26 Ocak 2011 Çarşamba

KISA KISA: ÇILDIRMAYA AZ KALDI

bu resim de pek derli toplu kaçtı, durum aslında bundan çok vahim...

güneşli pazartesiler'i düzenli takip edenler, bu ay yazma yoğunluğumda bir düşüş olduğunun farkına varmışlardır tahmin ediyorum. efendim, tezimi vermeme üç kaldı, o yüzden bloga fazla zaman ayıramadım. kitapların, makalelerin arasında kendimi kaybetmiş, bilgisayarın başında yazmaktan, yazdığımı silmekten, sonra tekrar yazmaktan farklı bir bilinç düzeyine erişmiş durumdayım. (siz dünyadaki okurlarıma: o bilinç düzeyinin adı "nirvana" değilmiş, boşa kasmayın, sonra hayal kırıklığına uğrarsınız.)

bir düşünürün hakkında yazmak için çalışmalarına yoğunlaşırken fazla derine dalıp vurgun yeme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsam, düşünüre karşı bilinçdışı bir kin geliştirmeye başlıyorum. hayır, habermas hakkında yazarken sorun olmuyordu, zira kendisi zaten sevilecek bir varlık değil, ama castoriadis'e ayıp oldu. yirminci yüzyılın en kendine özgü düşünürlerinden biri ve hem marxizm eleştirisi, hem de geliştirdiği "otonomi tasarı"sı, en azından dikkatle okunmayı ve - kendi kendine de olsa - tartışılmayı hakediyor. (demiştim ben farklı bir bilinç düzeyine eriştim diye, işte böyle, artık kendi kendimle tartışır oldum...)

tunus'ta ve mısır'da olanları heyecanla takip ediyorum (daha doğrusu etmeye çalışıyorum tezimin izin verdiği ölçüde); yaşananlar ve potansiyel sonuçları hakkında klavye tıklatmak isterdim. ama hayat koşulları izin vermedi, kısmet artık bir dahaki büyük ayaklanmaya. (yeni eriştiğim bilinç düzeyinden gelecekte olan ayaklanmaları öngörebiliyorum...)

dünyaya yukarıdan bakabileceğim, zamanın ve mekanın ötesinde bir yere erişme fantazisi aklıma nedense sezen aksu'nun "haydi gel benimle ol" şarkısını getirdi, herhalde "oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize" dizesi nedeniyledir...



mektubumu bitirirken büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. anneme, babama söyleyin, merak etmesinler, yine normale dönüp "ben" olacağım...

23 Ocak 2011 Pazar

GEÇ KALMIŞ BİR VEDA


ali sami yen... istanbul’un korna sesleri, egzos dumanı, bağırtısı çağırtısı ve keşmekeşiyle belki de en sevmediğim, en sevilmeyecek yerinde, mecidiyeköy’de bir beton yığını. maç olmayan günlerde şehrin yabancısı olan birisine “işte burası bizim stadımız” diye gösterirken insanın içini kibirden başka her duygunun kaplayabileceği, sarı-kırmızı boyaları yer yer dökülmüş eski bir beton yığını. güzel mi? güzel, hem de çok güzel...

çünkü güzellik bakanın gözünde. ben, ali sami yen’i güzel olduğu için sevmiyorum; ali semi yen, ben onu sevdiğim için güzel... neuchatel xamax’ı 5-0 yendiğimiz o günde tanju ceza alanının solundan girip, prekazi köln’de monaco’ya o unutulmaz frikiği atana dek hayatımın en güzel golü olacak vuruşu ali sami yen’de yaptığı için güzel. saçı başı birbirine karışmış uğur’u, “hakem, amına koyayım hakem” diye bağırışı aklıma bir daha asla çıkmamak üzere kazınmış uğur’u, medya unutmamızı ister gibi adını anmasa da unutmayacağım, unutamayacağım için güzel ali sami yen. bir kez olsun “cehennem”imizi yaşayan  on yıllar sonra bile o atmosferi unutamadığı için çok güzel. ve hayrettin, romario’nun aşırtmasını tutarken soğukkanlılığıyla bir an için simoviç’i anımsattığı... yenilmez denen devler ali sami yen’i gördüklerinde kireç  gibi bembeyaz kesip maçı daha başlamadan kaybettiği için... yusuf’la ismail fenerbahçe’ye karşı çıktığımız her derbide kırmızı kart gördüğü,  ve tabii ki prekazi ayağını o çimlere bastığı için... simoviç’in elinde türk bayrağıyla sahayı turlaması bugün dahi aklımdan çıkmadığı, ilginç bir şekilde beni rahatsız etmediği, aksine içimi çocukça bir sevgiyle kapladığı için güzel ali sami yen...

ve ali sami yen, insan tribüne çıkan merdivenleri itiş kakışta dedesinin bacaklarının arasında tırmanıp yeşil sahayı hayatında kapalıdan ilk kez gördüğü anı yalnızca bir defa yaşayabileceği için bu kadar güzel.
yıllar sonra prekazi’nin içimde bıraktığı boşluğu hagi’nin kapladığı o güzel günler bir daha geri gelmeyeceği için; hayatımda maç bitmeden çıkmayı düşündüğüm yegane günde real madrid’i 2-0’dan 3-2 yendiğimiz için ve hatta chelsea’den yediğimiz beş golün hatırına bu kadar güzel.


kim bilir, belki de hagi kramponlarını bir daha giymemek üzere çıkardığı zaman içimde oluşan boşluğu hissetmemek için ben de taraftar olarak jübilemi yaptığım an, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, olamayacağını bildiğim için.

ali sami yen ruhu mecidiyeköy’ü terkedip bize bir daha eşlik etmeyeceği, inşaat makinalarının çelik dişlerine kurban edilip, çocukluk anılarımın üstünde kapitalizm dininin tüketim çılgınlığı tarikatının bir tapınağı yükseleceği  için; prekazi, ali sami yen’i çok sevdiği , o sihirli ince bacaklar “uzaydan gelmiş yeni stad”ın çimlerine asla basmayacağı, her şeyden önce ben bir daha çocuk olamayacağım, bir daha hiçkimseye prekazi’ye olduğu gibi bakamayacağım, hiçkimseyi prekazi’yi gördüğüm gibi göremeyeceğim için çok güzel ali sami yen...

birgün arena’nın çimlerine bir çift bacak basacak ve o bacaklara bir çift göz bakacak. o bir çift gözün sahibi bir çocuk olacak. o çocuk baktığı bacaklarda sihir görecek. işte o çocuk için arena güzel olacak, hem de çok güzel. ama ne o bacaklar aşağıya düşmüş çoraplarıyla prekazi’nin ince bacakları olacak, ne de o çocuk ben olacağım.

yıkılmasın ali sami yen, yıkmalarına izin vermeyin... birgün koltuklarını sökün ali sami yen’in; işte o zaman 50 bin kişi sığar, ayakta ve omuz omuza bir maçı daha alır sahadakilerle beraber. hem, kim bilir, belki aranızda yine ben de olurum... ve olmaz demeyin, olur, kesin prekazi de oynar o gün...  

