29 Nisan 2010 Perşembe

VAZGEÇEMEYECEĞİM ŞARKILAR - IV


şimdiye kadar "vazgeçemeyeceğim şarkılar"a doğduğum büyüdüğüm topraklardan hiçbir not düşmediğimi farkettim. oysa mümkün mü istanbul'da şekillenen bir kişiliğin, dolayısıyla hangi müzikle nasıl bir ilişki içine girdiğimin, buenos aires, new york ya da hamburg'da yaşanmış bir çocukluktan-gençlikten ayrışmaması... yıllardır zeki mürenli rakı sofralarından uzak yaşasam da, belki sürekli dinlemek anlamında değil, ama hayatımda bıraktığı iz açısından "vazgeçemeyeceğim" bir şarkı zeki müren'in "unutulmaz"ı... belki de şarkının adı - "unutamamak" - "vazgeçememek"ten çok daha iyi ifade ediyor herşeyi...

27 Nisan 2010 Salı

GÜNEY AFRİKA'DA "EKONOMİK APARTHEİD"


bu yaz dünya kupası'nın güney afrika'da yapılacak olmasını fırsat bilip güney afrika hakkında bir şeyler karalayayım dedim. bu yazıyı, ilerleyen günlerde dünya kupası'nın güney afrikalılar'a, özellikle de büyük şehirlerin etrafında gittikçe büyüyen gecekondu mahallelerinden yaşayan yoksullara etkisi üzerine yazacağım bir diğeri izleyecek. daha önce "futbol mu eskiden daha güzeldi, yoksa büyüdüm diye mi aynı zevki alamıyorum?" diye sormuştum, yazacağım ikinci yazının bu soruya da bir anlamda cevap verdiğini düşünüyorum. neyse lafı uzatmadan güney afrika'ya geleyim...

güney afrika'daki ırk ayrımı sistemine "apartheid" adı veriliyor. beyaz azınlığın 1948-1994 yılları arasındaki egemenliği sırasında ülke nüfusunu "beyaz", "siyah", "renkli" ve "asyalı" kategorilerine ayrılıyor; her "ırk"a belirli haklar tanınırken, siyah çoğunluk bu "ırklar merdiveni"nin en alt basamağında yer alıyordu. "apartheid"ın insanların günlük yaşamına etkisi çok büyüktü: örneğin "ırklarası" evlilikler yasaktı ve 1950'de çıkan bir kanunla ("group areas act") farklı "ırk"lara mensup kişilerin yaşam alanlarının birbirinden ayrılması da zorunlu hale getiriliyordu. böylece siyahların bugün hala oturduğu getto benzeri "township"ler doğuyor, siyahlar oturmalarına izin verilen bu mahallelere dolduruluyordu.

ırk ayrımının sonuçlarından - ve nedenlerinden - biri siyah nüfusun beyazlara ait fabrikalarda ucuz işgücü olarak çalıştırılmasıydı. bu amaçla 1953 yılında "bantu education act" adında bir yasa çıkarılarak siyahların okullarda tarımda ya da endüstride çalışmaları için yeterli - ve zorunlu - olanın ötesinde eğitilmesinin önüne geçildi. böylece sınıflarası geçişkenlik tamamen tıkanıyor, "yukarıdakiler"in yukarıda, "aşağıdakiler"in aşağıda kalacağı bir sömürü ve ayrımcılık sistemi sağlam temellere oturtuluyordu.

güney afrika'daki "apartheid" rejiminden sadece ülkeye egemen olan beyaz azınlık değil, birçok ulusötesi şirket de yararlanacaktı. özellikle her iki devletin de desteğiyle güney afrika'ya yatırım yapan alman şirketleri halen ülke ekonomisinin temel taşlarından birini oluşturuyor. faşizm döneminde nazilerle işbirliği yapmaktan kaçınmayan alman ekonomisinin kodamanları, kara kıta'nın güney ucunda 30'lu ve 40'lı yıllarda almanya'da kasalarının parayla dolup taşmasına yardımcı olmuş "herrenmensch" ideolojisiyle ve alışkın oldukları insanlıkdışı sömürü koşullarıyla karşılaşmaktan memnun olmuşlardır herhalde. almanca yayınlanan "die stimme afrikas" ("afrika'nın sesi") dergisi 1974 yılında şöyle yazacaktı:

"volkswagen, audi, bmw ve mercedes güney afrika caddelerine hakim. basf, bayer, hoechst ve henkel güney afrika'nın kimya endüstrisinin önde gelen isimleri. bosch, siemens, lurgi, mannesmann ve diğerleri güney afrika'da karlı bir finans piyasası buldular."


tabii bu kadar adaletsiz ve insanlıkdışı bir sistem direnişle karşılaşıyordu. 1976 yılındaki soweto ("south west township") öğrenci ayaklanması dünya çapında ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin sembolü haline gelecekti. okullarda beyaz azınlığın dilinin tek eğitim dili haline getirilmesine karşı binlerce öğrenci sokaklara dökülüyor; polisin bir öğrenciyi öldürmesiyle yürüyüşler yerini polisle öğrenciler arasında günlerce sürecek ve 1000 öğrencinin polis tarafından öldürülmesiyle sonuçlanacak sokak çatışmalarına bırakıyordu.

"apartheid" sistemine karşı mücadelede en büyük rolü - şimdinin iktidar partisi - ANC ("african national congress") oynuyordu. 1923 yılında kurulan ANC 1960 yılında yasaklandı ve hareketin önderlerinin çoğu direnişi yeraltında sürdürmek durumunda kaldılar. siyahlara kimlik taşıma zorunluluğu getiren bir yasaya karşı düzenlenen bir yürüyüşte 69 siyahın polis tarafından vurularak öldürülmesine karşı 1961 yılında ANC silahlı bir kanat kurma kararı aldı. "umkonto we sizwe" ("ulusun mızrağı") adlı örgüte başlangıçta 1964 yılında ömürboyu hapse mahkum edilecek olan nelson mandela önderlik ediyordu. mandela 1990 yılında yurtiçi ve dışından gelen baskılar sonucunda serbest bırakılana kadar hapiste kalacaktı. bilindiği gibi yasallığını geri kazanan ANC'nin 1994 yılındaki seçim zaferiyle "apartheid" resmen son buldu ve mandela devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

ANC'nin iktidara gelmesi "apartheid" mağdurlarını insanca bir yaşam için umutlandırıyordu. 1995 yılında "township"lerde yaşayan insanların da katılımıyla hazırlanan "the freedom charter", ANC'nin parti programı, ırk ayrımcılığının sonlandırılmasının yanında herkes için iş, düzgün barınma olanakları, düşünce özgürlüğü ve zenginliğin adaletli dağıtımı gibi büyük ölçüde sosyalist öğeler taşıyordu. mandela da 1990 yılında hapiste yazdığı bir yazıda aynı yöne işaret ediyordu:

"ANC'nin siyaseti; madenlerin, bankaların ve monopol endüsrilerin kamulaştırılmasıdır. ve bu siyasette bir değişikliğe gidilmesi düşünülemez bile."


hareketin radikal söylemi nedeniyle 1994 seçimleri insanlarda büyük umutlar uyandırıyordu. onyıllarca ezilmiş güney afrikalı siyahlar, mandela'nın serbest bırakılması ve ANC'nin yasallık statüsünü geri kazanarak seçimlere katılma hakkını elde etmesiyle hayallerinin uzansalar elleriyle dokunabilecekleri kadar yakında olduğu düşüncesindeydi.

gerçekten de ANC seçimi ezici bir çoğunlukla kazanıyor, ancak insanların hayalleri seçimlerden sonra da "hayal" olmaya devam ediyordu. ANC siyasi iktidarı devralıyor ancak ekonominin iktidarı eski sahiplerinin elinde kalıyordu. içsavaş ihtimalinin de verdiği korkuyla, ANC siyasi açıdan egemenliği kaybeden beyaz azınlığın günlük hayatın efendisi olmaya devam etmesine göz yumuyordu. söz verilen kamulaştırılmalar halen yapılmış değil ve monopol endüstriler beyaz azınlığın elideki dört büyük mega holdingin kontrolünde olmaya devam ediyor. söz konusu dört mega holding aynı zamanda johannesburg borsasında işlem gören şirketlerin yüzde 80'ini kontrol ediyor. ve borsada işlem gören tüm şirketlerin yüzde 98'inin yöneticisi beyaz. toprak mülkiyeti açısından da "ırklararası" durum pek farklı değil: ülke nüfusunun yalnızca yüzde 10'unu oluşturan beyazlar toprakların yüzde 70'ine sahip.

1994 seçimlerinden sonra ANC neoliberal bir ekonomi siyasetine dönmüş durumda. partinin "growth, employment and redistribution (GEAR) programm" adı verilen yeni makroekonomi paketi, hareketin tabanının beklentilerinin boş çıkmasında büyük pay sahibi. programın köşe taşları devletin gelir-gider dengesinin korunması, düşük şirket vergileri, özelleştirme ve ekonomide ithalata dayalı bir büyüme. "GEAR", 2008 yılında patlak veren ekonomik krizin ardından dünya çapında skandal statüsüne erişen "public-private-partnership" gibi uygulamaların zenginliğin adil dağılımı, sosyal adalet ve ekonomide hızlı ve kalıcı büyüme hedefleri için en uygun araç olduğu iddiasını taşıyordu.


ANC'nin ekonomi alanındaki bu siyasetine "community" örgütlerinin ve sendikaların daha rahat kontrol edilebilir hale gelmeleri amacıyla partiye eklemlendirilmesi çabaları eşlik ediyor. ANC'nin geçmişteki müttefikleri sol sendikaların çatı örgütü niteliğindeki COSATU ("confederation of south african trade unions") ve güney afrika komünist partisi'yle arası açılmış durumda. mandela döneminde başlayan neoliberal politikalar bir sonraki parti ve devlet başkanı thabo mbeki döneminde daha da sertleşti. güney afrika bir yandan "apartheid" döneminden kalma borçlarıyla, bir yandan da hayal kırıklığına uğrayan halkıyla boğuşuyor.

"apartheid" dönemine oranla ülkedeki tek büyük değişim yeni siyah ortasınıfın doğumu, ki bu da siyah nüfusun çoğunluğunun yaşamına hiçbir değişiklik getirmedi. 2007 seçimleri, 2005 yılındaki rüşvet skandalının ardından devlet başkan yardımcılığı görevinden olmasıyla ve "seviştikten sonra duş alarak aids'ten korunuyorum" sözleriyle tanınan jacob zuma'nın iktidarı mbeki'den devralmasına tanıklık etti.


ve hala tünelin ucunda ışık yok. ırk ayrımcılığı yasaları tarihe karışırken sonuçta neoliberal ekonomi siyaseti aracılığıyla "aşağıdakiler" aşağıda, "yukarıdakiler" de yukarıda olmaya devam ediyor.

26 Nisan 2010 Pazartesi

"OBAMACIK"



amerikalı siyahların obama'sı varsa bizim, almanyalı türkler'in de "obamacık"ımız var. niedersachsen (aşağı saksonya) başbakanı christian wullf, türkiye göçmeni bir ailenin çocuğu olan aygül özkan'ın 9 mayıs tarihinde eyalet hükümetinde sosyal politika, kadın, aile, sağlık ve entegrasyondan sorumlu bakanlık koltuğuna oturacağını açıkladı. ve bu karar alman sağı'nın büyük bir bölümünün tepkisiyle karşılaştı. "avrupalı" kimliğini dini değerler üstünden tanımlayan cdu ("hristiyan demokrat birlik") müslüman bir göçmenin bakan olmasının önünü açarak seçmenlerinin gözünde temel ilkelerinden birine ihanet ediyor.

aygül özkan'ın hayat hikayesi, hayata gözlerini bir elitin üyesi olarak açan obama'dan çok "gettodan nba yıldızı çıkması" sendromunu andırıyor. ailesi 60'lı yıllarda ankara'dan hamburg'a göçmüş. babası önce posta idaresinde işçilik, sonra terzilik yaparken, annesi çocuklarını büyütmüş. aygül, ablası aynur'un da mezun olduğu allee altona lisesi'ni bitirdikten sonra hamburg üniversitesi'nde hukuk okumuş. ancak avukat olduktan sonra şirket yönetimlerinde kariyer yapmayı mesleğine tercih etmiş.

