30 Kasım 2010 Salı

SARRAZIN VE "KARŞITLARI"



sarrazin konusuna geri dönüyorum. ama bu sefer sarrazin'i değil, anaakım siyasetçilerin sarrazin eleştirisini konu etmek için. bu konuya kafayı takmayı sürdürürsem yakında ben de halil berktay gibi altbaşlıklar kullanmaya başlayabilirim. (örneğin: [sarrazin-21])

daha önce şöyle yazmıştım: "sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim." şimdi bu söylediğimi açmaya çalışacağım. (bu arada ne o öyle yamuk yumuk bir cümle kurmuşum...)

thilo sarrazin, müslüman göçmenlere ve bütün yoksullara karşı başlattığı kışkırtma kampanyası nedeniyle "sinirden kendinden geçmiş bir kitle"nin saldırısına uğradığını iddia ediyor. hem suçlu, hem güçlü olmanın, mazlum rolünün insanları etkilemede ne kadar etkili olduğunu anlatmama sanırım gerek yok. (bild gazetesinin iddia ettiğine göre) sarrazin parti kursa oy vereceğini söyleyen yüzde 18'in ve "en sonunda birisi gerçekleri söyledi" diyen diğer insanların yanında, kuşkusuz sarrazin'in müslüman karşıtı ırkçılığına ve yoksulluğun ve eşitsizliğin sistematik olarak kendini yeniden ürettiği bir dünyanın kaybedenlerini kaderlerinin yeghane sorumlusu ilan etmesine karşı çıkan insanlar da oldu. ancak yazının konusu bu her iki grup da değil, sarrazin'in düşüncelerine karşı çıkarmış gibi yapanlar, daha doğrusu neyi söylediğinden çok, nasıl söylediğiyle ilgilenenler.



sarrazin'in iddialarının aksine susturulması, baskı görmesi ya da sansürlenmesi gibi bir olay asla gerçekleşmedi. almanya çapında paneller ve kitap tanıtım toplantıları düzenledi, gazetelere röportaj verdi, televizyonda ve radyoda konuştu. bild gazetesi açık ve net bir biçimde sarrazin'e destek verdi. bild gazetesi her zaman ırkçı olmuş olsa da, şimdiye kadar islamofobinin yaygınlaştırılmasına bu şekilde açık bir katkıda bulunmamıştı. hatta alışılageldik ırkçılığının yanında, hürriyet'le paslaşarak "türklerle kardeşiz" tarzı yayınlar da yapmış, türkçe yazılar yayınlamıştı, hatta 2000 yılındaki avrupa kupası sırasında gazetenin tam bir sayfası türkçe çıkmıştı. bild'in göçmenlere karşı açıktan kampanya yürütmesinin iki örneği vardı şimdiye kadar: birincisi türkiye kökenli ford işçilerinin 1973 yılında sendikadan bağımsız yürüttüğü greve, ikincisi 1992 yılında alman devletinin iltica hakkı kısıtlayıp kuşa çevirmesi öncesinde bütün basının, partilerin halkı ilticacılara karşı kışkırtmasına denk düşüyor. şu andaysa gazete bir yandan sarrazin üstünden "yukarıdakiler"i "eleştirerek" popülizm yapıyor, diğer yandan da müslümanların alman devletini sömürdüğü ve çalışamayacak kadar tembel olduğu tezini yayıyor.

sarrazin'in tetiğini çektiği tartışma, şu anda "hıristiyan demokratlar"ın sağında bir kitle partisinin olanaklılığının etrafında dönüyor. hem sarrazin'in parti kurmak gibi bir derdinin olmadığını defalarca açıklamış olması, hem de "hıristiyan demokratlar"ın sağa kayma konusundaki esnekliklerini her gerekli olduğunda ispatlamış olmaları nedeniyle bu tartışmanın bir "sözde tartışma" olduğunu, asıl hedeflenenin genel olarak bütün anaakım partilerin, özeldeyse hıristiyan demokratların sağa çekilmesi olduğunu düşünüyorum. böylece alman sağının kendi içinde yaşadığı anlaşmazlıklar, "ortak düşman"a karşı birleşerek aşılmış olacak. muhafaza edeceği değerler, alman ya da avrupalı kimliğinin ne olduğu konusunda uzlaşması zor görünen alman sağı, "müslüman olmamak" üstünden negatif tanımlanan bir kimlik politikasında biraraya gelmeyi deneyecek. islamla hesaplaşırken avrupa'nın ortak değerlerinin tanımlanacağı ve sınanacağı iddiası yalnızca almanya değil, genel olarak avrupa (merkez) sağında gittikçe yaygınlaşan bir söylem. "müslüman olmayan" avrupalı kimliğinin bir diğer avantajı da, üstünde anlaşılan kimliğin ulusal olmaktan çıkıp "hıristiyan" hale gelmesi ve böylece avrupa birliği sürecinde (merkez) sağın solun kalesine bir gol daha atması.

sarrazin'e gösterilen tepkilere dönecek olursak: şimdiye kadar gerek anaakım medyanın, gerekse siyasetçilerin sarrazin'in esas tezleri hakkında net bir söz söylemekten, tartışmaya girmekten kaçınması dikkat çekici. özellikle sarrazin'in temel önerisi olan sosyal devletin neredeyse tamamıyla ortadan kaldırılmasının gerekliliği hakkında - muhtemelen dürüst olurlarsa hak vermek zorunda kalacaklarından - daha ağzını açan kimse olmadı. tepki çeken daha çok sarrazin'in öjenik gibi - nazilerin uygulamaları nedeniyle - tabu olan konulara girmesi, yahudiler hakkında bir-iki pot kırması ve kullandığı dil oldu. almanya'nın liberal dışişleri bakanı westerwelle, sarrazin'e benzer biçimde işsizlere karşı bir propaganda kampanyası başlattığında gösterilen tepkiler de buna benzerdi: westerwelle "aslen doğru şeyler söylüyor, ama amacını aşan kelimeler seçiyordu". bu tepkilerin içeriğe değil, biçime yönelmesinin nedeni, gerek sarrazin'in, gerek westerwelle'nin - kullandıkları sözcükler ve "dürüstlük"leri nedeniyle - açıklamalarının değilse de, düşüncelerinin medyada ve anaakım siyasetçiler arasında genel olarak destek görmesi.



sarrazin ve sarrazin'i eleştiriyormuş gibi yapanların uzlaştığı üç temel tez var: bunların birincisi, zenginliğin ve yoksulluğun bireyin kendi seçimi olduğu, kendi çalışkanlığından ya da tembelliğinden kaynaklandığı. böylece kazananların ve kaybedenlerin varlığının kaçınılmaz olduğu kapitalizmde yoksulluk bireyin karakterinin "zayıf"lığıyla açıklanmış oluyor. ikincisi, bireylerin temelde ait oldukları - dini ve / veya ulusal - kültür tarafından biçimlendirildiği ve iki kültürün birbiriyle uyumlu olup olmamalarının, bu kültürlerden birine ait olan bireyin diğerine uyumlu yaşayıp yaşayamayacağını belirlediği. tabii bu bağlamda hangi kültürlerin birbiriyle uyumlu olduğu ihtiyaca göre değiş(tiril)ebiliyor. almanya-fransa-ingiltere üçgenindeki avrupa'da hegemonya kurma mücadelesi, geçmişte bu üç kültür arasında bir uyumsuzluk tanımlanmasına yol açarken, 11 eylül'den bu yana benzer bir uyumsuzluk hıristiyan batı - müslüman doğu arasında tanımlanıyor. yine burada da ulusal bir tanımlamanın yerini dinsel bir tanımlamaya bıraktığını gözlemleyebiliriz. üçüncüsüyse, başka kültürlerden gelen göçmenlerin almanya'da (ya da genel olarak avrupa'da) uyumlu ve - her şeyden önemlisi - başarılı bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayanın nihayetinde bireysel "entegrasyon yeteneği" olduğu. böylece "entegrasyon" ve "başarı" bireyin irade göstermesi, çabalaması değil, yalnızca toplumsal hiyerarşide yukarılarda olması üstünden tanımlanıyor. örneğin türkiye kökenli bir banka müdürü bir yolsuzluk skandalına karıştığında, kimse "entegre ol(a)mamış bir göçmen"den bahsetmezken, yine türkiye kökenli bir işsiz - işsiz olmak dışında bir "kusur"u olmasa dahi - mutlaka topluma entegre olamamış, alman (ya da avrupa - isterseniz hıristiyan diye de okuyabilirsiniz) değerlerinden nasibini almamıştır. örneğin sarrazin'i eleştirirmiş gibi yapanlardan biri olan "milletçe gurur duyduğumuz" yeşiller partisi eşbaşkanı cem özdemir, bu önkabullerden hiçbirine karşı çıkmadan islam üstünde tanımlanan "uyumsuz kültür"ü yeniden ulusal düzlemde tanımlayabilmek için almanya'da yaşayan iranlılar'ın eğitim düzeyinin yüksekliğine ve işsizlik oranının düşüklüğüne vurgu yapıyor. tabii bu durumda özdemir'in iranlılar'ı kurtarmakta kullandığı her iki sınavdan da çakan milyonlarca göçmenin sorununun müslüman olmaları değil, örneğin afganistanlı ya da lübnanlı vs. olmaları olduğu sonucunu çıkarmak çok da zor değil, ki ulusal bir değerlendirmeden de vazgeçildiğinde dahi ortada tek tek "suçlu birey"ler kalıyor. yapısal bir sorun olarak kitlesel işsizlik, küresel ekonomik kriz, göçmenlerin eğitim sisteminde karşı karşıya olduğu zorluklar, almanya'daki iş yasalarının göçmenleri diskrimine eden karakteriyse güme gidiyor. sonuçta almanlar, göçmenlerden, özellikle de müslüman göçmenlerden daha zengin ve başarılılar, çünkü "kültürel açıdan üstün"ler. sarrazin ve eleştiriyormuş gibi yapanların birleştiği ortak payda bu.

sarrazin'le sözde karşıtlarının paylaştığı bir diğer önemli özellik de, her iki tarafın da almanya'nın dünya çapında bir ekonomik güç olma özelliğini yitirme ihtimalinden duydukları endişe. nasıl klasik ırkçılık ırklar arasında üstün olanların kazanacağı bir ölüm-kalım savaşı kurguluyorsa, sarrazin ve "karşıt"ları da ülkelerin ekonomileri arasında benzer bir mücadele görüyor. ve bu mücadelede yüksek giderlerin ve (özellikle belirli işkollarında) kaliteli işgücü azlığının alman ekonomisinin önünü tıkayacağından, yıldızı parlayan çin, hindistan gibi ülkeler karşısında uzun vadede tutunamayacağından korkuyorlar. ve her iki tarafın da çözüm önerileri aynı: üretim maliyetlerinin düşürülmesi, alman nüfusunun daha iyi bir mesleki eğitimden geçirilmesi ve yalnızca gereksinim duyulan özelliklere sahip göçmenlerin almanya'da oturma hakkına kavuşması.