20 Ocak 2011 Perşembe

BAŞBAKANA "BORCUMUZU" ÖDEYECEĞİZ


22 ocak cumartesi günü saat 14:00’te istiklal caddesi’nde toplanarak, galatasaray taraftarlarına desteğimizi sunacağız. başbakan'a hak ettiği ilgiyi ıslıklarımızla göstereceğiz. zorba yöneticilerin bize tanımadıkları protesto hakkımızı sonuna kadar kullanacağız.

başta tüm sporseverler ve spor emekçileri olmak üzere, tüm bir ülke halkı olarak başbakana borcumuz var. başbakan’ın “ananı da al git” hitabıyla onurlandırdığı mersinli çiftçi nezdinde tüm çiftçiler olarak borçluyuz. başbakan’ın “her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok” diyerek aydınlattığı üniversite öğrencileri olarak borçluyuz.

13 milyon işsizi, sadece işsiz olduğu için borçlarından azade tutamayız. 13 milyon işsiz olarak borçluyuz.

cumhurbaşkanı’nın seçkin (!) öğrenci temsilcileri ile yaptığı görüşme sırasında dışarıda kalan ama unutulmayan, cumhurbaşkanı'nın değerli görüşlerinden o sırada yararlanamadığı için boynu bükük kalmasınlar diye hükümet temsilcisi polislerce coplanan öğrenciler olarak borçluyuz.

son olarak başbakan’ın “bu stadı ben yaptırdım, daha parası ödenmedi. beni kızdırmayın, projeyi bozdurmayın” diyerek uyardığı galatasaray taraftarları olarak borçluyuz.

sporun ticarileştirilmesi sürecine yeni boyutlar kazandıran başbakan’a, bununla yetinmeyip kapalı-açık tüm spor sahalarını siyasi rant alanına çevirdiği için, tüm sporseverler ve spor emekçileri olarak borçluyuz.

bu borç ortada kalmamalıdır.

galatasaray taraftarları borcun ödenmesi konusunda bir adım atmışlardır.

borç hepimizin borcu olduğuna göre bizim de bu adıma katılmamız, hep beraber bir kez daha başbakan’a borcumuzu ödememiz gerekiyor.

başta tüm sporseverler ve spor emekçileri, tüm halkımızı, 22 ocak günü saat 14:00’te istiklal caddesi’nde toplanmaya ve ıslıklarımızla başbakan’a ve kendini onunla özdeşleştirmiş tüm devlet ve sivil toplum erkanına şükran duygularımızı iletmeye çağırıyoruz.

borcumuzu öderken söylenecek bir çift sözümüz de olacaktır elbet. bu da borcumuzun helal faizi olsun.

spor-emek-sen
devrimci spor emekçileri sendikası


A.C.A.B. - XXV



bu resmi daha önce stalker blogunda yayınlamıştı. beğendiğimden ben de burada sizinle paylaşmaya karar verdim. resim, cenova'dan. hoş, carlo'nun ölümünün ardından bütün şehri kocaman bir acab yazısına çevirsek az gelir...

18 Ocak 2011 Salı

"ARAP 68'İ" Mİ?


almanya'da günlük yayınlanan sol gazete junge welt'in fransız sömürgecilik ve mağrib tarihçisi benjamin stoja'yla kuzey afrika'daki isyanlar üzerine yaptığı söyleşiyi ilginizi çekeceğini umarak türkçe'ye çevirdim.

kuzey afrika haftalardır ciddi sarsılmalara sahne oluyor. bu isyanların nedeni nedir?

şu anda yaşadığımız isyanlar, dünyanın genelini, ama özellikle akdeniz bölgesi'ni ve tabii dolayısıyla mağrib'i de etkisi altına alan ekonomik krizin sonucu. belirleyici olan; krizin, cezayir, tunus ve fas gibi ülkelerde ciddi anlamda demokrasiden yoksun rejimlerin gölgesinde ortaya çıkmış olması. bu sebepten, bölgedeki insanların ekonomik kriz karşısında kendilerini çaresiz ve izole edilmiş hissettiğini söyleyebiliriz, çünkü ülkelerindeki kurumlar yalnızca iktidarlarını korumayı düşünüyor ve bu durum çoğunlukla uzun zamandır böyle.

isyanların öznesi kim?

özellikle cezayir gittikçe bir kent toplumuna dönüşüyor. ancak kentleşme süreci, önemli merkezlerin çevre nüfusunu şişiriyor ve sosyal düzlemde, artan iş ve barınak talebi gibi, çok çeşitli sonuçlara yol açıyor. başkent haricinde ülkenin hiçbir yerinde akşam saat sekizden sonra yapacak bir şey yok. böyle bir bağlamda yirmi yaşında olmak kesinlikle hiç de kolay değil. mağrib toplumlarını etkileyen şeylerin hepsinin islam dinine dayandığını düşünmemek gerek. modernite, cezayir'de etkisini gittikçe arttırmakta ve cezayirliler'i sürekli yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmakta. 70'li yıllarda doğum oranı kadın başına hala 6-7 çocuk düzeyindeydi. bugün 2 çocuk düzeyine ulaştık. bu, insanların başka bir şey düşünmeye başladığı anlamına geliyor: bir ev ve düzgün bir iş sahibi olma arzusu önplana çıkıyor.

cezayir'deki abdelaziz bouteflika rejimi, tarihinde ilk defa huzursuzluklarla ve isyanlarla boğuşmuyor. bugünkü isyanlarla 80'lerde ve 90'larda olanları karşılaştırır mısınız?