2004 yılında cdu'ya katılana kadar siyasetle doğrudan bir ilişkisi olmamış almanya'nın ilk göçmen bakanının. 2008 yılında partinin hamburg eyalet başkanı dirk fischer'in inisiyatifiyle önce seçilmesini garantileyecek bir sıradan seçim listesine, sonra da eyalet parlamentosuna girmiş ve cdu hamburg meclis grubu'nun ekonomi sözcülüğünü üstlenmiş.

belediye ve eyalet meclisi seçimlerinde partilerin göçmen, özellikle de türk kökenli adayları listelerine dahil etmesinde garip bir durum yok; zira çok sayıda türkiyeli göçmenin alman vatandaşlığına geçerek seçme ve seçilme hakkını elde etmesiyle bu çeşit bir "ethno-marketing" hristiyan demokratlar'dan yeşiller'e, sosyal demokratlar'dan sol parti'ye kadar bütün seçilme iddiası taşıyan partilerin başvurduğu bir yöntem. hatta bu işleyişi hicvetmek için kullanılan bir terim bile türemiş: "quotentürke" ("kota türkü").

aygül özkan'ı benzerlerinden ayıran, yaklaşık iki hafta içinde almanya'nın ilk göçmen kökenli bakanı olacak olması, çünkü normal işleyişte "kota türkü" - kendisi için - en iyi ihtimalle belediye ya da eyalet meclisine girer, bir-iki lobi faaliyeti yürütür, zamanının çoğunuysa bir sonraki seçimlerde "hemşerilik bağları"nın kendisinin tekrar seçilmesini sağlayacak biçimde taze tutulmasına harcar.

bütün bunları anlatma sebebim aygül özkan'la gurur duymam, bir "türk"ün bakanlık koltuğuna oturmasıyla hayatımın düzeleceğini düşünmem falan değil. obama'nın siyah nüfusu abd'de ikinci sınıf vatandaşlıktan ancak sembolik anlamda kısmen kurtarabilmesi gibi, özkan'ın başarısı da benim - ve benim gibilerin - hayatına ancak sembolik bağlamda etki edecek. beni ilgilendiren, dolayısıyla da anlatmak istediğim daha çok bir "türk"ün bakanlık koltuğuna oturacak olmasıyla ortaya konan tepkiler.

daha bakanlığı devralacağı tarih gelmeden medyatik olan politikacı"mız", fırsat bu fırsat deyip önemli addettiği konularda görüşlerini kamuyla paylaşma yoluna gitti. hristiyan demokratlar'ın parti çizgisiyle çelişen görüşleri sadece politically incorrect gibi islamofobik-ırkçı çevrelerin değil, hristiyan demokrat kodamanların da tepkisini çekti.

kendisi de hukukçu olan aygül özkan almanya'da daha fazla göçmen kökenli yargıca ihtiyaç olduğunu, böylece göçmenlerin "yabancı bir otorite"nin haklarında karar vermediğini, kendilerinin de bu ülkeye dahil olduklarını hissedebileceklerini söyledi. bu sözler, geçtiğimiz yıllarda - alman ve kadın - bir yargıcın faslı bir kadının kocası tarafından dövülmesiyle ilgili bir davada evlilik içi şiddetin söz konusu kültürde olağan olduğu gerekçesiyle takipsizlik kararı vermesinin ardından (kararı bir üst mahkeme bozmuştu) almanya'da alevlenen "hukuk sistemimiz islamileşiyor mu?" tartışmalarına eklemlendi. ve böylece aygül özkan islamileşmenin truva atı ilan edildi islam korkusu üstünden siyaset yapan çevreler tarafından.

ancak esas skandal özkan'ın çocukların devlet okullarında duvarında haç asılı sınıflarda okumasının yanlış olduğunu söylemesi üstüne patladı. gerçi özkan sadece haçın duvardan indirilmesini değil, aynı zamanda başörtüsü yasağını da savunmuş, okulların "dini açıdan tarafsız" olması gerektiğini belirtmişti, ama bu da onu kurtarmaya yetmedi. cdu'dan daha sağdan ve kiliseden gelen tepkileri geçiyorum; kendi partisinin içinden, özellikle de üst katlardan gelen tepkiler durumu açıklamaya yetiyor çünkü. önce niedersachsen başbakanı wullf "niedersachsen'da hristiyanlık sembolleri, özellikle de okullardaki haçlar, hristiyanlık temelinde hoşgörülü bir eğitim adına hükümetimiz tarafından destekleniyor, aygül özkan sadece kendi kişisel görüşünü açıklamış" diyerek "göçmen preses"ini aslanların önüne attı. ardından öldürücü hançer darbesi gecikmedi: "kim ki okullarda haçı yasaklamaya çalışıyor, hristiyan bir partide doğru yerde olup olmadığını sorgulamalı. haç kimliğizin, kültürümüzün ve değerlerimizin köküdür."

kendi partisi içinden aldığı tepkilere, ağzını hiç açmamış olsa, hatta sağır ve dilsiz bile olsa zaten gelecek olan ırkçı aşağılamaların yanında bir de ölüm tehditleri eklendi. polis korumasında 9 mayıs'ı bekleyen özkan "tehditlerden yılacak olsam bu yola çıkmazdım" diyor gerçi, ama parti içi mekanizmalar bakanlığının önüne geçecek mi, hala belirsiz.

25 Nisan 2010 Pazar

ERMENİLER'İN GÖZLERİ

hiç ermeni arkadaşınız oldu mu? ama ermenistan'da doğup büyümüşler ya da diaspora ermenileri sayılmaz; hiç türkiyeli ermeni arkadaşınız oldu mu? hiç insanların gözünde nesilden nesile aktarılan korkuyu gördünüz mü?

ve bir nisan ayı daha - bilmiyorum kaç senedir olduğu gibi - abd başkanının "soykırım" deyip demeyeceğini bekleyerek geçti. ne yalan söyleyeyim, takip etmedim, bilmiyorum obama'nın ne dediğini, açıkçası umrumda da değil. aslında "etap zaferi" teşkil etmesi haricinde bir ayı clinton'ın, bush'un ya da obama'nın ne diyeceğiyle uğraşarak geçirenlerin de umrunda değil. onlar siyaseten öldürdükleri ermeniler'in sırtından hala siyaset yapmakla meşgul.

korkunç olan, faşistlerin bir yandan ermeni soykırımı'nın uydurma olduğunu anlatıp, bir yandan da başka kelimelerle soykırımın ne kadar haklı, ermeniler'in ne kadar adi, şerefsiz olduğunu, soykırımı bin kere hakettiklerini anlatmaları da değil. faşistler her yerde faşist; naziler de bugün hala hem holocaust'un yahudi propagandası olduğunu, hem de yahudilerin neden "parazit" olduğunu ve "parazit" muamelesi görmesi gerektiğini anlatıyor. korkunç olan, inandırıcılıktan uzak faşist yalanların bugün hala - herkes yalan olduğunu bilse dahi - herkesin dilinde olması.

sizin hiç ermeni arkadaşınız oldu mu? ama ermenistan'da doğup büyümüşler ya da diaspora ermenileri sayılmaz; hiç türkiyeli ermeni arkadaşınız oldu mu? hiç insanların gözünde nesilden nesile aktarılan korkuyu gördünüz mü? gözlerinin içine bakın, gerçeği orada göreceksiniz.

21 Nisan 2010 Çarşamba

I WALK THE LINE + LEATHERFACE


bu akşamı bira ve müzik eşliğinde geçirdim. haftalardır beklediğim gün gelmişti: sunderland'li punkrock klasiği leatherface nihayet nürnberg'deydi...

konser birkaç yıl aradan sonra leatherface'i dinlemiş olmam açısından tabii çok güzeldi. ama kendilerine musikverein adını veren dingillerin konser organizasyonu asabımı bozmadı değil: kötü ve yetersiz bir ses sistemi, sigara yasağı, bira şişesi için ödenen 2 euro depozito vs...

leatherface'ten önce sahne alan finlandiyalı punk-wave grubu I walk the line da hoştu, hafiften the clash havası vardı sanki. onlar da yakında çıkacak olan yeni albümleri "language of the lost"u tanıttılar. ama ne kadar uğraştılarsa da leatherface'i beklemekle meşgul olan kitleyi coşturmayı başaramadılar...

leatherface 1988 yılında kurulmasından bu yana 9 albüm çıkarmasına rağmen ingiltere dışında gerçek anlamda "ünlü" olmayı başaramamış bir grup. vokalist frankie stubbs'ın "günde iki paket gitanes içiyorum" sesi metaforlarla ve kara mizahla dolup taşan şarkı sözleriyle mükemmel birleşiyor...

kimi gruplar vardır bir şarkıyla ünlü olurlar ve ikinci albüm denemelerinde çuvallayarak yokolurlar; leatherface'se tam tersine bunca güzel şarkının arasından bir hit çıkaramamış olması sonucunda, haksız bir biçimde efsane olma şansını ıskalamış bence...

klasik şarkılarının yanında leatherface de yeni albümü "the stormy petrel"i tanıttı. yeni şarkılar da hoşuma gitti, ama sanırım leatherface'in efsane olma yaşı ne yazık ki geçti artık...

gönül isterdi ki I walk the line'dan da bir şarkıyı blog'a koyayım, ama youtube'da bulamadım hiçbir şey. leatherface'ten iki şarkıyla yetineceksiniz artık, ne yapalım: "not superstitious" ve "do the right thing"...



20 Nisan 2010 Salı

HAYDUT'LA HAJDUK



2008 yazında split'te (hırvatistan) çektiğim fotoğraflarda haydut ve hajduk buluşmuşlardı. türkçe'deki haydut sözcüğü hırvatça'daki hajduk'tan geliyor; yani bir anlamda haydut isim babasını ziyaret etmiş oldu...



PS az önce almanca wikipedia'dan baktım, hajduk kelimesinin türkçe'deki haydut'tan gelmiş olabileceği yazıyor orada, yani kimin kimin isim babası olduğu mevzuu şaibeli anlaşılan...

İŞKENCENİN TİCARETİ


avrupa birliği 2006 yılında çok sayıda işkence aletininin ithalat ve ihracatını yasaklayan bir kanun çıkarmıştı. ancak insan hakları örgütü amnesty international'ın mart 2010 raporu bu yasağın hayata geçirilmediğini, yasak kapsamına giren aletlerin kısmen modifiye edilerek ya da adları değiştirilerek avrupa'da satıldığını ortaya koyuyor.

amnesty international dışişleri uzmanı david nichols elektroşok aletlerinin söz konusu ithalat-ihracat yasağı kapsamında olduğunu, tutuklulara işkence yapmaktan başka bir amaçla kullanılamayacak bu aletlerin başka isimler altında ticaretinin sürdürüldüğünü söylerken; merkezi abd'de olan stinger systems firması "tutuklulara acı vermeye yarayan aletleri" avrupa birliği ülkelerine pazarladıklarını kabul etti.

şirketin avrupa birliği ülkelerine sattığını kabul ettiği aletlerden biri band-it-system adındaki, işkence amacıyla el ve ayak bileklerine bağlanabilen bir kemer. band-it-system aracılığıyla mağdura 50.000 volt'a kadar çıkan elektroşoklar uygulanabiliyor. bu rakamın büyüklüğünü anlamak için hayvanların otlak ya da barınaklarını terketmemeleri için kullanılan elektrik yüklü çitlerin 2.000'le 10.000 volt arasında, yüksek voltajlı parmaklıkların 20.000 volt civarında elektrik verdiğini belirtmek yeterli sanırım.

söz konusu işkence aletlerinin şu ana kadar belçika, almanya, ispanya, çek cumhuriyeti ve romanya'ya satıldığı açığa çıkarıldı; ama "yalnızca askeriyeye ve polise" satış yaptıklarını belirten stinger systems yöneticisi bob gruder, alıcılarını açıklamayı reddediyor. benzer aletler üreten ve avrupa ülkeleriyle ticaret ilişkisini sürdüren diğer firmalarsa sessizliklerini sürdürüyor.

19 Nisan 2010 Pazartesi

FASSBINDER'İN GÖZÜNDEKİ ÇAPAK

herhalde blog yazan herkesin başlamasında etkili olan bir başka blog yazarı vardır. futbol/spor blogu hazırlayan insanların çoğu için bu aceto balsamico ya da flying dutchman'dir mesela... beni bu blogu açma konusunda en çok motive eden insan mollotof.com'u hazırlayan mustafa konur oldu. kendine özgü yazı stilinin yanında değindiği konulara mainstream'in dışından bakabilmesi ve kişiselle politiğin arasındaki bağı kuruş biçimiyle gerçekten okunmaya değer bir blog bence. aşağıdaki yazıyı mustafa konur'la benim ortak bir ilgimizi - fassbinder'i - anlattığı ve mustafa konur fassbinder'i benim anlatabileceğimden çok daha güzel anlattığı için buraya alıyorum. ama siz yine de bu yazıyla yetinmeyin ve mollotof.com'a bir bakın derim...



rainer werner fassbinder, bundan altmış yıl önce, 1945’in 31 mayıs’ında bu gezegene doğduğunda, ikinci dünya savaşı bitmemişti. japonya’ya atılacak iki atom bombasına daha birkaç ay vardı. ancak hitler yenilmişti. o günlerden tam altmış yıl sonra, 6 mayıs 2005’te, normandiya çıkarması’nın yıldönümünde, istanbul’un birkaç meydanına stant kuran antifaşistler, hitler’in yenilgisini faşizmin çöküşünün de altmışıncı yılı olarak kutlayacaklardı. üstelik bu basiretsizlik; her şeyin yeni başladığını, faşizmin yenilmediğini, sökülüp atılamayacak denli içimize kök saldığını, sıradan insanın hitlerleşebilmesinin dayanılmaz basitliğini göstermek için adeta hitler’in yenilgisinden birkaç hafta sonra gezegenimize gelen fassbinder’in doğumunun altmışıncı yılında gerçekleşiyordu.

rainer werner fassbinder, almanya’nın bavyera eyaletinde, onun huzursuz ruhunun mayası olacak bir ortama doğdu. savaş sonrası almanya’nın kaosu içinde büyüdü. çocukluğundan beri ailevi sorunları vardı. annesi babası boşandığında altı yaşındaydı. işinden başını kaldıramayan boşanmış annesi tarafından her gün sinemaya gönderildiği için filmler, onda bir saplantı halini aldı. 1965’te batı berlin sinema ve televizyon akademisi’ne başvurdu, fakat giriş sınavını kazanamadı. münih’teki fridl-leonhard stüdyosu’nda oyunculuk eğitimi gördükten sonra, bu okulda tanıştığı hanna schygulla ile birlikte –ki ileride schygulla, fassbinder filmlerinin vazgeçilmez oyuncularından biri olacaktır- 1967’de münih eylem tiyatrosu’nu kurdu. ertesi yıl tiyatro polis tarafından kapatılınca, kendi topluluğu anti-tiyatro’yu kurdu. her ikisi de, yerleşmiş geleneklere karşı çıkan deneysel gruplardı. 1965-1966’da, kısa metraj filmlerle elini alıştırıp, ilk konulu uzun metraj filmini, 1969’da kendi tiyatrosunun üyeleriyle çekti. sonraki yıllarda, bir yandan çok sayıda tiyatro ve televizyon yapımı üretirken, yılda ortalama üç ya da dört film çekti. almanya’nın her yanında tiyatro çalışmaları yaptı. birkaç radyo oyununun yapımını üstlendi. hem başkalarının filmlerinde, hem de kendi filmlerinin hemen hepsinde oynadı. inanılmayacak kadar yoğun bu tempoya ayak uydurmak için fassbinder günlerce uyumazdı. mesela başyapıtı olarak anılan berlin alexanderplatz’ı yazarken, yüz saat hiç aralıksız çalışır, ardından yirmi dört saat uyurdu. sonra bir yüz saat daha. böylesine bir adanmışlıkla çalışmak için bedenini amansızca sömürmek zorundaydı. “yardımcı araçlar” kaçınılmazdı. tüm bedeni çökmeye başladığında henüz yirmi üç yaşındaydı. ama fassbinder tınmıyordu bile. bir şey üretmek zorunluluğunu hissetmeden huzurlu huzurlu yatamıyordu. bir radyo oyunu, bir sonraki tiyatro oyunu, arada yeni bir film, peşinden televizyon filmi ve tüm bunların arasını sığdırılan bir oyunculuk. dur durak bilmeyen bir huzursuzluktu fasbinder’inki. otuz yedi yıl sürecek kısa bir ömre uzun soluklu bir yutkunmayı sığdırmanın başka yolu olmadığını ta en başından sezmişti sanki: “elimde yalnızca bu belirli zaman vardı”. acele etmeliydi. “mezarda uyumaya yeterince vaktim olacak,” diyordu.