almanya'nın ekonomik hegemonya mücadelesi açısından atıl durumdaki işsiz göçmen nüfusun yarattığı sorunun çözümüne dair öneriler de benzerlik gösteriyor. sarrazin, işsizlik maaşının ancak insanların açlıktan ölmemesini garantileyecek düzeye düşürülmesinin işsizleri çalışmak zorunda bırakacağını savunuyor. aynen westerwelle'nin doğu almanyalılar'a, yoksullara, özellikle de işsizlere karşı yaptığı kışkırtmalarda da olduğu gibi, savunulan şey sosyal devletin varlığının, harcamaları kısılarak "garanti altına alınması". böylece ya almanya'ya yatırımı çekici hale getirmek için sermaye daha düşük vergilendirilebilecek ya da işsizlere, yoksullara verilmeyen para sermayenin çıkarına olan altyapı projelerine harcanacak. tüm bu planları anlatırken değinmedikleri nokta, bu koşullar altında almanya'ya yapılacak bir yatırımın yoksul milyonların durumunda - işsizlik ücretinde yapılacak her indirimin çalışan nüfusun maaşlarına da yansıyacağı düşünülünce - neredeyse hiçbir şey değiştirmeyeceği. ama zaten hedeflenen üst-orta ve üst sınıfların ödediği vergilerin düşürülmesi. kısacası hedeflenen sosyal zenginliğin aşağıdan yukarıya doğru yeniden dağıtılması. islamofobinin bilinçli olarak kışkırtılmasını da bu bağlamda incelemek gerekiyor: bir yandan insanlar "müslüman" ve "alman" olarak bölünürken, diğer yandan "alman"lara yaşadıkları hak kaybı, müslüman göçmenlerin devleti sömürmelerinin önüne geçilmesi olarak sunulacak. (iltica hakkının altı oyulurken de sistematik olarak ilticacıların sayısının gittikçe arttığı ve alman devleti sömüren ikiyüzlü tembeller oldukları propagandası yapılmıştı.)


naziler ve politically incorrect gibi gruplar bir kenara bırakılacak olursa, müslümanların sınırdışı edilmesini savunan hiçkimse yok diyebiliriz. (zaten milyonlarca müslümanın alman vatandaşı olduğu düşünülecek olursa bütün müslümanların sınırdışı edilmesi kolay kolay gerçekleştirilebilecek bir şey değil.) anaakım siyasetin öngördüğü daha çok çalıştırarak entegre etmek. aynen sarrazin gibi işsizlik maaşının düşürülmesinin, işsiz ve yoksul müslümanların gözünde çalışmayı daha çekici yapacağını iddia ediyorlar. spd, yeşiller, sol parti gibi anaakım siyasetin "insancıl" kanadını oluşturanlarsa, eğitim programlarıyla göçmenleri sermaye için daha çekici hale getirerek iş bulmalarını sağlama projeleriyle, alman ekonomisinin yapısına içkin bir sorun olan kitlesel işsizliği görmezden gelerek "iş arayan bulur" gibi daha makro iktisata giriş dersinde saçmalığını kavrayacağınız bir görüşü savunuyorlar.

nihayetinde sarrazin de, sözde karşıtları da aynı noktaya ulaşıyorlar: yoksullar, kendi yoksulluklarının suçlusudur. ve çalışıp "başarabilirler".

29 Kasım 2010 Pazartesi

KAR


birkaç gündür kar geliyorum diyordu zaten. hava sıcaklığı sıfırın altına düşüp çıkıyor, ilk kar taneleri yağmurun arasına karışıyordu. daha sonra bu kışın ilk karı yağmaya başladı. iki gün önce park halindeki arabaların üstünde, insanların fazla girip çıkmadığı bahçelerde beyazlıklar oluşmaya başladı. ve bugün işe gitmek için evden çıktığımda artık her yer bembeyazdı.

hava sıcaklığının 20 derece civarında seyrettiği istanbul'dan oldukça farklı havamız. kısacası götümüz donuyor. istanbul'un maksimumuyla nürnberg'in minimumu arasında neredeyse 30 derece fark var. hissedilen sıcaklıklara girmek bile istemiyorum, zira orada durum benim açımdan daha da sinir bozucu. ve tüm bunlar daha başlangıç: aralık ortasında nürnberg'de ısının eksi 26 dereceye kadar düşeceği tahmin ediliyor. kısacası aralık ayında bloga uzunca bir süre yazmamış olursam dölerek öldüğümü düşünebilirsiniz.

her kar yağdığında aklıma 1986 kışı gelir. istanbul bembeyaz bir kar örtüsüyle kaplanmış, okullar uzun bir süre tatil olmuş, insanlar işe dahi gidememişti. yer mantarı halimle karda yürümekte zorlandığımı hatırlıyorum. (tabii 1986 kışında boyumun ne kadar olduğunu hatırlamadığımdan bu anı bugün artık fazla bir şey ifade etmiyor.) benim açımdan kar en azından bir sene erken gelmiş, daha okula başlamamış olduğumdan okulların tatil olmasından da yararlanamamıştım. mahallenin çocukları, komşumuz seçkin amca'nın karısına evlilik yıldönümü hediyesi projesine katılmış, hep beraber üçüncü kata ulaşan bir kardanadam yapmıştık. kardanadam yükseldikçe seçkin amca'nın tırmanması güçleşmiş, ağırlık sorunu çocukların yüksek kısımları yapmasıyla çözülmüştü. 86 kışına dair anılarım parça parça ve bir sis perdesinin arkasında, hatıralarımın ne kadarı gerçekten benim hatırladıklarım, ne kadarını anne-babamın anlattıklarından kafamda birleştirdim, bilemiyorum.

bir diğer kar hatırası 90'lı yıllarda sık yaşanan kar yağışlarından birine dair. istanbul erkek lisesi'nde yatılı okuyan antalyalı bir arkadaşımız, kar yağmaya başladığını görünce kendinden geçmiş, dersten çıkıp kartopu oynamak, kardanadam yapmak istemişti. hafifçe süzülen o ilk karla kartopu falan oynanamayacağını anlatarak biz istanbullular, hayatında ilk defa kar yağışı görmesinin yaşattığı heyecanın içine etmiştik.

bugün, 30 yaşında ve karın kışla eşanlamlı olduğu bir ülkede yaşarken bile o çocukça sevinci duyuyorum. penceremden şehrin kar altında kalmış silüetine bakarken, çocukluğumda okulların tatil olmasının, günlük yaşamın askıya alınmasının, normalin dışına çıkmanın verdiği huzuru içimde hissediyorum.

kim bilir, belki de almanlar'ın güneşi delice sevmesinin nedeni, hava sıcaklığı 25 dereceyi geçtiğinde okulların, 35 dereceyi geçtiğinde iş yerlerinin tatil olmasıdır.

28 Kasım 2010 Pazar

KORE

nazım hikmet bu şiiri 1952'de, bir milyonu asker toplam dört milyon insanın canını alan kore savaşı'nın bir ölüm fabrikası gibi işlemeye devam ettiği günlerde yazmış. bir ihtimal var ki, tarih tekerrür edecek, trajediyken fars olacak, yine ahmetler kore'ye gidecek, ama bu kez ahmet'e "öldürme" diyecek bir nazımımız olmayacak...

bugün iki kore'nin arası gittikçe kızışıyor, kızıştırılıyor. ve artık - nazım'ın yaptığı gibi - "iyi kore"yle "kötü kore" ayrımının sağlıklı olmadığını görmek için kör olmak bile engel değil. ama belki de yarın bir gün yine milyonlar ölecek kore'de. ve bizden yine "özgürlüğü, demokrasiyi ve insan haklarını" kutlamamız istenecek. ve yine belki de hiçkimse ölenlerin özgürlüğünden ve haklarından bahsetmeyecek.










mektup


veli oğlu ahmet
general klarkın piyade eri
kore

bugün çarşamba, kasımın biri.
bugün beş bin yıllık çin bastı dört yaşına.
pekinde geçilmiyor türkü sesinden.
yollara döküldü millet
yediden yetmişine,
hepsin de mavi işbaşı elbiseli.
pekinde fağfur kulelerde güneş
kırmızı sütunlarında ak güvercinler.

li-çan-çen'le konuştum, ahmet,
hunan köylülerinden.
uzun aksakallı tel tel,
alnı çin yazısı gibi kırışık.
dedi ki bana:
toprağım yoktu,
var.
öküzüm yoktu,
var.
insandan sayılmazdım,
insanım artık.
daha da güzel günler göreceğiz, diyorlar,
yalan değil.
göreceğiz.

işte ben
li-çan-çen
yoklar geri dönmesin
varlar yok olmasın
daha da güzel günler görelim diye
oğlumun birini okula yolladım
öbürünü kore'ye...
li-çan-çenin oğlu bu yüzden orda,
ya sen?

pekin günlük güneşlik,
korede yağmur mu yağıyor ahmet?
yüzükoyun sürünüyor musun çamurda
peşince namlunun?
rlâ gözlerin dumanlı,
kabarmış damarları alnının
kimi öldürmeğe gidiyorsun?
yedi deniz ardında kaldı anadol
hane halkıyla beraber.
onlar bu yıl vermedi vergiyi.
öldü sarı öküz,
dayı oğluna göründü gurbet
kimi öldürmeğe gidiyorsun ahmet?
yedi deniz ardında kaldı anadol
köy halkıyla beraber.
onlar bu yıl toprak istedi ali bey çiftliğinden.
dövüşüldü candarmalarla.
dursun vuruldu,
yaralandı koca anan,
hapise düştü millet.

kimi öldürmeğe gidiyorsun ahmet?
şu ellerine bak,
sapanın sapından koparılan ellerine.
akşamları sofrada, çıra ışığında
bazlamayı bölen onlardı.
sarı öküzün ve ayşe kızın yüzünü
onlar aynı şefkatle okşardı,
ve ağanın karşısında çaresizlikten, öfkeden,
enseni kaşırlardı.
köy kıyısından geçen yolculara
kaç kere yol gösterip su verdiler
ve en kederli.
en yorgun
en tembel günlerinde senin
senden ayrı yaşayıp düşünmekte devam ederdiler.
onlar,
ellerin
şimdi kan içinde bileklerine kadar,
kimi öldürmeğe gidiyorsun ahmet?
başka bir orduyu da gördü bu memleket.
büyük kuzeydendiler.
japon zulmünü yendiler.
diktiler yemiş fideleri gibi bu toprağa
bahtiyarlığın imkanlarını,
hem de karşılığında hiçbir şey beklemeden.
sonra dönerken evlerine
şu sözlerle uğurlandılar:
"- bağışlayın bizi kardeşler
dilediğimiz kadar
kılamıyorsak âşikâr
minnetimizi sözlerimizde.
yaşayacak hâtıranız, kardeşler,
fabrikalarımızın tüten bacalarında,
sırmalı dağlarında ekinimizin
ve içi gülen gözlerimizde.
hani bahar sabahları vardır, ahmet,
çıkarsın evden
karşında bir müjde gibidir dünya.
işte böyle bir dünyaydı artık kuzey koreli için
her sabah
her akşam
her gece memleket.
söz hürriyetindi.
toprağı bölüşmüştüler.
demiryolları
altın,
gümüş,
kömür,
ovada yağmur,
dağda rüzgâr,
deniz
bulut,
güneş,
çocuk bahçeleri, hastaneler, okullar
ve fabrikalar milletindi.
bahtiyardılar.
kimi öldürmeğe gidiyorsun Ahmet?

