6 Ağustos 2010 Cuma

LEGAL, ILLEGAL, SCHEISS EGAL


almanya'nın en saygın kamuoyu araştırma şirketlerinden tns emnid'in düzenlediği temsili bir araştırmaya göre, almanya nüfusunun yüzde 54'lük kesimi daha liberal bir uyuşturucu politikasından ve devletin esrar içenlere daha yumuşak davranmasından yana. hatta kamuoyu araştırmasına katılanların yüzde 9'luk kesimi esrarın kullanım ve satışının alkol ve tütünde olduğu gibi devlet kontrolünde ve vergilendirilerek tamamen yasallaştırılmasından yana. yalnızca yüzde 40'lık bir azınlık şu anda geçerli olan yasaların yürürlükte kalmasından ya da sertleştirilmesinden yana.

DOĞANIN EFENDİSİ DEĞİL SADECE BİR PARÇASIYIZ!

“küresel ısınmaya, nükleere ve ayrımcılığa hayır dediğimiz bu üç yıldan sonra, bu yıl da dünyayı kendi hammadde deposu sanan ve yeryüzünü paylaştığımız bütün canlıları yok sayan kapitalizme ve iktidarlara inat, ekolojik yıkıma karşı sesimizi yükseltmek için, herkesi rock-a’ ya davet ediyoruz.
biz inanıyoruz ki birbirimizden aldığımız güçle dünyayı değiştirebiliriz.
savaşları durdurabiliriz çünkü, savaştırdıkları bizleriz.
ayrımcılığı yok edebiliriz çünkü, ayırdıkları bizleriz.
doğanın tüketilmesini engelleyebiliriz çünkü, tükettirdikleri bizleriz.”





roka (rock-a) festivali bu yıl 16-17-18 temmuz tarihlerinde izmir özdere rainbow koyu’nda gerçekleşti.

festival programını pek de bilmeksizin izmir karaburun’dan yola çıktık.

sırtımızda çadırımız, uyku tulumumuz sıcağın alnında terleye terleye otobüslere ulaştık. plansızlığın tipik sonucu, otobüslerde yer kalmamıştı. biz de üniversite alışkanlığı otostopa başvurmaya karar verdik. ne yalan söyleyeyim, otostop için bahane arıyorduk zaten. ege insanının doymuş ve esnek karakterine olan güvenimizle, aslına bakarsanız biraz da risk aldığımızı bilerek yola indik. istanbul’da öğretmenlik yapan ve o civarda tatilini geçirmeye gelmiş bir aile babasıyla 15 dakika yol aldıktan sonra 2. arabaya bindik. bu kez yöre halkından bir mali müşavir, mordoğan merkezde bulunan ofisine gidiyordu. bizi mordoğan’dan otobüse bindirmek için ısrar ettiyse de biz yine otostopla devam ettik. 3. araç izmir merkeze giden bir mimara aitti. seferihisar kavşağına kadar olan yolculuğumuzda, ülkenin bakir kalmış deniz kıyılarından karaburun ve civarının yapılaşmasından, rüzgar elektrik santrallerinin ne kadar çevre dostu olduğuna pek çok konuda sohbet ettik.

seferihisar kavşağında indikten sonra özdere yoluna çıkabilmek için otoban üzerinde biraz yürümemiz gerekti. otostop her zaman çok güvenli bir ulaşım yöntemi değil elbet. tali yollarda kimse size bulaşmazken nedense otoban üzerinde tuhaf bir özgüven çöküyor ülkemin şoförlerine. el kaldırmadığımız halde duran ilk 2 araçla herhangi bir iletişime geçmeden yolumuza devam ettik. kısa bir zaman geçmişti ki 3. bir araç az ilerimizde durdu. daha sonra aracı geri aldı. biz oldukça tedirgin olduk tabi. araç yanımızda durunca “roka festivaline mi gidiyorsunuz?” diye sordu araçtakiler. biz şaşkın tabi… “evet” dedik. “biz de oraya gidiyoruz, isterseniz götürelim.” dediler. bir yandan şaşkınız rock-a’ya gittiğimizi anlamış olmalarına, bir yandan da yol boyunca bilmem kaç tane araç değiştirip eziyet çekmek istemiyoruz. soruş tarzlarının çekingenliği ve daha da önemlisi sırt çantasının evrensel anlamına güvenerek bindik. ilk soruları da “koyun yerini biliyor musunuz?” olunca iyice rahatladık. aklımdan “belki de sırf yolu tarif edelim diye almışlardır.” gibi bir sonuç geçti.

