30 Ocak 2012 Pazartesi

A.C.A.B. - KAFA



her ne kadar pek anlaşamasak da; onlar da çalışıyor, onlar da yoruluyor. dinlenmek, eğlenmek her insanın hakkı...

23 Ocak 2012 Pazartesi

ADSIZ TİTANİKLER

"kaza" geliyorum der.

lüks gezi gemisi costa concordia'nın italya'da giglio adası yakınlarında karaya oturması, medyada büyük yankı uyandırdı. günlerdir kaptanın sorumsuzluğu, kaybolan yolcuların akıbeti, arama-kurtarma çalışmalarının başarısızlığı bütün ayrıntılarıyla gözler önüne serildi. (23 ocak itibarıyla) 14 kişinin ölmüş ve 17 kişinin hala kayıp olması, tabii küçümsenmeyecek bir kazayla karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koyuyor. ancak anaakım medyanın olaya ilgisi, insan hayatına verdiği değerden kaynaklanmıyor. costa concordia, en ucuz bilete 2000 euro ödeyen zengin yolcularıyla titanikvari bir hikaye sunmakta. 

costa concordia yolcularının başına gelenler, akdeniz'i geçerek avrupa'ya ulaşmaya çalışan afrikalı mültecilerin yılın her günü karşı karşıya kaldığı tehlikelerden daha büyük değil. üstelik açlık ve yoksulluktan, iç savaşlardan, katliamlardan kaçmak için büyük tehlikeleri göze alan mültecilerin, tepeleme istiflendikleri teknelere binebilmek için ödemek zorunda kaldıkları ücretlerin de, avrupalı zengin turistlerin akdeniz turu yapan lüks gemilere ödediklerinden aşağı kalır yanı yok. costa concoria'nın yolcuları, arama-kurtarma çalışmalarının başarısızlığı konusunda tepki göstermekte ne kadar haklılarsa da; aynı sahil güvenlik ekiplerinin, avrupa birliği'nin sınır güvenlik ajansı frontex ile beraber mültecileri ölüme sürüklemek için çabaladıklarını unutmamalı.

costa concordia'nın karaya oturması, 2006'dan bu yana akdeniz'de gerçekleşen en büyük 28. deniz faciası. büyük olasılıkla birini bile duymadığınız en büyük 20 facianın hepsinin kurbanları afrikalı mülteciler. işte anaakım medyanın, ancak zengin beyazları gören gözlerinden kaçan 20 deniz faciası:

1. 28 nisan 2011: libya'dan yola çıkan ve kaçak mülteci taşıyan tekne, lampedusa'ya ulaşamadan battı. 320 yolcu kayıp.

2. 3 nisan 2011: libya'dan yola çıkan tekne, denize açılmasının hemen sonrasında battı. 68 ceset trablus sahillerine vurdu, 250 yolcu kayıp.

3. 2 haziran 2011: tunus'a bağlı kerkennah adaları'ndan yola çıkan ve 700'den fazla mülteci taşıyan tekne alabora oldu. 2 cesete ulaşılabildi, 270 yolcu kayıp.

4. 7 nisan 2011: mülteci taşıyan tekne, lampedusa yakınlarında parçalandı. 213 yolcu kayıp.

5. 29 mart 2009: trablus'tan çıkan tekne, denize açılmasının üç saat sonrasında battı. 20 ceset bulundu, 210 yolcu kayıp.

6. 27 ekim 2008: mısır'dan 200'den fazla mülteciyle italya'ya doğru yola çıkan tekne kayboldu. yolculardan biri sms'le yardım çağrısında bulundu. tekneden bir daha haber alınamadı.

7. 7 haziran 2008: libya'dan italya'ya mülteci taşıyan tekne battı. 40 ceset bulundu, 100 kişiden fazla kayıp.

