31 Temmuz 2010 Cumartesi

MEDYANIN VİTAMİN-MİNERAL ETKİSİ ÜZERİNE



GAND:


ara ara siz de rastgelmişsinizdir. avrupa ya da abd’de bağımsız gazetecilik/habercilik mücadelesi veren medya sektörü kahramanları (örn. good night and good luck) üzerine bir dolu film vardır. bu kahramanlar genelde o ülkenin en büyük yayın şirketlerinden birinde mücadelesini verir ve nedense hemen her zaman da başarıya ulaşır. durum elbette bu kadar parlak değildir. bbc’den cnn’e, the new york times’tan the guardian’a şöyle bir göz atmakla bu yayın kuruluşlarının da yüksek ihtimal sermayedarların menfaatine çalıştıkları anlaşılır. özellikle cnn’in bir diğer önemli noktası da abd toplumuna yayın yapıyor olmasıdır. yani hem bağımsız değildir hem de aptallaştırılmaya çalışılan, en nihayetinde korku toplumu yaklaşımı ile yönetilen bir topluma bu amaç dahilinde yayın yapmaktadır.

şimdi yukarıdan bir cümleyi alalım ve tekrar şekillendirelim:
özellikle kanal d, atv, star, hürriyet, milliyet vb. kanalları hem bağımsız değildir hem de aptallaştırılmaya çalışılan, en nihayetinde korku toplumu yaklaşımı ile yönetilen bir topluma bu amaç dahilinde yayın yapmaktadır.*

bu elbise türkiye’ye de tam oturdu gibi geliyor bana, siz ne dersiniz? globalleşen dünyada (: her ülkenin metropolünde bir bağdat caddesi (yani bildiğimiz jack&jones, zara, stradivarius vb. markaların toplandığı alış-veriş cehennemleri) bulunması gibi bir durum.

diyeceğim o ki, çocuktum, ülkenin doğu’sunda türk askeri savaşıyordu. roketatarlar, tanklar, şehitler. başbakan vardı, özelleştirme diyordu, türkiye çağa ayak uyduracaktı. ergendim, ülkenin doğu’sunda türk askeri savaşıyordu. başbakan vardı, özelleştirme diyordu, bir de göz yaşı döküyordu, ne için olduğunu tam hatırlamıyorum, hatırlamak da istemiyorum. ama belki “bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da yiyen de her zaman bizim için saygıyla anılır. onlar şereflidirler...” söylemiyle bağlantılı olabilir. yaşımı başımı aldım, ülkenin doğu’sunda türk askeri savaşıyor. başbakan var, özelleştirmelerden ne kadar gelir elde edildiğini söylüyor. söylem azıcık değişti, zira özelleştirecek kurum neredeyse kalmadı. başbakan yine gözyaşı döküyor. bu kez öldürülen sağ-sol fark etmeksizin tüm 12 eylül kurbanlarından bahsediyor. olası anayasa değişikliği ile kendileri ve yandaşlarına sağlayacakları avantajlarla zerre ilgisi yok bu gözyaşlarının.**

lisedeydim tv izlemekten vazgeçtiğimde. üniversitedeydim gazete okumaktan vazgeçtiğimde. bu durum elbette gözünü kulağını tamamen tıkamak kadar sert bir reddediş olamıyor. arada sırada göz atıyorum son 20 yılda tv ya da gazetelerde bir değişiklik oldu mu diye. maalesef hala kaydadeğer bir gelişme göremiyorum. en fazla mehmet barlas’ın civa yoğunluğu su yoğunluğuna biraz daha yaklaşmış, kemalistlerin taş sertliği elmasa yaklaşmış…

“tüm bu safsatayı takip etmenin kime ne faydası var, hayatımızda ne gibi bir değişiklik yaratıyor, seçmen olarak demokrasi taklidi yapan bu abidik gubidik rejimde neye gerçekten etkimiz var da günceli takip etmek bize bir şeyler kazandırsın?” sorusunu soralı herhalde en az 10 yıl geçmiştir. yazık ki cevap yine aynı: hiç!

sonuç olarak, izlemeyin, izlettirmeyin, okumayın, okutturmayın. gidip play station filan oynayın, ne bileyim komedi dükkanı ya da jey reno filan izleyin. beyniniz daha az zararlı atıklarla kirletilmiş olur, garanti veriyorum.



* elbette yukarıda sayılan yayın kuruluşlarında her haberi, her yorumu değersiz addedip tamamen yok sayamam. kastım genel yaklaşımlarıdır. diğer yandan herhalde dünyada her ülkede bağımsız gazetecilik/televizyonculuk adına bir dolu yüz akı vardır. ama parmak basmak istediğim nokta bu da olmadığından, ben medya sektörünün sorunlu yönüyle devam ediyorum.
** aman ha kimse, bu gözyaşlarına takiye demenin, 12 eylül anayasasını savunmak sanmasın. konuyu dağıtıp gereksiz tartışmalara yelken açıp da değerli zamanımızı kaybetmeyelim. yin-yang deyip geçiştiririm.





OUTLAW:


oynar başlıklı tayfun’u hatırlıyor musunuz? hani şu “hadi yine iyisin” tayfun canım... ya da izel-çelik-ercan üçlüsünü? “aboneyim abone, biletlerim cebimde”? ben hatırlıyorum. ve eminim ki benimle aynı yaşlardaysanız siz de hatırlıyorsunuz.

ben çocukluktan gençliğe geçerken bu tayfayla türk popu patlama yapıyordu. tabii tarkan’ın “kıl oldum abi”sini de unutmamak lazım. (yaşı tutmayanlar açıp youtube’u “kıl oldum abi”nin videoklibini izlesin, anlasın neler çektiğimizi.)

ben bu insanları, şarkılarını, görüntülerini unutmayacağım. çünkü televizyonda gördüm.

televizyonda bokluklar hep ağırlıktaydı. mavi ay izlediğimiz günlerin anısını “nerede o eski günler” minvalinde dillendirenlerin nostalji rüzgarına kaptırmayın kendinizi... çünkü nostalji bir hastalıktır ve en temel özelliklerinden biri de hafıza kaybıdır. ne size anlatırlar, ne de kendileri hatırlarlar cuma akşamları mavi ay’ı izlediğimiz trt’nin aynı zamanda turgut özal’ın dolma kalemini gözümüzün içine soka soka her şeyin – biz farkına varamıyor olsak da –nasıl iyiye gittiğini ve daha da iyiye gideceğini anlattığı “icraatın içinden”i yayınlayan kanal olduğunu.

ve hürriyet... hürriyet bozulmadı, zaten hep böyleydi. hürriyet “bok”tu, “bok” ve “bok” kalacak. evet, zaman her şeyi değiştirir, ama hürriyet en fazla “kabız”ken “ishal” olmuştur.

her insan yalan söyler. ben de yalan söylerim. nadiren insanları kandırmak işime geldiği, ama çoğunlukla yalanlarıma ilk inanan kendim olduğum için. ama sorun yalan söylemekte değil, belirli bir amaç için sistematik olarak yalan üretmekte. ben yalanlardan kurtulmuş bir dünya için yazarken, anaakım medya yalan fabrikasıdır. ya yüzünüzün içine baka baka yalan söylerler, ya da gerçeğin parçalarını birbirlerinden öyle kopararak (ya da yeniden yapıştırarak) sunarlar ki, neyin ne olduğunu anlamak neredeyse olanaksız hale gelir.

medya “kap-kaç” haberlerini sever, ama insanların mutlu ve onurlu bir yaşam sürme olanaklarının nasıl ellerinden alındığının haber değeri yoktur. medya tecavüz, ensest ya da pedofili haberlerini sever, ama cinselliğimizin nasıl içine edildiğiyle ilgilenmez. ve intihar, çocuğunu kesen ebeveyn, amok koşucusu vs. sansasyoneldir, ama ölümün yaşama yeğlenişinin “nasıl”ı ve “neden”iyle ilgilenmez.

medya bir propaganda makinesidir, bunun belki çoğunlukla kendisi de farkında değildir. ama her şeyin özünde olduğu gibi kalması için insanları “bilinç”lendirir.
gazetede okuduğunuza, televizyonda izlediğinize inanmak gaflettir. gardınızı alın, ama gözlerinizi yummayın, sonra yumruğun nereden geldiğini göremezsiniz.

bugün yılmaz özdil’in yazdığını bir hafta içinde en az yüz tane “vatan kurtaran kahraman”dan, ahmet altan’ın yazdığını bir o kadar solculuğu kendinden menkul liberalden duyacaksınız. iş arkadaşınızdan, komşunuzdan, sevgilinizden duyana kadar beklemeyin, bir hafta fena bir hazırlık süresi sayılmaz.

ben tayfun’u, tarkan’ı, yonca evcimik’i unutmadım; ama bu pink floyd dinlememe, inner terrestrials’ı keşfetmeme engel olmadı. hürriyet’in magazin ya da spor sayfası da schopenhauer ya da marx okumanıza engel olacak kudrette değildir, merak etmeyin.
“temiz” beyin sıfır kilometre araba gibidir, kullanılmamış... dünyanın “boktan” olduğu yerde beyniniz de “bok”la uğraştıkça gelişir. yeter ki siz “bok”un “bok” olduğunun farkına varın.

önünüzde iki seçenek var: ya gözlerinizi yumup dünya gerçek değilmiş gibi yapabilirsiniz ya da elinizden geldiğince dik durmaya çalışırsınız, çünkü boğazınıza kadar boka battığınızın bilincindesinizdir.*



* dario fo: “dimdik yürüyoruz, çünkü boğazımıza kadar bok içindeyiz.”

30 Temmuz 2010 Cuma

BİLMEK VAR, BİLMEK VAR


bilmenin iki türü olduğunu düşünüyorum. biri saf teorik olarak bilmek, diğeriyse kendi deneyimlerinden sonuç çıkararak bilmek. tabii bu iki tür de gerçek yaşamda saf halleriyle bulunmuyor. ne kendi deneyimlerinizle harmanlamadan kitabi bilgiyi gerçekten kavramanız olanaklı, ne de deneyimlerinizi teorik bilginin süzgecinden geçirmeden algılamanız. ancak saf teorik bilgi ve deneyim sonucu edinilen bilgi birer ideal tip oluşturuyor ve bu iki kutba tam olarak yerleşmese de, ikisinden birine oldukça yaklaşan sayısız örnek var.