“siz hangi grupları dinlemeye gidiyorsunuz” gibi bir soruyla başlayan sohbet kısa zamanda anadolu’da isyan kültürünün varolup olmadığına, anarşist örgütlenmeleri türkiye’de nasıl şekillendirilebileceği üzerine güzel bir sohbetle yol kısa zamanda bitti. bu arada öğrendik ki araçtakilerden biri o dönem itibariyle türkiye açısından önemli bir adım saydığım efendisiz dergisinin üyelerinden biri imiş. yazılarına şimdilerde şu iki blogda devam ediyorlarmış:

http://y-a-b-a-n-c-i.blogspot.com/

http://yabanil.net/

güvenlik görevlileri çantalarımızı aramak için durdurunca “hayırdır, ne bulmayı umuyorsunuz” sorusuna “basınçlı kutu, deodorant gibi. çadırlarda sıcakta patlayabiliyor.” deyince “ben kokmayı tercih ediyorum, yok deodorant.” deyip pis pis sırıttım. bunun üzerine onlar da gevşeyip “esrar, molotof, roketatar, artık sizin hayal gücünüze kalmış” dediler. kamp çantamın ayrılmaz parçaları kas gevşetici, gastrit, grip, gaz giderici, ağrı kesici gibi çok sayıda tableti ilk yardım gözünde bulunca “bu kadar hapla ne yapıyorsunuz” diye dehşet içinde sordular. çantamdan hiç çıkarmadığım eşyadan bir kısmı olan haplara daha önce hiç bu gözle bakmadığımdan şaşkınlığım yüzümü kızarttı. sonra tek tek anlatmaya başladım. gaz giderici kısmında hep beraber koptuk. ne yapalım, dağlar soğuk oluyor, insan üşütebiliyor (:

kamp alanına yerleştiğimizde gruplar çıkmaya başlamıştı. festivalde 2 gün kaldık. grungedan death metale, anadalu rocktan punka çok çeşitli tarzlarda bir sürü grup vardı ve hemen hepsi oldukça başarılıydı. bir çok festivalde gördüğüm detone gündüz grupları yerine çoğunlukla karşı çıkışa inanan sözleriyle de müziğiyle de sağlam müzisyenler vardı.

festival alanı çimlerle kaplı, beach volley sahası bile bulunan düzgün bir yerdi. atölyelerin yerinden ses düzenine oldukça başarılı buldum. sayımız keşke daha çok olsaydı, ama katılımcıların az olması organizasyonun başarısını olumlu etkiledi.

dikkatimi çeken bir diğer nokta da yeme içme olayının ucuzluğuydu. yiyecek içeceği gerçek fiyatına almayalı uzun zaman olmuştu. muhtemelen istanbul yerleşik olmamdan kaynaklı bana askeriye gazinosu ucuzluğunda geldi.

bandista sahneye gümbür gümbür geldi. ortalık fena karıştı. çok sayıda insan çılgınlar gibi tepinerek dinledi konseri. etrafta sakin sakin dinleyenler de vardı ve kuduranlar olarak baya bir insanın ayağını kullanılmaz hale getiridiğimizi tahmin ediyorum. ama işte özgürlüğe inanan insanlar bir arada olunca bu delilikler yüzünden ne kimse birbirine kızdı ne de tek bir ters bakış atan oldu.

bandista’nın muhteşem performansından sonra hem terimizi hem de sarhoşluğumuzu atmak için denize koştuk. alkol sonrası gece denize girmek gibisi var mıdır! ah ah…

denizden yeni çıkmıştık ki kulağıma tanıdık bir şeyler çalındı. bir süre dikkat kesildikten sonra emin oldum ki mirkut çalıyordu. üstelik bu basbaya vedat yıldırım’ın sesi idi. havluları kaptığımız gibi sahneye koştuk. ama o da nesi, sahnede kardeş türküler yoktu. sonradan öğrendim ki vedat yıldırım’ın üyesi olduğu diğer grup bajar sahnede idi. oldukça iyi bir grupmuş, böylece öğrenmiş olduk.