8. 23 eylül 2008: 83 mısırlı mülteciyi yunanistan'a taşıyan tekne, yola çıkmasının üç gün ardından kayboldu. tekneden ve yolculardan bir daha haber alınamadı.

9. 20 ağustos 2009: lampedusa'nın güneyinde, bir balıkçı teknesindeki 5 eritreli mülteci kurtarıldı. kurtarılan mülteciler, yirmi gün boyunca akdeniz'de kontrolsüzce sürüklenen tekneden 75'ten fazla mültecinin cesedinin denize atıldığını belirtti.

10. 4 ağustos 2008: somalili 75 mülteci, libya açıklarında kayboldu.

11. 29 mart 2011: 75 mülteciyle safakes'ten (tunus) denize açılan tekne, lampedusa'ya varamadan kayboldu. yolculardan bir daha haber alınamadı.

12. 27 ağustos 2008: ab sınır güvenlik ajansı frontex'in helikopterleri, malta'nın güneyinde çok sayıda şişme bot tespit etti. kurtarılanların verdiği bilgiye göre 70'ten fazla mülteci öldü.

13. 20 mart 2009: safakes'ten yola çıkan tekne alabora oldu. 17 cesede ulaşılabildi, 50 yolcu kayıp.

14. 9 mayıs 2011: eritreli mültecileri taşıyan bot, iki hafta boyunca italya açıklarında kalırken, nato gemileri kazazedelere yardım etmemeyi tercih edince, 72 yolcunun 61'i öldü.

15. 22 mayıs 2007: 57 mülteci taşıyan tekne, malta açıklarında kayboldu. yolcuların ve mürettebatın akıbeti bilinmiyor.

16. 11 haziran 2008: mısır'dan yunanistan'a ulaşmak üzere yola çıkan tekne battı. teknede bulunan 51 mültecinin akıbeti bilinmiyor.

17. 10 mayıs 2008: manastır (tunus) yakınlarından mülteci taşıyan bir tekne battı. 3 ceset bulundu, 47 mülteci kayıp.

18. italyan deniz kuvvetlerine bağlı askeri bir gemi, lampedusa açıklarında mülteci taşıyan bir tekneyi batırdı. 10 ölü, 40 kişi kayıp.

19. 9 ekim 2008: keitra'dan (tunus) yola çıkan tekne alabora oldu. bir ceset sahile vurdu, 48 yolcunun akıbeti bilinmiyor.

20. trablus açıklarında, 600 mülteci taşıyan tekne alabora oldu. 48 mülteci öldü.

(kaynak: "quelle fortress europe, tageszeitung)

AĞLAMA DEĞMEZ HAYAT

aşağıda internette karşıma çıkan iki farklı metin var. ikisi de - genel anlamda - "bizim taraf"tan, ancak sonuçta uzaktan da olsa herhangi bir alakamın olmadığı çevrelerden. söz konusu iki metni kaleme alan çevrelerin, kuşkusuz kayda değer bir toplumsal dönüşüme katkı yapacak ne güçleri ne de siyasi perspektifleri var. ancak birer "güleriz ağlanacak halimize" belgesi olarak; tüm güçsüzlüğü ve etkisizliğine karşın kendini dev aynasında görme hastalığından muzdarip radikal solun, amacı kendinde bir varoluşa sürüklenişine tanıklık ediyorlar.


sosyalist kamuoyuna


13 ocak 2011 tarihinde sosyalist parti ve sosyalist kurtuluş kolektifi temsilcileri, sosyalist gelecek parti hareketi ve toplumsal özgürlük parti girişimi temsilcilerinin mevcudiyetinde biraraya gelmiştir. sosyalist partinin, İl örgütü binasındaki işgale sosyalist kurtuluş kolektifi tarafından son verilmesi ve il binasının anahtarının sgph, töpg ve sbhye devredilmesi taleplerinin kabul edilmesi sonucu gerçekleşen bu toplantıda bileşenler şu akde varmıştır:


sosyalist parti, binanın İstanbul İl örgütü binası olduğunu, taleplerinin binanın kendilerine bırakılması olduğunu söylemiştir. sosyalist kurtuluş kolektifi, binanın kendilerine bırakılması, eşyaların ihtiyaca uygun paylaşılmasını talep etmiştir. sosyalist kurtuluş kolektifinin bu önerisi üzerine sosyalist parti temsilcileri konuyu, 15 ocak 2012 pazar günü gerçekleştirilecek olan İstanbul İl örgütü genel üye toplantısına taşıyacaklarını bildirmişlerdir. ardından 17 ocak 2012 salı günü tekrar toplantı yapılmasına karar verilmiştir. taraflar, bu süre zarfında bina kullanımının toplantıda mevcut bulunan töpg ve sgph bileşenlerinin denetimine verilmesinde mutabık kalmışlardır.


toplantı esnasında sosyalist kurtuluş kolektifinin devrimciler mafyaya teslim olmazlar başlıklı açıklaması da tartışma konusu olmuştur. töpg ve sgph adına toplantıya katılan temsilciler daha önce sosyalist partiyle yapılan görüşmede, sosyalist partinin mafya ilişkilerini çağrıştıran ya da başka türlü şiddeti ima eden bir söyleminin olmadığını, sosyalist kurtuluş kolektifiyle yapılan görüşme esnasında kendi kanaatleri çerçevesinde yapmış oldukları yorumların böyle bir yanlış anlamaya yol açmış olabileceğini söylemişlerdir.


işçilerin sosyalist partisi
sosyalist kurtuluş kolektifi
toplumsal özgürlük parti girişimi
sosyalist gelecek parti hareketi
sosyalist birlik hareketi

yukarıdaki metin, insanları ya da "sosyalist kamuoyu"nu ilgilendireceği düşünülüyor olacak ki, internette yayımlanmış. insanlığın kurtuluş umudu olma iddiasındaki bir hareketin, ne kadar zavallı hallere düşebildiğini göstermesi açısından, aslında ağlanacak bir duruma işaret ediyor. ancak bu kadar boktan bir dünyada yaşamamız yetmezmiş gibi; "başka bir dünya" yaratma iddiasının, solun biriktirdiği sorunların damıtılmış bir ifadesine dönüşerek karikatürleşmesi karşısında gülelim derim. zira ciddiye alıp ağlamaya kalkarsak, bırakın açılmayı, içinden çıkılmaz bir depresyona sürüklenmemiz işten bile değil.