örnek vermek gerekirse; marx ya da başka bir düşünürün eserlerinde "yabancılaşma"yla tanışmakla, her gün bir hangarda kolileri oradan buraya taşırken yaptığının ne anlamı olduğunu bilmediğinin ya da yaptığının anlamsızlığının bilincinde olmak arasında büyük bir fark var.

kendimi bildim bileli ezilmenin, sömürünün, adaletsizliğin karşısında oldum. (bu tabii hiç "eşeklik" yapmadım demek değil.)oturduğum yerden bir şeyleri beğenmemek de değildi üstelik benimkisi, elimden geldiğince mücadele de ettim hayatımı(zı) her yandan kuşatan pisliğe karşı. ama bilişim çoklukla teorikti.

demek istediğim, insanların ezildiğini, sömürüldüğünü yalnızca kitapta okuduğum değil. işlevini yerine getiren en azından bir gözü ve bir kulağı olan her insanın - farkına varmak istediğinde - göreceği, duyacağı şeyleri gördüm, duydum. ki kimsenin de "ben hiç ezilmedim, haksızlığa uğramadım" deme şansı olduğunu sanmıyorum.

ama insanlara farklı değerler atfeden bir toplumda kendi seçmediğim nedenlerle "değerli" oldum çoğunlukla: istanbul türkçesi konuşan, "beyaz türk", orta sınıf kültürü almış, erkek ve heteroseksüeldim.

ne zaman ki bazı bilgilerimi hayatın içinde sınayarak onaylama, geliştirme ya da yanılgılarımı bir kenara bırakma şansı elime geçti ve ben o şansı kullandım, bilgimle kurduğum ilişki, biliş biçimim farklılaştı.

almanya'da "beyaz türk" olmanın pek bir anlamı yok örneğin, göçmen olmak çok önemli bir deneyim oldu benim için. (almanya'da türkiye kökenli göçmen olmak yalnızca herhangi bir göçmenlik de değil üstelik.) yalnızca ırkçılığın nasıl bir şey olduğunu kavramak açısından değil. her "aslında öyle demek istemedim"li belirtmenin, her "masum" ırkçı şakanın nasıl insanın etine işlediğini görmek; örneğin "ibne"yle "başka erkeklerle cinsel ilişkiye giren erkek" değil de, basbayağı "karaktersiz" kastedildiğinde kolay kolay bir eşcinselin pek öyle "aman benimle bir ilgisi yok" diyemeyeceğini içimde hissetmeme yol açtı.

bürokrasi hakkında yüzlerce sayfa okuyup da anladığım, düşündüğüm şeyleri, çalışırken yaptığım bir şey bürokrasi labirentinde anlamsızlaştığında daha bir anladım, tekrar ve daha iyi düşündüm.

teorik bilginin yaşamın içinde edinilen bilgi karşısındaki iktidarı; iddia edildiği gibi hayatı rasyonalize etmeye, mantık çerçevesinde analiz etmeye ve yeniden örgütlemeye değil, teorik bilgiyi tekelinde bulunduranların diğer insanlar üstündeki iktidarını sürdürmeye yarar.

bu iktidarın karşısına sokakta "dokunabildiğin" bilginin "üstünlüğü"nü dikmekte de değil sorunun çözümü. çünkü her iki biliş biçimi de kendi başına eksik kalıyor.

derdimiz "düşünenler" ve "yapanlar" ayrımının ortadan kalkması olmalı; her insanın iki tip bilgiyle de mümkün olduğunca çok ilişkilenmesi...

27 Temmuz 2010 Salı

MİLAN KESİNLİKLE!


afallamış ve şaşkın bir haldeyim. onbeş yıllık siyasi sürgün döneminin ardından, paris'ten roma'ya döndüm. benimle italyan adaleti arasında kapatılmamış bazı eski hesaplardan dolayı tatilimi orada, hapiste geçiriyorum. ama beni afallatan ve şaşkınlığa düşüren bu değil: hapishane sürgüne gitmeden öncekinin tıpkı aynısı. öte taraftan, italyan toplumunda son onbeş yıl boyunca çok daha önemli bir şey değişime uğramış: o da futbol, o kadar ki, hiç bir şey anlayamaz haldeyim artık. içine düşmüş olduğum bunalım çok derin ve sakın dalga geçtiğimi ya da abarttığımı sanmayın. iyi bilinir ki italya'da, yaşayabilmek için futbolun havasını solumayı bilmek gerekiyor. bu ideal bir havadır, özgül bir jestle kurulur calcio'nun bir takımının taraftarı (tifoso) olmaya dayanır. bir klubün böylece taraftarı olmaktan bir hayat anlayışı ve bir değerler dünyası türeyecektir. paris-VIII üniversitesi'nde ders verdiğim sıralarda olympique marseille'in veya paris saint-germain'in durumunu bölüm sekreteri hélène dışında kimseyle tartışamıyordum, öteki hocaların hiç ipledikleri yoktu... burada roma'da, hapishanede, bütün tutuklular, gardiyanlar, memurlar ve ziyaretçiler, lig maçlarını takip eden her pazartesi ya da kupa maçlarını takip eden her perşembe günü konuşmaya kaçınılmaz olarak futboldan başlıyorlar. hapishanenin dışında da durum aynı. dünyanın başka herhangi bir yerinde bir café'nin müşterileri havaların nasıl gittiğinden de bahsedebilecek haldeyken, burada juventus, inter, napoli hakkında tartışıp, tarihi yeniden yazıp, yeni sıralamalar uydurup duruyorlar... italyanlar gırtlaklarına kadar futbola batmış durumdalar. afallamam ve şaşkınlığım işte bu bataklıktan geliyor: hüzünlü de olsa her şeyin değiştiğini kabul etmek zorundayım. sorun calcio'nun artık en üstün değere sahip olmaması değil, kesinliklerin epeydir yıkıma uğramış olması. bu uygarlığın gerçek bir bunalımı. bu değerler bunalımının, kesinliklerin bu altüst oluşunun üç örneğini vereceğim: eskiden, hangi klübün taraftarı olacağını seçerken (ya da aileden devralırken) insanlar neye göre karar alacaklarını bilirlerdi. milan ac, torino ve roma kent proletaryasının "kızıl" takımlarıydılar. öte taraftan inter milan, juventus ve lazio patronların takımıydı: milan'ın büyük finans burjuvazisinin, agnelli ailesinin ve torino'daki fiat grubunun, roma'nın mülk sahibi aristokrasisinin... maça gitmek hangi sınıfa ait olduğunun bilincine varmaktı, "tifo"yla özgül bir kent kültürünü ifade etmekti, bir kimlik kavgası vermekti. bu iman kuşaktan kuşağa geçiyordu. kızıl-siyah giysiler içinde çocukken babamla birlikte milan ac'nin maçlarına giderdik ve yetmişli yıllarda (ama bunu yargıçlarıma söylemeyin sakın!) milan kopunun, "kızıl-kara tugayların" kurucuları arasındaydım...

oğlumla iki kızımı, birinin erkek arkadaşının inter'i tutuyor olmasından şüphelenmeme rağmen aynı gelenekte yetiştirdim... artık bütün bunların hiçbir anlamı kalmadı. milan ac'yi berlusconi satın aldı ve eskiden olduğu gibi artık van basten'in, gullit'in veya rijkaard'ın sovyetik profillerini taşıyan tişörtlerini vermiyor, komünizmin kara kitabını armağan ediyor. "kızıl-kara tugaylar" artık milano hinterlandının milanolu olmaktan çok alman küçük patronlarından oluşuyor. öte yandan alfa romeo'nun işçileri (işten atılmamış olan pek azı) petrol patronu moratti'nin inter'ini tutuyorlar. kalbim sökülüyormuş gibi geliyor bana. ve bu hal her yerde aynı. burada, yani roma'da vatikan prenslerini, roma banliyölerinde yaşayanları ve mağrip göçmenlerini buluyorsunuz lazio'da. fc roma ise bakanlık üst düzey memurlarının, çokuluslu şirketlerin ve sivil toplum örgütlerinin (ngo'ların) takımı haline gelmiş. torino'dan bahsetmeye bile gerek yok: demokrat ve kızıl eski torino ikinci kümede ve juventus artık kalbi olmayan, sosyologların deyişiyle bir "hizmetler" kenti haline dönüşmüş, yalnızca her yerde çalıp duran çanlarıyla ayırdedilebilen torino'yu neredeyse tümüyle kolonileştirmiş...

ve "tifo"nun başkalaşımına dair ikinci örneğimle göstereceğim gibi bu da yeterli olmamış. eskiden kuzey'in büyük klüplerinin karşısında güney'in klüpleri vardı: palermo, cagliari, bari, lecce, avellino ... özellikle de napoli. yalnızca yerel büyük klüpler değildi bunlar, güney'in bütünleşmesinin en önemli sembolleriydiler. italya'nın birliği için futbol garibaldi'den fazlasını yapmıştır! ve iç göç yoğunlaştıkça güney'in taraftarları kuzey'in büyük takımlarının müttefikleri oldular. maradona'nın üç juventus'lu oyuncu arasından attığı muhteşem bir gol, ardından kalecinin üstünden aşırtma harika bir kafa golü... napoli kazandı ve aynı zamanda güney'in modernleştiğini kanıtlayıverdi... bugün herşey bitti.

birinci ligde artık güney yok ve bu yıl napoli ikinci kümeye düştü. niye şaşalım ki? güney tümden göçmüş bir halde; aktif nüfusun % 30'u işsiz durumda ve avrupa hiçbir zaman şimdiki kadar uzakta olmadı. (bu durumun bana biraz yardım ettiğini itiraf etmeliyim. bu rebibbia cezaevine gelirken, "milancı" imanımı ilan etmemin pek faydası olmayacağını, hatta kötü sonuçlara bile varabileceğini söyleyerek beni uyarmışlardı. kuzey'in büyük takımlarını hiç sevmeyen mahkumlarla ve gardiyanlarla birlikte olacaktım. bir süre, şu sefil futbol dünyasının çok üstünde kalan bir entellektüel edasıyla rengimi belli etmemeye çalıştım. ama sürekli olarak gözlendiğimi hissediyordum; sık sık tuzak sorularla karşılaşıyor, ne cevap vereceğimi bilemiyordum. bir gün aklıma harika bir fikir gelene kadar sürdü bu durum. bu cezaevinde lazio ve roma taraftarlarının yanında, önemli sayıda napolili de var: bu aralar kaderi tam bir sefalete dönüşmüş napoli'nin taraftarıymışım gibi davranırsam ne kaybederdim ki? üstelik bu yıl milan ac'nin durumu da o kadar parlak değilken.)