fassbinder’in yapıtının en kendine özgü yanı melodramı kullanma biçimi ve buradan çıkardığı siyasal ve toplumsal eleştiriydi. burjuva anlatım biçimlerinin en tipiklerinden biri ve neredeyse iki yüzyıldır “kitle sanatı” denen şeyin gözde oyalamacası olan melodramdan, bir saplantı gibi, etkilenmişti. özellikle douglas sirk’ün jane wyman’lı, rock hudson’lı, lana turner’lı banliyö melodramlarından. fassbinder bu filmleri ciddiye aldı. douglas sirk’ün melodramlarına hayran olduğunu sık sık belirtti. hatta onun sineması üzerine inceleme yazdı. sirk’ten esinlendi. ancak bu, fassbinder’i, klasik melodramatik anlatımı sürekli torpillemekten, filmlerini de-dramatize etmekten alıkoymadı. melodramı politize etti. melodramın melo’sunun örttüğü “politik”e çevirdi gözlerini. fassbinder’in gözünde, kişisel olan politikti de. banliyö melodramlarının olanaksız aşklarında, aşklarını kalbine gömen kahramanlar, ikiyüzlü değer yargıları hakkında bir şeyler söylüyordu. fassbinder bu filmlerden aldığı esinle yaptığı filmlerde, olanaksız aşkı, mesela yaşlı bir alman kadınıyla faslı zenci arasında cereyan ettiriyordu. ya da, piyangodan para kazanıp zengin olan işsiz genç franz ile bir fabrikatörün oğlu olan sevgilisi eugen arasındaki ters yüz edilmiş aşk ilişkisinde. özgürlüğün zorbalık hakkı (faustrecht der freiheit, 1974), melodramı kullanışına ve melodramdan hem yola çıkarak hem de uzaklaşarak yaptığı amansız eleştiriye iyi bir örnektir. belki bildik ve melodrama yakışır bir konuyu, bir adamın (franz) piyangodan yüklüce bir para kazandıktan sonra arkadaşlarının ve erkek sevgilisinin (eugen) ve onun ailesinin sömürüsüyle yokluğa ve ölüme sürüklenmesini, fassbinder, hem melodram ile anlatmayı tercih etmiş, hem de melodramdankaçınabilmişti: fassinder’e göre, bu yokluğa ve ölüme sürüklenişte tartışılması gereken eşcinsellik değil, para ve sömürüdür. ister heteroseksüel, ister eşcinsel olsun, ilişkilerdeki savaşlar ve yaralar, fassbinder için yalnızca yüzeyde farklılaşır. franz ve eugen arasındaki aşk öyküsü, kaçınılmaz biçimde bir sömürü ve yıkım öyküsüne dönüşüyorsa eğer, bu, cinsiyetlere ya da bireysel cinselliğe özgü bir sorun değil, kökeni “toplumsal olan”da aranması gereken bir sorundur. proleter franz’ın, bir burjuva olan eugen tarafından sömürülmesi için bir plan bile gerekmez; içselleştirilmiş sistemin işleyişi yeterlidir bunun için. özgürlüğün zorbalık hakkı’ndaki baskı, ilkesel olarak, heteroseksüel baskıdan daha farklı yürümez. fassbinder, melodramı tepetaklak etme işini, bir başka filminde, bu kez ırk düzleminde gerçekleştirir; alman toplumuna ve sıradan insana en sivri oklarını fırlatır. korku ruhu kemirir’de (angst essen seele auf, 1973) konu, göçmen işçilere alman toplumunun bakışıdır. bu bakışı anlatan, yaşlı ve dul bir alman kadını (emmi) ile ondan en az yirmi yaş daha genç faslı bir göçmen (ali) arasındaki aşktır. emmi ile ali’nin evlenmesinden nefret eden toplum (emmi’nin iş arkadaşları, çocukları, komşuları, mahalle bakkalı, herkes), başta onları dışlar. fakat onların sistemin işleyişine sağladıkları faydayı anladıklarında, bu dışlamadan vazgeçerler. fassbinder, en acı cümlelerini kurar bu filmde; dışlanan sıradan insan da payını alır bunlardan: emmi’nin, ali’yle evlendiği günü kutlamak için gitti lokanta, hitler’in sık sık yemek yemeye gittiği bir lokantadır; emmi hitler’in gittiği bu lokantada yemek yemeyi hayatı boyunca hep arzu etmiştir. iş arkadaşlarının arasına tekrar kabul edildiğinde ise emmi, aralarına yeni katılan başka bir göçmen işçiye (jolanda) karşı, alman iş arkadaşlarının yanında gene “hiçbir plana gerek kalmadan” tavır alır. jolanda, emmi ve arkadaşlarından farklı bir ücretlendirme grubuna dâhildir; eşit işe eşit ücret kuralı onun için geçerli değildir. çalışma ortamında, jolanda’yı, emmi’nin eskiden oturduğu yerde görürüz. emmi ise, daha önce kendisini dışlayan iş arkadaşlarının durduğu yerde, onlarla birliktedir. yeni bir çıkar dayanışması doğmuş ve emmi arkadaşlarıyla yeniden bir araya gelmiştir. sonunda emmi, iş arkadaşlarını kahve içmeye, kendi evine çağırır. kadınlara ali’yi gösterir. bu bir tanıştırma değil, düpedüz bir gösterme, sergilemedir. kadınlar, ali’nin fiziğini çok beğenip kaslarına dokunarak hayranlıklarını belirtirler. emmi’nin mekânında ali tümüyle şeyleşmiştir artık. bu melodramatik yapının sonunda, aşkın mutsuzluğu ya da olanaksızlığı değildir aklımızda kalan; alman toplumunun, belki de geçmişinden getirdiği ve aslında hiçbir zaman hesaplaşmadığı, sadece dozu düşürülmüş, fakat yedekte kalması gereken faşizmin göçmen işçilerde ve onlara bakışta somutlaşan dışavurumudur. sıradan insan da zannedildiği kadar sıradan değildir.

fassbinder’in, öleceği yılda, 1982’de çektiği son filmi querelle ise, benzer temaların peşinden gitse de, apayrı bir yerde durur. jean genet’nin querelle de brest romanından uyarladığı bu son yapıtını, öteki filmlerinin aksine, adeta tarihsiz, soyut bir mekâna yerleştirir. jeanne moreau “each man kills the thing he loves” (herkes sevdiğini öldürür) şarkısını söyler. leitmotif olarak yinelenen dizeler, oscar wilde’ın reading zindanı baladı yapıtındandır ve sevdiği insanın ölümünden suçlu olan ve cezaevinde idamı bekleyen bir erkeği anlatır. fassbinder bu son filminde, cinsellikle iktidar arasındaki bağı ilk kez toplumsal kılıfından bağımsız olarak ortaya koyar. bir gemici bir gemiciyi, bir işçi de bir işçiyi öldürür. her iki katil karşılaşırlar; biri diğerini polise ihbar etmiştir. biri bilinçli olarak adam öldürmüştür, diğeri ise ani bir öfkeyle. her ikisinin tavırları da kindar bir sevgi ve tutkuyla belirlenmiştir. cinsel dürtüler, yok etme dürtüsünden arındırılamaz. iktidarsız bir cinsellik söz konusu bile edilemez. dış sahneler hep içteki ruhsal manzaraları yansıtır. querelle’de sahne hiçbir çıkış yolunun görülmediği bir dolambaçtır. dekor, sahne, her şey yapmadır. film tümüyle sette çekilmiştir. fassbinder’in başka hiçbir filmi yapaylığını böylesine açıkça göstermez ve sunduğu evreni benzer bir katılıkla dış dünyadan koparmaz.

“elindeki belirli zamanı” kullanmak için acele etmek zorunda olduğunu bilen rainer werner fassbinder, hızla katedilmiş kısa ömrüne, otuz beş uzun metrajlı film, yirmi dört tiyatro oyunu, otuz altı aktörlük, iki televizyon dizisi, üç kısa metrajlı film, dört video çalışması ve dört radyo oyunusığdırdı. ama her defasında aynı filmi çekti: “ben devrim değil, sinema yapıyorum. ve ben her zaman bir tek film yapıyorum,
hep aynı filmi. mantıklı olan da budur.” devamlı çektiği bu “tek film”de, fassbinder’in kendi hayatına yönelik sezgileri de çarpıcı biçimde vardır; erken bir ölümü sezdiren işaretlerin çokluğu, insanı allak bullak eder. bunlar, sanki kendi biyografisine yaptığı yorumlar gibidir. özgürlüğün zorbalık hakkı’nın son sahnesinde, franz’ı oynayan fassbinder, metro istasyonunda cansız halde yerde yatar. iki oğlan gelip son parasını çalar, üstelik üzerinden bir de ceketini çıkarıp alırlar. münih’teki film çevrelerinde, bir alman yapımcının, bir ölü maskı üretmek üzere fassbinder’in ölüsünden, yakınlarının izni olmadığı halde kalıp aldığı ve bununla para kazanmaya çalıştığı anlatılır. fassbinder’in seyyar satıcı (händler der vier jahreszeiten, 1971) filmindeki kahramanı hans, çevresindeki dostlarının arasında, bile bile ölümüne içer ve kimse engellemez onu. fassbinder’in de, bedenini sömürmek zorunda kaldığı için kullandığı “yardımcı araçlar” arasında birincilik alkoldedir. bir siyah-beyaz film olan veronika voss’un özlemi’nde, tehlikeler tuzaklarını karanlıkta kurmazlar; filmin ölümcül anları, ışık sahnenin ya da olayların üzerine düştüğü anda ortaya çıkar. veronika voss’un öldürücü dozda uyku hapı aldığı doktor muayenehanesindeki oda neredeyse beyazdır; sığınılabilecek gölgeler yoktur ve kapı dışarıdan kilitlenmiştir. fassbinder’in de ölüsü, 10 haziran 1982 gecesinde, kapalı bir odada bulunur. yüksek dozda kokain ve uyku hapları almıştır. hemen yanında, rosa luxemburg’un bitmemiş senaryosu yatmaktadır. ve oda aydınlıktır…

fassbinder’in sinemaya ve sinemasal yaratıya olan bu tutkusu, gerçekten şaşırtıcıdır. sinemanın tüm geçmişinde, kendisini sinemaya böylesine adayan, film düşünmeyi ve çekmeyi sanki gerçek yaşamın yerine koyan bir sanatçıya kolay kolay rastlanmaz. fakat fassbinder’i başkalarından ayıran esas unsur, onun duruşuydu. o, ezeli bir muhalif, amansız bir sistem düşmanı ve iflah olmaz bir karşıçıkıcıydı. ancak bunların bayrağını taşımadı, hiçbir kümeye ait olmadı. kendisini politik bir sinemacı bile saymasa da, kendisini böyle sayan nice sinemacıdan daha politikti, daha radikaldi. doğrudan kendi gözleriyle görüyor ve konuşuyordu. fassbinder’in kamerası, adeta fassbinder’in gözleri gibi işliyordu. içinde yaşadığı ortama getirdiği tanıklık o denli şaşırtıcıydı ki, onun filmleriyle, ikinci dünya savaşı öncesinden 1980’lere kadar almanya’nın tüm ekonomik, sosyal ve siyasal serüvenine tanıklık edebilmek mümkündü. keza, alman ulusu ölçeğinde, yirminci yüzyılın gezegen ölçeğindeki öyküsü de okunabiliyordu fassbinder’in gözünden. belki de tüm uğraşı, gözüne kaçan çapağı çıkarmaktı. toplumda nereye baksa, gözüne çapak kaçıyordu. gözüne her çapak kaçtığında günlerce uyumuyordu. kendini hiçbir yere ait kılmadığı için, her şeyle suçlandı: o bir anti-komünistti, erkek şovenistiydi, hatta antisemitistti, üstelik homofobikti. çalışma arkadaşlarından karlheinz böhm, “söylesene bana; senin sağcılara karşı olduğunu biliyorum, solculara karşı olduğunu biliyorum, aşırılara karşı, şunlara karşı, bunlara karşı. peki sen kimden yanasın?” diye sorduğunda, önce kısa bir sessizlik oldu, sonra fassbinder gözlerini ardına kadar açtı: “biliyor musun, ben her yerde bir şeylerin yandığını, bir şeylerin ters gittiğini ve bir şeylerin kokuştuğunu görüyorum yalnızca. ve bu ister sağda olsun, ister solda, ister yukarıda, ister aşağıda: ben her yana saldırıp duruyorum işte.” fassbinder buydu.


mustafa konur, 2006

16 Nisan 2010 Cuma

ŞEYTAN AYETLERİ IRAK'TA



barmak behdad, iran kürdistanı'nda doğmuş büyümüş bir çevirmen ve yazar, doğduğu toprakları dokuz yıl önce daha özgür bir yaşam sürebilmek umuduyla terkederek ırak kürdistanı'na göçmüş.

behdad, umut ettiği özgürlüğü - biraz olsun - bulduğuna inanmış olacak ki, şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirme cesaretini kendinde buldu. geçtiğimiz ocak ayında süleymaniye'de yayınlanan khalk dergisi çevirinin ilk bölümünü okurlarına sunmuş ve kitabın devamının da dergide parça parça çıkacağını duyurmuştu. ancak derginin bir sonraki sayısı bayilerden toplatıldı. 8 mart günü khalk'ın başeditörüne başarısız bir süikast düzenlendi.