17 ocak 1974: yaban hayvanı katliamı tamamlandı, son anadolu parsı da öldürüldü


türkiye cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra geçen 50 yıllık süre zarfında anadolu'da korkunç bir doğa katliamı yaşandı. kendilerinden başka hiçbir canlı türünün yaşam hakkını zerrece dikkate almayan kemalistler, geniş topraklarda orman namına bir şey bırakmadıkları gibi, yaban hayvanlarının kökünü kazıdılar. bir zamanlar anadolu'da yaşamış olan pek çok hayvan türü artık müzelerde bile görülemiyor.
cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte "laik, ilerici, çağdaş" yaşam tarzına sahip olduklarını iddia eden kemalistler, kurdukları tek parti diktatörlüğüyle aslında "bizden olmayana hayat hakkı yoktur" demek istiyorlardı. nitekim kendilerini güçlü hissettikleri andan itibaren egemenliklerini pekiştirmek için halkın üzerinde ağır bir baskı uygulamaya başladılar, kendilerine muhalif olabileceğini hissettikleri tüm odakları "gerici, mürteci, vatan haini" suçlamasıyla dağıttılar, özerklik vaat ettikleri kürtleri katliama tabi tuttular.
kemalistler kendilerinden olmayan hemen her şeye düşman oldukları için, doğanın büyük bir hızla tahrip edilmesine seyirci kaldılar. ormanlar ve doğal kaynaklar tahrip edildi; yaban hayvanlarının hiçbir denetim ve yaptırıma tabi tutulmadan avlanmaları, bir zamanlar canlı bir yaban yaşamının hüküm sürdüğü anadolu topraklarının ıssızlaşmasına, türlerin ortadan kaybolmasına neden oldu.
yok olan bu türlerden biri, anadolu parsı olarak bilinen hayvandır. romalılar zamanında anadolu'nun her tarafında yaygın bir şekilde yaşadığı kayıtlardan anlaşılan parsa dair bilgiler, 19. yy'da gezginlerin anlatımlarında da yer alıyordu. 1930'lı ve 40'lı yıllara gelindiğinde ise anadolu parsı'na artık ender olarak rastlanıyordu.
anadolu parsı'na dair son kayıt, 1974 yılında beypazarı'nda yapıldı. 17 ocak 1974 yılında ankara'nın beypazarı ilçesinin 5 km batısında bağözü köyünden havva köksal adlı kadına saldıran pars, insan yiyen bir canavar olduğu gerekçesiyle öldürüldü. oysa parsın doğal ortamında avlanabileceği hiçbir hayvan kalmamış, bu yüzden köylere inip besin temin etmek ihtiyacını hissetmişti. kemalistler bu hayvanı korumak için en küçük bir çaba bile göstermedikleri gibi, doğal kaynakları hızla yok ederek soyunun tükenmesini hızlandırdılar. böylece anadolu'nun insanlardan çok daha uzun bir süredir sakini olan bu tür, ortadan kalkmış oldu.
ortadan kalkan sadece anadolu parsı değildi; kaplan, sazlık kedisi, ceylan, arap tavşanı gibi türler de süratle yok oldular. kürdistan'da gerillaların saklandığı gerekçesiyle yakılan ormanlar, yine yaban hayatına vurulan ağır bir darbe oldu.
kemalistler en iyi bildikleri işi yapıyorlar ne de olsa...


(resim: hürriyet gazetesinin 22 ocak 1974 tarihli nüshasında konuyla ilgili yayınlanan bu haber, gazetenin yaklaşımını göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir.)

ikinci metnimiz, marksist.org'dan alıntı. twitter'da paylaştığımda gelen bir cevabı, üstüne söyleyecek bir şey olmadığından buraya alıyorum: "inanılmaz! şeytan kemalistlerle,tarihsel maddeci parsın antagonist çatışması konulu bir fabl ama yazarı marksist analiz sanıyor."

17 Ocak 2012 Salı

ÖRGÜT ÜYESİ


otuz bir yaşındayım, otuz iki kapıya dayandı. hayatımın yarısından çoğu "örgüt üyesi" olarak geçti. dünyanın nasıl bir yer olduğunu fark ettiğim anda, benim gibi sıradan insanlar artık yeter, edi bese, ya basta demedikçe, milyarlarca insanın sefil yaşamlara mahkum edilmeye devam edeceğini gördüm. dolayısıyla kendim gibi düşünen insanlarla bir araya geldim, ama başarılı ama başarısız (sanırım çoğunlukla başarısız) bir şeyler yapmak için uğraştım. kısacası örgütlendim ve eylem yaptım. birlikte hareket ettiğim insanlardan biri yasadışı bir şey yaparsa, daha doğrusu yasadışı bir şey yaparken yakalanırsa, eylemle hiç alakam olmasa dahi "örgüt üyesi" olarak cezayı paylaşacağımın bilincinde yaşadım. düşünüyorum da, hayatımın yarısından fazlası, bu korkuyu - değişen şiddetlerde - hissederek geçmiş.