2. gün gündüz bir grubun ulaşım problemi nedeniyle sahne alamaması üzerine katılımcılar arasındaki müzisyenler leziz bir jam session yaptılar.

atölyelerde karşı bisiklet'ten doğal malzemelerle sabun yapma yöntemine kadar çok sayıda ilginç konu keyifle işlendi.

festivalde en çok dikkatimi çeken şey katılımcıların profili idi. herkesin tamamen özgürce hareket edip yine de kavga etmeden bir arada kalabileceklerinin bir prototipi gibiydi. zira alkol ve tüm çılgınlıklara rağmen insanların birbirine saygılı ve yardımsever tavrı mekanı huzurlu bir cennete çevirdi.


festivalle ilgili daha detay bilgi için:
http://www.rock-a.org/


gand

5 Ağustos 2010 Perşembe

INCEPTION'I NASIL BİLİRSİNİZ?


inception'ı salı akşamı sinemada izledim. en azından sıkılmayacağımı biliyordum, ama bir filmin yönetmeni memento'yu çeken insan (christopher nolan) olunca haklı bir beklenti vardı "sıkıcı değil"den ötesini göreceğim yönünde. ve inception'dan önceki filmi the dark knight'ın neden "muhteşem" olduğunu bir türlü anlayamamış olsam da, nolan beni bu sefer yarı yolda bırakmadı. film gerçekten güzeldi.

izlemeyenlere: gidin izleyin filmi. (ki bu da sizin için yazılmış son cümle; yazının geri kalanı filmi izlemiş olanlara yönelik!)

evet, filmi izlemiş olanlarla kaldığımız yerden devam ediyoruz...

inception birçok sahnede birbirinden farklı yorumlara açık kapı bıraktığı için film, özellikle de sonu hakkında birbirinden farklı yorumlar yapıldı. aşağıda internetten derlenmiş yedi farklı yorum var:

1 cobb filmin sonunda limbus'ta


aşağı yukarı her seyircinin sinema salonunu terkederken kendine sorduğu soru: bu gerçeklik miydi? cobb çocuklarına kavuştuğu sahnede totemi olan topacı çeviriyor, filmin kapanışında topaç sendelese de durduğunu göremiyoruz. bilindiği gibi topaç rüyadayken durmadan sonsuza kadar dönüyor. bu yorumu destekleyen bir başka unsursa, cobb'un çocuklarını abd'den kaçtığı gün bıraktığı yerde ve hiç değişmemiş olarak bulması. ayrıca miles da, film boyunca paris'te olmasına rağmen bir anda abd'ye gelmiş. dikkat çeken bir başka noktaysa grup üyelerinin uçakta uyanmalarının ardından hiç konuşmamaları. saito'nun bir telefonla cobb'u cinayet suçlamasından kurtarmasının ne kadar gerçekçi olduğu sorusu da bu yorumu destekler nitelikte.

tabii bu yorumun herhangi bir kesin kanıtı mevcut değil. ve genel olarak karmaşık olarak tanımlayabileceğimiz inception'ın bu kadar basit bir yorumla aydınlatılması da filmin geneline pek uymuyor.

normalde rüyada olup olmadığını anlamak için totemine bakan cobb'un topacı bırakıp çocuklarına koşması, rüyada olduğuna dair hiçbir şüphe duymadığını (ya da rüyayı gerçeklik olarak kabullendiğini) gösteriyor.

2 yusuf'un sedatif verdiği sahneden sonrası cobb'un rüyası


cinematical'da buradakine benzer bir yorumlar listesi hazırlayan peter hall, listesinde yusuf'un "rüya tekkesi"nde sedatif aldığı andan itibaren rüya gördüğü teorisine de yer vermiş.

yusuf'un müşterilerine verdiği oldukça sert sedatif, özellikle başka türlü rüya göremeyen insanların kulladığı bir madde. yusuf, cobb'un da bu aşamaya ulaşmış olabileceğini tahmin ettiğini söylüyor. sedatifin etkisiyle daldığı rüyadan uyandıktan sonra cobb bir aynanın önünde duruyor ve topacını çeviriyor. bir perdenin arkasında karısı mal'ın silüetini görüyor, karısının normalde yalnızca rüyalarında karşısına çıkıyor olması, halen rüyada olduğuna işaret ediyor olabilir. aynı zamanda topacının yardımıyla durumunu kontrol etmesi de, saito'nun içeri girmesi nedeniyle totemini hemen sakladığından mümkün olmuyor.

bu bağlamda ilginç olan bir diğer şeyse, yusuf'un yanında çalışan yaşlı adamın müşterilerin rüya görmek için değil, bilakis nihayet uyanmak için geldiklerini söylemesi. bu da, cobb'un yalnızca rüyalarında "gerçek" bir yaşam sürebileceği şeklinde anlaşılabilir.