bu toprakta gerçekleşen kendi hasretini mi?
korede yağmur mu yağıyor?
evini yaktığınız çocuk
anasının ölüsüne kapanarak
haykırıyor mu altında yağmurun?
yoksa onu görmüyor musun bile?
yoksa artık kanıksadın mı?
yoksa, amerikan askeri sin-şana girdiğinde
sen de beraber miydin?
gördün mü insanların çırılçıplak soyulup
benzinle yakıldığını?
sen de japon palasıyla kelle kestin mi?
belki de samvandaydın?
ağaçlara saçlarından asılan insanlara
nişan aldın mı sen de?
gebe kadınların ırzına geçip
sonra dövdün mü öldürene kadar?
biliyorum,
san-sen ri'de gözlerini oydukları çocuğun
fotoğrafını çektiler
hâtıra diye.
bu hâtıranın sende de bir kopyası var mı?
biliyorum.
vu-mal-şoyu alnından mıhladılar duvara,
bir kâatla beraber.
işçiydi, on bir çocuk babasıydı.
ve geniş alnıyla birlikte mıhlanan kaat
emek kahramanlığı diplomasıydı.
bilmiyen var mı?
yaktınız ekinleri,
şehirleri uçurdunuz.

ve onların en ucuz ölüm aleti sendin, ahmet,
vebalı farelerinden de ucuz.
kore'de yağmur mu yağıyor?
dinecek.
ya defolup gideceksiniz,
ya denize dökecekler sizi.
ne halt edeyim? deme ahmet,
teslim ol.
hâneni,
köyünü,
memleketini seviyorsan şu kadarcık,
teslim ol.
hâneni,
köyünü
memleketini,
seni, celebe satanlara
söylenecek bir çift sözün varsa ahmet,
teslim ol.
yitirmedinse insanlığını
çoluk çocuk naşıyla dolu bir çukurda,
teslim ol.
biz türkler yiğitizdir.
yiğitliğin zerresi kaldıysa sende,
teslim ol.
teslim ol ananın başı için,
teslim ol türk halkı adına,
ahmet, kardeşim,
kardeşlerine teslim ol.


nazım hikmet

26 Kasım 2010 Cuma

BİR ŞARKI? ÜÇ ŞARKI?


paint it black! rolling stones şaheseri... rennes'de oturduğum rue saint michel'in kıyıcığındaki ortaçağdan kalma küçük evden her gece çıkıp, rue de la soif'taki kapanış şarkısı olarak "paint it black" çalan küçük barda bira içerdim. ne kadar zorluk çekmiştim fransa'da, insan nasıl da anılarını ayıklayıp güzel olanları saklamasını beceriyor. her neyse konumuz ne hafıza, ne de rennes; "paint it black" rolling stones'un mick jagger'ın at suratına rağmen efsane olmayı başarmasının üç dakikalık özeti. aşağıda şarkının üç ayrı versiyonu var...

birincisi, tabii ki orjinal rolling stones versiyonu...



normalde "beğenme"nin ötesinde tutkuyla bağlı olduğum şarkıların coverlanmasına gelemem, ama praglı schlager ("hafif batı müziği" herhalde doğru çevirisi) şarkıcısı karel gott'un "rot und schwarz"ı gerçekten ilginç bence...



"paint it black"i bir de isveçli black metal grubu marduk'tan dinleyin istedim...



kulağımda yankılanan şimdi bir şarkının üç ayrı versiyonu mu, yoksa üç ayrı şarkı mı?

25 Kasım 2010 Perşembe

A.C.A.B. - XXII


neymiş, doğru tarafı seçen tek köpek louk değilmiş demek ki...

ELİ KULAĞINDA!


bir haftadır terör beklentisiyle yatıyor, terör beklentisiyle kalkıyor, terör beklentisi yiyor ve içiyoruz. cdu'lu ("hristiyan demokrat birlik") almanya içişleri bakanı thomas de mazière "kasım sonlarında almanya'da büyük bir terör eylemi yapılacağına dair elimizde somut kanıtlar var" dedi ve ekledi: "endişelenmek için nedenimiz var, ama histeriye kapılmanın gereği yok."

o günden bu yana tren istasyonlarında, resmi binaların girişlerinde vs. makinalı tüfekleriyle sokakta görmeye alışkın olmadığımız polis birlikleri nöbet tutuyor. televizyonlarda, gazetelerde, café, meyhane muhabbetlerinde terörden bahsediliyor. arkadaş arasında yapılan şakaların bile harcı terör. de mazière "histeriye kapılmanın gereği yok" demişti, ama bu sözleri söylemek için ağzını açtığında bir histeriyi tetikleyeceğini kendisi de biliyordu kuşkusuz, ki bence ağır silahlarını göstere göstere - olur olmadık her yerde - nöbet tutan polis de insanların güvenliğini sağlamaktan çok güvensizliklerini, "terör tehlikesi"nin her zaman ve her yerde olduğunu anımsatmaya yarıyor.

zaten "eli kulağında, ha geldi, ha gelecek" derken, şişenin içinden cin çıktı: eyalet içişleri bakanları ve almanya içişleri bakanı de mazière, hamburg'da ağırlıklı gündemini güvenlik önlemlerinin arttırılmasının, dolayısıyla devletin insanların özel yaşamına burnunu sokmasından ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına, hatta ordunun almanya sınırları içinde görevlendirilmesine kadar çeşitli "güvenlik önlemleri"yle vatandaşların haklarının kısıtlanmasının oluşturduğu bir toplantı düzenledi.

internette "truva atı"yla takip etme, telefonda dinleme, sokakta kameralarla izleme, mektupların açılması vs. aracılığıyla insanların özel yaşamlarını çevreleyen duvarları şeffaflaştırılması konusu almanya'da uzun süredir gündemde. ancak bu tip girişimlere karşı ciddi de bir muhalefet var. her şehirde devletin 1984'leşmesine karşı aktif çalışan inisiyatifler var, her yıl almanya çapında yürüyüşler düzenleniyor. istedikleri gibi at oynatamayan "röntgenci"lerin en sevdiği yöntemse terör korkusunu sürekli canlı tutmak. eğer bir gün insanları canlarıyla özgürlükleri arasında bir seçim yapmak zorunda olduklarına tamamen inandırmayı başarabilirlerse, o zaman georg orwell yalnızca big brother'ın doğum tarihi konusunda yanılmış olacak.

24 Kasım 2010 Çarşamba

KISA KISA - GARİP


* bu sabah yıllar önce ortadan kaybolan bir arkadaşımı rüyamda gördüm. nerede olduğunu, bunca yıl neler yaptığını sormak istedim, ama rüyada yapmak, söylemek istediğim şeyi bir türlü denk getirip yapamam, söyleyemem durumu tekerrür ettiğinden beceremedim. gerçek hayatta istanbul türkçesi konuşan arkadaşım, rüyamda orta anadolu türkçesi konuşuyordu. rüyayı görürken de bu garipliğin farkına vardığımı hatırlıyorum. ayrıca son gördüğümde olduğundan çok daha zayıftı ve yüzü de kendi yüzü değildi. ama yine de karşımdakinin kaybolan arkadaşım olduğunu biliyordum. bir insanın kimseye bir şey söylemeden ortadan kaybolması ne kadar garip bir durum. geride kalanlar için yaşadıkları sürece içlerini kemiren bir merak, yakalarını bırakmayan bir beklenti anlamına gelse de; her şeyi geride bırakıp, arkada bıraktıklarına bir daha dönüp bakmamacasına çekip gitme tasavvurunun bile kendine özgü bir çekiciliği var.

* amcam, yakın bir arkadaşının babasının "sigara almaya gidiyorum" diyerek evden çıktığını ve tam otuz yıl sonra, sigara almış bir şekilde yeni zelanda'dan döndüğünü anlatmıştı. üç çocukla birlikte ortada bıraktığı karısı, babasız büyüyen çocukları, kardeşleri, terkedilmelerine ve bunca yıl haber alamamalarına rağmen sıcak bir karşılama yemeği düzenlemişler. amcam yemekte arkadaşıyla sohbet ederken "konuştuğunuza göre yemeği bitirdiniz herhalde" diye tavır koyarak "sofra adabı" öğretmeye kalktığını anlatıyordu bu garip adamın.

* ibrahim tatlıses'in program yaptığı bir otelde sahneye çağırdığı on yaşındaki bir kız çocuğuna "küçük orospu" demesi, olay yerinde olan kültür bakanı ertuğrul günay'ın tepki göstermek yerine tatlıses'le kızın ailesini barıştırma yoluna gitmesi bütün gazetelerde, internet sitelerinde vs. haber oldu. o yüzden tatlıses'in sözlerinin üstünde durmak yerine, "kader"in ("kadın adayları destekleme ve eğitme derneği") olayın ardından gösterdiği tepkiye değineceğim. dernek, basın açıklamasında şu sözleri kullanmış: "argoda, 'para karşılığı seks işçiliği yapan' kadınları tanımlamak için kullanılan ve türkiye'de erkeklerin kadınları aşağılamak için hakaret amacıyla kullandıkları bu kelimenin hele de bir çocuğa karşı 'fütursuzca, şuursuzca, saygısızca' kullanılması büyük bir ayıp olmasının yanı sıra suçtur." on binlerce kadının para karşılığında erkeklerle seks yapmak zorunda kalmasının, meslekleri nedeniyle toplumdan dışlanmalarının, hakaretlere, tacizlere, tecavüzlere maruz kalmasının, damgalanmasının, kovuşturulmasının karşısında erkek egemen ve insanın kendisi de dahil her şeyi metalaştıran toplumla yüzleşmek, hesaplaşmak yerine, yalnızca "orospu" sözcüğünün "fütursuzca, şuursuzca, saygısızca" söz konusu mesleği icra etmeyen küçük bir kıza hitaben kullanılmasına tepki koyanlar, (ya farkında olmadan ya da bilerek ve isteyerek) erkek egemen ve "her koyunun kendi bacağından asıldığı" toplumun saflarında yerlerini alıyorlar. zira dertleri ne "para karşılığı seks işçiliği yapan" kadınların "kader"iyle (onlar zaten sadece milletvekilliğine aday olan kadınların "kader"i), ne de toplumun "orospu"luğa mahkum ettiği kadınların kendisini suçlu ilan edercesine sözcüğün hakaret olmasıyla. toplumun ışık görmeyen bodrum katına hapsedilen, itilen-kakılan, aşağılanan "orospu"lar dursunlar durdukları yerde, yeter ki "orospuluk" yapmayan küçük kıza layık görülmesin bu ünvan. feminizmi nerelerinden anlamışlarsa oralarına soksunlar bir zahmet!