bir de, ortak bir amaç için örgütlenip eylem yapan ama "örgüt üyesi" olmaktan korkmayan, korkmak zorunda olmayanlar var. o "korkusuzlar"ın yaptığı eylemler, hep bizimkilerden daha sert, daha kanlı, daha büyük oldu. her açıdan "daha"ydılar işte ama daha devletten korktukları vaki değildir. onlar, beyazıt meydanı'nda öğrencilerin üstüne bomba attı, ankara-bahçelievler'deki bir apartman dairesinde yedi cana kıydı, sivas'ta, maraş'ta, çorum'da "vatandaş" oldu, "tepki gösterdi." biz "sağcılar cinayet işliyor," dedirtemedik. en hızlı onlar koştu hep, "kovalandılar" ama yakalanamadılar bir türlü. kazara biri-ikisi yakalanmak zorunda kaldığında, bir arkadaşa bakıp çıktılar. mahkeme sürerken yattıkları süre yetmediyse, çıkacakları bir arka kapı hep mevcuttu. çıkınca papayı vurdular, mesih oldular. onların korkacak bir şeyleri yoktu, devletin çocuklarıydılar.

bir gün beyaz bereli bir "çocuk", bitmeyen fatihalar, yasinler eşliğinde karadeniz'in kıyıcığında ağabeylerinden aldığı bir tabancayla konstantiniyye'ye doğru yola düştü. kararı kesindi, vuracaktı o "şerefsiz"i. vurdu da. bilmem eli titredi mi. o "şerefsiz"le, efendisizler gazetesi için yaptığımız bir röportaj nedeniyle tanışmıştım. o da, "örgüt üyesi" olmuştu hayatı boyunca, korkmak için nedeni de eksik olmamıştı hiç. cesurdu da ama. cesaretin şanındandır korkacak şeyi olmak. korkacak şeyi olmayanın, cesur olmak için bir sebebi de yoktur. ama korktuğumuz başımıza gelmeseydi, daha iyi olurdu.

hikayenin gerisinde nakarat kısmına giriyoruz. bu devletin, yasinler'i, ogünler'i "örgüt üyesi" ilan etmesi, hele de "ağabeyleri"ni de görmesi, bir hayaldi, hayal olmaya devam ediyor. hayal gücünüze yazık, daha güzel hayaller kurun.

12 Ocak 2012 Perşembe

KISA KISA: DURUM RAPORU


bloga daha sık, belki biraz daha "ağır" konularda yazmak istiyorum. ancak günlük hayatın üstümde kulaklarımı uğuldatacak bir basınç oluşturması şimdilik engel oluyor. (esneyince geçmeyen bir basınç bu!) şu an itibariyle işsiz ve parasızım. evsizliğe ise bir hafta kaldı. bu koşullarda blog, öksüz kalmasa dahi, ister istemez ikinci plana atılıyor.

almanya'da polisin yıllardır araştırır gibi yaptığı "döner cinayetleri" çözüldü. cinayetlerden ve daha birçok eylemden sorumlu olan "nasyonal sosyalist yeraltı" örgütü ve alman devletinin aktif-pasif işbirliği hakkında birikim'e yazdım. yazıya buradan ulaşabilirsiniz: "döner cinayetleri" - almanya'da naziler ve devlet.

3-5 şubat tarihlerinde, hamburg üniversitesi'nde gerçekleştirilecek olan "kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler ve kürtlerin arayışı" başlıklı konferansa gideceğim. konuşmacılar arasında antonio negri ve kürt hareketi'nin en önemli güncel teorik referanslarından biri olan murray bookchin'in sağ kolu janet biehl, israil'in gazze ablukasını delmek için yola çıkan ve saldırıya uğrayan mavi marmara'nın yolcularından, sol parti üyesi (ve eski milletvekili) profesör norman paech, profesörlüğü bırakmasından bu yana şiddet karşıtı anarşist dergi "graswurzel revolution"da yazan alman siyaset bilimci wolf-dieter narr (ve araya nasıl kaynadığını anlamadığım nuray mert de) var. arundhati roy ve immanuel wallerstein ise konferansa birer mesaj göndererek katılacak. katılmak isteyenlerin bu adrese mail atarak rezervasyon yaptırması gerekiyor: networkaq@gmail.com (bildiğim kadarıyla kalacak yer konusunda da yardımcı oluyorlar.)