son örneğim ise bu yoksul ülkedeki dehşet verici değerler bunalımının asla sona ermediğini gösteriyor. insanlar, müthiş bir düşüş içinde olan italyan milli takımıyla gittikçe daha az ilgileniyorlar. kuşkusuz italyanlar milliyetçilikte pek ilerde insanlar değiller ve milli maçlar söylenirken birkaç cümleden fazlasını hatırlayabilecekler gerçekten çok fazla değil. ama milli takım karşısındaki kayıtsızlığın bu dereceye varabileceğini asla düşünmüyordum. henüz 1982 yılında, sürgüne gitmeden önce, işler şimdikinden çok farklıydı. o yaz italya madrid'de dünya kupasını kazanmıştı. yoldaşlarımla birlikte, gardiyanlarla ilişkilerin "sana küfredeyim, sen de beni patakla" türünden olduğu özel bir cumhuriyet cezaevindeydim o sıralarda. işte, zaferin yaşandığı gece hücrelerin kapılarını açtılar (bir sene önceki depremde bunu yapmamışlardı) ve tutuklularla gardiyanlar kucaklaşıp birlikte kadeh tokuşturdular. ama bugün hepimiz dünya pazarında yaşıyoruz. eğer bir inter taraftarına squadra azzurra'yı mı yoksa ronaldo'nun brezilya'sını mı, bir juventus taraftarına italya'yı mı yoksa zidane'ın fransa'sını mı tercih ettiğini sorar, aynı şeyi batistuta'nın arjantin'i, boksiç'in hırvatistan'ı için yaparsanız hangi cevabı alırsınız? gerçekten afallamış ve şaşkın bir haldeyim. çünkü ben de kendimi postmodern belirsizliğin girdabına kapılmış, futbolun globalleşmesinden büyülenmiş ve bunun sonucu olan değerler bunalımının içine gırtlağıma kadar batmış hissediyorum. ama hayır, şeytana uymayacağım; evet, dünya kupasında squadra azzurra'yı tutacağım (ve bunu yapmamın nedeninin, takımın temel direkleri maldini, costacurta ve albertini'nin milan ac oyuncuları olmaları olduğunu kimseye söylemeyeceğim.)

antonio negri, rebibbia cezaevi, 1 mayıs 1998

25 Temmuz 2010 Pazar

GECEYE ÖVGÜ


aşklarımın yarısını çöpe attım. bütün arkadaşlıklarımın bir bacağı aksadı benim. benjamin button'ın tuhaf hikayesi nasıl button'ın diğer insanlarla kurduğu ilişkilerin yıllar karşısındaki çaresizliğini anlatıyorsa, benim tuhaf hikayem de ilişkilerimin saatlere yenilmesi üstünedir.

aynı evde yaşadığım sevgililerimle bile "aynı yastıkta kocadığım" süre iki-üç saati aşmaz hiç. çünkü ben siz kalkarken yatağa girerim. ve ben kalktığımda günlük işlerinizi çoktan kolaylamışsınızdır.

geç kalkmam tembellikten değil, çoğunuzdan az uyurum. ama geç yatmam tembelliktendir. geceler benimdir, yalnızca benim. çalışmam, başkalarının gözünde boş şeylerle ilgilenirim.

zorunluluk, disiplin, çalışkanlık en iyi gün ışığında saklanır. geceleri kimse hesap sormaz benden, hesap soracaklar uyur. ben uyumam.

sokaklar benimdir geceleri, sadece benim. istediğim her şeyi yaparım. ama "hesap soranlar" bilir bunu, ondandır gece devriyelerinin agresifliği.

geç kalkıp fırına gittiğimde yeni uyandığımı gizlerim elimden geldiğince - dumanlı kafasını çaktırmak istemeyen esrarkeşler gibi. ve bilirim, tepkiler sabah kalkıp işe gitmemiş olmama değil, geceleri yaptıklarımın bilinmezliğinedir.

bütün önemli toplantılar gündüzleri yapılır, bütün ciddi kararlar gündüzleri alınır. oysa gün ışığında algının yüzeyine sürtünerek hırpalanan cümleler, geceleri derine dalar. ve keyfidirler, kimse zorunluluktan günün ilk ışıklarına kadar konuşmaz birbiriyle. o yüzdendir gece sohbetlerinin güzelliği.

one-night-stand olur, ama one-day-stand olmaz. hem sonra komşular ne der?

gün ışırken ilan-ı aşk etmem, birkaç kadeh atmadan dilimin çözülmezliğinden, utangaçlığımdan değil, geceleri daha bir aşık olmamdandır.

en güzel sevişme, en güzel eylem ve - hatta iddia ediyorum - en güzel yemek karanlıkta hayatınıza girendir.

abel paz'ın ispanyol anarşistlerine "gecenin çocukları" demesi, geceleri eylem yapmalarından değil, gecenin ruhunu taşımalarındandır benim gözümde.

geceleri karanlıktır. ve karanlıkta her şey mümkündür.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

GECE İNSANLARI



los lunes al sol'ün gand macerası, daha önce flying dutchman'de yayınlanmış bir yazıyla başlıyor, çünkü "gece insanları" gand'ın farkında vardığım, gece gözüme uyku kaçmışken okumamın da etkisiyle kendimden çok şey bulduğum (ne kadar klişe bir ifade oldu bu da!) ve nihayetinde dolaylı olarak gand'ın los lunes al sol'de yazmasına giden tanışıklığın başlangıcı. hemen ardından "gece yaşama"ya dair cevap hakkımı kullanacağım. kıvırabilirsek bundan sonra da "atışma" tarzında yazmayı düşünüyoruz. platon'un diyalektiği varsa benim de gand'ım var... (alçak gönüllülükte sınır tanımam, kendimi platon'la karşılaştıracak fırsatı kaçırmam!)


kimi insanlar vardır, sabah 7, en geç 8’de ayaktadırlar. haftaiçi, haftasonu ya da tatil günü olması bu durumu değiştirmez. kalkarlar, yüzlerini yıkayıp kahvaltılarını hazırlar, fırından sıcak ekmek bakkaldan gazetelerini aldıktan sonra sıcacık çayları eşliğinde kahvaltılarını yaparlar.

gündüz insanları yaşadıkları kentin ve çevresinin her dakikasının keyfini çıkarma şansına sahiptirler. sabah gidip boğazda kahvaltı etmek, müze gezmek, alış veriş yapmak, akşamüstü bir kafede oturmak, gece dışarı çıkmak vs. gece insanlarından, zamansal anlamda en temel farklılıkları gece herhangi bir eylemde bulunmayı aklı başında gerçekleştirmeleridir. misal haftada ya da ayda 1 kez.

gözlemlediğim kadarıyla genellikle daha dengeli, daha tutarlı olan gündüz insanları evi temizlemekten kitap okumaya, festival filmi izlemekten müzik dinlemeye kadar bir dolu eylemi yaşamlarına rahatlıkla sığdırıp belli bir program dahilinde yaşayabilirler.

gündüz insanları hakkında tespitler epeyce genişletilebilecek olmakla birlikte, uzmanlık alanım olamayacağı için burada kesmek durumundayım.

asıl konumuz gece insanlarına gelirsek, bunların binbir türü olduğunu kendi yaşamımdaki değişken “gece insanı dönemleri”nden ve etrafımdaki bir dolu gece insanından biliyorum. bir çoğu öyle ya da böyle yazmayı sever. düşünmek… daha doğrusu fazla düşünmek, en müzmin hastalıklarıdır. müzik, resim, fotoğrafçılık, edebiyat, tarih, sinema, belgesel, şiir, iç dekorasyon vb. bir dolu hobileri olur ve genellikle geceleri hobilerine zaman ayırırlar.

gündüz insanlarına göre daha değişken bir ruh hali hakimdir bu insanlara. ilişkilerinde zamansal sadakat pek de bunların harcı değildir. zira kitap okuma arzusunun ne zaman nüksedeceği belli değildir: her an arkadaşları ile oturdukları mekandan basıp gitme potansiyeline sahiptirler ve bu özgürlüğe de her zaman sahip olmak isterler. tahmin edileceği üzere saatle ve planlı yaşamla pek ilişkileri yoktur. saate bakışları daha çok “geceye ne kadar kaldı” ve “gecenin bitmesine ne kadar kaldı” eksenindedir.

yalnızlık onlar için hem vazgeçilmez bir nefes alanı hem de acı verici bir gerçekliktir. asla birilerinin onları anladığına inanamazlar; gece yaşamanın, kendinle bu kadar baş başa kalmanın yalnızlık hissini nasıl da pekiştirdiğini bilirler; ama aslında kendini arama, kendini keşfetme, kendine aşık olma, kendinden nefret etme süreçleri olmadan da edemezler. yalnızlık ve anlaşılmakla olan ilişkileri, dalgalı ruh hallerinin bir sonucudur; yoksa kimsenin suçu değildir, bunu çok iyi bilirler. yine de dönem dönem bunun bunalımını yaşamadan edemezler.

neden gece? neden kurt kuş ve komşular uyurken pıtı pıtı klavye, cırt cırt kara kalem, şıkırt şıkırt kitap sayfası sesi duymak bambaşkadır? geceyi gündüzden ayıran ve onu böylesine değerli kılan nedir? tyler durden olmadan anlatıcı kimliğini asla bulamayacak mıydı?

ne zamanki gündelik sorumluluklar, stresler, kaygılardan sıyrılırsınız gece o zaman başlar. gecenin bir mesaisi yoktur ya da güneş doğana kadardır ama bu süreçte her şey belirsizdir. “gece kahvaltısı” ya da “kuşluk vakti yemeği” diye bir şey yoktur. acıkırsanız yersiniz, hepsi bu. gece, yaptığınız hemen hiçbir eylem yarım kalmaz: 8 saat içip zom olabilir, ince bir kitabı (kırmızı pazartesi gibi) bir oturuşta bitirebilir, 15 şiir yazıp beğenmeyip hepsini çöpe atabilir, kimsenin anlamayacağı ve hatta ertesi gün sizin bile şaşıracağınız besteler yapabilir, sevdiğiniz bir grubun tüm müzikal geçmişini hatmedebilir, arkadaşınızla bir konuyu suyunun suyunu çıkarana kadar konuşabilir, delirmeye yaklaşacak kadar çok düşünebilir, bir şarkıyı 100 kere dinleyebilir, peşpeşe 4 tane film izleyebilirsiniz.