3 film başta sona cobb'un rüyası


pek çok insanın paylaştığı (ki benim de filmi izlerken ve sinemadan çıktıktan sonra düşündüğüm buydu) filmin tamamıyla cobb'un rüyasından ibaret olduğu fikri hakkında chud.com'da devin faraci tarafından uzunca tartışılmış. cobb'un önadı dom; bu isim "dominant"ın kısaltması olarak düşünülmüş ve cobb'un tüm süre boyunca rüya gören ve "özne" olan insan olduğunu vurguluyor olabilir. filmde merkezi önemde olan birçok şey, örneğin insanların rüyalarına nasıl girilebileceği, açıklanmıyor. hikayenin geçtiği dünya hakkında hiçbir şey bilmiyor olmamız, bir rüyada olduğumuz fikrini destekleyebilir; malum rüyalarda "şeyler" basitçe "olur" ve genellikle herhangi bir açıklamaya ihtiyaç duymazlar. ayrıca filmde mal'ın cobb'a sürekli gerçekliğe dönmesini salık vermesi gibi bu yorumu destekleyen diyaloglar da var.

4 herşey cobb'un rüyası ve mal onu kurtarmaya çalışıyor


bu teoriye göre cobb limbusta, gerçek dünyada olan mal ise onu kurtarmak için çabalıyor. bu nedenle mal sürekli olarak cobb'dan intihar etmesini talep ediyor, zira ölmek rüyadan gerçekliğe dönmesini sağlayacak.

5 herşey cobb'un rüyası / filmin carl gustav jung'un arketip ("archetypus") teorisine dayanan analizi


cinemablend'de rich knight'ın carl gustav jung'un arketip ("archetypus" - "archetype") teorisine dayanarak yaptığı kapsamlı bir inceleme var. bu teoriye göre filmdeki karakterlerin hepsi aslında cobb ve ancak rüyanın sonunda cobb'un bu iç çatışmayla yüzleşmesi mümkün oluyor.

en iyisi psikolojiyle ilgilenen ve ingilizce bilen insanlar doğrudan knight'ın yazısını okusun, çünkü ben burada kısaca filmdeki farklı karakterlerin bu teoride nereye oturduğunu yazmaktan ötesini yapmayacağım: cobb'un karısı mal, "gölge" arketipi, yani cobb'un kişiliğinin karanlık yönünü simgeliyor. bu bağlamda "mal" sözcüğünün fransızca'da "kötü" anlamını taşıması da bir tesadüften fazlası olmuş oluyor. cobb, ancak kendi karanlık yönüyle savaşarak iç çatışmasını sonlandırabiliyor. bunun yanında arthur "kahraman", saito "baba" arketipleri, ikisi de cobb'un sahip olmak istediği özelliklere sahipler. rüyada dolandırıcı olan eames "yalancı", fischer "çocuk", ariadne ise "anima", erkeğin dişi yanı. miles "yaşlı, bilge adam" arketipi, yusuf'sa gerçeklikle hayal arasındaki bağlantı. rüyası tüm bu arketipleri bir arada hareket etmesini sağlayarak cobb'un kişiliğinin sorununu aşmasını sağlıyor. ki burada sorun cobb'un karısının ölümünü hazmetmesi olmak zorunda değil.

6 herşey cobb'un rüyası, ariadne ise cobb'un terapisti


hal phillips blogunda ariadne'nin cobb'un rüyasında - karısının ölümünü hazmedebilmesi amacıyla - bir "inception" gerçekleştirdiği fikrini ortaya atıyor. böylece ariadne cobb açısından "mr. charles" rolünü üstleniyor. ariadne cobb'un rüyasında karşısına rüyalara müdahale etme konusunda bir acemi olarak çıktığından şüphe uyandırmıyor. ancak ilginç biçimde cobb'un psikolojik sorunlarıyla sürekli olarak ilgilenen yıllardır arkadaş olduğu arthur değil, ariadne. bu teoriye göre fischer'in mal tarafından vurulması da dahil herşey ariadne'nin planı. bu teorinin dayanak noktalarından biri de prenses ariadne'nin yunan mitolojisinde minotor'u öldüren theseus'u labirentten çıkartması.