sel yayıncılık, arthur schopenhauer'in "eristik diyalektik - haklı çıkma sanatı"nı yayımlamış. schopenhauer, tecrübeli (ve sinsi) tartışmacıların, rakiplerini alt etmek için başvurdukları ayak oyunlarını, özünde bir tartışmama bilgisi olan "haklı çıkma sanatı"nı çok güzel ortaya koyuyor. alın, okuyun, faydalanın derim.

ece temelkuran'ın işten çıkartılması; türkiye'de, türkiyeli ne kadar solcu varsa, hepsini bir şekilde meşgul etti. anaakım medyada yazılabileceklerin, söylenebileceklerin sınırının yeniden çizilmesi (ya da varolan sınırın üstünden bastıra bastıra geçilmesi) anlamında önemsiz bir olay değil tabii. ancak, ece temelkuran'a üzülen solcuları anlamak da kolay değil benim açımdan. işten çıkartılmadan önce çalıştığı son ayın maaşı, tahmin ediyorum, benim almanya'da bir yıl geçindiğim paraya denk. işim gücüm yok, ece hanım'ın, temizlikçisinin bir aylık maaşını yeni (ve muhtemelen ihtiyaç duymadığı) ayakkabılara yatıramayacak olmasına mı üzüleceğim? o, bana üzülsün.

peter weiss'ın başyapıtı "direnmenin estetiği"ni türkçe'ye çevirebilir miyim acaba diye düşünüyordum. ama kitap zaten 2005'te türkçe'ye çevrilmiş (ve çoktan tükenmiş bile). bir yerden elinize geçirebilirseniz kesin okuyun. kitabın tanıtım yazısından: “peter weiss’ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi antik yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle 'sosyalizm adına yapılmış hatalarla' hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor.” (ben, haddim olmayarak, kitabın adını "direnişin estetiği" olarak çevirmeyi tercih ederdim. ama çağlar tanyeri ve turgay kurultay, kitabın yalnızca birinci cildini değil, tamamını çevirerek çok ağır bir işin altına girmişler, "direnmenin estetiği"ni türkçe'de de okunabilecek olması sevindirici.)

fatih terim başında olduğu sürece galatasaray taraftarlığımı tatil ettiğimi söylemiştim. ama maçları izliyor ve takım kazandıkça seviniyorum. elimden geldiğince tükürdüğümü yalamamak için direniyorum. kendimi, bin kere tövbe edip, yine içmeye başlayan alkolikler gibi hissediyor, hafiften utanıyorum.

KÖPRÜALTI


hep polisle ilgili graffitileri paylaşacak değiliz ya, bu sefer de "bizim çocuklar"a dair bir resim olsun: stuttgart'tan.

6 Ocak 2012 Cuma

HARE KRİŞNA, HARE HARE...


geçtiğimiz noelin ilk günü budapeşte'de bedava sıcak yemek dağıtan hare krişna tarikatının standının önünde yüz metrelerce uzanan kuyruk. iyi ki din hürriyeti geldi de, "özgür dünya"ya eklenmesinin yirmi yıl ardından macaristan'da, insanların karnını doyuracak tarikatlar var. özgürlük böyle bir şey olsa gerek...

3 Ocak 2012 Salı

NÜRNBERG'DE ULUDERE YÜRÜYÜŞÜ


31 aralık cumartesi günü, nürnberg'de yaklaşık 500 kişi uludere katliamı'nı protesto etmek için sokaktaydı. katliamı lanetlemenin ve onurlu bir barış talep etmenin yanında, alman devletinin savaşa verdiği destek de vurgulandı. (türkiye, alman savaş sanayiinin en önemli müşterilerinden biri konumunda.)




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...