özneleri harekete geçiren politik sistemin tıkanmış olduğu duygusu, tüm bu isyanların ortak noktası. yeni nesil, iktidara ulaşan bütün yolların tıkalı olduğunu ya da basitçe kendilerini ilgilendiren kararlar hakkında söz söyleme haklarının olmadığını düşünüyor. ama sefaletin sosyal bir karakteri de var. cezayir'de olduğu gibi fas ve tunus'ta da üniversite mezunları, kaderlerinin eninde sonunda işsizlik olacağından büyük ölçüde eminler. yirmiyle otuz yaş arasındakiler, yüksek öğrenim görebilmek için büyük fedakarlıklarda bulunmak zorunda kaldılar ve sonuçta somut bir perspektifleri olmadan ortada kalmış durumdalar. aynı zamanda körfez devletleri gibi diğer arap ülkelerinin durumunu ve oradaki gençlere çok daha büyük şanslar sunulduğunu ya da çin ve brezilya gibi ülkelerin yükselişlerini görüyorlar. 

eylemlerin örgütlenmesinde, bilgisinin yayılmasında ve koordinasyonunda cep telefonu ve internet gibi modern iletişim teknolojileri önemli bir rol oynuyor. bu durum, toplumsal kontrolün bu kadar baskın olduğu devletlerde yeni bir moment mi?

kesinlikle. ekonomik küreselleşmeye kültürel ve toplumsal bir dönüşümün eşlik ettiği olgusunu görmezden gelemeyiz. mağrib gençliği, internet üstünden ya da avrupa'da yaşayan akrabalarının aracılığıyla tanıdığı dünyadan paylarını istiyor. kültürel tüketim, müzik ya da "stil"ler söz konusu olduğunda, akdeniz bölgesi'nin geçtiğimiz yıllarda gittikçe küçüldüğünü söyleyebiliriz.

gençler küreselleşen dünyada yetiştikleri ölçüde hem ekonomik açıdan, hem de başka şeylere erişim açısından daha iyi bir yaşam istiyorlar. ve tıkanmış politik gerçekliklerine, kitlesel işsizliğe ve otoriter karakterli bir kültür iklimine tosluyorlar.

kimi gözlemciler, etkileri ürdün'e ve lübnan'a kadar ulaşan bu eşzamanlı isyanlar karşısında şimdiden bir "arap 68'i"nden bahsediyorlar. sizce bu değerlendirme abartılı mı?

kuzey afrika'da egemen olan siyasetçilerin ve siyasi partilerin, bu ülkelerin toplumları tarafından gittikçe artan biçimde birer pranga olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. kamusal alanda temsil edilmeyen ve bu hakkı her ne pahasına olursa olsun kazanmak için mücadele eden nesiller ve gereksinimler var.

17 Ocak 2011 Pazartesi

GALATASARAY, ONUR, ONURSUZLUK


"biz büyüdük ve kirlendi dünya..." yeni türkü aslında her şeyi anlatmış...

ben futbolu severim, hem de gerçekten severim, belki de o yüzden otuz yaşında taraftardan çok futbolseverim artık. ilkokuldan beri galatasaraylıyım, ama çok zamandır o kadar da umrumda değil galatasaray. işin ilginci, ben galatasaray'ı terketmedim, terkedildim.

birgün büyüdüm ve hiçbir şey gözüme bir daha eskisi gibi gözükmedi. her yıl birbirlerine karşı şampiyonluk mücadelesi veren - trabzonsporlular alınmasın ama - üç kulüp vardı. ve üçünü birbirinden ayıran pek az özellik, birleştirenlerin karşısında etkisiz elemandı.

şimdi insanların hezeyanlarını görüyorum da, futbolun büyüsünün benim için çoktan bozulmuş olmasına, "çıplak gösteren gözlüğümü" yıllar öncesinden takmış olmama seviniyorum.

aslantepe'nin açılışında yaşananları ateşleyen etken neydi? bilmiyorum... muhtemelen de tek bir etken yok. tayyip erdoğan'ın fenerbahçeliliğinden toki başkanının gerizekalıca konuşmasına (biraz melih efendilik yapayım: sayın toki başkanım, sizin kitle psikolojisinden iyi anlayan bir danışmana ihtiyacınız var. ben, aynı içeriği insanları kudurtan konuşmanız yerine bütün stadı alkışlarla inletecek şekilde de verebilirim.), galatasaray'ın bu sezon tamamen çuvallamasından ülkenin genel hal ve gidişatını insanların nasıl gördüğüne birçok faktör rol oynamıştır. ve saydığım etkenlerden hangisini rolü daha büyük olursa olsun, tahmin ediyorum, galatasaray tribünlerinin tarihindeki en onurlu anlardan biridir.

gelelim işin çoğu galatasaraylı'yı hayal kırıklığına uğratan, üzen kısmına: yönetimin, taraftara sahip çıkmak yerine rte'na ve akp'ye yalakalık yapması. (bir de ultraslan var tabi, onlara ağız dolusu küfürden başka diyecek bir şeyim yok...) aksinin olduğunu hiç hatırlıyor musunuz? galatasaray kulübü, on binlerce insan "kaybedilirken" başbakanlarla iyi geçinmedi mi bu ülkede? deniz, hüseyin, ulaş asılırken kulüp yönetiminin "süleyman hep başbakan"la bir alıp veremediği var mıydı? kenan evren'e karşı bir kez olsun ağzını açtı mı da tayyip'e tavır koymasını bekliyoruz? tayyip'in dünya tarihinin gördüğü en korkunç diktatörlerden olduğu rüyasındakilere: kenan evren olabilmesi için bırakın kırk fırın ekmek, yanında fırıncıyı da yese yetmez. kulüp yönetimleri, iktidar kimdeyse ona yalakalık yapar. hep yapmıştır, muhtemelen de hep yapacaktır.

bu işler böyle. düzenli olarak milyonlarca dolarlık vergi borçları affedilen, devlet tarafından dev bir stadyum yapılan, yönetiminde iş hayatları açısından hükümetle iyi geçinmesi elzem olan insanlar oturan bir kulüp; hükümetle falan kapışamaz, kapışmak da istemez zaten. galatasaray, çözümün değil, sorunun bir parçasıdır.

ha, fenerbahçeliler ve beşiktaşlılar hiç sevinmesin. hepimiz aynı bokun soyuyuz. yok, diğerleri de sevinmesin, onların da sadece çapı yetmiyor. başbakan yerine belediye başkanına yalakalık yapmakla meşguller.