* "kadınlar fuhuşa karşıdır!" ne zaman böyle düşünmeye başladım, nasıl bu sonuca vardım bilmiyorum. kendimi bildim bileli sahip olduğum bu önyargı kumdan bir kaleymiş. gerçeklerle karşılaştığımda çok çabuk yıkıldı ve şoku üstümden hala atabilmiş değilim. kadınların fuhuşa karşı olduğu kurgusu benim kafamda, öyle "genelevleri basalım, içerde kimi bulursak kafasını kıralım" tarzı ahlakçı bir tepkiyi değil, kadınların erkek egemen toplumda kendi ezilmelerinden yola çıkarak "orospu"ların yaşamlarını, "kader"lerini anlayabileceklerini imliyordu. oysa "genelevler olmasa bu erkekler yolda bize sarkıntılık eder" düşüncesi o kadar derine işlemiş ki, fuhuşun varlığı - fazla göz önünde olmaması kaydıyla - kadınların da büyük bir çoğunluğunun desteğini alıyor. böylece erkek egemen toplumun ancak bir totalite olarak varlığını sürdürebildiği, her kadının (daha doğrusu her insanın) insanca yaşamasının, tek bir kadının insanca yaşamasının önkoşulu olduğu gözden kaçıyor. "sana tecavüz etsinler, seni taciz etsinler, ezsinler, iktidarsızlaştırsınlar ki, ben kurtulayım"ın yerine "sana tecavüz etmesinler ki, bana da etmesinler"in alması tek kurtuluş yolumuz...

* ezilen insanların, diğer ezilen insanlarla empati kurarak sorunu ezme-ezilme ilişkisinin kendisinde bulacaklarına dair "çocukça" umudum binbir hayal kırıklığıyla çoktan tarihe gömüldü. eşcinsellerin ırkçılığa karşı çıkması, kürtler'in çingenelere sahip çıkması, işsizlerin sokak çocuklarının halinden anlaması ne kadar daha güzel, özgür ve kardeşçe bir yaşamın mümkün olması için zorunluysa da, insanların kendiliğinden böyle bir bilinç geliştireceklerine dair umudum kalmadı. bakalım nasıl olacak bu işler...

KOMŞUNU İHBAR ETMEYİ UNUTMA!


almanya'da (ve avrupa'nın geri kalanında da) islamofobi yükselişte. daha önce sarrazin'den bahsetmiştim, ancak islamofobiyi "sıradan faşistler"e ya da "kafayı yemiş" sarrazin'e özgü sanmak büyük bir yanılgı olur. sarrazin'in anaakım siyasetin büyük tepkisini çekmesinin nedeni aslen kullandığı üsluba dair bir sorun, yoksa (ön)yargılarının büyük bölümü konusunda daha çok uzlaşma hakim. bir de son günlerde almanya büyük bir terör saldırısının beklentisiyle sarsılıyor. (her iki konu hakkında da - ayarlayabilirsem - yazmayı düşünüyorum.) şimdilik ikisinin kesişme noktasıyla idare edelim, yine berlinli sosyal demokrat bir senatörden - bu sefer sarrazin yerine erhart körting'den - geliyor:

"dikkatli olmak gerek. mahallenizde, üç tane garip görünümlü, ortalıklarda gözükmeyen vs. ve arapça ya da anlamadığınız başka bir yabancı dil konuşan insanların taşınması gibi dikkatinizi çeken gelişmeler oluyorsa, durumu polise haber verin."

23 Kasım 2010 Salı

YAŞAMAK, HER ŞEYE RAĞMEN YAŞAMAK


esther bejarano'nun ikinci dünya savaşı'nın bittiği, almanya'da faşizmin çöktüğü anı anlatan cümlelerini bloga koymuştum, ancak daha sonradan bu cümlelerin tek başına fazla bir şey ifade etmediğini fark ettim. esther bejarano'nun auschwitz cehennemini anlatan cümlelerini de, yaşanan vahşeti kavramamıza biraz olsun yardımcı olacağı umuduyla çevirmeye ve yayınlamaya karar verdim. italik ve koyu yazılan alıntılar da, bana ait olan cümleler de esther'in "her şeye rağmen yaşıyoruz" adlı kitabından derleme...


"trenin nereye gittiğini bilmiyorduk. vagonlar ağzına kadar doluydu ve neredeyse hiç hareket edemiyorduk."
esther bejarano, çok sayıda hasta ve yaşlı insanın hayvan taşıma vagonlarındaki günlerce süren bu korkunç yolculuğun sonunu göremediklerini anlatıyor. yolculuğun zorluklarına dayanamayanların cesetleri günlerce vagonlarda kalıyordu. neuendorf'tan tanıdığı diğer gençlerle birlikte ölüm trenine bindirilen esther, aşık olduğu eli heyman'la beraber bu cehennem yolculuğunu sağ atlatacaktı. ama tren hedefine vardığında esther'le eli sevgili olamayacaklardı, gittikleri yerde buna ne yer ne de zaman vardı, auschwitz'te her saniye yaşam savaşıyla geçmek zorundaydı. ve esther'in arkadaşlarından çoğu faşist ölüm kampına karşı verdikleri mücadeleyi kaybedecekti.

"trendeki herkes aynı soruyu soruyordu: 'nereye götürülüyoruz?' tren pek çok defalar durdu, küçük, demir parmaklıklı pencereden bir şey görmek mümkün değildi. tren her durduğunda 'artık geldik, vagonun insanın üstüne yapışan havasından kurtulacağız' diye düşünüyorduk. ama her defasında tren yeniden yola koyuluyordu. kelimelerle anlatılamayacak birkaç günlük bir yolculuktan sonra tren yeniden durdu ve kapılar açıldı. indik ve sivil giyimli adamlar bizi dostça selamladılar. çalışma kampına geldiğimizi ve kadın ve erkeklerin ayrılacağını söylediler. ünlü rampadan az ileride birkaç kamyon duruyordu."

esther ve diğer tutsakların bu rampanın anlamını kavramaları ancak sonradan olacaktı. auschwitz'e vardıkları gün, kampa oldukça uzun bir yol olduğundan hasta ve özürlülerin, küçük çoçuklu annelerin, hamile ve kırk beş yaşından büyük kadınların kamyonlara binmesi gerektiği söylendiğinde akıllarına kötü bir şey getirmeyeceklerdi. bu sözler dostane bir jest gibi gelecekti: "çoğu insan itaatkarca kamyonlara bindi. ebeveynlerinin yanında gitmek isteyen gençler engellendi, onlara yürüyebilecekleri söylendi. kamyonlar doğrudan gaz odalarına gidiyordu, ama biz daha bunu bilmiyorduk."

esther, diğer genç kadınlarla birlikte yürüyerek "arbeit macht frei" ("çalışmak özgürleştirir") yazan o büyük kapıya ulaştı. kapıdan girerken duyduğu sözleri bugün bile hatırlıyor: "yahudi domuzları, size çalışmanın ne demek olduğunu göstereceğiz!"

"daha sonra dövmelendik. yani sıraya girdik ve sol kolumuza bir numaranın kazınmasını bekledik. benim numaram 41 948'di." 41948, aynı bu numaranın koluna olduğu gibi, ölüm kampında gördükleri, yaşadıkları da hafızasına bir daha silinmemesine kazınacaktı. dövmelerin ardından tutuklu üniformaların dağıtımı gerçekleşti. o anda acı gerçeğin farkına vardılar: "sıradan bir çalışma kampında böyle üniformalar olmaz, toplama kampındayız." esther ve kader arkadaşları polonya'ya, auschwitz ölüm kampına getirilmişlerdi. "numara koluma işlendikten sonra ne düşündüğümü hala hatırlıyorum: 'demek ki 41 947 kişi benden önce buradaydı. şimdi neredeler acaba?"

kaldığı koğuşun kıdemli mahkumları, esther'in schubert'in, bach'ın, mozart'ın eserlerini ne kadar güzel çaldığını keşfedecek ve ona şarkı söyleteceklerdi. karşılığında esther bir parça ekmek, hatta bazen bir parça sosis alacaktı. bir gün çaykovska, kampta tutsak olan bir orkestra şefi, ss'in emriyle "genç kız orkestrası"nda çalacak müzisyenler aramaya başladı. kıdemli mahkumlar, hilde grünbaum, sylvia wagenberg ve esther'i önerdiler. üç hafta içinde orkestra, sabahları ve akşamları çalışma birliklerinin giriş ve çıkışlarına kampın kapısında marşlarla eşlik etmeye başlayacaktı. kısa zaman sonra "genç kız orkestrası" yahudilerle dolu trenler auschwitz'e vardıklarında da kampın büyük kapısında durmaya ve marş çalmaya başlayacaktı: "insanlar avrupa'nın dört bir yanından geliyor ve doğrudan gaz odalarına gönderiliyorlardı. trenle yanımızdan geçip gider ve çaldığımız müziği dinlerken mutlaka şöyle düşünüyorlardı: 'müzik çalınan bir yer o kadar da kötü olamaz.' bu, bizim için ruhsal açıdan korkunç bir yüktü. bu insanların gaz odalarına gönderildiğini çok iyi biliyorduk. ama arkamızda silahlı ss haydutları duruyordu ve çalmayı bıraktığımız anda bizi öldüreceklerinden korkuyorduk. bugün hala bu görüntü gözümün önünden gitmiyor..."

esther'in hafızasına kazınan korkunç görüntüler ağzına kadar insanlarla dolu, gaz odalarına giden trenlerden ibaret değil: "ss kadınlarının tutsakları kırbaçlattığı sonsuz yoklama törenleri de gözümün önünden gitmiyor. yirmi beş kırbaç; çoğu mahkum on kırbaçtan sonra bilincini kaybederdi, ama kırbaç inmeye devam ederdi. her gün bir deri bir kemik kalmış cesetlerin yolda yattığını görürdük. üst üste el arabalarına doldurulur, krematoryuma götürülürlerdi. çoğu kadın ruhsal ve fiziksel açıdan bitik haldeydi. kimi kadınlar umutsuzluktan hayatlarını sonlandırmak için elektrik yüklü çitlere koşardı. dikenli tellerde asılı kalmış ölü kadınlar... bu da asla unutamayacağım korkunç bir görüntü. benim de ss canavarlarının zalimliklerine artık tanık olmamak için kısa zamanda ölmeyi umut ettiğim birçok an oldu."

22 Kasım 2010 Pazartesi

ALMANYA TESLİM OLDU! SAVAŞ BİTTİ! HITLER ÖLDÜ!