34 yaşındaki kürt yazar, salman rushdie'nin şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirdiğinden beri kendini ırak kürdistanı'nda güvende hissetmediğini söylüyor ve hükümete karşı tepkili: "sözde islami değil, seküler bir hükümetimiz var."

behdad islamcı'ların hedefi haline gelmiş durumda ve sürekli tehdit edildiğini belirtiyor. geçtiğimiz günlerde gelen tehdit telefonlarının bir bölümünün kaynağının iran konsolosluğu olduğu ortaya çıktı. islamcılar, erbil'de şeytan ayetleri'nin kürtçe yayınlanmasına ve barmak behdad'a karşı bir yürüyüş düzenlediler; erbil ve süleymaniye'de mollalar ölüm fetvaları yayınladılar.

şu ana kadar bütün kapılar, batı ülkelerinin kuzey ırak'taki konsolosluklarında ve birleşmiş milletler mülteciler yüksek komiserliği'nde yardım arayan kürt yazarın yüzüne kapanmış. ancak onu en çok hayal kırıklığına uğratan yardım alamamaktan çok, sanki yanlış bir iş yapmış gibi, neden şeytan ayetleri'ni kürtçe'ye çevirdiğinin sorulması olmuş.

barmak behdad, salman rushdie'nin - kitabın çevirmeni hakkında ölüm fetvaları yayınlayan mollalar dahil - kimsenin okumadığı başyapıtının okunmasını ve tabu olmaktan çıkmasını hedeflediğini söylüyor.

15 Nisan 2010 Perşembe

MICROPHONE MAFIA feat ESTHER BEJARANO


esther bejarano auschwitz toplama ve imha kampı'ndan canlı kurtulan az sayıda insandan biri. nazi almanyası'nın en büyük toplama kampı olan auschwitz'e giren 1 milyon 300 bin insandan yalnızca 200 bini hayatta kalmayı başarmıştı.

almanyalı yahudi bir ailenin kızı olan esther bejarano, küçük yaşta piyano çalmayı öğrenmiş olması sayesinde auschwitz kız orkestrası'nda akordeon çalarak yavaş, ama kesin bir ölüm anlamına gelen zorunlu çalışma koşullarından ve gaz odasına gönderilmekten kurtulmuştu. o günleri aşağıdaki sözlerle anlatıyor...

"polonyalı bir müzik öğretmeni olan bayan çaykovska'nın bir akşam yattığım blokta enstrüman çalabilen kadınlar araması benim için büyük bir şanstı. ss ona bir kız orkestrası kurmasını emretmişti. başvurup piyano çalabildiğimi söyledim. bayan çaykosvka 'burada piyanomuz yok' dedi, 'ama akordiyon çalabiliyorsan seni deneyeceğim.' daha önce hayatımda elime hiç akordiyon almamıştım, ama artık taş taşımamak için herşeyi denemek zorundaydım. akordiyon çalabileceğimi söyledim. 'du hast glück bei den frauen, bel ami'yi çalmamı emretti. şarkıyı biliyordum, çalmaya tekrar alışmak için birkaç dakika süre istedim. bir mucize gerçekleşti: şarkıyı, hatta akorlarını basarak çaldım. ben ve iki arkadaşım orkestraya kabul edildik.

kız orkestrası'nın auschwitz-birkenau'daki görevi zorunlu çalışma birlikleri sabahları çıkarken ve akşamları kampa dönerken giriş kapısında durmak ve müzik çalmaktı. tutsakların bizim müziğimize uyarak bir adım yürümelerine yardımcı olduğumuz için hepimiz vicdan azabı çekiyorduk.

ama başımıza çok daha beteri de gelecekti: ss, avrupa'nın her köşesinden sayısız yahudinin içinde oturduğu, gaz odalarına kadar döşenmiş raylarda giden yeni trenler geldiğinde ve içlerindeki herkes gazla zehirlenerek öldürüldüğünde de giriş kapısında durmamızı ve çalmamızı emretti. insanlar bize el sallıyor, kuşkusuz müzik çalınan bir yerin o kadar da kötü olamayacağını düşünüyordu. bu nazilerin taktiğiydi; bütün bu insanların mücadele etmeden ölüme gitmelerini istiyorlardı. ama biz nereye gittiklerini biliyor, gözlerimizde yaşlarla çalmaya devam ediyorduk. ama hiçbir şey yapamazdık, çünkü arkamızda ss zalimleri ellerinde tüfekleri bekliyordu."


ırkçılığa, her türlü ayrımcılığa ve sosyal adaletsizliğe karşı şarkılar yapan kölnlü hip-hop ikilisi microphone mafia, esther bejarano'yla birlikte "per la vita" adında bir albüm yayınladılar. albüm eski direniş şarkılarının cover'larından ve yahudi ezgilerinden oluşuyor. şarkı sözleri bertolt brecht, nazım hikmet, mikis theodorakis ve boris vian gibi isimlere ait. aşağıda "per la vita"dan savaş karşıtı bir şarkı olan "deserteur" (deserteur asker kaçağı anlamına geliyor.) ve "zu ejns, zwej, draj"...



14 Nisan 2010 Çarşamba

TABANCAMI UNUTTUM HELADA


geçtiğimiz yıl stuttgart yakınlarındaki winnenden kasabasında bir öğrencinin okuduğu liseyi silahla basması ve daha sonra polisle girdiği çatışmanın ardından kafasına sıktığı bir kurşunla hayatına son verene kadar geçen zamanda toplam 112 el ateş ederek 15 kişiyi öldürmesi ve 13 kişiyi yaralaması almanya çapında büyük yankı uyandırmıştı. dünya çapında nüfusa oranla en yüksek amok koşucusu sayısına ulaşan almanya'da bu olayın ardından, toplumu silahsızlandırmak amacıyla ruhsatsız silah sahiplerine yönelik silahlarını polise teslim etmeleri koşuluyla bir af yasası çıkarılmıştı. geçtiğimiz günlerde olayın yaşandığı ve af yasasının çıkartıldığı 2009 martından yıl sonuna kadar 200 binin üstünde ruhsatsız silahın polise teslim edildiği açıklandı. bu sayının buzdağının su üstünde kalan kısmı olduğu düşünülürse: bu ülkede silahsız bir ben mi varım?

13 Nisan 2010 Salı

A.C.A.B. - VI



fotoğraf bu yıl polis haftası'nda izmir dokuz eylül üniversitesi'nde çekilmiş, ben de anti-copyright'tan aldım...

SALLANIRIM BİR O YANA BİR BU YANA - III




"uyarıyorum, mhp'nin mecliste bulunan değerli arkadaşlarım ve milyonlarca türkiye sevdalısı, al bayrağımıza kem gözle bakanların hakkından gelir!"

devlet bahçeli, 12 kasım 2009

"geçtiğimiz günlerde van'da ve dün de samsun'da meydana gelen endişe ve üzüntü verici saldırıları kınıyorum."

devlet bahçeli, 12 nisan 2010

BIRAKIN DA AĞIZ TADIYLA BİR TACİZ EDELİM


son zamanlarda katolik kilisesinin başı cinsel taciz skandallarıyla belada. zaten katolik papazlarının erkek çocuklarına düşkünlüğü hakkında espriler 90'lı yıllardan itibaren sıradanlaşmıştı, ancak birer birer ortaya çıkan taciz olayları kiliseyi iyiden iyiye köşeye sıkıştırmış durumda.

90'lı yıllardan bu yana özellikle abd, irlanda, almanya ve avusturya'da basına yansıyan taciz olaylarının sayısında ciddi bir artış yaşanıyor. örneğin almanya'da geçmişte ettal manastırı'na bağlı yatılı okulda okumuş 100 öğrenci cinsel taciz ve kötü muameleye uğradıklarını belirtti. şu anda on beş keşişin sistematik olarak çocukları dövdükleri, sadist cezalara çarptırdıkları ve öğrencilerine tecavüz ettikleri ortaya çıkmış durumda. ettal manastırı son yıllarda basına yansıyan sayısız örnekten biri, buzdağının suyun altında kalan kısmının büyüklüğünü tahmin etmekse zor.

katolik kilisesinde çocuklara yönelik taciz olayları başka bir kurumdakinden daha mı çok bilmek mümkün değil, zira yalnızca kilise değil, taciz kurbanları da bu tür olayları açıklamak konusunda çekinceli. ama kesin olan bir şey var ki, kilisenin bu konuya yaklaşımı da skandalın önemli bir kısmını oluşturuyor.

cinsel taciz suçlamaları karşısında - elinden geldiğince - mağdurları susturma yoluna giden katolik kilisesi, bu yöntemle uzun yıllar boyunca başarılı olmuştu. halen birçok üstdüzey kilise yetkilisi taciz madurlarının polis yerine kiliseye başvurmaları gerektiğini, kilisenin iç adalet mekanizmalarının sorunu çözeceğini savunuyor.

bu konuda kilisenin en üst yetkilisinin, alman papa ratzinger'in de kişisel olarak benzer bir durum karşısında takındığı tavır fikir verici olabilir. şimdinin papası, o zamanın bavyera kardinali ratzinger, hakkında çocuklara sarkıntılık ettiği iddiaları bulunan bavyeralı bir rahibi başka bir şehre atamakla yetinmiş, olayın üstünü örtmek için elinden geleni yapmıştı.

geçtiğimiz günlerde new york times'ta yayınlanan bir habere göre; yine joseph ratzinger papa olmadan önce kardinallik yaptığı dönemde, abd'de 1950-1974 yılları arasında görev yaptığı işitme engelliler okulunda 200 kadar erkek çocuğa sistematik olarak cinsel tacizde bulunduğu iddia edilen lawrence murphy’nin karıştığı taciz olaylarından haberdar edilmiş, ancak taciz iddialarının ortaya atılmasının ardından rahip murphy başka bir bölgeye atanmış ve burada da yine çocuklarla çalışmıştı. ratzinger’in de "vatikan inanç doktrini topluluğu"na başkanlık ettiği dönemde murphy olayından haberdar olduğu iddia ediliyor. hatta murphy’nin ratzinger'e mektup yazarak papaz olarak ölmek istediği bildiriliyor. murphy 1998'de öldüğünde papazdı...

vatikan sözcüsü, new york times gazetesinin iddialarını reddederken murpy'nin rahiplik görevine neden son verilmediği sorusunaysa, "değerlendirmede rahip murpy'nin yaşadığı sağlık sorunlarının ve hakkındaki suçlamaların çok eskiye dayanmasının önemli rol oynadığı" yanıtını verdi. bunun yanında new york times gazetesini tehditkar bir tarzda "kilisenin imajını zedelememesi" için uyarmaktan çekinmedi.

kilisenin bir diğer sevdiği tavırsa, kendi içindeki cinsel taciz ve tecavüz olaylarından 68'lileri sorumlu tutmak. iddiaya göre kilise görevlilerinin bu olaylara kalkışmasının ana nedeni 68'den günümüze yaşanan cinsel özgürleşmeymiş...

12 Nisan 2010 Pazartesi

BUCHENWALD'DA ÖLENLERİN ANISINA


wenn der tag erwacht, eh' die sonne lacht,
die kolonnen ziehn zu des tages mühn
hinein in den grauenden morgen.
und der wald ist schwarz und der himmel rot,
und wir tragen im brotsack ein stückchen brot
und im herzen, im herzen die sorgen.

o buchenwald, ich kann dich nicht vergessen,
weil du mein schicksal bist.
wer dich verließ, der kann es erst ermessen.
wie wundervoll die freiheit ist!
o buchenwald, wir jammern nicht und klagen,
und was auch unser schicksal sei,
wir wollen ja zum leben sagen,
denn einmal kommt der tag: dann sind wir frei!

und das blut ist heiß und das mädel fern,
und der wind singt leis, und ich hab' sie so gern,
wenn treu sie, ja treu sie nur bliebe!
und die steine sind hart, aber fest unser tritt,
und wir tragen die picken und spaten mit
und im herzen, im herzen die liebe.

o buchenwald, ich kann ...
und die nacht ist so kurz, und der tag ist so lang,
doch ein lied erklingt, das die heimat sang.
wir lassen den mut uns nicht rauben.
halte schritt, kamerad, und verlier nicht den mut,
den wir tragen den willen zum leben im blut
und im herzen, im herzen den glauben.

o buchenwald, ich kann ...

"JEDEM DAS SEINE"


dün daha önce ilan ettiğim gibi buchenwald toplama kampına gittim. insanın, senin ve benim de üyesi olduğumuz bu iki bacaklı memeli hayvanın, nelere kadir olduğunu, ne kadar çirkinleşebileceğini gördüm...

buchenwald, eskiden doğu almanya sınırları içinde kalan thüringen eyaleti'nde weimar şehrinin hemen yukarısında kurulmuş. "şairler ve düşünürler şehri" olarak anılan weimar, aynı zamanda nazilerin almanya'da seçimleri kazanarak iktidar oldukları ilk yer, alman tarihinde önemli bir yere sahip: faşizm öncesindeki cumhuriyetin ilan edildiği şehir, nietzsche'den bach'a, schiller'den goethe'ye birçok tarihe geçen kişiliğe ev sahipliği yapmış. hitler'in de zaman geçirmeyi çok sevdiği, iktidara gelmeden önce bir süre oturduğu şehir nazilerin iktidarı süresince sadık kalelerinden biriydi.

buchenwald toplama kampı, ayazıyla meşhur, weimar'ın hemen üstündeki ettersberg adlı bir tepede kurulmuş, ki dün de namının hakkını veriyordu. ısı sıfır derecenin altında, rüzgar inanılmazdı. 1937 yılında kurulan toplama kampının inşaatında çalışan, buchenwald'ın çoğunluğu komünistlerden oluşan ilk sakinlerinden 48'i 1938 yılını göremeyecekti. mahkumların günde 14 ila 16 saat arası, en basit teknik ekipmandan yoksun olarak yaptığı ağır işler - ki bu ağırlığın en güçlü anlatımı herhalde insanların taş taşıyan kağnılara koşulması - yalnızca kampa adını veren kayın ormanının açılmasını ("buchenwald" kayın ormanı demek) ve inşaatın mümkün olan en kısa tamamlanmasını değil, aynı zamanda mahkumların dinmek bilmeyen acılar ve ağrılarla terbiye edilmesini, iradelerinin gerek fiziksel, gerekse psikolojik olarak kırılmasını amaçlıyordu.

kampın ağır giriş kapısında "jedem das seine" ("herkes hakettiğini elde eder") yazıyor, işin ilginç yanı bu yazı - benzerlerinin aksine - dışarıdan değil, içeriden okunabilecek şekilde yazılmış. insanlık tarihindeki en büyük vahşetlerinden birinin kurbanlarına, ss sinizmi başlarına gelenlerden kendilerini sorumlu tutmalarını salık vermiş.