14 Ocak 2011 Cuma

JON LAJOIE


jon lajoie, benim hip hop yıldızım! ve - benim gibi - hip hop klişeleriyle barışması mümkün olmayan insanların hiphop yıldızı olmaya aday. lajoie, aslen bir müzisyen değil, komedyen ve oyuncu. kanada televizyon ve radyolarında aralarında bir "arkası yarın"ın da bulunduğu binbir çeşit programda rol almış. ancak kanada dışındaki ününü hiphop parçalarına borçlu.

lajoie'yı ilk "guns don't kill people, I kill people with guns"la ("silahlar insanları öldürmez, ben insanları silahlarla öldürürüm") tanıdım. kendini "mc vagina" olarak tanıttığı parçada hiphop klişelerinden, "gerçek bir erkek" ve tehlikeli bir gangster imajını ve o kadar abartıyor ki, normal bir hip hop parçasında - eğer amacınız bilinçli-bilinçsiz verilen mesajları incelemek değil, yalnızca müzikten keyif almaksa - arada kaynayacak bu motifler dinleyicinin gözüne (ya da kulağına mı demeliydim?) sokuluyor: "I buy a lot of expensive things, because I have a lot of money. you can't afford a lot of expensive things, because you don't have a lot of money. haha, you want these expensive things, but you can't afford them. that means that you're not cool, because you're just a poor person." ("ben bir sürü pahalı şey alıyorum, çünkü benim çok param var. siz bir sürü pahalı şey alamazsınız, çünkü sizin çok paranız yok. haha, siz de o pahalı şeyleri istiyorsunuz, ama alamazsınız. 'cool' değilsiniz, çünkü fakirsiniz.") ve devam ediyor: "stupid poor people, stupid poor people, you can't even afford food" ("aptal fakir insanlar, aptal fakir insanlar, yiyecek alacak paranız bile yok")...



 jon lajoie'nın tek parçayla ünlendikten sonra tarihe gömülenlerden olduğuna karar veriyordum ki, "show me your genitals"ı ("bana cinsel organını göster") keşfettim. lajoie, "show me your genitals"la hip hop'un "gerrrçek errrkek"lere dair bir şey olduğunun altını daha bir kalın çiziyor: "no, I don't have feelings, because feelings are gay" (hayır, duygularım yok, çünkü duygular eşcinseller içindir") ya da "women are good for three things: cooking, cleaning and vaginas." ("kadınlar üç şey için iyidir: yemek pişirmek, temizlik ve vajinaları.") lajoie'nın parçalarında, anaakım hip hopçuların tercih ettiği argo karşılıklarının yerine, neredeyse "tıbbi" bir dil kullanılarak "vagina", "genitals", "penis" gibi sözcüklerin tercih edilmesi, anaakım hiphop'un cinsiyetçi dilini gözler önüne seriyor.




jon lajoie'nın tek bulaştığı hip hop değil, paul mccartney'den ("blackbird") coldplay'e, radyo kanallarının müzik yapımcılarının çıkarları doğrultusunda yayın politikalarını belirlemelerinden ("radio friendly song") 90'ların "boy band"lerine ("pop song"), anaakım medyanın aptallaştırıcı etkisinden ikiyüzlülüğüne ("michael jackson is dead") birçok konuya müzik yoluyla sataşıyor.

lajoie, stand-up şovuyla şarkılarını sahneye taşıyacağı bir avrupa turnesi yapacağını açıklamış. kim bilir, yolu belki sizin yaşadığınız şehre de düşer... (güneşli pazartesiler'i amerika'dan okuyanları "adam" yerine koymamış oldum böylece. ama onlar için lajoie'dan bir alıntı gelsin: "it's not about what your country can do for you, it's about what your country can steal from other countries.")

13 Ocak 2011 Perşembe

"FIRST AS TRAGEDY - THEN AS FARCE"

daha önce RSAnimate'in david harvey'nin "crisis of capitalism" ("kapitalizmin krizi") başlıklı konuşmasını çizgiye aktarmasını güneşli pazartesiler'de yayınlamıştım. RSAnimate, slavoj žižek'in de bir konuşmasını çizmiş: "first as tragedy - then as farce". ilginç bir konuşma ve ilginç bir çizim, bir bakın derim...

11 Ocak 2011 Salı

SENİ SEÇTİM KOMPELA!


steve kompela'yı hatırlıyor musunuz? türkiye'ye - yanılmıyorsam antep'e - futbolcu olarak gelmiş, futbolcu olarak yakalayamadığı şöhrete "sirk hayvanı" olarak erişmişti. televoleler'in, futbolla magazin yavşaklığını harmanlayarak hayatımıza girmeye başladığı dönemde "akın akın kompela" programıyla "en sevimli zenci" ilan edilmişti. biz en çok kompela'yı sevmiştik.

kompela, "pezevenk" demeye çalışıyor, diyemiyor, televizyon karşısındaki insanların suratlarında acımayla karışık bir sırıtış peydah oluyordu. "sevimli"ydi kerata. "zenci" dediğin sevimli olmalıydı, insanı güldürmeliydi. "zenci"liğin hakkını en çok kompela verdi, hakkıydı sevilmek, biz en çok kompela'yı sevmiştik.

"zenci"ler sadece "komik" değil, fiziksel açıdan "üstün ırk"tı. hoş "kafaları pek çalışmıyordu", ama olsun en hızlı onlar koşar, en yükseğe onlar sıçrar, futbolda orta sahayı onlar süpürürdü. "zenci önlibero"suz takıma takım demedik. teorilerimiz bile vardı, pek bir bilimseldik. "zenci"lerin kas yapısı bizimkinden farklıydı. hem o kadar sene kölelik, ağır bedensel çalışma, kuşaktan kuşağa genlerini güçlü kılmıştı. aptaldık, hem afrikalılar'ın köle olmadığını, hem de kölelerin yaşam koşullarının çoğunlukla, güçlenmelerine değil, sağlıklarının çöküp en kısa sürede ölmelerine yol açtığını bilmiyorduk.