geceleri tv programlarının bir düzeni, kanalların bir kimliği yoktur. rastgele tekrar programları da olabilir, trt’nin bir zamanlar yaptığı gibi sanatsal ve az reyting alacak filmler de koyulabilir. radyolarda otomatik djler çalar. kolay kolay canlı yayın duyamazsınız. kimi radyolar kısacık playlistler koyduğundan sabaha kadar aynı şarkı 10 kere dönebilir. kimi kanallarda gece nöbetindekiler için istek anonsları duyarsınız ve bu gece çalışanaların ne gibi işler yapıyor olabileceklerini hayal edersiniz: fabrika’da bekçi, hastanede nöbetçi hemşire, çöpçü, taksi şoförü…

“komşular ya da evdeki diğer bireyler rahatsız olmasın” bilinçaltı kodundan mıdır bilinmez, evinizde gece vakti ayakta olan bir başka birey varsa, o bile yalnızlığınıza gündüz olacağından çok daha saygılıdır. konuşulan konular çok daha derin, konuşmaya ayrılan zaman çok daha az, dolayısıyla sohbetler çok daha verimli ve en önemlisi içtendir. inanıyorum ki, bir insanın kişiliğini en iyi gece anlayabilirsiniz. tabi bir gündüz insanı değilse. zira onlar genellikle uyuyakalırlar, bir şey anlamaya zamanınız olmaz.

gece insanları uyumamak için kendilerine binlerce bahane bulabilirler. gözleri şişip kapanmaya yaklaşmışken bile okuyabilir ya da gündüzki enerjilerine denk bir enerjiyle sohbet edebilirler. tek handikapları algılarının yamulabilmesi ya da eksik algılayabilmeleridir. bu durumu da onları kendisine getirecek ufak ya da kaydadeğer çapta bir eylem ile ortadan kaldırabilirsiniz (boş sokaklarda gece yürüyüşü gibi).

gece insanları da sabah saatinde boğazda kahvaltı eder, güneşin doğuşunu izlemeye sahile iner, sabahın köründe uyanıp bir grupla dağa yürüyüşe gidebilirler. ama emin olun sabah erken kalkmış olmaları, izleyen gece erken yatacakları anlamına gelmez. önceki gecenin kaybını en hızlı şekilde kapatmak adına ertesi gün iş bile olsa en iyi ihtimalle geç yatarlar.

zamanımızı özgürce kontrol etme lüksüne sahip olabilseydik gece ve gündüz insanları arasındaki tek fark birlikte oldukları insanların biyolojik saatlerinin birbirine benzemesi olabilirdi diye tahmin ediyorum. oysa gece insanlarının gözlerinde geceye ait bir iz mutlaka olur. kiminde kırışıklık, kiminde göz damarlarının belirginleşmesi, kiminde gözkapaklarının yumukluğu… yine de uykusuzluğa dayanıklı oldukları ve düzensiz ama yeterli uyku ile yaşamlarını rahatlıkla sürdürebildikleri, sorumluluklarını gündüz insanları kadar yerine getirebildikleri tecrübeyle sabittir.


gand

BLOGLAMA


şubat ortasında başlamışım bu blogu yazmaya, beş ayı biraz geçmiş yani...

bu arada başlangıçta "me, myself and I"dan oluşan okur profilinde de hafiften bir değişiklik olmuş. birilerinin ilgisini çekmiş yazdıklarım demek ki. ilk yazımda blogun hedefinin, günlük yaşamımda artık yer bulamayan türkçe'yi kullanmak ve artık türkiye'de yaşamadığım için kopmakta olan arkadaşlık bağlarımı tazelemek, burası üstünden bir şekilde iletişimi canlı tutmak olarak belirlemişim. birinci hedefe iyi kötü ulaştığımı söyleyebilirim şimdilik. türkçem yavaştan pasını attı ya da atıyor. ama ikinci hedefin yanına bile yaklaşamamışım. geçmişten gelen kaç arkadaşım bu blogu okuyor bilemiyorum. ama blog üstünden karşılıklı bir iletişim kesinlikle söz konusu değil.

bunun yanında los lunes al sol üzerinde diğer okurlarla da karşılıklı iletişim sorunlu. blogosferde en az yorum yapılan blog ödülü için kapışır burası birkaç başka blogla herhalde. okunup da yorum yapılmamasının nedeni ne olabilir peki? üstüne söz söylenemeyecek kadar mükemmel yazmadığıma ya da yorumlarla iletişime geçilmeyecek kadar antipatik olmadığıma, daha doğrusu olsam dahi beni tanımayan bir insan bunu bilemeyeceğine göre, ben de bilmiyorum nedenini. (bu da blogu okuyan insanlara ilk ve son sitemimdir herhalde...)

baştan üstüne yazacağım belirli bir alan belirlememiştim; ama daha çok ırkçılık, göçmenlik, bunların yanında "yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat" ilkesi doğrultusunda gezi yazıları yazacağımı tahmin ediyordum. bu konular los lunes al sol'de hatırı sayılır bir yer tutsa da, tasarladığımdan daha "serbest" takılmışım.

ilgi ve "uzmanlık" alanım olan siyaset felsefesineyse bilinçli olarak fazla girmedim, zira aklıma eseni yazmak yerine tarihsel materyalizmin eleştirisine ya da liberalizm-demokrasi ilişkisi üstüne yoğunlaşsam "uzman blogu" gibi bir şey olacak, "me, myself and I"ın yerini yalnızca "sen, ben, bizim oğlan" kabilinden boş zamanlarında pierre bourdieu okuyan birkaç "manyak" alacaktı. oysa ben başından beri her insanın diğerlerine anlatacak basit hikayeleri olduğu ve insanların birbirlerini hikayeleri üstünden tanıyıp anlayabileceği fikrinden hareketle yazıyorum. büyük bir değişiklik olmazsa da bu şekilde devam edeceğim.

çoğu şey aynı kalacak anlayacağınız. ama şimdilik - ufak mı yoksa büyük mü olduğu zamanla ortaya çıkacak - bir değişiklik var: canı istedikçe ya da vakit buldukça bir kişi daha, bazılarınızın flying dutchman blogdan tanıdığı gand (fd'deki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz) eşlik edecek bana.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

BEN SENİ UNUTMAYACAĞIM


sevgili carlo,

sana bir hikaye anlatmak istiyorum. senin öldüğün günün hikayesini. biliyorum, bu hikayeyi asla okuyamayacaksın, sen öldün...

sen 23 yaşındaydın, bense 21. seni ilk gördüğüm an aklımdan bir türlü çıkmıyor. şişli'de bir oturma odası, televizyonun karşısındayım. ilk ölüm haberin geliyor, sonra görüntüler...

eylemcilerin arasına dalan bir carabinieri jipi, taşlar uçuyor. jipten dışarı atılan yangın söndürücü. eğiliyorsun, yangın söndürücüyü yerden alıyorsun. yıllar sonra omzuna omzu deyen diğer bir eylemciden duyacağım bir carabiniere'nin çoktan silahını çekip sana doğrultmuş olduğunu. iki elinle başının üstüne kaldırıyorsun yangın söndürücüyü - tıpkı benim yapacağım gibi. ve iki el silah sesi duyulmuş olmalı, ben orada değildim, duymadım... o iki el silah sesini bunca yıl sonra bile her duyduğumda içim yanıyor...

ayağa kalkıp küfür ediyorum katillerine, küçük oturma odasını arşınlıyorum. bir şey yapmalıyım. seni vuranlar beni de vurabilirdi, çünkü aynı yangın söndürücüyü eğilip ben de alırdım yerden... ve seni vuranların yüzü başka, üniforması, milliyeti, dini başka, ama içi aynı olanları beni hala vurabilir. intikam istiyorum. italya'ya gidecek ne param var, ne vizem, ne de asker kaçağı olduğum için sınırı yasal yollardan geçme olanağım... duruyorum, yemin ediyorum o an elimde bir silah olsa öldürürdüm katilini, katillerini. durdukça öfkem o kadar artıyor ki, intikam düşüncesi anlamsızlaşıyor. öldürdüler seni, bir daha hiç kalkamayacaksın yerden. ben 21 yaşımdayım ve sen 23, ama sen hiç 24 olmayacaksın.

...

...ve bugün...

30 yaşındayım, sense hala 23, ama ben seni düşününce yine 21 yaşında oluyorum. öfkem o kadar büyük ki, her intikam anlamsız...

dokuz yıl önce bugün sen öldün. seni öldürdüler. kafana sıkılan bir kurşunla. ben bugün seni düşünmeye başladığımdan beri içiyorum. benim için bütün 20 temmuzların yılı aynı - 2001, ve her yer cenova benim için bugün. artık sarhoşum. ve ben dedem öldüğünde ağlamadım, ama bu yazıyı yazarken ağlıyorum...

20 Temmuz 2010 Salı

KARDEŞİM CARLO



dokuz yıl önce bugün, kafasına nişan alan bir carabinieri'nin kurşunuyla piazza alimonda'da yere düştü carlo giuliani. ve bir daha hiç kalkamadı. 23 yaşındaydı ve asla 24 olamayacak.