7 inception'ı film metaforu olarak okumak


yukarıdaki teorileri birleştirerek okumak da mümkün tabii. örneğin üçüncü ve dördüncü ya da beşinci ve altıncı teoriler buna oldukça uygun.

bunun yanında, faraci'in chud.com'da yaptığı gibi inception'ı bir film metaforu olarak görmek de mümkün. filmle rüya arasıdaki bağlantı (ya da benzerlik) daha önce birçok kereler tartışılmıştı. (bir örnek) inception'da mimarlar filmi yapanları (yönetmenler, oyuncular, teknik ekip vs.) simgelerken, her iki grup da rüya gören insanı ya da izleyiciyi kendi yarattıkları bir dünyanın içine çekiyor, değişik hile ve düzlemlerle onu kendi fikirlerine ve hayallerine göre yönlendiriyorlar.

bu teoride fischer izleyiciyken, cobb yönetmen, yusuf teknisyen, eames oyuncu, arthur yapımcı, ariadne senarist, saito finansör. cobb'un karısı mal ise yönetmenin filmi çekerken işine dahil ettiği kişisel ve / veya sanatsal sorunlarını simgeliyor.


sonuç olarak bu teorilerden biri ya da birkaçı birden doğru olabileceği gibi, hiçbirinin christopher nolan'ın anlatmak istediğiyle uyuşmama ihtimali de var. aslıda bu sorunun cevabı yalnızca nolan tarafından verilebilir, ancak filmi bilerek bu kadar yoruma açık bıraktığı düşünülecek olursa kendisinden bu hususta bir cevap alma olasılığımız da yok denecek kadar az.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

EŞCİNSELLİĞE DE KARŞI TARAF


dün taraf gazetesinde murat kapkıner'in eşcinsellik, hastalık, günah konularına değindiği bir yazı yayınlanmış. eşcinselliğin neden basitçe "günah" olarak adlanrılamayacağını, kısacası neden "hastalık" olduğunu anlatıyor kapkıner.

"batı"da homofobiyi islama içkin bir özellik olarak göstermeye dayanan ve sözde eşcinsel haklarını koruma adına yapılan bir ayrımcılık - ki bu ayrımcılığa "homomilliyetçilik" adı verilmeye başlandı bir süredir - benim de konu hakkında yazmama yol açmıştı. uzunca (ancak ne yazık ki arapça bilmemem yüzünden çevirilere ve ikincil literatüre dayanan) bir araştırma sonrasında "islam dünyası"nda 18. yüzyılda "eşcinsellik"in keşfi (daha doğrusu "batı"dan ithali) ve öncesinde homoerotik ilişkilerin "islam dünyası"nın incelediğim bölümünde (arapça konuşulan ülkeler, iran ve türkiye) nasıl görüldüğüyle ilgili kapsamlı bir makale yazmıştım. bu yazı ne yazık ki almanca ve 25 sayfalık bir yazıyı türkçe'ye çevirmek (ki çevirmeye üşenmesem dahi uzunluğu itibariyle blogda yayınlamak) zor olduğundan almanca bilen bir azınlığa istek olursa mail yoluyla ulaştırmayı önerebilirim.

kapkıner şöyle demiş:

"mesela demek istiyorum ki bir müslümanın eşcinselliğe günah ya da sevap diyebilmesi için o fiili anlaması, bilmesi gerekir. ki yaratılışı bozulmamış değil mümin hiçbir insan bu fiili esasen anlamaz, bilmez. biliyorum, anlıyorum dediği anda, o anomaliden kendisinde de kısmen var olduğunu çıkarırız. ve çıkarsama hiç de sağlıksız değildir. bir felsefî sonuçtur. yaratılışı bozulmamış insan, anlamak bir yana ilkin tiksinti duyar."


kısacası eşcinsel anormaldir, müslüman normaldir. dolayısıyla müslüman dediğin eşcinselden tiksinir. bu da iyidir, doğrudur, zira "felsefi bir sonuçtur".

"islam dünyası"nda tarihte homoerotik ilişkiler cezalandırılmışsa da, "batı"da olduğundan çok daha hoşgörüyle yaklaşılmıştır. hatta öyle dönemler olmuştur ki, oğlanlara yazılan aşk şiirlerinin sayısı kadınlara yazılanları aşmıştır. "eşcinsel" kavramının ithali, ancak napolyon'un ordularının mısır'ı işgali sonrasında "batı"nın gücünün, "islam dünyası"nın geri kalmışlığının kabulü ve bu durumdan çıkış yolları aranması sonucunda avrupa'da türemiş düşünce kategorilerinin üstlenilmesi, uyarlanmasıyla gerçekleşmiştir.