"zenci"ler sadece gördüğümüz kadarıyla değil, görmediğimiz kısımlarıyla da "üstün ırk"tı üstelik: penisleri yılan ölüsü gibiydi. böylece hem bir fiziksel üstünlük efsanemiz daha oldu, hem de yüzümüzde yavşak bir sırıtışın yayılmasına yol açacak üçüncü sınıf "zenci siki" espirilerimiz. artık bir taşla iki kuş vurabiliyorduk.

biz hiç ırkçı değildik. "zenci"leri "kökler" dizisiyle tanımış, o mazlum hallerine vurulmuştuk. amerikan emperyalizminin kurbanlarıydı onlar. ve biz mazlumu, kurbanı pek severdik. kardeşlerimizdi "zenci"ler. memleketin solcusu bile bunu böyle bildi. öyle kürt'e, yunan'a, ermeni'ye yamuk yapılabilirdi memlekette, ama "zenci"ye asla. biz onları "kökler"le sevmiştik. onlar bizim sevimli, güçlü, yılan ölüsü penisli kunta kintelerimizdi.

biz, onları mazlum görüp severken, sağolsunlar onlar da bizi yalnız bırakmadılar. bizi, türk olarak değil, ama müslüman olarak pek bir sevdiler. köleliğe ve ırkçılığa karşı arapça isimler aldılar, el-şahbaz, ebu-cemal oldular. yazık ki, emperyalist avrupalılar'dan çok önce gelip, karaderili insanları ilk köleleştirenlerin müslüman araplar olduğunu, arapça'nın "siyah köle" anlamına gelen sözcüklerle dolup taştığını bilemediler.

çok eğlendik biz "zenci"lerle. hep espiriler yaptık, çok güldük. avrupalılar, bizimle dalga geçemezdi tabii, nihayetinde biz de "beyaz"dık. ama sevgili kunta kinte, inan bizi çok güldürdün, allah da seni güldürsün. hem bizim kötü bir niyetimiz yoktu, sadece biraz eğlenmek istiyorduk. hem biz, sizi "kökler"le tanımış ve de çok sevmiştik.

sonra bir gün bizim yaşadığımız topraklara geldiniz. yatıya kalmak değildi niyetiniz, batıya, daha batıya gidecektiniz, öyle bir gelip geçiyordunuz. ama misafirliğiniz beklediğinizden uzun oldu. tabii bizim misafirperverliğimizin de bir sınırı vardı. yine de televizyonlara çıkardık sizi, herkese nasip olmaz. hepinizi uyuşturucu satıcısı yaptık bir çırpıda. ve en iyi yaptığımız şeyi yaptık, alışkındık ne de olsa, güldük ağlanacak halinize. ama kötü bir niyetimiz yoktu, sadece biraz eğlenmek istiyorduk. ırkçı olan avrupalılardı, biz sizi seviyorduk. karakollarda öldürdük birkaç "zenci"yi, her şeyin olduğu gibi sevginin de azı karar, fazlası zarardı.

sonra bir gün en modernlerimizden, en "beyaz"larımızdan biri, içinizden biri için "bu nedir hocam? tekneyle gelen arkadaşlardan mı?" diye sordu. ve suratlarımıza yine o yavşak sırıtış yayıldı. tencere yuvarlanıp kapağını bulmuştu. "tekneyle gelme"nin tacizle, tecavüzle, açlık, hatta çoğu kez ölümle eşanlamlı olduğunu bilmiyorduk ya da unutmuştuk. biz ırkçı değildik avrupalılar gibi, sadece biraz gülüp eğlenmek istemiştik. hem kötü bir niyetimiz yoktu, biz sizi çok sevmiştik.

LİNÇ EDİLMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ


anneye küfür edilmez. edersen, karşı taraf da ağzını burnunu kırarsa, yine karşı taraf haklıdır. ben büyürken bunu öğrendim. sonuçta asabımı bozan insanların annesine küfrettim. anneleriyle hiçbir alıp veremediğim olmamasına rağmen, insanların en çok buna sinirlendiğini bilerek muhteşem silahımı her fırsatta kullandım: "ananı sikeyim!" oysa çoğunun anneleriyle yalvarsalar dahi yatmazdım. ama herkesin annesi "kutsal"dı. o yüzden annelerini kelimelerimle "siktim"...

sadece anneyle sınırlı kalsa iyi, ama etrafım "kutsal"larla çevriliydi. nereye elimi atsam bir "kutsal"a çarpıyordu. birilerinin dokunulmayacak bir taraflarına değmeden suya sabuna da dokunulmuyordu. "atatürk'ü sevmiyorum" dediğim için ağlayan adam gördüm ben. "peygamber değilim, tabii ki benim de hatalarım, eksiklerim var" dediğim için "peygamber efendimize hakaret etti" diyen faşistlerin linç girişimiyle karşı karşıya kaldım. kürdistan kelimesini kullandığım için vatan haini ilan edildim...

ferzan özpetek hamam'da sevişen adamlar gösterdi filminde diye tellaklar basın açıklaması yaptı: "bizde öyle şey olmaz". ayağında bozuk para sektirdi diye şota'ya türk parasına hakaretten dava açıldı. levent kırca'nın her berbat skeçinde bir meslek grubu ayaklandı. galatasaray'ın yeni yapılan stadında fenerbahçe atkısı açan işçi işten atılırken "oh olsun ibneye" diyen galatasaraylılar eminim ki çoğunluktaydı. hem zaten taraftardan iyi kim bilir "değerlerimiz"e sahip çıkmayı: leeds taraftarlarının, türk bayrağını bir taraflarına sürdükleri iddia edilince "sahada da two, dışarıda da two" olmamış mıydı? hrant dink, "türklüğe" etmediği bir hakaret için önce mahkemelerde süründürüldü, sonra bir faşiste öldürtüldü. en son da "padişah sevişir mi lan" diyenlerin tepkisine tanık oldu türkiye.

dokunulmaz değerlerle çevrili dört bir yan... dokunan yanıyor. dokunulmaz değerler, "kutsal"lar özgürlüğü ve yaşamı boğuyor.

bütün "kutsal"ları üst üste dizip, hep beraber - hayır, hiç içimden gelmiyor, ama elden gelen bir şey yok - "sikelim", kurtulalım...

9 Ocak 2011 Pazar

DÜNYA SENİNLE DAHA GÜZEL!