9-10 kasım 1938 gecesi ("reichskristallnacht") yahudilere yönelik pogromların başlamasıyla yaklaşık on bin yahudi buchenwald'ın yolunu tutmuş. görgü tanıkları, weimar tren istasyonu'ndan buchenwald'a giden yolun yahudilerin cop ve kamçılarla "sürülmesi"nden sonra kana bulanmış eşyalar ve giysilerle bir savaş alanını andırdığını anlatıyor. bu ilk getirilen yahudiler ss birliklerinin eşi görülmemiş bir vahşeti ve efendinin ("herrenmensch") "aşağılık insan" karşısındaki mutlak iktidarını ve keyfiyetini içselleştirilmesinde kullanılmış. bu vahşetin kanıtı, her tür eylemini faşist bürokrasinin mükemmeliyetçiliğiyle kayda geçiren ss'in belgelerinde mevcut: daha ilk geceden aşağılamalara ve teröre dayanamayarak deliren 68 yahudi ölene kadar dövülmüş.

yukarıda sözünü ettiğim keyfiyetin belki de en güzel kanıtı, buchenwald'e dayanamayan tutsakların yaşamlarına kendi inisiyatifleriyle son verme haklarının ellerinden alınması. kampı çevreleyen elektrik yüklü dikenli tele - buchenwald'da intihar etmenin en basit yolu - yaklaşmak yasaklanmıştı. ve bu yasağa uymayanlar nöbetçi kulelerinden açılan ateşle öldürülüyordu. böylece yaşamın hakimi olan "herrenmensch", ölümün iplerini de bir an için olsun tutsakların ellerine bırakmamış oluyordu.

başlangıçta tutsakların tamamı almanlar'dan oluşurken savaşın başlamasıyla diğer avrupa ülkelerinden getirilenlerin sayısı artacaktı. 1939 yılında polonya'nın işgaliyle birlikte 2098 polonyalı buchenwald tutsaklarına katıldı. o zamana kadar mahkumlar ahşap barakalarda tutulurken, polonyalılar buchenwald kışını çadırlarda geçirmek zorunda bırakıldı. yaklaşık 200 metrekarelik bir alanda kurulan dört çadırda binlerce kişi insanlık dışı koşullarda tutulurken, nazi işgaline karşı partizan savaşı yürüten 100 polonyalı antifaşist direnişçi dikenli telle çevrili bir alanda açlıktan ölmeye terkediliyordu. polonyalılar'ın kaldığı bölmenin tuvaletlerden yoksun olması, kovalara yapılan insan dışkısının yere dökülmesiyle ortaya çıkan mide bulandırıcı koku, ss'in buraya "gül bahçesi" adını takmasına yol açmış. "gül bahçesi"nden tüm kampa yayılan dizanteri salgını, buchenwald'ın nüfusunu altı ay içinde 12.841'den 7.986'ya düşürünce, ortaya çıkan iş gücü kaybı ve salgının ss subaylarına sıçrama ihtimali, bu uygulamaya son verilmesine neden olmuş.


kurulduğu 1937'den nazi terörünün son bulduğu 1945 nisanına kadar avrupa'nın birçok ülkesinden 250 bin insan buchenwald'de tutuldu. alman endüstrisinin ucuz iş gücü gereksinimini karşılayan, inşaatlarda ve silah üretiminde çalıştırılan, ilaç firmalarının üstlerinde deneyler yaptığı bu insanlardan on binlercesi kayın ormanının ortasındaki bu açıklıkta bırakmış hayatını. bu sayı tam olarak bilinmemekle beraber 56 binle 65 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.

nazilerin milyonlarca insanı katletmesinin, katliamın endüstriyel açıdan mükemmeleştirilmesiyle diğer soykırımlardan ayrıldığı kabul edilir. gerçekten de naziler, (karl marx'ın hesabıyla) minimum işçi ücretinin, işçilerin çalışabilir halde yaşamda tutulması olması gerçeğininin ötesine geçmenin bir yolunu bulmuştur holocaust'ta. bir anlamda sınırsız sömürü distopyası milyonlarca can alarak hayata geçmiştir. ancak dün öyle şeylerle karşılaştım ki; endüstriyel vahşetin, katliam çılgınlığını, insanın - başkalarını aşağılamak üzerinden - kendi kendini aşağılıklaştırmasının boyutunu tek başına anlaşılabilir kılmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. ss subayları ve nazi eliti için insan iskeletinden ve derisinden ev eşyaları imal edilmesi, nazilerin "üstün alman kültürü"nün doruğu olarak gördükleri goethe'nin faust'unun insan derisiyle ciltlenmiş kopyalarının himmler'e ve hitler'e hediye edilmesi, okyanusların ışık almayan derinlikleri kadar yabancı belki bugün sana ve bana; ama toplama kampları - hayvan'a yüklenen bütün negatif anlamların ışığında - "insan"ın "en hayvan" olduğu güneş ışığı girmeyen derinliklerine giden birer denizaltı. ve alman faşizmi 9 bin tane üretmiş bu denizaltılardan.

kızılordu'nun siyasi komiserleri olduğundan şüphelenilen 8 binden fazla savaş esiri "genickschussanlage" ("enseye kurşun sıkma tesisi" olarak çevrilebilir türkçe'ye) adı verilen bir ölüm makinasında öldürülmüş. "genickschussanlage"yi nazilerin diğer katliam yöntemlerinden ayıran, örneğin gaz odalarının mümkün olduğunca çok insanı mümkün olan en ucuz ve en etkili yöntemle öldürmek konusunda mükemmelleştirilmesinin karşısında, tek bir insanın öldürülmesi için belki de ondan fazla ss askerinin gerektiği bir tiyatronun hayata geçirilmesi. doktor kontrolünden geçirilme yalanıyla, muayenehane dekoruyla bezenmiş eski bir ahırda boy ölçme aletinin arkasından enseye ateş edilerek öldürülmüş sovyet savaş esirleri. tutsaklar, ölüm anının yaklaştığını anlamasın diye soyunma odalarında fon müziği dahi çalınmış. 8 bin defadan fazla tekrarlanmış bu oyun, 8 bin defadan fazla sovyet subaylarının ölüme gittikleri bilgisinin mutlak iktidarının hazzı damarlarında gezmiş katliamdan sorumlu ss birliği kommando 99'un...


dün "jedem das seine" yazan demir kapıdan buchenwald'e girdiğimde vahşetten başka şeyler de gördüm ama. insanın "insan" olma mücadelesinin en güzel örneklerinden birine de ev sahipliği yapmıştı bu ölüm kampı. insanı, içindeki "hayvan"ı ortaya çıkarmaya zorlayan, hayatta kalmak için kader arkadaşının yemeğini çalmaya, en yakınlarını ölüm ve yaşamın efendisi ss'e gammazlamaya iten bu koşullara bir arada direnmiş farklı ülkelerden binlerce tutsak. "kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" demiş, hayatta kalmak için çabalamışlar.

amerikan askerlerinin weimar kapılarına dayanmasıyla, 4 nisan 1945'te hoparlörlerden buchenwald'daki tüm yahudilerin giriş kapısında toplanmasını emreden ss subayına tutsakların cevabı halen hayatta olan 3 bin yahudiyi vermek yerine isyan olacak, amerikan ordusunun ilerleyişi karşısında kaçmayan ss askerleri teslim alınıp kampın ve çevresindeki bölgenin kontrolü mahkumların eline geçecekti. böylece buchenwald yakınlarına gelen ilk amerikan jipinin mürettebatı - kaderin bir cilvesi olarak abd'ya göçmüş iki alman yahudisi - ss yerine bir deri bir kemik kalmış, bez parçalarına sarılmış, ama silahlı ve gururlu tutsaklarla karşılaşacaktı.

19 nisan günü hayatta kalan 21 bin tutsak, yaşamlarını buchenwald'da bırakan on binleri uğurlamak için toplanmıştı. polonyalı, rus, çek, slovak, yugoslav, avusturyalı, alman, macar, rumen, ingiliz, fransız, italyan, ispanyol, belçikalı, hollandalı ve lüksemburglu 21 bin insan, her biri kendi dilinde, ama hepsi aynı yemini ediyordu:

"şiarımız, nazizmin kökleriyle birlikte yok edilmesi; amacımız, barışın ve özgürlüğün egemen olduğu yeni bir dünyanın kurulması. bunu öldürülen arkadaşlarımıza ve yakınlarına borçluyuz."


milan kundera "insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır" demişti. buchenwald'da, dachau'da, ausschwitz'te yaşanan vahşeti unutmamak da; bizim - bugün yaşayan insanların - toplama kamplarında, savaşlarda hayatını yitiren ve yaşananlara tanıklık eden bütün insanlara, ama sadece onlara değil, aynı zamanda kendimize ve belki de daha doğmamış çocuklara borcumuz.

buchenwald'dan canlı kurtulan 21 bin insanın dile getirdiği, ama çok daha fazlasının hayalini kurduğu özgürlük ve barışın egemen olduğu bir dünyanın gerçeğe dönüştüğü günlere...

11 Nisan 2010 Pazar

BOŞ GEZENİN BOŞ KALFASI

bu kadar boş bir gün geçirip bu kadar zevk aldığım uzun zamandır olmamıştı. sabah kendi standartlarıma göre görece erken kalktıktan sonra haydut'u dışarı çıkardım. sonra evde aylak aylak vakit öldürürken bir arkadaşım aradı, dışarı çıktık. yüz metre ya gitmiştik ya gitmemiştik ki, telefon çaldı, arayan mahallenin punkları. bir yan sokağımız nürnberg'in punk sokağı, bavyera'da bir sokakta metrekareye bu kadar çok punk'ın düşmesi inanılmaz, ki eskiden ben de orada oturuyordum. neyse bunlar apartmanlarının bahçesinde mangal yapıyorlarmış. zaten açtık, kalktık gittik. aç karnına alışverişi abarttıklarından bizim de karnımız doydu, hatta bayağı bir yemek atıldı sanırım.

hava kararana kadar bira içip müzik dinledik. bu arada porno pony adlı kuzey almanyalı bir pop-punk grubundan elemanlar vardı, onlarla da tanıştım (videosu aşağıda). kandaki alkol düzeyi artıp tartışmalar cıvıtmaya başlayıp, mahalle punkları grup üyelerini "popçu" diye aşağılayınca yavaşça apartmanın giriş katındaki meyhaneye doğru kaydık.

sonrası eve dönüş, haydut'la bir mahalle turu daha, ve bu saate kadar çay içip müzik dinlemek. yarın sabah erkenden buchenwald toplama kampı'nda mahkumların isyan ederek özgürlüklerini kazanmalarının anısına yapılan bir etkinliğe katılacağım, hayatımda ilk defa bir toplama kampını içeriden görmüş olacağım. nürnberg'e dönünce halim olursa anlatırım.

9 Nisan 2010 Cuma

YÜZYILIN MODASI


kuzey kore devlet başkanı kim jong-il sade giyim stiliyle dünya çapında yeni bir trende öncülük ediyor ya da en azından pyongyang'da inanış bu yönde. "mütevazi bir etki bırakan fermuarlı ceket ve haki kumaş pantolon tüm dünyada moda." bu sözleri kuzey kore hükümeti web sayfası uriminzokkiri kim jong-il'in başkanı olduğu kore işçi partisi'nin gazetesi rodong sinmun'dan alıntılamış. "adını açıklamak istemeyen" bir fransız modacı "hızla yayılan kim modasının tarihte eşi benzeri yok" demiş.

A.C.A.B. - V


her polis kontrolünün olmazsa olmazı: görmemezlikten gelinemeyecek büyüklükte bir ACAB dövmesi...

