bakan çocuk, fd'i okuyan çocuk daha farklı bir düşünceyle başlıyor olabilir blog yazarlığına. (ama aynı çocuk bir yıl önce de "en ünlü blogger ben olacağım!" diye gaza geliyordu herhalde aynı bloglara bakınca...) ama bunda ne kadar borges'in, fd'in suçu var o ayrı bir tartışma. ben binbir türlü işte çalıştım şimdiye kadar. liste garsonluktan ağaç budamaya kadar uzar. şu anda da - ücretsiz izinde olmakla beraber - birden çok işte birden çalışıyorum. köşe yazarlığı da yaparım tabii. neden yapmayayım? (hatta kolay para olarak bile görürüm köşe yazarlığını...) ya da hbba kitap yazıyormuş. adama kitap teklifi geldiğinde "yok ben blogger'ım, kitap yazmam" mı diyecek? benim de kitap projem var. birisi şimdi çıkıp bana da bir yayıncı"yaz bir kitap da basalım" dese, ben de kabul ederim. (hoş türkçe blog üstünden almanca kitabı yayınlayacak insanı bulmak için büyücü falan olmak gerekiyor herhalde...)

benim söylemeye çalıştığım, birileri artık bloggerlık yapmazsa, yanar-döner reklamlarla dolu para basan bir sayfayı hazırlar hale gelirse, artık blogger olmaz bu insanlar. başkaları blogger olur ama hala. ki böyle bir durumdan bilmemkaç ışık yılı uzaklıktayız. borgesgiller'in durumu "bu borges için küçük, ama bloggerlık için büyük bir adım" olarak değerlendirilmeli diyorsun ama anladığım kadarıyla...

koala dedi ki...

Tüm bu sürecin tasasını blogger'lar tutmalı. Yani bu işi ticarileştirdiğin an yarın öbür gün elindeki özgürlük bitecektir. Kaldı ki, bu işi "Ben 3 post yazmazsam babamın dükkanına giderim" gibi bir saçmalıkla açıklamak ve mantığa bürümek de saçmalığın daniskasıdır.

Blog gayet güzel bir mecra. Özgür düşünüp, özgürce yazdığın başka bir yer bulamazsın, elindeki defterden başka. Oysa blogda bir sürü insana fikirlerini taşıyabiliyorsun.

Bir yıl önce de aynı şeyi söylüyordum. Birtakım bloglardan akıyor "Abi beni gazeteci yapın, tv'ye çıkartın" tavrı. Bu tavrın benim sözlüğümde ismi yavşaklıktır. Çünkü sen işe varolan sistemi eleştirmekle başlamışsın, oradalarda yazanları, oralarda çizenleri eleştirmişsin, onları beğenmediğin için böyle bir yola girmişsin.

Aradan zaman geçip, okur sayısı artmaya başladıktan sonra, bir köşeye geçip, o eleştirdiğin adamların bulunduğu konuma yerleşirsen.. (devamında küfür vardı, blog benim değil edemiyorum)

Çık, adam gibi "Kardeşim ben atlama tahtası olarak kullanıyorum" de. Bak o zaman başımın üstünde yeri vardır. Ama hem sistemi eleştireceksin, hem sistemin parçası olacaksın. Tam Türkiye'ye özgü davranışlar bunlar.

Sonra bloglarında erdemli adam tavırlarına girerler. Kabul et ... olduğunu, o zaman sorun yok.

Sonuçta şunu söyleyeyim. Öyle ya da böyle birkaç kişi çıkar bloglardan, diğerleri kullanılıp atılır. Sonra hepsi yeniden anarşist ruhlu blogger'lar olurlar. Süreç aynen böyle işler.

outlaw dedi ki...

koala,

nerede bu sistem eleştirisi? benim blog başından sonuna sistem eleştirisiyle dolu mesela da; "futbol sadece futboldur" diyen adamın sistem eleştirisi nerede? ya da aksini söyleyen bir sürü blogger'ın da sistem eleştirisi, onu da bırak anaakım medya eleştirisi gibi bir derdi yok. ömer üründül'e laf sallamak, rıdvan avrupa futbolundan anlamıyor demek, hakan ünsal nasıl spor yazarı olur demek sistem eleştirisi değil en nihayetinde. en fazla semptomlara dönük bir eleştiri olabilir, ki o da çoğunlukla havada kalıyor. hakan ünsal'ı spor yazarı yapan mekanizmaya değinilmediğinden. eleştiri zaten çoğunlukla "ben (ya da biz) bu işi hakan ünsallar'dan daha iyi yaparım (yaparız)" şeklinde. ki bu kadarıyla da büyük ölçüde haklı bir eleştiri tabii. bu iddiayla eleştiren bir insanın başına gelebilecek en iyi şey de zaten "buyur yap" denmesidir.

pc lion, borges, o ya da bu çıksın köşe yazarı olsun. sonuçta bana ne? rıdvan'ın yazdığı yerde rıdvan'ın onda biri kadar özgür olabilirler sonuçta. ya da birileri reklam alıp sırf reklamı kaybetmemek için bir şeyleri yazamaz hale gelirse, yine bundan bana ne? ben yazıyorum sonuçta. reklamsız, anaakım medyasız, sansürsüz ve özgürce yazıyorum.

ve tek bir kişinin yönlendirdiği bir süreçten bahsetmiyoruz. örneğin borges "blogger'sın sen blogger kal" şarkısını söylese, onun yerine bir başkası yapmayacak mı benzer bir "sıçrama"yı?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...