70 yıl barış, 70 yıl kardeşlik, 70 yıl adalet, 70 yıl vicdan.... joan baez 70 yaşında...

esmer teni nedeniyle dışlanan, diğer çocukların oynamak istemediği bir kız çocuğu. çocukluğunda tanıştığı ırkçılığı asla unutmayacak bir kız çocuğu. iskoçyalı annesinin değil, meksikalı babasının rengini almış bir kız çocuğu, sanki daha doğarken hep dışlananların, kaybedenlerin, ezilenlerin yanında olacağını anlatmak ister gibi.

quaker anne-babasından inançlarını değil, ama toplumsal adalet duygusunu ve şiddetten nefret etmeyi; çocukluğuna eşlik eden klasik müziği ve piyanoyu değil, ama müziğe olan aşkını aldı. 8 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği konserde dinlediği pete seeger'ın etkisiyle gitara vuruldu. 1957 yılında ilk gibson'ını eline aldığında çoktan martin luther king'in sesini duymuş, çocukluğundan beri yaşamına eşlik eden ırkçılığın kader olmadığını kavramış, şiddete karşı nefretini savaş karşıtı eyleme dönüştürmüştü. 16 yaşında öğrendiklerini bir daha unutmadı. nedensiz değil "forever young"ın joan baez'e yetmişinde ilk günkü kadar yakışması...



yaşam, baez'e kendini tanıtmaya devam etti: 16 yaşındayken okuldaki atom saldırısı tatbikatına katılmayı redderek, sığınağa gitmek yerine sınıfta kalarak kitap okumayı seçtiği için cezalandırılan genç joan'ın hayat bilgisi, güzel bir dünya uğruna verdiği mücadele mahpuslukla ödüllendirildiğinde daha da pekişecekti kuşkusuz.

martin luther king'in "I have a dream" diyen sesinin washington'da yankılandığı gün, joan baez, king'in hayalinin gerçek olacağını haykırıyordu: "we shall overcome"!




joan baez bir kez daha "biz kazanacağız" dediğinde berkeley'de akademik özgürlükler için mücadele eden öğrencilerin yanındaydı. ya da kaliforniya'da césar chávez önderliğinde haklarını arayan göçmen tarım işçileriyle omuz omuza kavga veriyordu.

1963'te vietnam'daki emperyalist savaşa karşı vergi boykotu kampanyasına destek verip, vergisinin yüzde altmışlık bölümünü ödemeyeceğini açıkça duyururken, aynı zamanda konserlerinde de abdli genç erkekleri askerden kaçmaya ve vicdani redde davet ediyordu.  savaş karşıtı harekette oynadığı aktif rol nedeniyle 1967 yılının bir ayını hapiste geçirmek zorunda kaldı. joan baez, 1972 noelinde kuzey vietnam'ı ziyaret eden abdli barış grubunun katılımcıları arasında hanoi'nin amerikan uçakları tarafından 11 gün boyunca aralıksız bombalanmasının birebir tanığı olacaktı. 1975'te vietnam savaşı'nın son bulmasının ardından yapılan "the war is over" yürüyüşünde yine baez'in sesi new york sokaklarında yankılanıyordu...



baez, vietnam savaşı'nın sona ermesinin ardından köşesine çekilmek yerine dünyada gördüğü adaletsizliklerin karşısına dikilmeyi sürdürecekti. gay ve lezbiyen haklarından insan hakları ihlallerine, idamdan doğanın tahrip edilmesine kadar birçok konuda sözünü esirgemedi. neyi destekleyip, neye karşı çıkacağınının kararını vicdanının sesine bıraktığından, dosttan çok düşman edindi. joan baez, 1979'da kamboçya'daki insan hakları ihlallerine, 1989'da çin'deki tiananmen meydanı katliamı'na karşı sesini yükselttiğinde amerikan solunun büyük bir bölümü için bir "hain"di. ama o hesabını onlara değil, vicdanına verecekti. abd, ırak'a her saldırdığında karşısında baez'i bulacaktı. uzak diyarlardaki insanların yaşam hakkını savunan herkesi "vatan haini" ilan eden linçe boyun eğmeyen joan, çin'deki, kamboçya'daki katliamların duyulmasından korkan "solcu"ların öfkesinden mi korkacaktı.

2008 seçimlerinde obama'yı desteklediğini açıkladı joan baez. bilseydi gerçekleşenin martin luther king'in rüyası değil, sam amca'nın yeni bir oyunu olduğunu, yapmazdı elbet. diğer insanlara değil, ama vicdanına anlatamayacağı bir şey vardı artık hayatında.

joan baez 70 yaşında. ve daha önünde mücadele edilecek yıllar var. eminim ki, obama'yı desteklemesi hakkında duyduğumuz son şey olmayacak...

7 Ocak 2011 Cuma

İSYAN ÇIĞLIĞI


israil'i siktir et. hamas'ı siktir et. el fetih'i siktir et. birleşmiş milletler ortadoğu'daki filistin'li göçmenler için yardım ve çalışmalar ajansı'nı siktir et. abd'yi siktir et! bizler, gazze gençliği olarak, israil'den, hamas'tan, işgalden, insan hakları ihlallerinden ve uluslararası toplumun kayıtsızlığından o kadar bıktık ki!

çığlık atmak ve israil'in ses duvarını aşan f16ları gibi; bu suskunluk, adaletsizlik ve umursamazlık duvarını yıkmak istiyoruz; yaşağıdımız bu boktan durumdan kaynaklanan uçsuz bucaksız hüsranı dışarı salmak için ruhlarımızın olanca güçüyle bağırmak istiyoruz; kâbus içinde kâbus yaşayan iki tırnak arasındaki pireler gibiyiz, umuda ve özgürlüğe yer yok. bu politik mücadelenin içinde kapana kısılmaktan bıktık; uçakların evlerimizin üzerinde uçuştuğu kömür karası gecelerden bıktık; masum çiftçilerin topraklarını işledikleri için tampon bölgede vurulmalarından bıktık; silahlarıyla ortada gezen sakallı adamların güçlerini suistimal etmelerinden, inandıkları uğruna protesto düzenleyen genç insanları dövmelerinden veya hapse tıkmalarından bıktık; bizi ülkemizin geri kalanından ayıran ve pul kadar bir toprak parçasına hapseden utanç duvarından bıktık; terörist gibi, cebi patlayıcı dolu şer gözlü ev yapımı fanatikler gibi gösterilmekten bıktık; uluslararası toplumun gösterdiği umursamazlıktan, kaygılarını belirten ve önerge taslakları hazırlayıp mutabakata vardıklarını uygulamaya koymada korkaklık sergileyen sözde uzmanlardan bıktık; boktan bir hayat yaşamaktan, israil tarafından hapsedilip, hamas tarafından dövülmekten ve dünyanın geri kalanı tarafından da tamamen gözardı edilmekten bıktık usandık.