"restaurantta yalnızca bizim olmamız beni şaşırtıyordu. almanlar'ın hepsi saklanmıştı, 'belki amerikan askerlerinden korkuyorlardır" diye düşündüm.


restaurantta otururken dışarıdan büyük bir gürültü geldi. hiçbirimiz ne olduğunu bilmiyorduk. amerikalılar'ın bizi uyarmasına rağmen dışarı çıkıp neler olduğuna bakmak istiyorduk. o nedenle askerler de bizimle birlikte dışarı çıktılar. kızıl ordu kasabaya girdiğini gördük ve askerlerin bağırdığını duyduk: almanya teslim oldu! savaş bitti! hitler öldü!


ondan sonra olanlar çılgınlıktı. amerikan ve rus askerleri birbirlerini kucaklıyor, öpüyor, kendilerinden geçiyordu. ve biz tüm bu olup bitenlerin ortasındaydık.


biraz sonra bir rus askeri bunu kutlamamız gerektiğini söyledi. ve pazar meydanındaki büyük bir dükkana girip, vitrinde duran dev gibi bir hitler resmini aldı. amerikan ve rus askerleri resmi pazar meydanının ortasına koyup ateşe verdiler. askerler de dahil herkes yanan hitler resminin etrafında dansediyor, bense akordiyon çalıyordum. işte bu benim faşizmden kurtuluş hikayem."




esther bejarano

15. LINKE LITERATURMESSE


almanya'da büyük kitabevi zincirleri ve amazon vb. internet siteleri küçük kitapçıların ipini çoktan çekmiş durumda. şehir merkezinde dev mağazalar açan bu zincirler, piyasa için yazılmış her türden bestseller ve bestseller olma sevdalısı kitabı rengarenk kapaklarıyla pazarlarken; türkiye'de kitapçıların raflarında hala saygın bir yeri olan sol, eleştirel yayınlar "piyasa sansürü"ne uğruyor. aradığınız kitabı bulmanız açısından büyük bir sorun teşkil etmiyor bu durum, zira hem amazon vb. üzerinden internetten ulaşamayacağınız kitap yok gibi, hem de herhangi bir kitapçıda sipariş vermeniz durumunda istediğiniz kitaba - halen piyasada bulunması koşuluyla - bir günde ulaşıyorsunuz. büyük kitapçı zincirlerinin mutlak egemenliği belki "ne aradığını bilen"ler için çok büyük bir sorun teşkil etmiyor olabilir, ama belirli bir konu hakkında bilgilenmek isteyen ya da ne var ne yok diye bakınmak için kitapçıya giden insanlar için "gözden uzak olan gönülden de uzak" oluyor.

geçtiğimiz haftasonu nürnberg'de "kitap dünyası"nın anaakımlaşmasının karşısında sol, özgürlükçü bir entellektüel varoluşun yaşam kavgasını on beş yıldır sürdüren "linke literaturmesse" ("sol kitap fuarı") düzenlendi. almanya çapında birçok sol yayınevinin ve sahafın katıldığı fuarın ağırlık noktasını bu sene anarşizm oluşturuyordu. fuarın cuma akşamı yapılan açılış etkinliğinde almanya'da son dönemde aktif olan sosyal hareketlerin temsilcileri (nükleer karşıtı hareket, stuttgart'ta halkın tepkisine rağmen milyarlarca euro'nun yeni bir tren istasyonunun yapılması için sokağa atılmasına karşı olan "stuttgart 21 hareketi", "wir zahlen nicht für eure krise" ("krizinizin bedelini ödemeyeceğiz") platformu ve işsizler hareketi), deneyimlerinden, içinde bulundukları hareketin karakterinden bahsettiler ve bu hareketlerin biraraya gelmesi, anti-kapitalist bir hareketin filizlenme ihtimalleri üstüne tartıştılar.

cumartesi ve pazar günleriyse kitap tanıtımlarıyla geçti: marx'ın damadı paul lafargue'ın yeniden basılan "tembellik hakkı"ndan ekonomik krize, gabriel kühn'ün "jakarta'dan johannesburg'a dünyada anarşizm"inden latin amerika'daki son gelişmeler ya da afganistan savaşı, sosyal demokratların ihanetiyle yenilen "almanya devrimi"nden kürdistan'a çeşitli konular hakkında geçtiğimiz yıl içinde basılmış birçok kitap tanıtıldı.

sayısız ilginç kitabın arasında kendini afyon tekkesine düşmüş eroinman gibi hisseden banaysa, içinde bulunduğum ekonomik zorluklara rağmen elimde kalan son parayı kitaplara harcamak düştü. anarşist banka soyguncusu ve kalpazan lucio urtubia'nın otobiyografisini, paco ignacio taibo'nun almanca'da yeni yayınlanan iki romanını, sömürgecilerin edebiyatından bağımsız bir edebiyat yaratma iddiasıyla yazan ngugi wa thiong'o'nun bir romanını, almanya'da otonom hareketin yaşlı kurdu karl-heinz roth'un "global kriz" adlı kitabını, "yenilenlerin hafızası" adlı anarşist hareketin tarihini anlatan bir romanı, insanın soyut düşünme yeteneğiyle kültür yaratma potansiyeline sahip olması ve türkiye'nin ikinci dünya savaşı öncesinde ve sırasında nazi almanyası'yla ilişkilerini ve anti-semitist politikalarını konu alan kitapları kütüphaneme kattım. kısacası zaten evde daha okumadığım kitaplar olduğundan bir süre daha kitapsız kalmamayı garantiledim.

"linke literaturmesse" hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler - almanca olan - bu sayfaya bakabilirler.

18 Kasım 2010 Perşembe

EDELWEISSPIRATEN



ve "edelweißpiraten" ("aslan ayağı korsanları")... isimlerini yakalarına taktıkları "edelweiß" ("aslan ayağı") çiçeğinden alan, 3. reich'ta bütün gençlerin "hitler gençliği"ne katılmalarının zorunlu hale gelmesinin ardından "vicdani red"dini yaşayan gençlik grupları...

birinci dünya savaşı'nın ardından yoksulların açlık ve umutsuzluktan başka hiçbir şeyleri olmadığı dönemlerde, almanya'nın büyük şehirlerinin yoksul mahallelerinden kaçıp, soluğu doğada almakta bulmuştu işçi sınıfının çocukları. doğada yürüyor, kamp ateşlerinin başında toplanıyor, gitar çalıp, şarkılar söylüyorlardı.

1933'de almanya'daki bütün gençlik örgütlerinin yasaklanması ve "hitler gençliği'ne katılmanın zorunlu hale gelmesiyle, "hj"un 100 bin olan üye sayısı ilerleyen yıllarda 8,7 milyona kadar çıkacak (ki bu sayı o dönemki alman gençliğinin yüzde 98'i anlamına geliyor), nsdap'nin gençlik örgütünden bağımsız olarak gençlerin herhangi bir etkinlik yapması yasaklanacaktı. yüzde 98'lik kesimin hikayesini hepiniz az çok biliyorsunuz: "hitler gençliği"nin ardından sa, ss, wehrmacht; devletin bebeklerin yüzde 98'inden katil yaratmasının hikayesi... kimisi toplama kampında bekçi oldu, yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin yakıldığı fırınlara odun attı, kimisi rusya'da, polonya'da, fransa'da kardeşlerini, kardeşlerimizi öldürdü, birçoğu efendileri adına öldürmek için gittikleri uzak diyarlarda kendi yaşamlarını da bıraktı. ama biz yüzde 2'nin bir parçası olan "aslan ayağı korsanları"nın hikayesine kaldığımız yerden devam edelim...

"hitler gençliği" sokaklarda devriye geziyor, zorunlu etkinliklerden kaçan, nazilerden bağımsız gruplaşan, faşizme rağmen gençliğini yaşamaya çalışanların peşine düşüyordu. yeraltında faaliyeti sürdüren komünist gençlik örgütleriyle ilişki kuranlar, kendi çapında illegal işlere bulaşan gençlik çetelerine üye olanlar ve "hitler gençliği"nden çeşitli nedenlerden atılmış olanların yanında faşizm öncesinden gelen doğa yürüyüşlerinden, şarkılı, içkili akşamlardan, kızlı-erkekli grupların çırılçıplak soyunup göllerin, nehirlerin serin sularına bırakmasından vazgeçmek istemeyenler de kovuşturmaya uğruyordu.

kamp ateşinin başında, geçmişten gelen geleneksel şarkıların yanında çoğunluğu "hitler gençliği"nin marşlarının üstüne yeni sözler yazılmasıyla ortaya çıkan şarkılar da söyleniyordu. "hitler gençliği"nde cinsiyet ayrımı önemli bir ilkeyken, "aslan ayağı korsanları"nın genç kızları da aralarına kabul etmeleri, erkeklerin "erkek" gibi, kadınların "kadın" gibi yetişmesinin büyük önem taşıdığı 30'lu-40'lı yılların alman toplumunda, "ahlaksızlık"ları hakkında yapılan propagandaya güç katıyordu. disiplin, vatan sevgisi, namus gibi değerlerin "beş para etmediği" bu grupların varlığı, nazi iktidarı için katlanılamazdı.

baskılar, "korsanlar"ın yaşamını zorlaştırıyordu belki, ama aynı zamanda faşistlere anladıkları dilden cevap vermeyi de ihmal etmiyorlardı: tek yakaladıkları "hitler gençliği" yöneticilerini dövüyor, sokaklarda devriyelerle kavga ediyorlardı. artık "gençler sorunlarını kendi aralarında çözsün" dönemi kapanıyordu. "korsanlar"la başa çıkamayan "hitler gençliği"nin ağlamaları, gestapo'nun devreye girmesiyle sonuçlanıyordu. artık tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları "korsan" olmanın karşılığıydı.


ikinci dünya savaşı'nın başlaması, gençliğin askerileştirilmesinin önemini daha da arttırıyor; bu durum, "korsanlar"a "halkı askerlikten soğutma" (tanıdık mı geldi?), "alman halkının birliğini bozma", "gestapo'ya mukavemet" ve "vatana ihanet" suçlamaları, ve nihayetinde toplama kampına gönderilmek ya da idam olarak geri dönüyordu. nazilerin en sevdiği "dolaylı idam" yöntemlerinden biri, "korsanlar"ı askere alıp, ölümün kesin olduğu görevler vermekti. örneğin doğu cephesine gönderilen eski "korsan" bruno bachler, mayın tarlalarında el ele tutuşarak bütün alanı tarayacak biçimde yürümeye zorlandıklarını anlatıyor. nazilerin öldürdüğü "aslan ayağı korsanları"nın sayısı tam olarak bilinmiyor. hem nazilerin, gerçek ya da sözde muhaliflerini öldürmek için kullandıkları yöntemlerin çeşitliliği, hem de "korsanlar"ın birbirlerini çoğunlukla isim yerine lakaplarıyla tanıyor olmaları, net bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor. ama ikinci dünya savaşı bitip, naziler iktidarı kaybettiğinde hala hayatta olanların küçük bir azınlık oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

kendi dönemlerinin "punk"ları olarak görebileceğimiz gençlerin varoluşu bile başlı başına faşist rejime karşı bir direniş eylemiyken; gittikçe radikalleşen "korsanlar"ın gerçekleştirdiği direniş, zamanla yahudilerin ve asker kaçaklarının saklanmasından, "kuşlama" ve "yazılama" gibi eylemleri kapsayacak biçimde güçleniyordu. genelde sokak dilini kullanıyor ve - kimse korkusundan uzun bir bildiriyi yerden alıp okumaya cesaret edemeyeceğinden - kısa metinler yazıyorlardı...