7 Nisan 2010 Çarşamba

THE HURT LOCKER BURAM BURAM İDEOLOJİ KOKUYOR


kathryn bigelow imzalı "the hurt locker"ın oskar töreninde james cameron’ın "avatar"ı karşısında kazandığı zafer genel olarak hollywood’da işlerin gidişatına dair iyi bir işaret gibi algılandı: düşük bütçeli, bağımsız bir film, hikâyesinin basitliği teknik parlaklığı tarafından örtülemeyen bir süper prodüksiyonu sollamıştı. demek ki hollywood bir gösteriş makinesinden ibaret değildi, marjinal yaratıcı çabaları nasıl takdir edeceğini hâlâ biliyordu. belki de öyledir. fakat şöyle de bir durum var: bütün o mistifikasyonlarıyla beraber "avatar", küresel askeri-sınai komplekse karşı çıkanların yanında açıkça saf tutarken, "the hurt locker" abd ordusunu, içinde yaşadığımız insani müdahaleler ve militarist pasifizm çağında bizatihi o ordunun imajına çok daha iyi ayak uyduran bir tarzda sunuyor.

film abd’nin ırak’taki askeri müdahalesine dair tartışmayı büyük oranda görmezden geliyor ve bunun yerine, görev başında olan ve olmayan, tehlike ve yıkımla başa çıkmaya mecbur bırakılan sıradan askerlerin her günkü zorlu mesailerine odaklanıyor. görünürdeki belgesel tarzıyla, bir patlayıcı imha birliği’nin (EOD) hikâyesini, ya da daha ziyade bir vinyet dizisini anlatıyor. bu son derece semptomatik bir tercih: asker olmalarına rağmen öldürmüyor, sivilleri öldürmeyi amaçlayan terörist bombalarını etkisiz hale getirerek hayatlarını riske atıyorlar - liberal gözlerimize bundan daha sempatik gelecek ne olabilir? süregiden terörle savaş’ta ordularımız, bombalayıp yerle bir ettiklerinde bile (sonuçta bu tür EOD birliklerinden ibaret değiller), terörist şebekeleri her yerdeki sivillerin hayatlarını daha güvenli hale getirmek adına sabırla etkisizleştirmiyor mu?

fakat filmin dahası var. "the hurt locker" hollywood’a, son dönemde 1982’deki lübnan savaşı hakkında çekilen iki israil filminin başarısını da açıklayan trendi geri getirdi. bu filmler ari folman’ın belgesel animasyonu "beşir’le vals" ve yönetmenin genç bir askerken yaşadıklarına dayanan, olayların büyük kısmının klostrofobik bir biçimde bir tankın içinde geçtiği samuel maoz imzalı "lübnan lübnan". maoz’un filmi, israil hava kuvvetleri tarafından zaten bombalanmış bir lübnan kasabasındaki düşmanları "temizlemek"le görevlendirilen dört tecrübesiz askeri takip ediyor. aktörlerden biri olan yoav donat 2009 venedik festivalinde kendisiyle yapılan söyleşide şunları söylüyor: “bu size ‘sadece bir film izliyorum’ diye düşündüren bir film değil. bu size savaşta olduğunuzu hissettiren bir film.” maoz da filminin israil politikalarının kınanması değil, yaşadıklarına dair kişisel bir muhasebe olduğunu vurguluyor: “benim hatam filme lübnan adı vermek, çünkü lübnan savaşının özünde diğer savaşlardan hiçbir farkı yoktu ve benim için siyasi olmak yönündeki her teşebbüs filmi düzleştirecekti.” bu en saf haliyle ideolojidir: failin travmatik tecrübesine odaklanmak, savaşın bütün etik-siyasi arkaplanını silebilmemizi sağlar.

sorgulamıyoruz, özdeşlik kuruyoruz...

"the hurt locker"ın gündelik dehşete ve bir savaş bölgesinde görev yapmanın travmatik etkilerine dair tasvirleri, onu abd ordusunun insani rolü üzerine john wayne’in kötü şöhretli "yeşil bereliler"indeki gibi duygulu kutlamalardan kilometrelerce uzağa koyuyor gibi görünüyor. ancak şunu da akılda tutmalı: "the hurt locker"da savaşın saçmalıklarına dair ters-gerçekçi sunum kafa karıştırıyor ve böylece kahramanlarının "yeşil bereliler"deki kahramanlarla tam da aynı işi yaptığı olgusunu kabul edilebilir kılıyor. ideoloji, tam da görünmezliği dahilinde, hiç olmadığı kadar burada duruyor: evlatlarımızla birlikte biz de oradayız; orada ne yaptıklarını sorgulamak yerine onların korkusu ve acısıyla özdeşlik kuruyoruz.


slavoj žižek, london review of books

6 Nisan 2010 Salı

SON BALIKÇI MEYHANESİNİN ÖLÜMÜ


güneşli bir pazar günü karar verdik: "sarıyer'de midye yiyeceğiz." neden midye ya da neden sarıyer'de? hiçbir fikrim yok. işin komik yanı anadolu hisarı'nda oturan bir insanın sarıyer'de midye yemesi için mantıklı tek bir neden de gelmiyor aklıma. ama biz pek "neden" peşinde değildik, aklımıza saçmasapan bir iş gelir, ardına düşerdik.

böylece yola koyulduk, önce köprü trafiği, sonra boğazda rahatlıkla yürüyerek sollayabileceğiniz otomobil birikintisi (birikinti çünkü hareket sıfıra yakın), bizim öğlen yemeği ister istemez akşam yemeğine dönüşüverdi.

sarıyer'e vardıktan sonra da işler gittikçe boka sarıyordu, bizim gözümüzde midye-ekmekçilerle dolup taşması gereken sarıyer'de bir tane bile midye tava yiyebileceğimiz yer bulamadık. son bir umut deyip gittiğimiz sahilde de dev bir gima haricinde balık lokantalarından başka bir şey yoktu.

bilmemkaç katlı, "şık" masa örtülü, kravatlı-papyonlu-bilmemne-bey diye çağırılan şef garsonları olan balık lokantaları bize göre değildi. hem biz "başka türlü bir şey" arıyorduk, hem de biz paramızın çoğunu sarıyer'e gidebilmek için çalışırken balıkçı teknesi gibi homurdanan golf'üme mazot almak için harcamıştık.

tam ümidimizi kesmek üzereydik ki, küçük bir meyhane gördük dev balık lokantalarının arasına sıkışıp kalmış. girişine ağlar asılmış, balkonundan asmalar sarkan. içeri girdik, üç kişi bir porsiyon midye tavayı paylaştık, birer tane de efes içtik. hesaba paramız yetişmedi, ama binbir özürümüzün arasında "siktiret abi, sana bir şey olmasın" tadında bir "bir dahaki sefere ödersiniz"le uğurlandık.

ve bir dahaki sefer gelecekti, tıpkı üçüncü, dördüncü, beşinci seferlerin de geleceği gibi. gazete kağıtlarının üstünde balık, meze, rakı üçlüsüne zeki müren eşlik edecekti. iki katlı bu daracık meyhanenin giriş katında meyhaneci kendi içerdi hep, bir de louis armstrong'un yandan yemişi bir akşamcı. şarkı söylerken güzelleşen sesi, konuşurken bilimkurgu filmlerinde içinde yaratık girmiş adamlarınkine benzerdi. yaşıyor mu o adam acaba hala?

meyhaneci aslen matematik öğretmeniydi. meyhane eskiden evken orada doğmuş, büyümüş, ya da öyle anlatırdı. ya kazandığı para pek umurunda değildi ya da hesap yapma konusundaki yeteneksizliği matematik öğretmenliğini bırakmasına sebepti. hayatımdaki en saçmasapan hesapları o meyhanede masanın üstüne bıraktım. çoğu zaman ucuza gelirdi kafayı çekmek, ara ara içime oturan hesaplar ödemedim de değil. hatta kimi zaman "at bir şeyler" der, kestirir atardı hesap konusunu.

benim gördüğüm bir balıkçı meyhanesinin son demleriydi, gelenin gidenin önemli bir kısmını kıçımın-entellektüeli-ortasınıf-ben-balıkçı-meyhanesine-gittim tiplemeleri oluşturuyordu. ama eski tayfa daha ölmemiş ve inatla terk-i mekan eylememişti.

üç yıl kadar oluyor, nadir istanbul ziyaretlerimden birinde geçmişe dönüp bir bakmak arzusuyla gittim küçük meyhaneye. geçmişe dönülemeyeceğini, dönüp bakmak isteyenin en çok güvenebileceğinin kendi anıları olduğunu bilebilmeliydim oysa. eşeklik ettim. eski sevgilimin görüşmeden geçirdiğimiz yıllarda "düzgün" bir insana dönüştüğünü görmek gibi bir şeydi benimkisi. louis armstrong orada değildi, matematik öğretmeni meyhaneyi devretmiş, "muhabbet" ticarete dönüşmüştü.

ah istanbul, ben sana ne ettim de, sen bana bunları yapıyorsun...

"MESİH"İN ÖLÜMCÜL HATASI


"birkaç hafta önce papa 2. johannes paul'ü roma'da öldürmeye çalışmış olan türk mehmet ali ağca 28 yıl sonra hapisten salındı.

eyleminin amacı hiçbir zaman açıklığa kavuşturulamadı. ama geçmişte filistinli bir lider bana kendi versiyonunu anlatmıştı: tanrı, rüyasında mehmet ali ağca'nın karşısına çıkar ve şöyle der: 'kutsal şehre git ve lanet olasıca polonyalıyı öldür!' ama türk onu yanlış anlar ve kudüs'e gidip menachem begin'i öldürmek yerine roma'ya gider..."



uri avnery / orospunun mezarı / http://zmag.de/artikel/das-grab-der-hure

TAYYİP THE DRUMMER

RTE'yle deniz baykal belki böyle daha çekilir hale gelebilir diye düşündüm. educatedear'ın eline sağlık...

Tayyeap The Drummer from Vulcane on Vimeo.




tayyeap vs dennice drum battle from Vulcane on Vimeo.

5 Nisan 2010 Pazartesi

VAZGEÇEMEYECEĞİM ŞARKILAR - III

evet, vazgeçemeyeceğim şarkıların üçüncü bölümüne geldik: my way... önce frank sinatra'dan şarkıyı tüm dünyaya tanıtan orjinal versiyonu, ardından kendine özgü yorumuyla sid vicious'tan bir sex pistols klasiği olarak...




HOSTEL GOES POLITICS


herkes blogunda vizyona yeni giren filmleri tanıtıyor, ben - hıyar gibi - 2006 yılında çekilmiş ve geçtiğimiz hafta almanya'da televizyonda yayınlanana kadar gözümden kaçan bir filmi tanıtayım dedim: five fingers...

kısa filmleri ve çektiği reklamlar için çeşitli ödüller almış olan abd'li genç yönetmen laurence malkin'in ikinci uzun metrajlı filmi five fingers'ta başrolleri ryan phillippe ve laurence fishburn paylaşıyor. fishburn'le ilişkim, 90'larda altıma sıçırtan event horizon üstünden geliştiğinden bir gerilim filminde yeniden karşıma çıkması gerilmem için tek başına yeterliydi. ama malkin'in filmi insanı gerecek daha bir çok unsur içeriyor.

film, hollandalı iş adamı martjin'in ingiliz koruması gavin'le beraber faslı çocuklar için bir beslenme programı başlatmak üzere fas'a gitmesiyle başlıyor. yalnızca işini yapan gavin'le yardımsever martjin'in idealizmi arasındaki uçurum; dünyaya farklı pencerelerden bakan iki avrupalı tipiyle ilişkiye sokuyor izleyiciyi. ancak kısa süre sonra filmin karakter paleti martjin ve gavin'in bir otobüs yolculuğu sırasında kaçırılmalarıyla "öteki"leri de içine alacak şekilde genişliyor.

gavin tutsak oldukları eski fabrika binasında acımasızca öldürülüyor ve böylece "gerçek film" başlıyor: kaçıranların lideri ahmed(fishburn) ve martjin arasındaki satranç oyunu... işkence tehdidi kısa süre içinde aynı zamanda jazz piyanisti olan martjin'in parmaklarının fas'a neden geldiği sorusuna tatmin edici bir yanıt ver(e)mediği sürece teker teker kesilmesine bırakıyor. (five fingers!)

izleyicinin olaylar ve karakterler hakkındaki bilgisinin her sahneyle yenilenmek zorunda kaldığı, başlangıçta hiçbir şey bilmezken, zamanla edindiği bilgilere karşı kuşkulu yaklaşmayı öğrendiği bir film five fingers. sorgulanması sırasında martjin'in gerçeği kavrama çabasının "neden olduğunu sen de biliyorsun" gibi cevaplarla çıkmaz sokaklara sürüklenmesi, martijn kadar izleyiciyi de bunaltıyor. malkin izleyicinin kafasındaki "batılı", "müslüman", "terörist" gibi klişelerle başarıyla oynuyor ve film bittiğinde hırpalanmamış bir klişe kalmıyor.

five fingers, bir başyapıt değil kuşkusuz, ama izlenmeye değer bir film çıkmış ortaya. biraz hostel, bir tutam da olağan şüpheliler...

4 Nisan 2010 Pazar

HAPİSHANENİN OSMANLI'YA GELİŞİ

aşağıda tarihçi gültekin yıldız'la hapishanenin osmanlı'ya gelişi üzerine yapılan bir söyleşinin özetini bulabilirsiniz. yalnızca okunabilirliği arttırmak amacıyla ufak değişiklikler yapma yoluna gittim, bunu yaparken elimden geldiğince içerik kaybı olmamasına dikkat etmeye çalıştım.


hapishaneyle olan ilişkim altı sene önce başladı. o zaman hapishane konusuyla ilgilenirken neyle ilgilendiğimi bildiğim söylenemez. başka bir konu için osmanlı arşivlerinde çalışıyordum. arada osmanlı devleti’nin st. petersburg’da 1890 tarihlerinde bir hapishane kongresine katıldığını gördüm. uluslararası kongrelere sık katılmayan osmanlı devleti’nin hapishanelerle ilgili bir kongreye katılması ilgimi çekti. o zamanlar türkçe’de henüz bir hapishane literatürü mevcut değildi. kütüphanelerde de hapishanelerle ilgili ne türkçe ne de yabancı dilde bir eser vardı. 1990’larda da herhangi bir hukuk fakültesinde bile hapishaneler üzerine yazılı metin bulunmuyordu. benim ilk ilham aldığım kişi foucault oldu, ama 90’larda yazılmış metinleri okudukça bu mesele sırf foucault merkezli bir araştırma olmaktan çıktı ve hayatın kendisine, iktidara, türkiye’deki iktidara bakışımı kökten değiştiren bir araştırma oldu.