içimizde büyüyen bir devrim var; bu enerjiyi statükoya meydan okuyacak ve bize bir tür umut verecek birşeye dönüştüremezsek, bizi yokedecek devasa bir memnuniyetsizlik ve hüsran. yüreklerimizi hüsran ve umutsuzlukla titreten son damla, 30 ekimde, önde gelen bir gençlik örgütü olan sharek gençlik forumu'na silahları, yalanları ve saldırganlıklarıyla gelerek herkesi dışarı atıp, kimilerini hapsettiklerinde ve sharekin çalışmasını yasakladığında gerçekleşti. gerçekten de kâbus içinde bir kâbus yaşıyoruz. içinde bulunduğumuz baskıyı anlatacak kelimeleri bulmak zor. israil'in çok etkin bir biçimde götümüzü bombalayarak binlerce evi ve daha çok sayıda yaşamı ve düşleri yokettiği "dökme kurşun operasyonu"nda canımızı zar zor kurtardık. amaçladıkları gibi hamas'ı bertaraf edemediler, ama kaçacak hiçbir yerimiz olmadığı için bizi kesinlikle sonzuza dek korkutup herkese travma sonrası stres bozukluğu saçtılar.

bizler kederli gençliğiz. içimizde günbatımının tadını çıkarmayı zor kılacak kadar devasa bir ağırlık taşıyoruz. kara bulutlar ufku boyarken ve kasvetli anılar onları kapadığımız her anda gözlerimizin önüne gelirken, nasıl çıkaralım tadını? acıyı gizlemek için gülümsüyoruz. savaşı unutmak için gülüyoruz. burada ve şu anda intihar etmemek için umut ediyoruz. savaş sırasında israil'in bizi dünya üzerinden silmek istediğini açıkça hissettik. geçtiğimiz yıllarda hamas düşüncelerimizi, davranışlarımızı ve hedeflerimizi kontrol edebilmek için elinden geleni yaptı. bizler, füzelerle yüzleşmeye alışmış, normal ve sağlıklı bir yaşam sürmek gibi imkânsız bir görev taşıyan ve toplumumuzda kötücül bir kanser hastalığı gibi yayılan, kargaşa yaratıp etkin bir biçimde yolunun üstündeki bütün yaşayan hücreleri, düşünceleri ve hayalleri öldüren ve terör rejimi ile insanları felç eden muazzam bir örgüt tarafından anca katlanılan bir gençlik nesliyiz. içinde yaşadığımız hapishane, sözde demoratik bir ülke tarafından ayakta tutulan hapishane de cabası.

tarih kendini en acımasız biçimde tekrarlıyor ve görünüşe bakılırsa kimsenin umrunda değil. korkuyoruz. burada, gazze'de hapsedilmekten, sorgulanmaktan, dayak yemekten, işkence görmekten, bombalanmaktan, öldürülmekten korkuyoruz. yaşamaktan korkuyoruz, çünkü attığımız her adım iyice değerlendirilmiş ve gözden geçirilmiş olmalı, heryerde engeller var, istediğimiz gibi hareket edemiyoruz, istediğimizi söyleyemiyoruz, istediğimizi yapamıyoruz, hatta bazen istediğimiz gibi düşünemiyoruz, çünkü işgal beyinlerimizi ve kalplerimizi o kadar feci bir şekilde işgal etti ki canımız acıyor, sonsuz hüsran ve öfke gözyaşları akıtmak istememize neden oluyor!

nefret etmek istemiyoruz, bütün bu duyguları hissetmek istemiyoruz, artık kurbanlar olmak istemiyoruz. yeter! yeter bu kadar acı, yeter bu kadar gözyaşı, yeter bu kadar ıstırap, yeter bu kadar kontrol, engeller, adil olmayan gerekçelendirmeler, terör, işkence, mazeretler, bombalamalar, uykusuz geceler, ölü siviller, kara hatıralar, kasvetli bir gelecek, kalp ağrıtan mevcut durum, bozulmuş politika, fanatik politikacılar, dini martavallar, yeter bu kadar hapsedilmişlik! dur diyoruz! istediğimiz gelecek bu değil!

üç şey istiyoruz. özgür olmak istiyoruz. normal bir yaşam sürebilmek istiyoruz. barış istiyoruz. bunları istemek çok mu? biz gazzeli genç insanlar ve başka yerlerdeki yandaşlardan oluşan ve gazze gerçeği bu dünyadaki herkes tarafından, sessiz onay veya yüksek sesli umursamazlık kabul edilemeyecek ölçüde bilinene kadar durmayacak bir barış hareketiyiz.

işte gazze gençliğinin değişim manifestosu!

etrafımızı kuşatan işgali yokederek başlayacağız, bu zihinsel hapsedilmeden kurtulacağız ve onurumuz ile özssaygımızı geri kazanacağız. direnişle karşılaşacağımıza rağmen başımız dik yürüyeceğiz. içinde yaşadığımız bu sefil şartları değiştirmek için gece gündüz çalışacağız. duvarlara rastladığımız yerde, hayaller yaratacağız.

sadece senin evet, şu anda bu bildiriyi okumakta olan senin! bizi desteklemeni umut ediyoruz. nasıl yapacağını öğrenmek için lütfen duvarımıza yaz ya da bizimle doğrudan temasa geç:

freegazayouth@hotmail.com bu e-posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için javascript etkinleştirilmelidir

facebook:http://www.facebook.com/pages/gaza-youth-breaks-out-gybo/118914244840679?ref=ts

twitter:http://twitter.com/gazaybo

özgür olmak istiyoruz, yaşamak istiyoruz, barış istiyoruz.

özgür gazze gençliği

5 Ocak 2011 Çarşamba

SEÇTİKLERİM (2010)

sezona iyi başlayıp sonradan çaptan düşen futbol takımlarının sezon sonu klişesidir: "biz gönüllerin şampiyonuyuz." bu cümle, her on söylenişinden birinde ancak gerçektir. 2010 yılında en çok okunan on yazıyı yayınlamıştım, şimdi de "gönlümün şampiyonları"nı yayınlıyorum...



10) artık sevmeyeceğim: istanbul'u sevmekten vazgeçişimi yazdım...





9) geri dönmek: "benim istanbul'umda hala sigara içilir vapurda, kimse vapurları kaldırıp, yerlerine deniz otobüsü geçirmekten bahsetmez. rakının yanında en güzel sigara gider hala. galata köprüsü'nün en güzel yanı, güneşli bir günde okulu kırıp karaköy yönüne - özgürlüğe - yürümektir. benim istanbul'umda arkadaşlarım hala serseri ve devrimcidir."




8) mephisto vs. faustus: istvan szabo'nun "mephisto"sundan yola çıkarak sanat-siyaset ilişkisi üstüne bir karalama: "o 'sadece bir tiyatrocu'dur. ve 'sadece bir tiyatrocu' olduğu için bir böceğe dönüşmüştür..." 




 7) edelweißpiraten: faşizme kul olmayı reddeden, yaşamlarını bir "vicdani red"de çeviren "aslanayağı korsanları"nın ("edelweißpiraten") hikayesi...