WATERWORLD


hollandalı bir mimar, ramon knoester, pasifik okyanusu'nda yüzen bir çöp birikintisinden yapay bir ada yaratmayı planlıyor. gerçi hollandalılar denizden yapay, kullanılabilir kara yaratma konusunda zaten tecrübeliler: hollanda'nın denizden yüksekliği yalnızca 5 metre olan flevoland bölgesi'nin büyük bölümü insan eliyle yaratılmış, denizden "çalınmıştı". ancak knoester'in projesi denizin doldurulmasının ötesinde, yeni bir şey.

hollandalı mimarın yapay bir adaya dönüştürmeyi planladığı "great pacific garbage patch" 1997 yılında keşfedilmişti. çöp birikintisinin kapladığı alan konusunda tartışmalar hala sürüyor. bilim adamları, "great pacific garbage patch"in büyüklüğü konusunda türkiye kadar olduğundan abd'yle aynı alanı kapladığına kadar değişen tahminlerde bulunuyor. birikintinin yüzde 70'i su yüzeyinin altında kaldığından - çoğunluğu sürtünme ve ışık nedeniyle küçük parçalara ayrılmış - 100 milyon ton yapay çöp söz konusu.

yapay çöp artıkları, hem balıklar ve okyanusta yaşayan diğer canlılar tarafından yendikleri, hem de yavaş yavaş yokolurlarken zehirli maddeler açığa çıktığı için doğa için ciddi bir tehlike yaratıyorlar. knoester bu durumun önüne geçmek için bu dünyanın en büyük çöplüğünden "recycled island" adında bir ada yaratmak istiyor. büyük parçaların çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra içi havayla dolu bloklar halinde preslenmesiyle ortaya çıkacak adanın okyanusun dibinde bir noktaya sabitlenmek yerine üstünde yerleşim olan dev bir sal olarak sürüklenmesi tasarlanıyor.

yapılan hesaplara göre adanın dalgalar veya akıntı nedeniyle devrilmemesi için en az 10 bin kilometrekare büyüklüğünde olması gerekiyor, ki bu da hawai'nin büyüklüğüne denk. knoester yarım milyon insanın akıntıdan, güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik elde ederek ve deniz suyunu içme suyuna çevirerek yaşayabileceklerini iddia ediyor. projenin hayata geçmesinin önünde şimdilik en büyük engel finansman gibi duruyor.

knoester yapay ada yaratma fikrini ilk ortaya atan insan değil. örneğin devletlerin kontrolü dışında kalan otonom siyasi topluluklar halinde yaşama amacıyla anarşistler de benzer projeler geliştirmişti. ancak bunlardan hiçbiri şimdilik hayata geçmedi. (bir örnek) daha küçük çaptaki yapay adalarda yaşayan insanlarsa zaten mevcut: örneğin peru'daki urular titikaka gölünde 49 yapay adanın üstüne dağılmış olarak yaşıyor. güneydoğu asya'da da "okyanus çingeneleri" olarak da adlandırılan binlerce insan tekneler üstünde yaşamını sürdürüyor.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

FRANSA'DA ÖRTÜNME YASAĞI


geçtiğimiz günlerde fransa parlamentosu yüzü örten çarşaf ("nikab" ve "burka") giymeyi yasakladı. nikab ve burka giymek fransa'da artık yalnızca devlet dairelerinde, okullarda vs. değil, sokakta da yasak. yasağa rağmen örtünen kadınları 150 euro, karısını ya da kızını zorladığına kanaat getirilen erkekleri 15 bin ile 30 bin euro arası para ve bir yıl hapis cezası bekliyor.

aslında avrupa'da nikab ve burkayı ilk yasaklayan ülke bu yılın nisan ayında belçika olmuştu, ama bu yazıyı yazmak 5 milyon nüfusla avrupa'da en çok müslümanı barındıran fransa'nın yasayı çıkarmasına kısmet oldu.

ancak yasaklanan yalnızca dini bir giysi olarak çarşafın belirli versiyonları değil aslında, kamuya açık alanlarda insanların yüzünü tanınmayacak şekilde örtmesi genel olarak yasaklandı. örneğin yürüyüşlerde eylemcilerin maske, atkı vs. ile yüzlerini örtmeleri de bu yasağın kapsamına giriyor, ki tartışmanın alevlenmesi de geçtiğimiz yıl strassbourg'daki nato zirvesine karşı yapılan gösteriler sırasında yaşanan sokak çatışmaları sonrasına denk düşüyor. kanunda öngörülen üç istisna, kask takan motorsiklet sürücüleri, karnaval katılımcıları ve tanınmamak amacıyla maske kullanan polisler. bu açıdan değerlendirildiğinde yasa aynı zamanda muhaliflerin kendilerini devletten korumalarının önünde engel teşkil ediyor.

ama biz yine de işin inancı nedeniyle örtünen kadınlarla ilgili kısmına dönelim, zira böyle bir yasağın toplumun ağır bir tepkisiyle karşılaşmadan yasalaşabilmesi kesinlikle buradan geçiyor.

yasağın toplumsal destek kazanmasında iki söylem düzlemi önem kazanıyor: bunlardan birincisi "güvenlik". çarşaf giyen bir insanın kimliğinin tespit edilmesinin zorluğu ve "çarşafın altında acaba ne var?" sorusunun fransa'da gittikçe artan bir biçimde "kalaşnikof ya da patlayıcı madde olabilir mi?" sorusuyla perçinlenmesi insanların bu yasağa olumlu yaklaşmalarındaki önemli etkenlerden biri oldu. (bir de tabii inatla çarşafın altında seksi iç çamaşırı hayal etmek isteyen bir kesim var, ama o başka bir konu tabii.) insanların güvenlik gereksinimlerinin medyal propaganda aracılığıyla paranoya derecesinde polisiye-askeri anlamda bir güvenlik arayışına doğru sürüklenmesi, onyıllardır sahip olunan güvenliklerin (sağlık sigortası, ekonomik güvenceler, çalışan nüfusun sosyal hakları vs.) hızla ortadan kaldırılması sürecine eşlik ediyor. (zygmunt bauman, bu bağlamda insanların sürekli azalan oranda karşılanan "safety" gereksiniminin daha fazla "security"yle absorbe edilmesinden bahsediyor.)

sözünü ettiğim düzlemlerin ikincisiyse genel olarak insan hakları, özeldeyse kadın hakları. bir baskı aracı olarak örtünmenin kadının onurunu ayaklar altına aldığı söylemi, fransa parlamentosunun ve - şimdiye kadar ciddi bir tepki göstermeyen - halkının, ezilen müslüman kadınları kurtarma görevini kendinde görmesini sağladı. fransa devlet başkanı sarkozy yasağı meşrulaştırmak amacıyla şöyle demiş: "fransa, insanlık onuru, kadınlık onuru ve toplumun birarada yaşamı hakkında belirli değerleri olan yaşlı bir ulus. yüzü tamamen örtecek biçimde giyinme, bizim için temel, cumhuriyet için yaşamsal önemde olan bu değerleri öyle derinden yaralıyor ki, yasaktan başka bir çözüm mümkün değil."

bir kadının örtünmeye zorlanması tabii ki korkunç bir durum. ama burada korkunç olan kadının yüzünün görünmemesinden çok zorlamanın kendisi. tarihte "ileri" ve "geri" adını verebileceğimiz iki yönün olduğu, kısacası tarihin başı ve sonu olan çizgisel bir yol olduğu yanılsamasını bir kenara bırakırsak, örtünmenin yasaklanmasının özünde mini eteğin yasaklanmasından pek bir farkı yok. sonuçta devlet (ya da toplum ya da her ikisi birden) belirli bir giyinme normu saptıyor. ve bu normdan sapmayı yasaklıyor. örtünmeye zorlanan kadın, bu yasayla açılmaya zorlanıyor. ortada nesne olarak kadın, bir yandan "örtün" diyen bir iktidar çekiştiriyor, diğer yandan "soyun" diyen bir diğeri. oysa bir şekilde "onur" kavramının içi doldurulacaksa, bu kadının nesne olmaktan çıkıp özne olmasıyla mümkün.

yasaktan etkilenecek olan kadınların sayısının iki bin civarında olduğu tahmin ediliyor. değişen, buna rağmen yalnızca iki bin müslüman kadının değil, fransa'da yaşayan on milyonlarca insanın hayatı. zira bir toplumun azınlıklarına karşı nasıl davrandığı toplumun geneli hakkında da çok fazla şey anlatıyor.

örneğin rahibelik de kadının doğal ihtiyaçlarının ve özgürlüğünün din tarafından (ya da aracılığıyla) bastırılması, ancak söz konusu olan ülkenin "kendi dini" olunca toplum genelinde bir bakıp da görmeme hali egemen oluyor. sorunun çözümüne islam'dan başlanması, ağızda türkiye'deki misyoner cinayetlerini andıran bir tat bırakıyor. bir diğer mesele, ki bence bu çok daha önemli, kadınlara yönelik baskının "islam'a özel" bir durum olarak kabul görmesi, fransa toplumunun kendisini aklamasını, fransa'da kadınların hala ayrımcılığa ve baskıya tabii olduğunu göz ardı etmesini sağlıyor.

islam'ın - ve dolayısıyla müslümanların - üstüne "gerçek kötü" imajının yapışması, avrupa'da yapısal olarak antisemitizmle gittikçe daha çok benzeşen bir islamofobinin yaygınlaşmasının sonucu. "inanç"ın, dinlerin kendisiyle derdi olan bir insan olarak türkiye'de yaşadığım sürece islam'a karşı mücadele verdim. bunun yanında örneğin sinagoglara saldırı düzenlediği zamansa mağdurlara bir tekme de ben atmadım, zira aksi halde yaptığım dine karşı mücadele değil, antisemitizme, ırkçılığa eklemlenmek olacaktı.

avrupa'da insanları "özgürleştirmek" istediğini iddia edip de işe hep başkalarından başlayanlar karşıma çıktığında da aynı refleksi korumaya çalışıyorum.


PS kadın ve eşcinsel hakları hareketlerinin anaakımının "medeniyetler çatışması" kapsamında savaş çığırtkanlığı yapan koroya katılmasına dair de bir şeyler karalayacağım fırsatını bulursam.

HAYATTA İYİ ŞEYLER DE OLUYOR!



daddy cool bir yıl daha galatasaray'da!

18 Temmuz 2010 Pazar

EL-KAİDE'DEN Mİ KORKUYORSUNUZ?


"'bir şeyler yapmalıyız, hepimiz islamcı terörizm tarafından tehdit ediliyoruz. bu 21. yüzyılın en büyük tehdidi, islamcı terörizm bütün dünyayı tehdit ediyor.' (angela merkel) [...] kaç alman şimdiye kadar islamcı terörizme karşı savaşırken öldü? [...] "kabine, yılda dokuz bin kişinin pasif içicilikten öldüğünü söylüyor. [...] soru neden korktuğunuz, amacım terörü meşru göstermek değil. bunlar katiller, aşağılık katiller. ama daha fazlası değil. [...] soru neden korkuyorsunuz? el-kaide'den mi? yılda 150 bin alman sigaraya nedeniyle ölüyor, 50 bin alman içki nedeniyle ölüyor, 6 bin alman trafik kazalarında ölüyor. [...] gerçekten el-kaide'den mi korkuyorsunuz? onun yerine otobüs ve kamyon şoförlerinden korkun. çünkü gerçekten tehlikeliler. ve onları biometrik pasaportlara, internette izlenmeye ihtiyacımız olmadan sıradan trafik kontrolleriyle engelleyebiliriz. [...] neden korkuyorsunuz? yılda 6 bin alman gripten ölüyor. sars ya da kuş gribi değil, bildiğiniz gripten. yirmi yıldır yılda 6 bin ölü. ve yılda 15 bin kişi doktor hatalarından ölüyor. bu günde yaklaşık 40 ölü demek. her gün akşam haberlerinde 'bugün doktorlar 44 kişiyi öldürdü' dense insanlar doktorlardan nasıl korkardı düşünebiliyor musunuz? ama korkmuyorsunuz değil mi? günde 40 ölü; günlük hayatın risklerinden biri bu... günde 40 ölü! bu rakama ulaşmak için bir el-kaide savaşçısının kırk fırın ekmek yemesi lazım."


volker pispers

17 Temmuz 2010 Cumartesi

SUÇU SAZ ÇALMAKMIŞ

ahmet kaya'yi çocukluğumdan beri severim, ankarada'da teyzemi ziyaret ettiğimiz bir seferinde "resitaller" kasedini çevire çevire evdekileri kusturana kadar dinlediğimi hatırlıyorum. sonunda teyzem kasedi bana hediye etmişti.

ahmet kaya'nın müziğini hep sevdim de, "ahmet kaya solcusu" denebilecek şeyi sevemedim. kaya'nın şarkıları insanın sol siyasete ilgi duymasına yardımcı olmasında yanlış bir şey yok belki, ama o aşamada takılan insanlar beni rahatsız etti hep. rakı sofrasında bu konu hakkında tartışırken işin kavgaya dönüşmüşlüğü bile var. ama dedim ya, ahmet kaya'yı severim...