90’lı yılların sonunda türkiye’de hapishane isyanları vardı, ancak bunlar 2000 yılındaki gibi büyük ölçekli değildi; ama hapishanelere yönelik büyük bir ilgi de yoktu. 2000 yılında hapishaneler tekrar gündeme gelip adına f tipi denilen hapishaneler (aslında batı’da bunun ismi bellidir, ama farklı muhalif kesimlerden olanlar da, taraftar olanlar da bu ismi benimsedi) ortaya çıkınca görüldü ki türkiye’de hakikaten sadece hapishaneler değil, modern eğitimle, modern orduyla ilgili bilinen şeyler çok az ve birçok insanın zihninde bunlar tarihi fenomenler değil. hapishane ebedî bir şey değildir. tarihi olmayan bir şey de değildir, aksine tarihîdir, sunidir ve aklîdir. yani bir kuruluş tarihi ve bir kuruluş efsanesi vardır. ancak bir süre sonra bu gerekçeler, meşruiyet efsanesi unutulur. ondan sonra hapishane, okul veya kışla insanların kafasında tarihin başlangıcından beri varmış izlenimi doğurur. zaten verilen tarih eğitimi de bu yönde olduğu için, biz bugün gördüğümüz bir fenomeni, kavramı, kurumu geçmişe taşırız ve tarihin başından beri varmış gibi insanlara aktarırız. tabiî bu durum bu kurumlara bir tür kadimlik verir; kadimlik aynı zamanda meşruiyet verir; çünkü insanlar tarihin başından beri varolduğunu düşündüğü şeylerin değiştirilebileceğini düşünmezler. ancak eğer bunun bir tarihte doğduğunu görürlerse, değiştirmeye yönelik bir aktiviteye geçerler.

hapishane konusuna girerken iki kavramı birbirinden ayırmak gerekiyor. biri “mahbes”, diğeri “hapishane”. “mahbes” bir şeyin yapıldığı yeri gösteriyor. bu manada mahbes kişinin hapsedildiği yer olarak bir kale olabilir, rumelihisarı’nda, yedikule’de olduğu gibi; bir kule olabilir, 16. yüzyılda kullanılan galata kulesi gibi; bir zindan olabilir, bugün tarih vakfı’nın bulunduğu baba cafer zindanı ya da yedikule zindanları gibi; kuyu olabilir, etrafı çevrilmiş herhangi bir yer olabilir. “mahbes” –bir kişinin hapsedildiği yer– çok eski tarihlerden, eski mezopotamya ya da antik yunan ve roma’dan beri var. erken dönem islam tarihinde de, avrupa tarihinde de bunlara rastlıyoruz. ancak hapis cezasının bir ceza olarak verilmesine rastlamıyoruz. o dönem, bir insanı hapsetmek sadece iki nedenle oluyor: ya borçludur, borcunu ödemeden ortalıktan kaybolmasın diye, nezarethane gibi bir işlevle hapsetme var; ya da kişiye bir ceza verilecek, o ceza verilene kadar bir mahkeme ya da yargılama süreci gerçekleşecek, işte o sürede kaçmaması için, tutukluluk gibi bir işlevle hapsetme söz konusu.

ancak hapsetmek bir ceza değil. ne islam hukukunda, ne hıristiyan batı hukukunda ne de germen, anglosakson örfî hukukunda böyle bir uygulama var. hapishanenin tarihi 18. yüzyıl sonundan başlar. bundan önce, daha çok bedene yönelik cezalar vardı. 18. yüzyılın sonuna kadar ingiltere’de teşhir amaçlı, recm, uçurumdan atma, ata ters bindirme cezaları vardı; foucault’nun hapishanenin doğuşu’nda çok güzel tasvir ettiği, ibretlik, toplumu bir fiili yapmaktan alıkoymak için verilen cezalardı, bu yüzden bu cezalandırmaların topluma açık olması gerekir. hapis cezasının ise böyle bir özelliği yok.

ayrıca modern öncesi cezalarda, 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan hücre tipi hapishanede gördüğümüz kişiyi değiştirmek, onun bütün hareketlerini kontrol etmek, davranışlarını yeniden yapılandırmak, onu rehabilite etmek, ona bir kısım düşünce kalıpları benimsetmek gibi bir anlayış yok. bugün baktığımız zaman bedene yönelik cezalar bize çok daha ağır, gayrı insanî cezalar gibi gelebilir –ki bana da öyle
geliyor– ama şunu mutlaka sormamız gerekiyor: bir insana kırbaçla vurmak mı daha büyük ceza yoksa (1780’lerden sonra, ilk başta kuzey amerika ve ingiltere’de göreceğimiz, daha sonra 19. yüzyılın ortalarında bütün batı avrupa’ya yayılan) bir hücreye koymak, tecrit etmek ve onu diğer tüm insanlardan uzaklaştırmak, hapishane içerisinde konuşmasını yasaklamak, günün belli saatlerinde atölyelerde zoraki çalışmaya tabi tutmak, gece hücresinde “vicdanıyla baş başa kalmaya” maruz bırakmak mı daha büyük ceza? hangisinin daha ağır ceza olduğunu iyi düşünmemiz gerekiyor, çünkü modern hapishanesinin kuruluş efsanesi dediğim şey, hep bedenî cezaları ön plana çıkarır. yani modern hapishane temiz olan, düzgün olan yerdir; daha önceki zindan ise, karanlık, pis, sağlıksız olan yerdir. diğer bedenî cezalar ağır, gayrı insanî cezalardır. dolayısıyla bu haliyle modern hapishane bütün bu ortaçağ ya da modern öncesinin şiddetli, barbarik tarafını ortadan kaldırdı. elbette bu kısmen doğru, yani biz moderniteyi eleştirelim derken eğer modern öncesini bütünüyle bir cennetmiş gibi tasvir edersek, orada da yapılan gayri insani işleri de meşrulaştırmış oluruz. bu iki şeyi siyahla beyaz gibi ayırmak noktasında bir endişem var; moderni beyaz, modern öncesini siyah olarak gördüğümüz ve bunu aşmak için postmodernite denen gene kendi içinde problemler barındıran bir düşünce biçimine girdiğimiz zaman, bu problemleri çözebileceğimizi düşünmüyorum.

18. yüzyılın sonunda, bugünkü hapishanenin kökeni olacak kuruma rastladığımız yer ingiltere. ingiltere’de bu işi başlatan sheriff howard. dindar, püriten bir ailenin çocuğu. ilk başta ingiltere’de, “jail”leri, zindanları dolaşıyor. 1770’lerde ingiltere’de zindanlarda kalabalık var, çok kötü bir koku var, diye tarif ediliyor. zindan humması denen, tifo benzeri bir hastalık var. geldiği zaman mahkûmların çoğunu öldüren hastalıklar. tekrar söylemek gerekirse o dönem ingiltere’de esas olarak ya bedene yönelik cezalar ya da sürgün var. sürgün de iki yere oluyor; ya avustralya’ya ya amerika’ya. amerika bağımsızlığına kavuştuktan ve amerika’ya sürgünler durduktan sonra dikkatler bir anda hapis cezasına yöneliyor. ilk başta thames nehri üzerindeki gemiler bir tür yüzergezer hapishane gibi, zindan gibi kullanılıyor. fakat modern hapishanenin ve diğer bütün modern kurumların da babaları, aydınlanma düşüncesi ve protestanlıktır. püriten bir zihniyete sahip, insanî amaçlı eğitim, sağlık, ceza konusunda faaliyet gösteren protestan cemiyetler ve aydınlanma felsefesi yani rasyonalizm çerçevesinde, toplumda kötü giden şeyleri iyileştirme, suçluların maişetinin sağlanmasından sanayi ve bilimi teşvike kadar çeşitli alanlarda hareket eden, reformist burjuva cemiyetler, ki bunların fransa’da, ingiltere’de ve 18. yüzyılın sonlarında rusya’da ortaya çıktığını görüyoruz. bunların öne çıkardıkları şey, “penitentiary” denilen kurum. penitentiary ilginç bir kelime, çünkü ingilizce’de penitence kelimesi ‘tövbe’ demek. “penitentiary” redhouse’un ilk ingilizce-türkçe lügatında, 1880’lerde, “tövbeye mahsus hapishane” diye çevrilmiş. bu ne demek? aslında “tövbeye mahsus hapishane”, bugün bizim f tipi diye kısmen gördüğümüz şey. (f tipi, 19. yüzyıldaki hücre tipi hapishaneyle tamamen aynı şey değil. çünkü f tipinin içinde çalışma yok ve sistem bütün mahkûmlar için uygulanmıyor. oysa penitentiary adi suçlular için de uygulanıyordu.)


penitentiary’nin esas hareket noktası manastırdır. manastırın amacı, insanı tabiattan ve onun baştan çıkarıcı, günaha sevk eden taraflarından tecrit etmektir. penitentiary’nin de amacı, insanı iki şeyden tecrit etmek: sosyal ve fizikî çevresinden, diğer insanlardan. amaç insanın kendi üstüne katlanıp düşünmesi, yani vicdanıyla baş başa kalması ve kendindeki “ahlâkî” kötüleri düzeltip iyileri ortaya çıkarması. tabiî, manastır projesi teolojik ve dinî bir projeydi; 18. yüzyılda karşımıza çıkan ise seküler bir proje. fakat batı sekülaritesini ve modernitesini hıristiyan ve yahudi teolojisinden bütünüyle ayırmamız o kadar kolay gözükmüyor. bunlar elbette katolik kilisesinin resmî doktrinine ve 18. yüzyıldan sonra
muhafazakâr yahudiliğe karşı çıkan felsefî akımlar (ya da seküler aydınlanma düşüncesine genel olarak ‘bir felsefi akım’ diyelim). fakat karşı çıktıkları şeyleri çoğu kez bir başka formda tekrar yaşatıyorlar. yani, lenin’in bir lafı vardır: “ancién regime’i yıkabilirsiniz, ama içinizde bir ceset olarak yaşamaya devam eder ve sizi zehirler”. şimdi siz devrim yapabilirsiniz ve bir düşünce kalıbını veya belli bir kurumu değiştirdiğinizi sanabilirsiniz, ancak zihnî kalıplarınızı değiştirmeniz o kadar kolay değildir. dolayısıyla başka bir çerçeve içinde o zihnî kalıbınız devam eder. diyelim ki osmanlı’da saltanatı kaldırırsınız, ama bu, merkezî iktidarın buyurganlığını ortadan kaldırdığınız anlamına gelmez. burada da, siz manastırı kaldırabilirsiniz ama kurduğunuz kurumlar da manastırı andırabilir. aradaki fark şöyle: birinde tanrıyla kul arasındaki ilişkinin yeniden tesisi söz konusuyken, diğerinde devletle vatandaş olarak yeniden tanımlanan, kitlenin ferdi arasındaki ilişkinin yeniden tesisi söz konusu. hobsbawn’ın tarifiyle hapishane, foucault’nun analizini de eklersek okul ve kışla, aslında iyi vatandaş üretme çiftliğidir, diyebiliriz. foucault, bunların hepsinin nizamnamesi birbirine benzer der, yani çocuğun okula da gitse, bir mahkûm olup hapishaneye de girse, asker adayı genç olarak kışlaya da girse, bir hasta olarak hastaneye de girse, bir nizamnameyle karşılaşıyor ve bu nizamname onun iki şeyini kontrol altına almak istiyor: birincisi fizikî davranışlarını, ikincisi düşünme şeklini. zaten fizikî alanı kontrol ettiğiniz zaman belli oranda kişinin zihnini de kontrol edeceğiniz şeklinde bir düşünce var. dolayısıyla 18. yüzyılın sonunda penitentiary, püriten teşekküllerle burjuva cemiyetlerinin tohumunu birlikte attıkları, daha sonra bu ikisinin de tasfiye olup merkezî iktidarların kullandığı kurumlar oluyor. ne gariptir ki bunun da ilk uygulandığı yer ingiltere değil, amerika oluyor; yani demokrasiyle modern hapishane aynı topraklarda ve kardeş olarak doğuyor. buna da modernitenin diyalektiği diyenler var. yani modernite ne kadar özgürleştirirse o kadar hapseder. biz amerika’yı kuruluş bildirgesi olarak gördüğümüz zaman, bugün nüfusunun yüzde 1’inin hapiste olmasını açıklayamayız. bugünkü mahkûm nüfusuyla modern hapishanenin ilk olarak burada açılması birbirinden kopuk değil. açılan iki model hapishane var. biri pennsylvania modeli. pennsylvania, philedelphia hem amerikan aydınlanmasının merkezi hem de amerikan püritenliğinin merkezlerinden biri. bir taraftan fransız deizminin amerikan topraklarına girdiği yer, bir taraftan da protestan, püriten teşekküllerinin en faal olduğu yer. zaten bu hapishane projesinin de arkasında bugün de faal olan bir protestan tarikatı olan quakerlar yer alıyor. sert olan pennsylvania modeli, mahkûmların gece ve gündüz tamamen hücrede tecridine dayanıyor. mahkûmlar birbirleriyle hiç temas etmiyor. sürekli bir sessizlik ve yalnızlık içinde, onlardan “suç” diye tarif ettikleri davranış kalıplarını değiştirmeleri bekleniyor. nasıl ki hıristiyanlıkta insanın doğuştan günahkâr olduğuna ve kendilerini temizlemeleri gerektiğine bir atıf vardır, bugün hâlâ bizim tatbikî ve nazarî ceza hukuku kitabında, lombrosso’nun fikirlerine hiçbir tenkit olmadan atıf yapılıyor. bu lombrosso bir italyan hapishane doktoru, hapishanelerde araştırma yapıyor ve en sonunda “insanların kafatası ölçüleriyle suça meyilleri doğrudan alakalıdır” diyor. bu neye dayanıyor? amerikan hapishanelerinde çoğunlukla zenciler ve kızılderililer var ve bunları “suç”a iten sosyoekonomik sebepler var. sen bunları görmezden gelip, “zencilerin dolikosefal kafatası vardır ve doğuştan suça eğilimlidir; bunların ıslahı gayrı kabildir” dersen, “idam cezasını yeniden koyalım” derler.

neyse, ikinci model; mahkumların gündüz hiç konuşmadan beraber çalışıp gece hücrelerine döndükleri bir model. latin amerika ve avrupa hapishane kurucuları tarafından bu ikincisi daha çok tercih ediliyor.

şimdi osmanlı hapishanesine bir geçiş yapalım. arada üç fark var. osmanlı ve cumhuriyet döneminde, 2000 yılına kadar burada hiç hücre tipi hapishane yapılmadı; buradaki hapishanelerin tarihinde hiç devlet dışı bir kuruluş görmüyoruz ve başka yerden bir hapishane modeli ithaline hiç girişilmemiş. dolayısıyla osmanlı ve türkiye hapishanesinin tarihindeki en büyük kırılma 2000 yılındakidir. bu kırılma istanbul’a takılan kameralarla aynı çerçevede mütalaa edilmelidir. çünkü ben, türkiye’de, toplumsal alana bu derece müdahale eden, onu bu derece dönüştürmeye ve yeniden tanzim etmeye çalışan bir ceza sisteminin ve 18. yüzyıldaki manasıyla polisliğin (yani sadece şimdi sokakta gördüğümüz üniformalılar değil şehrin genel işleriyle ilgilenen anlamında) 2000 yılına kadar böyle etkili olduğunu düşünmüyorum. son üç-dört senedir türkiye’nin bütünüyle farklı bir yere doğru kaymakta olduğunu düşünüyorum. o yüzden bundan sonra karşılaştıklarımız tarihle değil doğrudan günün içindeki dünya ve türkiye konjonktürüyle daha rahat açıklanacak şeyler.