örneğin:

"artık kahverengi sürünün sonunu getirelim! bu sefalette ölüyoruz.
bu dünya bizim dünyamız değil!
başka bir dünya için savaşmalıyız,
bu sefalette ölüyoruz!"

ya da:
"bok ne kadar kahverengiyse, köln de o kadar kahverengi. uyanın artık!"



gibi...

faşizm öncesinde işçi hareketinin kalelerinden olan köln-ehrenfeld'de "korsanlar"ın direnişi doruğa ulaşıyordu. toplama kampından kaçmış olan hans steinbrück'ün çabalarıyla "korsanlar", asker kaçaklarıyla, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmış insanlarla, saklanarak holocaust'tan kurtulmaya çalışan yahudilerle birlikte yüz kişiyi aşan bir direniş ağı oluşturuyor, bildiri dağıtma ve yazılama yapma gibi eylemlerin yanında sabotajlar yapıyor ve buldukları silahlarla gestapo'ya karşı kendilerini savunuyordu.


birgün, silahlarını ve nazilerden çaldıkları diğer eşyalarını sakladıkları kilerin ihbar edilmesinden sonra, gestapo baskınında ehrenfeld grubunun birçok üyesi ve gizledikleri yahudiler nazilerin eline düştü. bir sonraki gün evin önünde bekleyen gestapo devriyesiyle "korsanlar" arasında çıkan çatışmada bir polis, bir sa ("sturmabteilung") üyesi ve bir de "hitler gençliği" devriye sorumlusu öldü. ilerleyen günlerde ehrenfeld, grubun yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması için yaptığı, amok koşusunu andıran eylemlere sahne oldu. ve 63 kişi "ehrenfeld grubu"na üye olmaktan tutuklandı.

hans steinbrück, yakalandıktan sonra şöyle diyecekti:
"arkadaşlarımla beraber almanya'nın savaşı mümkün olan en kısa sürede kaybetmesi için elimizden geleni yapacaktık. bu nedenle bir cephanelik oluşturduk. silahlarla savaşın sürdürülmesi için önemli olan üretimi ve cephe bu yakınlara geri çekildiğinde tren yollarını sabote edecektik."

10 kasım 1944 günü aralarında steinbrück'ün de bulunduğu on üç kişi halka açık bir şovla idam edildi. aralarında en genç olan bartolomäus schenk 16 yaşındaydı.

savaş bittikten ve almanya faşist olmayı bırakıp "demokratik" olmaya başladıktan sonra, "korsanlar"ı dün nazi olarak kovuşturanlar, bugün "demokrat" olarak kaldıkları noktadan devam edeceklerdi. ne "demokratik" kurumlar, ne de bölgeyi işgal etmiş olan amerikan ordusu sevecekti "korsanlar"ı. nazilerin 1930'larda başladığı işi, demokratlar 1940'larda bitirdi. 1950'lerde artık "aslan ayağı korsanları" yoktu. almanya, olması gerektiği gibi "çalışkan" ve "itaatkar"dı...

17 Kasım 2010 Çarşamba

CASTRO'NUN VEDASI


biliyorum castro'nun devlet başkanlığını bırakmasının ardından epey bir zaman geçtiğini. ve hayır, daha ölmedi. benim bahsettiğim castro da zaten fidel değil, angelo castro.

nürnberg'in yoksul göçmen mahallesi gostenhof'ta, eski adıyla "gostanbul"da, dünyanın en güzel kahvesini içtim. nürnberg'den komşu şehir fürth'e giden ana caddenin üstünde, angelo castro'nun cafésinde. küçük, içeride iki, kapının önünde iki masası olan "al pacino", ki masanın başında ayakta durmak gerekiyordu, sandalye dahi yoktu (almanya'da oturulacak bir café, büfe vs. işletebilmek için mekanda iki tuvalet bulunması zorunluluğu var. bu şartı yerine getiremeyenler "stehcafé" ("ayakta durulan café") işletiyorlar.), öyle büyük bir beklentiyle gidilecek bir yer değildi. küçük, basit, yanından geçip gittiğinizde farkına bile varmayacağınız bir mekandı. ama dedim ya, dünyanın en güzel kahvesini yapardı.

angelo castro, esmer, orta boylu, 40'lı yaşlarının sonlarında, judo şampiyonluklarını ve antrenörlüğünü artık mazide bıraktığından "aile babası göbeği" göze çarpan, napoli göçmeni bir italyan. kanda napolililik olduğundan gizlemediği, ama çocukca bir mafya merakı vardı. kendisi küçük yaşta almanya'ya geldiğinden napoli çevresinin fiili devleti olan mafyayla bir ilişkisi olmamış hiç. zaten konuştuğumuzda "benim merakım filmlere, gerçek mafyanın sempati duyulacak bir tarafı yok" diyordu ve mafyanın hayatından uzak olmasından memnundu. caféye adını veren al pacino'nun scarface'ten bir resmi asılıydı duvarda. bir de angelo'nun babasının resmi vardı, hafiften çok sevdiğim ve on iki yıl önce yitirdiğim dedemi andıran. angelo napolili dedim zaten, maradona'nın imzalı bir resminin de al pacino'yla angelo'nun babasının arasında yerini aldığını söylemesem de tahmin edersiniz herhalde.

"al pacino", ilk pazar günleri önüne parkeden otuz-kırk motorsikletle dikkatimi çekmişti. angelo kendisi de motor hastası olduğundan, nürnberg yakınlarında oturup da motoru olan her italyan'la arkadaştı. pazar öğleden sonraları toplu turlarını bitiren italyan motorcular soluğu angelo'da alırdı.

sanırım angelo'nun kahvesini içip de italyan olmayan ilk insanlardan biriydim. kahvesinin lezzeti kulaktan kulağa yayıldıkça, başlangıçta yalnızca italyan cemaatinden oluşan misafirleri de çeşitlendi ve çoğaldı zaten. "misafir" demek, bilinçli bir tercih, çünkü angelo'ya kahve içmeye gittiğinizde "müşteri"den çok "misafir"diniz. yoksa iki euro'ya bu kadar muhabbet satılmaz hiçbir dükkanda.

zamanla bütün ailesini tanıdım angelo'nun. "al pacino" bildiğiniz aile işletmesiydi zaten. karısıyla "gurbet"te olmak ve "memleket"e geri dönmenin zorlukları üstüne sohbetlerimizi özleyeceğim kesinlikle. annesinin babaannemi andırmasını da buraya yorumlamadan not düşeyim. (hastayım diye çorba yaptı kadıncağız bana.)

ben istanbul'dayken angelo caféyi bir arkadaşına devretmiş. yorgun ve stresli gözüküyordu zaten son zamanlarda. bir süre tadilat nedeniyle kapalı kaldı "al pacino", bu hafta yeniden açıldı. yeni sahibi de napolili olduğundan maradona ve al pacino'nun resimleri duvarda hala, yalnızca angelo'nun babası yerini terketmiş. café, tadilattan sonra pek bir şık olmuş. ama angelo'nun muhabbeti yerini "ticaret"e bırakmış. kahvenin tadı da eskisi gibi değil - kahve muhabbetin bahanesi değil mi zaten...

KOPYA ÇEKTİM!


blog yazan herkeste bir "ben orjinalim", "benim yazdığım kimseninkine benzemez" havası var. sanırsın "yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın" kampanyası kapsamında yeni yeni nazımlar, brechtler fışkırıyor blogosferin neresine baksan... kazın ayağı aslında öyle değildir, herkes kenardan kenardan diğerlerinin kağıdına bakar yazarken. "dur, bir bakayım nasıl olacak ben de biraz kopya çekersem" dedim. ve bir sürü blogda denk geldiğim arama motorlarının bloga yönlendirdiği saçmasapan aramalardan bir seçme yayınlamaya karar verdim. ortaya bu çıktı:

eroin kullanan kisi ehliyetindn puan gider mi: arama motoru mantıklı bir iş yapmış bu arkadaşı bana göndererek, bir süre uyuşturucu bağımlılarına danışmanlık yapmışlığım var. konuya az çok hakimim anlayacağınız da... ne desem bilemiyorum, nasıl bir mantıktır...

köpek porno / hapishanede türk koğuşu seks / 70 li yillarda sikis pornosu / alman küçük sex / alman kısa metraj 18 yas pornoları / almanlar sokakta sikiş.yolr / amdan götten / amdan sikiş / annemde istedi cinsel hikaye / annemle sex hikayeleri / amerikan askerlerinin ırak hapishanesinde kadın ve gençlere tecavüz video / araplarda sexsi kadınlar / araplarda sex pornosu / bakış sikişi öpüş dudak / beleş hart porno izlenmesine izin ver / ben adam gibi reklamsız porno izlemek istiyorum / büyük yaraklar ponosı com / cekilen bütün swinger filmleri / diyarbakir sex pornosu / diyarbakırdaki çingenelerin pormo + seks videoları / cat porno / dog porno / dog pony tecavuz pornosu / dortmund da sikis / harika alman köy pornosu / kücük yastaki tayvalı kızların pornosu / küçük kızların tecavüz filmleri / köpekle porno yapan kadın / köreli küçük pornosu / kuzey ırakta amerikan askerinin siktiği kadınlar pornosu / kadınla köpek sexs /...: bir noktada kesmek lazım. zaten eleyerek yazdım, daha da bir sürü burada yayınlanmayı sonuna kadar hakeden örnek var, ama devam edersem gerçekten porno siteye dönecek yakında blog. "porno" kelimesinin geçtiği bir tek yazı yazmışım şimdiye kadar, google bir milyon acayip fantaziye sahip insanı bloga yönlendirmiş. yazdığım da internette pornografik içeriğin ne kadar çok yer tuttuğu. google analytics sağolsun, blogda yazdığım başka hiçbir şeyin ampirik sağlamasını yapmak bu kadar kolay olmamıştı. işin kötü yanı, uzun süredir pornografi hakkında bir yazı yazmak istiyorum, ama artık gözüm korktu...

abd cok yalan kötü kilise hepimiz rakı efes: komplo teorisi okumak istemiş herhalde, misyonerlerin hepimizi alkolik yaptığı hakkında falan...

baks baninin gerçek filmi insan larla çekilmiş olan: "roger rabbit" olabilir ya da "space jam"...

beyoğlundaki kovboy ürünleri satan mağazalar: şehir rehberi olmuşuz...

filozoflar kaç saat uyurdu: bu da, "marx üç saat uyur, on altı saat kütüphanede çalışır, beş saat de devrimi örgütlerdi"; "platon günde iki saat uyurmuş" gibi hikayelerin gazına gelmiş bir vatandaş olsa gerek...

göt saplantısı bir hastalıkmış: "göt" insan vücudunun güzide bir parçası, ben de çok severim kendisini de, saplantı be kardeş, adı üstünde...

götten kaka çıkaran oyun: içim bir tuhaf oldu, ama google bu aramayı yapanı "sodom'un 120 günü" yazısına yönlendirdiyse ben arama motoru kullanmayı bırakıyorum bundan sonra...

çocukların pencereden düşmemesi için güzel sloganlara örnek: çocuklar pencereden düşmesin, şeker de yiyebilsinler!

16 Kasım 2010 Salı

10 KASIM - ÖLÜM


korkmayın, "atam, atam, sen kalk da ben yatam" demeyeceğim. onu yapan zaten yeterince var. (yeterince ne demek? diktatörünü ölümünün 72 yıl sonrasında ruh çağırma seanslarıyla anan bir ülkede, bu stockholm sendromu salgınına kendini kaptıran her bir insan olması gerekenden bir fazladır!) artık 10 kasım'ın çevresine yuvalanmış, hakkında konuşabileceğimiz birden fazla ölüm var... dünyada dört dakikada bir işçinin iş kazasında hayatını kaybettiği düşünülecek olursa, geçtiğimiz 10 kasım'da da yaklaşık 360 işçi öldü mesela. üretimin katliam anlamına geldiği bir ekonominin karşısında tek tek "yatan"lara "kalk" demenin ağırlığı ne olabilir ki? ama biz yine de 10 kasım'da ya da hemen öncesinde/sonrasında ölen, adı kolay kolay unutulmayacak olan insanlarla devam edelim.