PS uzun süredir sevdiğim şarkılardan bir şeyler koymamıştım bloga. borges blogdaki ahmet kaya tartışmasından sonra bir şarkı da benden gelsin dedim...

15 Temmuz 2010 Perşembe

THE REBEL DOG



köpeğin sadece "insanın" değil, aynı zamanda "insanlığın" da en iyi dostu olduğunu iddia edebiliriz bu resimlerden sonra herhalde. aşağıdaki resimler yunanistan'da kapitalizmin kendilerine dayattığı yaşama karşı sokaklarda isyan ateşini yakan insanları mücadelelerinde yalnız bırakmayan sokak köpeği louk'a ait...
















PS resimler rebel dog sayfasından...

13 Temmuz 2010 Salı

BARMAK BEHDAD ANLATIYOR


madem barmak behdad'a yardım kampanyasından söz ettim, içinde bulunduğu durumun daha iyi anlaşılması için almanya'da yaşayan iran kökenli gazeteci (ve blogger) akhtar ghasemi'nin behdad'la yaptığı röportajı da türkçe'ye çevirerek bloga koyayım dedim...

sayın behdad, yaptığınız şeytan ayetleri'nin kürtçe çevirisinin yerel bir dergide yayınlanması resmi iran basını ve kimi islami kürt partileri tarafından sert bir biçimde eleştirildi. çalışmanızın sonuçları hakkında bizi aydınlatabilir misiniz?

ne yazık ki başeditör çevirinin yayınlanmasının ardından çok kez telefonla tehdit edildi. bu edebiyat başyapıtının yayınlandığı günün akşamında islami parti'nin komal'dan (ırak'ta kürtler'in yoğun yaşadığı bir bölge) yayın yapan televizyon kanalı dergiye ve çalışanlarına karşı beş saatlik bir propaganda programı yaptı. bu televizyon kanalı, insanlardaki nefreti çeviriden sorumlu olanlara karşı kışkırtmaya çalıştı. mollalar sülaymaniye ve erbil'de camilerdeki cuma namazlarında çeviriye karşı propagandayı yaydı. kürt parlamentosundaki islami meclis grubu da çevirinin kitap olarak basılmasına karşı çıktı ve benim ve başeditörün tutuklanmamız ve hakkımızda dava açılması talebiyle meclis başkanı'na mektupla başvurdu.

ayetullah humeyni'nin kitabın çevirmeni ve hatta yayıncısı hakkında ölüm fetvası verdiğini bilmeniz nedeniyle çeviriyi yapmanızın doğurabileceği sonuçlardan korkmadınız mı? ya da düşünce özgürlüğünüzü savunma konusundaki kararlılığınız mı çalışmanıza devam etmenizi sağladı?

çalışmama başladığımda humeyni'nin ölüm fetvasından tabii ki tamamıyla haberdardım. bu projeye başlamadan uzun uzun düşündüm. kürt hükümeti'nin dini olmaması gerekiyor, öyleyse neden kitaptan bölümler yayınlamayalım? birincisi, bu kitap yirminci yüzyıl edebiyatının bir başyapıtı, kürtçe'ye çevrilmesi zorunlu. ikincisi, kürt toplumunda insanlar daha ne kadar ortaçağ kafasındaki birkaç mollanın bilgisizliği ve gericiliği tarafından kısıtlanmak zorunda? şeytan ayetleri'nin islam tarihi'nin bir parçası olduğuna gerçekten inanıyorum. kitabı otantik hale getirmek için salman rushdie al-waqidi ve al-tabarito gibi tarihçilerin kayıtlarına dayanan tarihi gerçekleri kullanıyor.

genel olarak konuşacak olursak; kitabı çevirmekle ulaşmak istediğiniz neydi?

son derece islam-merkezli olan ırak'ın kürdistan bölgesi'ni aydınlatma ihtimali beni kitabı çevirmeye motive etti. daha önce de belirttiğim gibi, bu kitap neden kürtçe'ye çevrilmesin? bence çevirinin gerekliliğinin nedenlerinden biri, bölgenin gelişiminin önüne islami fundamentalistlerin gerici düşünce yapısı tarafından set çekilmesi. ayrıca kürdistan'daki din adamlarının şeytan ayetleri'ni okumadıklarından ve bu nedenle içeriği hakkında hiçbir fikirleri olmadığından eminim. söz konusu din adamları yalnızca humeyni'nin propaganda amaçlı ölüm fetvasından haberdarlar ve dolayısıyla kitabın islam'a karşı yazıldığını düşünüyorlar. eğer daha mantıklı olsalar ve insanları için iyi bir şey yapmayı gerçekten arzulasalardı, fiziksel şiddet ve suikast tehdidi yerine eleştirel bir diyaloğu tercih ederlerdi. çevirinin ikinci nedeni salman rusdie'nin eseri mükemmelleştiren yazım tarzı.

iran hükümetine ait kimi web siteleri konu hakkında yazdı ve cezalandırılmanızı talep etti. iran islam cumhuriyeti'nden hiç tehdit aldınız mı?

erbil'deki iran konsolosluğu'nun çalışanları beni iki kez telefonda ölümle tehdit etti. ayrıca birçok imam ve islami partilerin temsilcileri tarafından tehdit edildim. 8 mart 2010 günü, öğleden sonra 3'te sardasht hama salah (çeviriyi yayınlayan derginin başeditörü) süleymaniye'de sokakta vuruldu.

salah'a karşı gerçekleştirilen suikast girişimini haber aldıktan sonra alarma geçtiniz mi? kendi güvenliğiniz için ne tür önlemlere başvurdunuz?

saldırıdan bu yana güvenliğim hakkında ciddi endişelerim var. islami partiler tarafından bulunma korkusundan saklandığım barınağımı terkedemiyorum. birleşmiş milletler'i durumumdan haberdar ettim, ama ne yazık ki ciddi bir yardımları olmadı. birleşmiş milletler'in işlevi kağıt üstünde kalıyor, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan bütün mültecilerin hayatıyla oynadılar. mohammed reza ali zamani, iltica başvurusunun erbil'deki birleşmiş milletler ofisi tarafından geri çevrilmesinin ardından iran'a geri dönmek zorunda kaldı. iran'a geri döndüğü ay polis tarafından tutuklandı. daha sonra monarşist anjoman-e padeshahi iran örgütüne üye olduğu suçlamasıyla idam edildi. almanya ve fransa yazılı olarak kınadılar, ama şimdiye kadar bunun haricinde hayati tehlikedeki iranlılar'ı korumak için pek bir şey yapmadılar. daha önce de belirttiğim gibi birleşmiş milletler ve avrupa ülkeleri biz iranlılar'ı ciddiye almıyor. yalnızca kendi ekonomik çıkarlarına göre hareket ediyorlar.

BARMAK BEHDAD'A YARDIM


salman rushdie'nin şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirdiği için hakkında kürt mollalarca ölüm fetvası yayınlanan ve iran rejimi tarafından da tehdit edilen kürt yazar, gazeteci ve çevirmen barmak behdad'dan daha önce de burada bahsetmiştim. behdad'ın durumu ciddiliğini korumaya devam ediyor.

ırak kürdistanı'nda saklanarak ve çok zor koşullarda yaşamını sürdüren behdad için "journalisten helfen journalisten" ("gazeteciler gazetecilere yardım ediyor") örgütü bir yardım kampanyası düzenliyor. behdad'ın ırak'ı terketme ve kendisini kabul edecek bir batı ülkesine iltica etme çabaları şimdiye kadar sonuç vermezken, "journalisten helfen journalisten" behdad'ın kurtarılması için gereken yüklü miktarda parayı bağışlar aracılığıyla denkleştirmeye çalışıyor...

bağışlar için:

Journalisten helfen Journalisten e.V. (JhJ), HVB München,hesap numarası: 319 005 06, banka kodu: 700 202 70

12 Temmuz 2010 Pazartesi

"ŞEYTAN"IN ÖLÜMÜ


o almanya'nın "şeytan"ıydı. bir keresinde fritz teufel rutinleşmiş zorunlu hapishane misafirliklerinden birini sürdürürken, davasına bakan savcı, teufel (şeytan) soyadıyla insanın eninde sonunda cezaevine girmesinde şaşırtıcı bir şey olmadığını söylemişti. ve o burjuva ahlakının savunucularının gözünde gerçek bir şeytandı.

hayatına bakıldığında sanki hep kaybeden tarafta yer almış sanılabilir, ama keskin diliyle ve yerleşik düzeni şoke eden iğneli espiri anlayışıyla karşı tarafın sinirini o kadar bozdu ki, onların hayat boyu gözetleme, sayısız duruşma ve uzun hapis cezalarıyla ne kendilerini tatmin etmeleri, ne de fritz teufel'e kendi yaşadıklarının yanına yaklaşan bir psikolojik travma yaşatmaları mümkün oldu.

almanya'da 68'in en az kızıl ordu fraksiyonu'nu kuran andreas baader ve ulrike meinhof, üniversite öğrencilerinin sesi rudi dutschke ya da iran şahı'nın berlin ziyaretine karşı düzenlenen bir gösteride polis tarafından vurularak öldürülmesiyle hareketin radikalleşmesinde ve antikapitalist bir karakter kazanmasında etkili olan benno ohnesorg kadar önemli bir figürüydü.

ohnesorg'un öldürüldüğü eylemde taş attığı gerekçesiyle tutuklandıktan sonra hapisten çıktığında, ohnesorg'un katili olan polis çoktan tekrar sokaklardaydı. çünkü teufel'den kurtulmak daha 1967 yılında önemliydi batı alman devleti için; yerleşik düzeni provoke etmek amacıyla varolan kommune eins'ın ("komün 1") kurucularındandı. çoğunlukla teufel'in sivriliğinin ürünü eylemleri planlar, ahlak yasalarıyla dalga geçer, kapitalizmin hümanist makyajını kazıyarak altındaki gudubet suratı ortaya çıkarırlardı.