6) geceye övgü / gece insanları: gand'dan ve benden geceye ve geceleri yaşayanlara birer güzelleme; ikisini birbirinden ayırmak içimden gelmedi...




5) resimlerini çöpe atan adam: "bir adam tanıdım, resim çiziyor, ama ressam değil." 




4) yaşlanmak: otuzuncu yaşın hatırına yaşlanma fikriyle bir hesaplaşma...








3) "jedem das seine": weimar'ın yanıbaşındaki toplama kampı buchenwald'ın ve tutsakların özgürlük mücadelesinin hikayesi: "milan kundera 'insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır' demişti. buchenwald'da, dachau'da, ausschwitz'te yaşanan vahşeti unutmamak da; bizim - bugün yaşayan insanların - toplama kamplarında, savaşlarda hayatını yitiren ve yaşananlara tanıklık eden bütün insanlara, ama sadece onlara değil, aynı zamanda kendimize ve belki de daha doğmamış çocuklara borcumuz."




2) hayaletler ve ben: kendilerini toplama kamplarına götüren trenler için bilet almak zorunda bırakılanları unutmamak için...








1) ben seni unutmayacağım: hiç unutmadığım, hiç unutamayacağım kardeşim carlo giuliani'nin anısına...


3 Ocak 2011 Pazartesi

EN ÇOK OKUNANLAR (2010)

aslında daha önce bir "en çok okunanlar" listesi blogun sağ kolonunda sabit duruyordu, ancak bu listeyi iki sebepten kaldırmayı uygun gördüm. birincisi, kimi yazıların daha çok okunmuş olmasının güzellikleri hakkında bir şey söylemiyor oluşuydu ki, zaten benim beğendiğim yazılarla en çok okunanlar arasında da büyük bir fark var(dı). güneşli pazartesiler'in "ne kadar 'tık', o kadar 'şık'" ilkesi karşısında eğilip bükülmesi hoşuma gitmedi. ikincisi, blogun normal adresini girip yazıları tarih sırasına göre yukarıdan aşağıya okuyan insanların (ki tahmin ediyorum düzenli olarak okuyanların önemli bir bölümü bu gruba giriyor.) herhangi bir yazının adresini girmediklerinden bu istatistiğin dışında kalması, dolayısıyla dışarıdan link verilen, bu linkler üstünden ulaşılan yazıların tepeye tırmanmasıydı. kısacası istatistik aslında en çok okunanları değil, en çok tıklananları gösterdiğinden fazla bir anlam ifade etmiyor(du).

daimi olarak sayfada görünmesinin blogu piyasalaştırdığına, fast-foodlaştırdığına karar vermiştim listenin. ama yılda bir kere yayınlanmasının aynı etkiyi göstermeyeceğini umarak her ocak ayında geçen yılın en çok okunan (tıklanan) yazılarının bir listesini yayınlamaya karar verdim. yukarıda açıkladığım nedenlerden listenin tam doğru olamayacağının farkında olarak keyfini çıkarın derim. bir de sözünü ettiğim fast-foodlaştıma etkisine karşı 2010'da güneşli pazartesiler'de yayınlananlar arasından bir "seçme yazılar" listesi yayınlamaya karar verdim. umarım "seçme yazılar" başlığı nedeniyle - amiyane tabiriyle - götümün kalktığını, kendimi albert camus sandığımı düşünmezsiniz...


10) borgessiz bir yazı: borges blog'un yazarı orhan uluca'nın birgün gazetesi'nde yazmaya başlamasıyla tetiklenen tartışmanın konularına kişisizleştirilmiş bir bakış. anaakım medya-blogosfer ilişkisi, internetin radikal demokratik bir ortam olarak kullanılma şansı gibi konulara değiniyor.


9) umut vaadeden yeni nesil 1: behzat ç: gand'ın behzat ç'yi kısaca tanıttığı ve kronik yeni nesil karşıtlarına karşı emrah serbes'i acilen okunacaklar listesinin tepesine yerleştrimeyi öneren yazısı. aynı zamanda, her şeyin eskiden daha iyi olduğu iddiasıyla iktidarlarını pekiştiren gerontokratların suratllarına yeni nesilin gerçekten "umut verici" olduğunu haykırmak için gand'ın yazmayı sürdüreceğini umduğum bir dizinin ilk yazısı.






8) internet=porno?: pornografik içeriğin internette kapladığı inanılmaz alan hakkında kısa bir haber. muhtemelen "internet" ve "porno" kelimeleri yazının bu kadar tıklanmasının başlıca sebebi...


7) funny games in salo: şiddeti kolay hazmedilebilecek biçimde estetize eden bir sinemaya karşı şiddeti olduğu gibi mide bulandırıcı, sinir bozucu bir şey olarak gösterme iddiasındaki avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"i ve pier paolo pasolini'nin "salo ya da sodom'un 120 günü" hakkında bir yazı. (bu listede olmasına sevindiğim nadir yazılarımdan.)





6) ben "türk" oldum: türkiye'de "türk olmak"tan kaçıp "gurbet"te zorlanışımın hikayesi. blog daha doğru düzgün okunmazken yazdığım "ben 'türk' oldum"un o günlerden sıyrılıp insanlara ulaşması benim açımdan ayrıca sevindirici. bir gün sonra yazdığım ekle beraber okumanızı öneririm.





5) hapishanenin osmanlı'ya gelişi: tarihçi güntekin yıldız'la osmanlı'da hapishanenin tarihi hakkında yapılan bir söyleşinin notları.


4) polisi sinirlendirmek için 40 öneri: polisi çileden çıkarmak için yöntem arayışı. gand, "boş vaktin çok galiba" demiş, gerçekten çokmuş anlaşılan...


3) her şey mümkün diego: arjantinli futbol ve maradona aşığı gazeteci carlos malbrán'ın maradona'ya yazdığı açık mektup. işin aslan payı tabii bana değil malbrán'a ait.





2) behzat ç hakkında laf ebeliği: bir behzat ç yazısı da benden. kendini bana izlettirebilecek türk dizisi bulmuşken, ne olmuş, ne olmamış bir bakayım dedim...


1) inception'ı nasıl bilirsiniz?: "memento"dayla beraber "bu adamın çektiği her filmi izlemeli" dedirten christopher nolan'ın "inception"ının izleyicinin yorumuna bırakılan sonu hakkında internette dolaşan teorilerin bir derlemesi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...