örneğin geçtiğimiz 8 kasım'da 1976-1983 arasında arjantin'i kan kırmızısına boyayan cuntanın jorge videla ve orlando agosti'yle beraber liderlerliğini yapan antonio massera öldü. massera, aynı zamanda cunta döneminde işkencehane ve cezaevi olarak kullanılan deniz kuvvetleri mühendislik okulu esma'nın başında bulunuyordu ve 4 binden fazla insanın işkence görmesinden ve öldürülmesinden doğrudan sorumluydu.

arjantin'deki askeri diktatörlüğün "süper beyni" olarak biliniyordu massera. işkence merkezi "club athletico"da çok çalışmaktan yorulan işkenceciler, dinlenip stres atmak için masa tenisi oynarken, kurbanları kusana kadar 3. reich'ın propaganda bakanı joseph goebbels'in nutuklarını dinlemek zorunda bırakılırdı. "ülkedeki kaosa karşı mezarlıklardaki düzen"i vaad etmişti massera... ve bu hedefe ulaşmak için ülke çapında 700 işkencehane kurdu. acımasızlığıyla tanınırdı, emri altında çalışan işkenceciler "(amiral) sıfır tolerans" adını takmışlardı massera'ya. kaçırılan hamile kadınların bebekleri işkenceci polislere evlatlık verilirken, kendileri ya ceset ya yarı-ceset halinde uçaklardan atılan binlerce insanın arasına karışmıştı.

ve ahmet kaya öleli 10 yıl olmuş. söyleyecek fazla bir şey yok. "taraf"lı, "hürriyet"li kavgalara meze yapılmasın yeter! biz kendi başımıza da "bahtiyar" dinleyip, küfür savurmasını biliriz...

POLİSE ÇİÇEK VERMEK


"iktidarı elinde tutan insanlar kendi rızalarıyla ortadan kaybolacak değiller, haliyle polislere çiçek vermek hiç bir işe yaramaz. mevcut düzen bu düşünce tarzını teşvik eder; onların en sevdikleri şey şiddetten kaçınmak ve sevgidir. bence bir polise çiçek vermenin en güzel yolu, yüksek bir pencereden saksısıyla birlikte bırakmaktır."



william s. burroughs

15 Kasım 2010 Pazartesi

KURBAN ERTESİ KURBAN KONSERİ

video

istanbul'da 11 aralık'ta gerçekleşecek konser öncesi eski defterler karıştırmaya başlayınca, bu "sağ eli sol göğse vura vura kafa sallatan" şarkı akla gelir.

derviş bilgeliğinde söz yazan deniz efendi'nin derinlerden gelen tevekkülü insanın ciğerini parçalıyor (hieeeyt ulan):

bu yüzün arkasında saklıdır başka bir ben
doğruyu söylemeyen herşeyden bıkmış birben
artık gülmüyorsam bir nedeni vardır
artık sevmiyorsam bir nedeni vardır
artık duymuyorsam ne beklersin ki benden

çek git kurtul vaktin varken
çek git kurtul benden

sözlerle yıpratılmış ağlarken gülen bir ben
sessizce aldatılmış zavallı ezik birben
benden uzakta doğmuş beni besleyen bir ben
yokluğundan usanmış beni özleyen bir ben
bazen başkası olmuş ölüp dirilmiş birben
herkesi dostu bilen herkesten kopuk bir ben

sağ eli sol göğse vura vura kafa sallama hareketi, 03:00'da bu son dizeyi fısıldamasının hemen ardından giren gitar solo ile yapılır.

gand

12 Kasım 2010 Cuma

DOĞMAMIŞ ÇOCUKLARA MASAL

almanya'da hükümetin kararlaştırdığı kemer sıkma paketine karşı yarın nürnberg'de bir yürüyüş düzenlenecek. aşağıdaki metin, çeşitli otonom gruplardan ve alman komünist partisi'nden oluşan anti-kapitalist blok'un yürüyüşe çağrı bildirisi. bugün içinde bulunduğumuz durumu ve herşeyin nasıl daha iyiye gidebileceğini, insanların özgür ve kardeşçe yaşadığı bir gelecekte doğmuş çocuklara masal olarak anlatma yolunu seçtiklerinden metin hoşuma gitti ve türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim. umarım sizin de hoşunuza gider...

I.



bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kambur zaman içinde insanlar yine büyük şirketlerin ve patronlarının yarattığı bir krizi yaşıyorlarmış. o zamanlar büyük tiranlar dünyayı yönetirmiş. tiranların hizmetkarlarına siyasetçi, polis, asker ve hukukçu adı verilirmiş. bu hizmetkarlar, hep birlikte insanların çoğunluğunu, fabrikaları ve diğer üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çıkarlarına hizmet etmeye ikna ederlermiş. umutsuzluk ve ne yapacağını bilememe hali insanlara hakimmiş. herkes, yıllardır süregelen işsizlikten, güvencesiz ve sefil çalışma koşullarından ve artan fiyatlardan mahvolmuş ve umutsuzluğa kapılmış haldeymiş. gündemde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik mücadeleleri varmış. bir zamanlar işçiler tarafından, işçiler için kurulan örgütler, uzun zaman önce o zamanlar egemen olan kapitalizmin herşeyi kapsayan sistemi tarafından yutulmuş. insanların kafalarına ve kalplerine korku ve umutsuzluk egemenmiş, çünkü kaderleri kar peşinde koşan acımasızların merhametine ve keyfiyetine bağlıymış. yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorundalarmış, ve toplumsal zenginlikleri yaratanlar onlar olmalarına rağmen, kapitalistler neredeyse herşeye el koyarmış. iş güçlerini satacak alıcı bulamayanlar, tıpkı pazara tüketici olarak katılacak kadar parası olmayan herkes gibi egemenlerin gözünde lüzumsuz insanlarmış.

birçok insan umutsuzluktan egemenlerle birlik olmuş, kimisi doğruyu yaptığına inanarak, kimisi de yaptığından vicdan azabı çekerek. kendilerini emre amade iş makinaları olarak sunarak, egemenlerin gözüne girmeyi umut ediyorlarmış. iktidardakiler, önceleri cömert gözükmüşler ve kendilerine biat edenlere sadaka dağıtmışlar. dünyanın daha yoksul yörelerinde "lüzumsuzlar" ölüme terkedilirken, metropollerdeki zenginler birkaç parça kırıntının sofralarından aşağıya düşmesine izin vermişler. ve birçok insan kendi ürettikleri zenginliğin küçük bir bölümünü alabilmekten mesutmuş. ne var ki, o zamanlar direnmeye cesaret eden herkes acımasızca kovuşturmaya uğruyormuş.

işte böylece bağımlılığın ve ezmenin, ezilmenin olmadığı adil bir dünyaya olan inanç zamanla insanların kafalarından ve kalplerinden silinmiş. o zamanın eğitim fabrikaları, eleştirellikten yoksun, apolitik, uysal bireylerin aralıksız üretimini garanti altına almış. üretilen bu bireyler, merhametsiz rekabet düzeninde herkesin herkese karşı mücadelesine atılmaya ve hatta efendileri için uzak diyarlarda cinayet işlemeye ve talan etmeye, bunu yaparken kendileri de ölmeye hazırlarmış. insanlar, uzun süre bu durumun doğa yasası olduğuna inanmışlar. egemenler, bu umutsuzluk dönemini dev orduları ve güvenlik kurumları, gözetleme aygıtları ve sert yasalarıyla iktidarlarını neredeyse saldırılamaz hale getirmek için kullanmışlar. daha önceleri uzun mücadeleler sonucunda egemenler, insanlara kendi ürettikleri zenginlikten biraz olsun pay vermek zorunda bıraktırılmışlarmış. ama zamanla bu da tarih olmuş. artık egemenler iktidarlarının sağlamlığına fazlasıyla inanıyorlarmış.

II.


oysa insanlar artık hükümetlere güvenmiyormuş. hükümetler de insanlara güvenmiyormuş. egemenlerin boş vaatlerine inananların sayısı gittikçe azalıyormuş. siyasetçilerin seçim programları sözde hizmet aşkıyla dolup taşıyor ve çoğu insan uysalca oy sandığına gidiyor, bereketli renk cümbüşünün içinden bir renk seçiyorlarmış. oysa ne yazık ki, tüm bu renklerin arkasında hepsi aynı sistemi temsil eden siyasetçiler, tiranların sadık hizmetkarları, saklanıyormuş. her seçimin galipleri yaklaşık yüz gün seçim vaatlerine sadık kalıyor, daha sonra "somut koşulların zorlaması" adında bir fenomenin insanların yaşam koşullarını düzeltmelerini olanaksız kıldığını anlatmaya başlıyorlarmış. oysa koşullar, egemenler için her seferinde daha da iyileşiyormuş. zenginler daha da zengin, yoksullarsa daha da yoksul hale geliyormuş. bu, tiranların sisteminin yol açtığı her krizde, krizleri izleyen her kalkınma döneminde böyleymiş. çünkü kapitalistlerin kayıpları toplumsallaştırılıyor, kazançlarıysa özelleştiriliyormuş. bu, egemenlere kaçınılmaz ve değiştirilemez geliyormuş. çünkü tiranların kalplerinden daha karanlık ve daha soğuk olan bir güç daha varmış ve bu güçten bütün dünya korkarmış. egemenlerin de boyun eydiği bu güce pazar adı verilirmiş. egemenler ve hizmetkarları, kalkınma dönemlerinde pazarın büyük bir bilgeliğe sahip olduğunu ve eğer işine karışılmazsa herşeyi kusursuzca düzenleyeceğini anlatırlarmış.

egemenlerin insanlara karşı kullandıkları dil gittikçe kabalaşıyormuş. insanın sömürüldüğü süre yeniden iki yıl uzatılmış. egemenlerin verdiği sadakalar gittikçe seyrekleşmiş ve sonunda tamamen yok olmuş. insanlar artık iyiden iyiye yoksullaşmaya başlamış. ama egemenlerin sarayları bu durumdan etkilenmemiş. işçilerin kapitalistlerden yüzyıllar süren bir mücadele sonunda koparttıkları sosyal devlet, kasasını gelirleri gittikçe düşen insanların vergilerinden doldururmuş. ve gün gelmiş, bu vergiler kapitalistlerin krizde ettikleri zararı karşılamaya ve devleti ayakta tutmaya yetmez olmuş. işte o günlerde egemen sınıf, siyasetçi adı verilen hizmetkarlarına devletin harcamalarında yeniden kısıntıya gitmelerini salık vermiş. bu kısıntı paketi, aynı zamanda ellerinden gelen her yerde harcamalarını kısması öngörülen belediyelerin batması anlamına geliyormuş. o zamanlar iş dağıtan ve karları kendi cebine atan egemenlerin, kamu yararına yapılan harcamalardan tamamen elini eteğini çekmesi anlamına geliyormuş bu paket. hatta sağlık sigortasına para yatırmaktan kurtulmuşlar. taşeron işçilik daha da yaygınlaştırılacak, gelecek kuşaklar güvenceli çalışma koşullarından yoksun bırakılacakmış. korkunç tiranlar, tüm bunların yanında kar mantığında kullanım değeri kalmayan insanlara artık ebeveynlik parası verilmemesine karar vermişler. "lüzumsuzlar", o güne kadar sosyal yardımlar sayesinde ölmemeyi başarıyorlarmış. bu sosyal yardımların ödenmesi, artık görevleri insanların yaşamını cehenneme çevirmek olan iş bulma kurumundaki kansız bürokratların keyfine kalıyormuş. egemenlerin talanı 80 milyar euro getirmeliymiş. bunun büyük bölümü işçilerin cebinden çıkmalıymış.