aynı dönem arap milliyetçiliği ya da islamcılık gibi birçok siyasi akımın doğuşuna tanıklık eder. kısacası islamcılık belirli bir tarihi olan bir siyasi harekettir. ve eşcinsellik karşısında takındığı tutum islam'dan çok doğduğu çağdan, o çağa egemen olan düşünüş biçiminden, avrupa'da üretilmiş "eşcinsel" kimliğinden (ve bu kimliğe yapışık olarak gelen homofobiden) etkilenmiştir.

yine kapkıner:

"eşcinselliğe günah derseniz afife kadın ve afif erkekleri aşağılamış olur, onların da potansiyel birer eşcinsel olduklarını söylemiş olursunuz. (sen buna müsaitsin demiş olursunuz.)"


islamcılığın doğuşu öncesi (ki homofobinin islamcılığa özgü olduğunu savunmuyorum, "islam dünyası"ndaki milliyetçilikler de daha az homofob değildir) müslüman coğrafyalarda kabul gören düşünce tam da kapkıner'in olmaması gerektiğini söylediği şeydir: erkekler erkeklerle cinsel ilişki kurabilir, günahtır, uzak durmak gerekir vs.

herkesin işleyebileceği bir günahtır hem de, hastalık, sapıklık vs. değil. belirli bir insan tipinin ("eşcinsel") anomalisi değil, herkesin yapabileceği bir hata...

homofobi her koşulda iğrenç bir şey, insanların bilmedikleri şeyler hakkında yazmaları da öyle...


PS binbir gece masalları'nın sansürsüz bir versiyonunu bulup okuyun.

3 Ağustos 2010 Salı

SÜPER İMAM


malezya'nın adı, "türkiye iran mı olacak?" sorusunun tekrarlana tekrarlana can sıkıcı hale gelmesine cevaben "türkiye malezya mı olacak?" sorusuna geçiş yapılmasıyla türkiye kamuoyunda anılır olmuştu. bu tür suni korku salma kampanyalarının siyasi gerçeklikle pek alakası olmaması nedeniyle pek üstünde durmamıştım konunun, şimdi de buna dair edecek lafım yok.

ama anladım ki bir başka açıdan hem türkiye malezya oluyor gittikçe, hem de malezya türkiye: medya cıvıklığı, televizyon manyaklığı. iki ülke birlikte batıyor bok çukurunda.

big brother konseptinin "bizim hassaslıklarımıza" uygun hale getirilmesiyle (öyle çük-meme gözükmeyecek, ayrıca türk gençliği sevişmez ve sıçmaz!) "biri bizi gözetliyor" doğmuş ve böylece yıllarca paparazzi programlarıyla beslenen kollektif tele-röntgencilik yeni bir aşamaya ulaşmıştı.

daha sonra her şeyin hızla "eskimeye" ve unutulmaya mahkum olduğu medya çağında türkiye'ye özgü binbir versiyonu çıktı röntgencilik programlarının. ne zaman ki senin, benim gibi insanları bir mekana tıkıp 24 saat gözetlemek televizyon izleyicisini kesmez oldu, yeni "star"lar ararken bulduk kendimizi.

popstar, alaturka star, arabesk yarışması, çocuk şarkıcılar ve daha binbir numara...

anlaşılan malezya'da bunlar da kesmemiş olacak ki (ya da ara aşamalarda pek takılmadan uzun bir sıçrayış yapmışlar), prime-time'da "süper imam" aramaya başlamışlar ve bulmuşlar da.

başlangıçta 10 "süper imam" adayının bulunduğu yarışmada her hafta bir kişi seyircilerin oylarıyla elenirken, yarışmacılar dansedip şarkı söylemek yerine ses güzelliğinin yanı sıra hatiplikte, islami usullere göre ceset yıkayıp defnetmekte, hamile kadınlara danışmanlık yapmakta ve islam'ın öngördüğü şekilde - "helal" - koyun kesmekte sınanmış yarışmada.

yarışmanın galibi, malezya'nın "süper imamı" mohammad asyraf ridzuan adında bir ilahiyat mezunu olmuş. ve bedava bir hac ziyareti, suudi arabistan'daki medine üniversitesi'nde bir master programına burslu katılma hakkı ve sonrasında malezya'nın başkenti kuala lumpur'un en büyük camilerinden birinde iş olanağı kazanmış.

sizi bilmiyorum, ama ben malezya olmaktan gerçekten korkmaya başladım. bu korku, geçtiğimiz yıllarda yaratılan gibi yapay da değil ayrıca, zira türkiye cıvıklıkta sınır tanımama potansiyelinin büyüklüğünü çoktan sayısız defalar kanıtladı.

biri bu işe dur desin, türkiye "malezya" olmasın!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...