üstelik bu teufel'in ilk hapse girişi değildi: abd başkan yardımcısı hubert humprey'in 67 nisan'ında berlin'i ziyareti sırasında üstüne attığı puding bombaları, polisin kommune eins'ı basmasına bulduğu büyük miktardaki puding tozunu patlayıcı madde olarak basına göstermesine yol açmıştı. sonuçta teufel "puding süikastı"ndan birkaç ay içerde kalmıştı, ama bulduğu "patlayıcı madde"nin puding olduğu ortaya çıkan polisin yaşadığı rezalet hiciv ustası teufel'in ilk büyük zaferiydi.

teufel komikti, ama mainstream basının sonradan yaratmaya çalıştığı imajın aksine bir palyaço değildi. espirili, basit bir dili teorik-felsefik tiradlara tercih ediyordu. "ahlaklı" ve "ciddi" sistemin dilini tersine çeviriyor, nüktedan birkaç sözcükle insanların okumadıkları, belki de asla okumayacakları kitaplardan daha fazlasını anlatıyordu onlara.

komikti, ama ciddiydi. anti-otoriter şehir gerillası bewegung 2. juni'ye (2 haziran hareketi - 2 haziran 1967 benno ohnesorg'un öldüğü gün) katıldı. 1975 şubatı'nda hristiyan demokrat politikacı peter lorenz'in bewegung 2. juni tarafından kaçırılmasının ardından, bu eyleme katılmak suçundan tekrar hapse girdi. yakalandığında belinde bir tabanca ve çantasında namlusu kesilerek kısaltılmış bir çifte vardı. eylemin gerçekleştiği tarihte berlin'de değil de, batı almanya'nın essen şehrinde bir fabrikada işçi olduğunu açıklamasına kadar beş yıl hapiste kalacaktı. sonradan amacının "bir insanın nasıl suçsuz olduğu halde haksız yere hapis yatabileceğini, sistemin nasıl işlediğini göstermek" olduğunu söyleyecekti. ne zaman ki devlet "şeytan"ı en sonunda alt ettiğini sandı, yenilen, rezil olan hep kendisi oldu.

hapisten çıkmasının ardından önce londra'ya göçtü, fırıncılık yapmaya başladı. daha sonradan fırıncılık yaparken berlin'deki alman dili ve edebiyatı ve gazetecilik okurken öğrendiğinden kat be kat fazlasını öğrendiğini söyleyecekti.

ölmeden önce yıllarca parkinson hastalığından çekti "şeytan", berlin'e döndükten sonra başladığı ve çok sevdiği bisikletli kuryelik işini bırakmak zorunda kaldı.



spaßguerilla ("şaka gerillası") kavramının babasıydı teufel. "şaka"larının listesi, banka soygunları esnasında müşterilere tatlı dağıtma fikrinin babası olmasından "puding suikastı"na, adalet sisteminin gerçek yüzünü deşifre etmek için beş yıl hapis yatmasından 1983 yılında "iyi davranış" hakkında tartışılan bir televizyon programında almanya içişleri bakanı'na su tabancasıyla "ateş açması"na kadar uzar.

dedim ya, şakacıydı teufel, ama palyaço değildi, palyaçoluk yapmak istemediğinden ününden hiçbir ekonomik çıkar elde etmedi. yıllar sonra "efendiler"in şaklabanı olabilirdi isteseydi, ama ekmek fırınında çalışmayı ya da kuryelik yapmayı tercih etti.

fritz teufel, ağlanacak halimize gülmeyi başarmayı ve maceralı bir yaşam sürmeyi amaçladığını söylemişti bir zamanlar. ikisini de başardı...

9 Temmuz 2010 Cuma

A.C.A.B. - XII



trende, kamyonda, stadyumda, vücutta, her yerde: all cops are bastards!

7 Temmuz 2010 Çarşamba

İÇME ŞU ZIKKIMI


yıllar önce bir gün, birkaç gün olmuş kardeşimin yaşadığı new york'a geleli, soho sokaklarında geziniyorum. hava çok sıcak, güneş insanın beynini dağlıyor. daha fazla yürümek benim gibi yazları gölgekolik bir insanın kendine ihanet etmesi olacak, hem sigaradan sonraki en sıkı bağımlılığım olan kahve de bastırıyor. gerekli kafein dozunu bünyeme zerkedip normale dönmem gerek.

tam ben bu düşüncelerle boğuşurken kaldırımın gölgedeki kısmına birkaç masa atmış, şirincek bir café çıkıyor karşıma. ve tek dolu masada kahve ve sigara içen bir çift. çölde vaha bulmuş gibi hissediyorum kendimi. oturuyorum, hemen bir espresso söylüyorum. yanıma çakmak almayı unuttuğumdan saatlerdir sigara içememişim. garson kızdan ateş istiyorum. suratındaki şaşkınlık ifadesi ve isteğimi sert bir "smoking not allowed"la yanıtlaması hayallerimi söndürüyor. 45 derecelik sıcağa, insanın içini kavuran güneşe bakılırsa çölde olduğum kesin, ama vaha bulmaktan çok serap görmüşüm demek.

boş bulunup diğer masadaki çifti gösterek "ama onlar içiyor" diyecek oluyorum. serzenişim ihbar işlevi görüyor, bağımlılık yoldaşlarımı, kader arkadaşlarımı uyarmaya giden garson kızı yoldan çeviriyorum. derdimin ispiyonculuk değil, "insanlık namına" bir sigara-kahve yapmak olduğunu söylüyorum. neredeyse yalvarır tondaki "lütfen" beklenmedik bir biçimde işe yarıyor: espressonun yanında sadece su değil, kibrit de var. kibrit kutusuyla kibritçi kız oluyor, her çaktığım kibritle içinde bulunduğum can sıkıcı gerçeklikten çok daha haz verici bir hayal dünyasına tüyüyorum: on beş dakikalığına en tali metro istasyonunda dahi - üniformalı, üniformasız - polislerin cirit attığı, polisleşmiş vatandaşların komşularını gözetlediği george w. bush'un 11 eylül sonrası new york'unda değil jim jarmush'un coffee and cigarettes'indeyim.

iki espresso ve üç sigara içtiğim on beş dakikalık "sanal gerçeklik" sona erip caféyi terkettiğim anda dolu olan ve sigara tüttürülen masaların sayısının dörde yükseldiğini görüyorum. ve masaların üstündeki bütün paketlerde avrupa'ya özgü siyah çerçeveli beyaz üstüne siyah harflerle yazılmış "sigara içmek öldürür" uyarılarını görüyorum. café hepsi abd'nin sigara yasaklarına yabancı avrupalılar'dan oluşan bir tiryakiler ordusuna vaha olmuştu.

bir caféde - dış kısmında da olsa - kahveyi yudumlarken sakince sigara içmenin nasıl bir nimet olduğunu anlamak için öncesini yaşamış olmak gerekiyor: kardeşimin kümesten hallice evinde, dumanın ortak havalandırma sistemiyle başka dairelere taşınabileceği bahanesiyle, sigara içmek yasaktı. bırakın cafélerin, barların içini, dışarıya attıkları masalarda bile sigara içmek yasaktı. "bu parkta sigara içmek yasaktır" uyarılarını da geçtim, "bu sokakta sigara içmek yasaktır" tabelası bile çıktmıştı karşıma.

abd pek çok konuda olduğu gibi sigara yasağı konusunda da "batı dünyası"na öncülük ediyor. orada başlayan sağlıklı olma zorunluluğu avrupa'da artık ayaklarını sağlam basıyor. almanya, daha erken davranan birkaç avrupa ülkesinin ardından 2007 yılı ortalarında kamuya açık alanlarda sigara içilmesini yasaklamaya başladı. devletin federal yapısı nedeniyle yasağın yasalaşıp yürürlüğe girmesi eyaletten eyalete değiştiğinden, bu dalganın benim yaşadığım bavyera'ya ulaşması 2008'in 1 ocağını buldu.

başlangıçta gastronomi sektörünün tamamı eninde sonunda yasağa uyacakmış gibi dururken, kimi barlar yavaş yavaş "türk tipi" bir çözüm geliştirerek dernekleştiler. raucherclubs (sigara içenler kulüpleri) adı altında işleyen bu barlar, meyhaneler kurdukları derneklere üye olmayan insanlara girişi yasakladı. bir defalığına 1-2 euro gibi bir bedel ödeyerek ya da kimi yerlerde bedelsiz üyeliğe hak kazanıldığı bu yöntem zamanla gittikçe yayıldı.

sigara içmek isteyen ve sigara dumanını solumak istemeyen insanlar arasındaki gerilim aslında böylece sonlanabilirdi. ama olmadı. "militan sigara karşıtı" olarak tanımlanabilecek bir kesim bastırmaya devam etti. dert üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. sigara yasağının kapsamı genişletilmeliydi. insanların bilerek ve isteyerek sağlıklarına zarar vermelerinin önüne geçilmeliydi.

böylece "gerçek sigara yasağı" kampanyası start aldı. halk şenliklerinde ("volksfest") çadırlarda sigara içilmesi, raucherclublar'ın varlığına karşı açılmış bir savaştı bu. bavyera eyalet meclisi'nde başarıya ulaşamayan bu kampanya, geçtiğimiz pazar günü yüzde 37,7 gibi almanya için oldukça düşük bir katılımla gerçekleşen referandumda yüzde 61'lik bir çoğunluğa ulaşarak yasalaştı. eğer yeni bir "türk tipi" delik açılmazsa yasakta; kahvenin, biranın yanında sigara içemeyeceğiz artık.

insanları "sağlıklı olma"ya zorlamanın kendisi "hastalıklı". başka insanların "sağlığıyla oynayamazsınız", amacınız düzeltmek olsa dahi... yaşamın kendisi son düzlüğe girilene değin farkedilmeyecek yavaşlıkta bir ölümken, bırakın da herkes nasıl ve hangi hızla öleceğine elinden geldiğince karar versin...

ya da o kadar umursuyorsanız sağlığımızı, iş kazalarında ölenlerin sayısının (ki kötü iş koşullarının zamanla yarattığı yıpranma dahil değil buna) sigaraya bağlı ölümleri kat be kat aştığı bir dünyada elleriniz başka yerlere uzansın... efendim, sağlıklı olup uzun yaşayıp 70'ime kadar çalışacak mıyım? sağlığınızı yesinler sizin...