III.


bizim bugün bulunduğumuz yere ulaşılabileceğine o karanlık günlerde neredeyse hiçkimse inanamazdı. önce başlayan protestolar insanlara yeniden cesaret vermiş. "yukarıdakiler"in herşeyi yoluna koyacağına duyulan güven bir daha geri dönmemek üzere kaybolmuş. insanlar yeniden umut etmeye başlamışlar. okullarda, üniversitelerde, iş yerlerinde ve iş bulma kurumlarının önündeki bekleme sıralarında insanlar, birbirleriyle konuşmaya, acılarını ve başlarına gelen inanılmaz adaletsizlikleri birbirleriyle paylaşmaya başlamışlar. böylece edindikleri bilgiler, insanları biraraya gelme konusunda cesaretlendirmişler.

işte o zaman gösteriler her geçen gün daha da büyümeye başlamış. ama egemenler bu duruma hazırlıklılarmış. sonuçta polislerini ve gizli servislerini gittikçe daha çok iç içe geçirmiş, ordularını kendi halklarına karşı kullanmayı planlamışlarmış. böylece polisin ve sonunda ordunun saldırılarıyla cevap vermişler. yasaları değiştirmişler. insanları yargılamış, bir kez daha insanları bölmek için ırkçılığı ve milliyetçiliği kışkırtmaya çalışmışlar. fakat bu defa ezilenler birbirlerine karşı kullanılmalarına izin vermemişler. tüm farklılıkların ve sınırların ötesinde biraraya gelmişler. ve egemenlerin bütün saldırıları, daha iyi bir yaşam için verilen mücadeleyi güçten düşürmek yerine, yalnızca daha önce hiç görülmemiş bir birliğe güç katmış. sosyal devrimci örgütler birbiri ardına topraktan fışkırmaya başlamışlar. o günlerin şiarı "kapitalizmi yıkalım"mış. zaman geçtikçe insanlar gittikçe daha özgüvenli hale geliyorlarmış. değişim, uzansan dokunacak kadar yakınmış. insanlar, egemenlerin kışkırtmalarıyla ve vaatleriyle dalga geçiyorlarmış artık. dertleri, bu defa pastadan daha büyük bir dilim almaktan daha büyükmüş, insanların yararına işlemeyen ve çoğunluk için güvensizlik ve sefalet anlamına gelen ekonomik sistemin ortadan kaldırılmasıymış. üretim araçlarının herkese ait olduğu ve herkes tarafından beraberce yönetildiği bir toplum istiyorlarmış; insanların ekonominin değil, ekonominin insanların hizmetinde olduğu bir toplum.

insanların sisteme bağımlılığı sürekli azalmaya başlıyormuş, çünkü çoktan örgütlenmeye ve kendilerini savunmaya başlamışlar. tek tek yürütülen mücadeleler giderek bütünleşmeye ve savunma mücadeleleri olmaktan çıkmaya başlamış. artık işçiler işyerlerini işgal etmeye ve kapitalistleri mülksüzleştirmeye başlıyor; öğrenciler, eğitim kurumlarını işgal edip kendi gereksinimlerine göre yeniden düzenliyorlarmış. bu dönemde, dünyanın içinde bulunduğu hale karşı mücadele eden insanları tiranların güçlü karşıtlarına dönüştüren inanılmaz bir dinamizm, yaratıcılık ve yaşam sevinci ortaya çıkmış. o zamanlar büyük ekolojik krizler insanlığın varoluşunu tehdit ediyormuş. fakat kaçınılmaz gibi duran büyük felaket, insanların doğayı sistematik olarak yokeden sistemi yenmeleriyle son anda engellenmiş. sonunda egemenler iktidarlarını yitirirken, insanlar daha iyi bir yaşam için mücadelelerini sonsuza dek sürdürmeye karar vermişler. önceden egemenler tarafından çizilen, insanları uluslara bölen sınırlar silinmeye başlamış. bütün dünyada insanlar, hayatlarının iplerini kendi ellerine almak ve sömürü ve ezilmeye son vermek için ayaklanmışlar.

ve böylece insanlık bütün krizleri sonlandırmış ve tarihinde ilk defa gerçekten özgür olmuş.

10 Kasım 2010 Çarşamba

ALLAH ALLAH...



"taha akyol herkesten habersiz marksist mi oldu, bilemiyorum. ama soruyu cevaplama doğrultusunda attığı adımlar benimkilerden pek farklı değil!"


roni margulies

8 Kasım 2010 Pazartesi

WENDLAND MEYDAN MUHAREBESİ


almanya'da iktidardaki hristiyan demokrat - liberal koalisyonun, atom lobisiyle anlaşarak nükleer santrallerin öngörülenden daha uzun süre kullanımda kalmalarını karara bağlaması büyük tepki çekmişti. neoliberal ekonomi politikaları nedeniyle, ekonomik krizin de etkisiyle, bütün anketlerde dibe vuran hükümet, bu son kararıyla bir anlamda kendi ipini çekmiş oldu.

almanya çapında - aralarında benim yaşadığım nürnberg'in de bulunduğu - sayısız yerde irili ufaklı eylemler yapıldı. münih'te 50, berlin'de 100 bin kişi sokağa çıktı. ancak bu eylemler - beklenildiği üzere - hükümetin tavrında bir değişiklik yaratmadılar.


geçtiğimiz perşembeden bu yana nükleer karşıtı eylemlerin "final"i sahneleniyor. almanya'daki nükleer santrallerin atıkları fransa'da işlendikten sonra castor treniyle batı almanya'nın nüfus yoğunluğu en düşük bölgelerinden wendland'da depolanmak üzere almanya'ya geri getiriliyor. tren, perşembe günü fransa'dan yola çıktı; daha çok az yol almıştı ki, ilk eylemciler kendilerini raylara zincirlemeye başladılar. elektrikli testere sevdalısı bir polisin bir eylemciyi - kesinleşmemekle beraber büyük ihtimalle - kör ettiği, bir eylemcinin parmaklarını doğradığı ve pek çoğunu yaraladığı bu etap, castor trenine ilk gecikmeleri yaşattı.

hükümetin, nükleer santrallerin kullanım sürelerini uzatmasının yanında, nükleer atıklar için "geçici depo" olduğu iddia edilen wendland'daki gorleben'in aslında "kalıcı depo" olarak planlandığının - duyamayan kalmayacak biçimde - ortaya çıkması da nükleer karşıtlarının öfkesini arttıran, eylemleri kitleselleştiren bir diğer faktör oldu. ve yöre köylülerinden yeşillere, hippilerden otonomlara 50 bin kişi, wendland'da castor trenini bloke etmek için buluştu.


çiftçiler traktörleriyle polisin eylemlere müdahale etmesini engellemek amacıyla yolları tıkıyor; insanlar, treni durdurmak için rayların üstüne oturuyor ya da kendilerini zincirliyor. otonomların ağırlıkta olduğu bir grupsa polis barikatlarını - mümkünse şaşırtma taktikleriyle, değilse çatışarak - aşıp tren yolundan çakıl taşlarını "aşırarak" yolu kullanılmaz hale getiriyor.

wendland'ın ilginç özelliklerinden biri, normalde almanya toplumunun en muhafazakar kesimi olan çiftçilerin, siyasi yelpazenin en solunda yer alan otonomlarla dahi uyum içinde castor trenini durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymamaları. polisin eylemlere motorize araçlarla hızla müdahale etmelerinin önüne geçmek için yolları ağaç devirerek tıkayan otonomlara yardımcı olmak için elektrikli testere kullanma kursları bile düzenliyorlar.


tren şu anda wendland'da, ancak polisin treni koruyan polislerin çalışacak mecalleri kalmadığından bir süredir hareket edemiyor. wendland'da şimdiye kadar hiç bu kadar çok eylemci toplanmamış, direniş hiç bu kadar etkili olmamıştı: tren birçok yerde rotasını değiştirmek zorunda kaldı ve hedefe varışı daha pazar akşamından 12 saat gecikmişti.

nükleer atık taşıdığından trene doğrudan saldırmak ya da raydan çıkartacak eylemler yapmak mümkün değil. dolayısıyla castor treni bu sene de eninde sonunda hedefine varacak. ancak nükleer karşıtı eylemciler dikkatleri gorleben'e çekme, bu "zehir taşımacılığı"nı mümkün olduğunca zorlaştırma ve devlete maliyetini yukarı çekme konusunda daha şimdiden büyük bir zafer elde etmiş durumdalar...

5 Kasım 2010 Cuma

5 KASIM'I HATIRLAYIN



v: good evening, london. allow me first to apologize for this interruption. ı do, like many of you, appreciate the comforts of every day routine- the security of the familiar, the tranquility of repetition. ı enjoy them as much as any bloke. but in the spirit of commemoration, thereby those important events of the past usually associated with someone's death or the end of some awful bloody struggle, a celebration of a nice holiday, ı thought we could mark this november the 5th, a day that is sadly no longer remembered, by taking some time out of our daily lives to sit down and have a little chat. there are of course those who do not want us to speak. ı suspect even now, orders are being shouted into telephones, and men with guns will soon be on their way. why? because while the truncheon may be used in lieu of conversation, words will always retain their power. words offer the means to meaning, and for those who will listen, the enunciation of truth. and the truth is, there is something terribly wrong with this country, isn't there? cruelty and injustice, intolerance and oppression. and where once you had the freedom to object, to think and speak as you saw fit, you now have censors and systems of surveillance coercing your conformity and soliciting your submission. how did this happen? who's to blame? well certainly there are those more responsible than others, and they will be held accountable, but again truth be told, if you're looking for the guilty, you need only look into a mirror. ı know why you did it. ı know you were afraid. who wouldn't be? war, terror, disease. there were a myriad of problems which conspired to corrupt your reason and rob you of your common sense. fear got the best of you, and in your panic you turned to the now high chancellor, adam sutler. he promised you order, he promised you peace, and all he demanded in return was your silent, obedient consent. last night ı sought to end that silence. last night ı destroyed the old bailey, to remind this country of what it has forgotten. more than four hundred years ago a great citizen wished to embed the fifth of november forever in our memory. his hope was to remind the world that fairness, justice, and freedom are more than words, they are perspectives. so if you've seen nothing, if the crimes of this government remain unknown to you then ı would suggest you allow the fifth of november to pass unmarked. but if you see what ı see, if you feel as ı feel, and if you would seek as ı seek, then ı ask you to stand beside me one year from tonight, outside the gates of parliament, and together we shall give them a fifth of november that shall never, ever be forgot.

yayınlayan: gand
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...