PS avrupa birliği komisyonu emeklilik yaşının 2040'ta 67'ye, 2060'da 70'e çekilmesini önerdi.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

TOPLUMSAL YARATIM VE DEĞER


"tarih yaratımdır ve her toplum biçimi kendine özgü bir yaratımdır. toplumun imgesel kurumundan bahsediyorum, çünkü bu yaratım kollektif ve anonim imgelemin işi. yahudiler tanrılarını düşündüler, yarattılar, tıpkı bir şairin bir şiiri ya da bir bestecinin bir parçayı yarattığı gibi. toplumsal yaratım tabii ki, her defasında bir dünyanın, söz konusu topluma ait olan dünyanın yaratılması olduğundan bundan çok daha daha ileri gidiyor. yahudilerin dünyasında tamamen kendine özgü özelliklere sahip olan, bu dünyayı ve insanları yaratmış, onlara kurallar vermiş olan vs. bir tanrı var. aynısı tüm toplumlar için geçerli. bunun yanında yaratım, hiçbir koşulda değerle aynı anlama gelmiyor: bir şey yalnızca bireysel ya da toplumsal yaratım olduğu için değer verilmeyi haketmez. auschwitz ve gulag da tıpkı parthenon ya da paris'teki notre-dame kilisesi gibi yaratımlar. korkunç, ama yine de fantastik yaratımlar - toplama kampının sistemi fantastik bir yaratım - tabii bu onları kabullenmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. reklamcılar şöyle der: "şirketimiz diğerlerinden daha yaratıcı." saçma ve mide bulandırıcı şeyler bulmada daha yaratıcı olmaları son derece mümkün."


cornelius castoriadis, la montée de l'insignifiance (anlamsızlığın yükselişi)

4 Temmuz 2010 Pazar

I'M FOREVER BLOWING BUBBLES


herhalde dünya kupası bünyemi doyurmak yerine bağımlılığımın dozunu arttırmış olacak, dün gece bu kadar futbolun üstüne bir de utanmadan green street hooligans'i izledim. şimdiye kadar izlediğim en güzel holigan filmiydi.

yüzüklerin efendisi'ndeki frodo rolüyle ezberimize kazınmış elijah wood'un başrolünü oynadığı film, harvard'daki gazetecilik öğretimini bitirmesine aylar kala haksız yere okuldan atılan matt buckner'ın abd'yi terkederek ablasının yanına londra'ya gitmesiyle başlıyor. şans eseri ablasının kocasının kardeşi aracılığıyla west ham taraftar grubu GSE'yle ("green street elite") tanışan matt sadakati ve kendini savunmayı (kastettiğim yalnızca kavga etmek değil) öğreniyor.

filmi uzun uzun anlatmayacağım, fazla ayrıntıya girerek izleme keyfinizi azaltmaktan korkuyorum. eğer futbolla, taraftarlıkla, holiganlıkla - teorik ya da pratik - bir şekilde ilişkiniz varsa mutlaka izleyin derim. kesinlikle football factory'den daha güzel ve daha gerçekçi. holiganları, uyuşturucu, mafyatik ilişkiler vb. klişelerden uzak, herkes kadar insan - evi, ailesi, mesleği olan insanlar olarak anlatmasının yanında, şiddetin çekiciliğiyle fight clubvari bir ilişki kuruyor.



filmi izlerken şarkıyı sık sık duyacaksınız zaten, ama ben yine de ingiliz punk grubu cockney rejects'in I'm forever blowing bubbles cover'ıyla bitireyim.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

HER ŞEY MÜMKÜN DİEGO!


hatırlamana yardımcı olmak için yazıyorum. kendini ve arjantinliler'in hiçbirini unutmaman için. toplumun dışına itilmişlerin oturduğu yoksul gecekondularıyla kağıt üstünde varolmayan, sağlıksız ve labirentimsi, politikacıların hakkında konuşmayı sevmediği marjinalleştirmenin ve yoksulluğun belirtilerinden olan sefalet mahallelerinin birinden, fiorito'tan bir çocuktun.

ve sen oynadın, çünkü futbol sıradan insanların bakışlarını yoksul hayatlarından uzaklaştırmalarının aracı, onları kelimelerle ifade edilemeyecek şimdiden çekip çıkaran zamandan yoksun bir eylemdi. yaşam sana neredeyse her şeyi çok görmüştü ve sen küçük, parçalanmış ayakkabılarını yere vura vura kendini savundun - tıpkı arjantinli çocukların binlercesi gibi.

1973 yılında birisi sana sordu: "evita turnuvası için bir takım kuruyoruz, katılır mısın?" ince bacaklarınla turnuvanın kabusuna dönüştün, kimse karşında durmak istemiyordu. kendinize verdiğiniz isimle "soğancıklar" kupayı kazandı. bir sonraki yıl da sekizinci ligde şampiyonluğu. 136 maç boyunca yenilmediniz ve davet edildiğiniz uruguay ve peru'yu tanıdınız. daha on iki yaşında bile değildin, ama çoktan bir şampiyondun.

birgün seni argentinos juniors'un genç takımında oynatmak akıllarına geldi. hayatının ilk yasak eylemiydi: kabul edilmen için adını değiştirdiler ve yaşını büyüttüler. bu tamamen anlamsızdı, çünkü seni oynarken gören herkes soruyordu: "bu harika çocuk da nereden çıktı?" bu yüzden, taraftarı birinci takımın yaptığı maçların devre aralarında top cambazlığınla eğlendirmenin en iyisi olduğuna karar verdiler. sen büyücü olarak doğmuştun, top her zaman sen ne istiyorsan onu yaptı. yoksa tam aksi miydi? heyecanla yoksul mahallene geri döndün: "anne, bak bana para verdiler!" bugün bile bu mucizeler yaratan ufaklığın gözüktüğü eski bir coca-cola reklamı var.

argentinos juniors'ta iki yılda sekiz sınıf birden atladın: dokuzuncu takımdan birinci takıma. 1978'de ligin gol kralı olmana rağmen, menotti seni sonradan dünya kupası'nı kazanacak olan milli takıma almadı. ama bir yıl sonra bizi gençler dünya şampiyonu yapacaktın. river'ın seni almak istemesine ve o zamanlar en çok para kazanan futbolcu olan ubaldo fillol'un aldığı kadar para önermesine rağmen, çok daha az para veren boca'yı seçtin. bizi şampiyon yaptın, ama çok kısa kaldın. avrupa hep daha fazla öderdi, sen de önce sevilla'ya, ardından napoli'ye gittin.

meksika'daki dünya kupası akıllarda sonsuza dek "maradona'nın şampiyonası" olarak kalacak. topu filelerin derinliklerine her gönderişinde gerçeleşen sanki maradona'nın golü değil, halkının tüm yoksullarının kaderlerine birer misillemesiydi.

fifa seni 20. yüzyılın en iyi futbolcusu seçmek zorunda kaldı - ayaklarını süre süre, çünkü futbolun efendileri seni hiçbir zaman sevmedi diego. bizim içinse çok daha fazlasıydın. seni uyuşturucu cehennemine düştüğün için acile kaldırmak zorunda kalmalarını asla unutmayacağım. endişeli bir kalabalık hastanenin çevresindeki trafiği çökertmişti. birisi elinde "tanrı beklemek zorunda" yazan bir döviz taşıyordu.

piyasa senin futbol dehası olmanı kabullenebilir, ama askeri diktatörlüklerin hayallerini çaldığı bir toplumun tazminatına dönüşmeni asla. fifa, senin "futbol işçisi" adını verdiğin oyuncuların sendikalaşması için mücadele vermeni asla affetmeyecek. bir okul yaptırdığında ya da yoksul felçli çocuklar için bağış yapmaya çağırdığında, bu dünyanın hiçbir gazetesine manşet olmaz. affedilmez olan, senin egemenlerin insanlardan çaldığının küçük bir bölümünü geri verdiğini ısrarla söylemen.

chavez'i ziyaretlerini affetmeyecekler, kolundaki che dövmesini de. ya da mar del plata'daki devlet başkanları zirvesi'nde insanları bush'un ziyaretine karşı sokağa çıkmaya çağırmanı. dünyanın büyük gazeteleri arjantin milli takımı'nın güney afrika'ya gitmek üzere yola çıkarken taşıdığı pankartın resmini de yayınlamadı: "plaza de mayo anneleri'nin nobel barış ödülü'ne adaylığını destekliyoruz." ve senin son askeri diktatörlükte kaçırılan çocukların ailelerine iade edilmeleri için mücadele eden bu örgütün başkanına sarılmanı da haber yapmadılar.

dünya kupası'ndan önce şöyle demiştin: "favori yok. birisi topu köşeye gönderiverir ve verdiğiniz tüm emekler gider." her şey mümkün, ama tüm bunlar ve çok daha fazlası nedeniyle sana şunu söylemek istiyorum: biri topu kalenin köşesine nişanlasa da sen kafanı takma. çünkü bize karşı görevini çoktan yerine getirdin.

maradona olduğun için sağol.

sağol şampiyon.


carlos malbrán

DÜELLO


parçalanmış bir aynada
nakışları esmer bir yüz
yansısını görüyorum
perçemleri akdenizli
bakışları simli sündüs
parçalanmış bir aynada.

ah! benim bu deliliğim
ıssız bir ada arıyor
yanaşıp çıkınca, şaşkın
dolaşmış çok önceleri
yabanıl ayak izleri
ah! yazık orda binlerce.

titrek bir mum ışığında
yeniden sarsak yüreğim
asla anmayacak aşkı
bir kez daha yapmayacak
yine çarpıp kayalara
su almakta, su almakta
batmaktadır köhne kalyon
yıldızları sönmüş gece.

bir yaz günü oldu bunlar
gri yağmurlar yağıyordu
çekildi bütün kılıçlar
ben bir yanda rakip hayat
denizse köpürdüyordu
ve şarkılar söylüyordu
alabildiğince bir siren
ölmemi istemiyordu.

ne parçalanmış bir ayna
ne mum ışığı kalacak
birazdan gün ağaracak
her gece yeni bir düello
her sabah yeni bir ölüm
hepsi bu şiire sığacak.


behçet aysan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...