1850’lere kadar hapishaneler giderek bütün dünyada yaygınlaşmaya başlıyor. bütün modern kurumlarda olduğu gibi hapishanelerin de ilk yaygınlaştığı yerler kuzey amerika ve batı avrupa. ben şark-garp ayrımları yapmayı sevmesem de, avrupa’nın doğusuyla batısını ve avrupa’nın batısıyla asya’nın batısını belli alanlarda birbirinden ayırmak zorundayız. hapishanenin bu manada kurulduğu yerler, weber’in tabiriyle protestan ahlâkının yaygın olduğu, marx’ın tabiriyle kapitalizmin neşvünema bulduğu yerler. bu manada hapishaneyi kapitalizmin ferdiyle ilişkilendirmek mümkün. işçi ahlâkına sahip bir alt sınıf yetiştirme merkezleri. ama ben hapishaneyi kapitalizmle değil doğrudan iktidarla birlikte okuma taraftarıyım. bu iktidar bizim karşımıza ingiltere’de daha çok bir şirket, bir sermaye gibi çıkabilir; prusya’da, osmanlı’da daha çok merkezî bir devlet olarak çıkabilir. yani her yerde aynı şeyi görmeyi beklemememiz lazım. prusya veya osmanlı’da burjuva dediğiniz adam bir subaydır, ama bu ingiltere’de bir işadamı olabilir.

1850’lerde latin amerika’da veya benzer yerlerde, bir hapishane binasının, bir liman binasının veya bir okulun anlamı ne kadar modern bir toplum olduğunuzdur. çünkü modern değilseniz sizi işgal ediyorlar. dolayısıyla latin amerika’da hücre tipi bir hapishane açıldığı zaman (ki bunun modeli ingiliz faydacı düşünür bentham’ın projesini çizdiği panopticon’dur. yani bugün cam giydirme binalarda rastlanan, içerdekinin sizi görebildiği ama sizin içeriyi göremediğiniz yapılar. metafizik manaya taşırsak bu, bir yeryüzü tanrısı, “omni potent”, yani her yerde her zaman hazır ve nazır bir iktidarın kafanızda canlanmaya başlaması açısından önemlidir. çünkü sizi her zaman gözetlemiyorlar ama siz hep gözetlendiğinizi düşünüyorsunuz. aynı bugünkü kameralar gibi. bir defa gözetlendiğiniz hissini içinizde hissettiğiniz zaman hareketlerinizi ona göre düzenlemeye başlarsınız. ) buenos aires’te, lima’da her hapishane açıldığında bir yabancı sefirler grubu çağırılıyor. 1870’de sultanahmet’te ilk hapishane açılırken üç gün halka açılıp yabancılar çağırılıyor. aynı f tipi denilen hapishanelerin açılışında olduğu gibi.

bu, işin çok kısaca doğuş hikâyesi diyelim. bir not: 1870’lere gelindiğinde fransa’da hücre tipi hapishane fikrinden vazgeçilmeye başlanıyor. bunun en önemli nedeni mahkûmların arasında akıl hastalığı oranının giderek artması, ikinci nedeni de bunun ıslah edici bir özelliğinin olmaması.

1840’ların 50’lerin osmanlısı elinde parası olmayan, ama hem fizikî mekâna hem sosyal mekâna daha fazla müdahil olmak isteyen bir bürokratik iktidar barındırıyor. fizikî tanzimden kasıt, en basit örneği, fransa’daki millet bahçelerinden şeklinde düzenlenirken adı da millet bahçesi oluyor. çünkü fizikî mekânı düzenlemeden şahıs hareketlerini kontrol etmek mümkün değil. osmanlı’nın da önce askerî inşaat faaliyeti olarak, sonra yol yaparak, şehir plancılığıyla ilk yöneldiği bu. 19. yüzyılda elimizde kalan en büyük mahbes kasımpaşa’daki tersane zindanı. buraya ağır suçlular geliyor ve burada akşamları mahkûm kalıyorlar, gündüzleri de çalıştıkları varsayılıyor. ama buraya 1858’de gelen ünlü ingiliz iktisatçısı nassau şöyle bir tablo çiziyor: “içeri girdik. mahkûmlar güneşin altında sere serpe yatıyor. ingiltere’de bu mümkün değil. aslına bakarsanız burada zindanlar daha insanî yerler.”

1850’de ingiliz sefiri canning bütün ingiliz konsoloslarına 30 soruluk bir sirküler gönderiyor ve osmanlı mahbeslerinin iç işleyişini öğrenmelerini istiyor. biz, osmanlı mahbesleriyle ilgili ancak bu belgeler aracılığıyla fikir sahibi oluyoruz. dolayısıyla çok sınırlı. ancak 1850’lerde osmanlı’da mahbes diye gördüğümüz, genelde hükümet binalarının bodrumundaki küçük ‘tomruk’lar. bunlara tomruk denmesinin sebebi, eskiden mahkûmların ayaklarından ortadaki bir tomruğa bağlanmaları, yerlerin ismi de tomruk kalıyor. buralarda bir kısım mahkûmun unutulduğunu görüyoruz. yargılanmaları yapılmıyor. mesela 1890’da musul’da ibrahim adında biri var. 13 sene içeride unutulmuş ve sonunda iyi halden tahliyesine diye karar çıkıyor. canning’in bu envanter çalışması sonrası söylediği şey şu: “bu mahbesler rutubetli, pis, kalabalık yerler. dolayısıyla sizin polise ve müstakil hapishanelere ihtiyacınız var”. canning, bu manada bunu ilk talep eden kişidir: “siz topraklarınızdaki azınlıkları, gayrimüslimleri yargılamak istiyorsanız, böyle kurumlar gerek”. suç işleyen azınlıklar ingiliz elçiliğine sığınıyor ve onlar da geri vermek istemiyor. osmanlı bürokrasisinin de bugünkü tc bürokrasisiyle aynı olan bir tavrı vardır; siyasî ve adlî bağımsızlık konusunda çok hassastır, ama iktisadî bağımsızlığa pek önem vermez. dolayısıyla diyorlar ki: “eğer biz böyle binalar yapmazsak muhakeme noktasında hükümranlığımız elimizden gidecek. onun için bu binaları yapalım”. fakat karşımıza çıkan binalar hep tek katlı, küçük, taş, kâgir binalar. bunlar da ianeyle yapılıyor çoğunlukla. yani hem para yok ayran içmeye… kısacası, bunları çok fazla büyütüp de bir sosyal kontrol aracı olarak görmek mümkün değil.

ayrıca anlaşıldığı kadarıyla bunun içindeki hayat daha önceki zindandan pek farklı değil. ben belgelerde hapishane tabirinin ilk kez 1846’da kullanıldığını ve müstakil binaların yapıldığını gördüm. ama bunlar hep koğuş tipi, gardiyan problemi var, bütçe tahsisi yok, mahkûmların üniformaları yok. farklı dinden mahkûmlar hep beraberler, hatta ilk başta kadınlar ve erkekler de beraberler, kadınlara daha sonra ayrı yerler tahsis ediliyor. mesela bir ev kiralanıyor, ev sahibi de gardiyan oluyor. modernitenin bütün kurumları gibi suni bir kontrol mekanizması kurabilmeniz için nakde ihtiyacınız var. osmanlı’nın batıdaki gibi bir manastır penitentiary’si kurma gibi bir derdi yok. temel dertleri şu: “biz ne yaparız ki bu ingilizler bizi rahat bırakır? inşaat mı yapacağız, tamam yapalım.” ama paraları olsa belki üniforma da giydirecekler…

buralarda, mahkûmların arasındaki ilişkiler (yerel iktidar odakları anlamında) dışarıda nasılsa aynen devam ediyor. yani hapishaneyi sadece idare veya merkezî iktidar yönetmiyor; hatta denebilir ki, en az bunlar yönetiyor. bence hapishane tarihinin foucault’ya meydan okuduğu yer de burası. foucault’nun hapishane modelini okuduğunuz zaman daha ziyade nizamname merkezli bir resme sahip olduğunu görüyoruz. yani bugün hangi devlet dairesine giderseniz gidin, bir nizamname vardır. şu, burada sigara içmek yasaktır yazıları buna iyi bir örnek. iktidar onu asarak kendince bir tatmin bulur, reayası da altında sigara içerek. sadece osmanlı hapishanelerinde değil fransız hapishanelerinde de yönetimin mahkûmların elinde olduğu ortaya çıkıyor son dönemde. hapishane içerisinde bir alt kültür var. kısaltmalara dayalı dil ve dövmeler bunun örneği. osmanlı’da da durum farklı değil. iki örnek vereyim: “mahpushane” kelimesine ilk olarak 1871 tarihinde rastlıyoruz. bu kelime, o zamanki mahkûmların yazdıkları bir dilekçede geçiyor. “hapseden”le “hapsedilen” arasındaki bakış farkı burada ortaya çıkıyor. refi cevat hatıralarında bir hapishane tasviri yapıyor: eğer bir müfettiş hapishaneyi ziyarete gelecekse, hapishane müdürü içerideki mahkûmlara haber veriyor ve barbutlar, zarlar, esrarlar kenara kaldırılıyor, müfettiş gittikten sonra da hayat aynen eskisi gibi devam ediyor.

kapalı mekâna girmek osmanlı tebaası için zor bir şey. aynı tebaa, fabrikada çalışmak da istemiyor. 1910’lara kadar, açılan fabrikalara kimse girmek istemiyor. onun yerine liman işçiliği ya da benzer sezonluk işlerde çalışıyor, geri kalan zamanda köye dönüp tarım ve hayvancılıkla uğraşıyorlar. şimdilerde ise anadolu’da nereye gitseniz köylülerin “fabrika, fabrika” diye bağırdığını görüyoruz.

1870’te sultanahmet’te ilk “model” hapishane açıldığında basiretçi ali efendi adlı gazeteci, basiret gazetesinde hapishane için “çok temiz, çok düzenli, çok hijyenik (osmanlı bürokrasisinde hijyen saplantısı o dönemde başlamış), muntazam ve mükemmel, güzel koğuşlar var, güzel atölyeler var” diye yazıyor. altı ay sonra baktığında hapishanenin içi hiç de anlattığı gibi değil. mahpuslar içeride kendine mahsus bir hayat kurmuş, atölyelerde çalışan yok. tesisat yok, duvarlar dökülüyor. bir kısım mahpuslar kaşıkla duvarı delip kaçtığı için demir kaşık yerine tahta kaşık veriliyor.

hapishane reformu yapılacak diye, 1840, 1850 ve sonra da 1858’de ceza kanunları çıkıyor. her ceza kanununda da daha fazla suç için hapis cezası verilmeye başlanıyor. ama yeterli mahbes de yok. 1850’lerin sonunda bosna’dan şöyle haberler geliyor, bir salgın hastalıkta içerideki 300 kişiden –ki bunun 250’si daha mahkemeye çıkmamış– 200’ü ölüyor. osmanlı hapishane tarihi, her iktidarın kendi tarihi gibi, böyle birçok isimsiz insanın heba olmasıyla şekilleniyor.

bu isimsiz insanlara bir örnek de çocuklar. 1870’te istanbul’da artan miktarda sokak çocuğu var. muhtemelen artan göç ve savaşlarda ölen askerlerin yetim çocukları. bunlar bir şekilde babıali’yi rahatsız etmişler, toplanıp hepsi hapishaneye götürülmüşler. bir koğuşa konulup başlarına da hoca veriliyor, ders görsünler diye. burada ilk bakışta bir merhamet var gibi görünse de, çocukların kapalı bir yere kapatılması osmanlı’da hiç görülmemiş bir şey. bunların hepsi başı olan, ama ucu olmayan gayretler.

benim esas kafamı kurcalayan şey neden bu hapishaneler kurulduğunda kimsenin sesini çıkarmamış olduğu. aynı 2000’deki gibi. 2000’de bile sadece çok küçük bir kısmın sesini çıkardığı düşünüldüğünde, o dönemin koşullarında dışarıda ses çıkmaması normal, diyebiliriz. ama o zamanlarda hapishane içerisinde de çok fazla isyan görmüyoruz. sadece birkaç defa kapıyı kırma girişimi ve bol sayıda firar var. ama ne aydın kesiminden ne de halktan “nereden çıktı bu hapis cezası” laflarını duymuyoruz. 1870’ten sonra namık kemal ve diğer jön türkler hapsedilmeye başlayınca (ki siyasî suçlularla adi suçlular asla aynı yere konmuyorlar, siyasî suçlular sadece kısa süreliğine hapiste kalıyor sonra sürgün ediliyorlar) hapishaneler hakkında bir şey yazmaya başlıyorlar.

1880’den sonra hapishanelerin müdavimleri anadolu’da ermeniler, trakya’da makedonlar oluyor, yani şiddet kullanan siyasî militanlar. hapishaneler de inanılmaz kalabalıklaşıyor. ondan sonra da sık sık aflar çıkmaya başlıyor. ancak bu af da, 2000’de uygulanan af gibi “merhamete” dayalı bir af değil, hapishaneleri boşaltıp yeniden yapılandırmak için çıkarılmış bir af. iktidar muktedir olduğunu hem hapsederken hem de af ilan ederken gösteriyor.

bu tarihten sonra batılı elçiler yoğun biçimde “hapishane yapın” yerine “var olan hapishanelerde yanlış uygulamalar var” şeklinde taleplerde bulunuyorlar. en rahatsız eden kısım ise, bu elçilerin sadece azınlığın haklarını korumaya yönelmesi. hırsızlık suçundan hapiste olan ve beş senedir mahkemesi bitmeyen ahmet efendi (ki bunların sayısı hapishane nüfusunun üçte ikisi) hakkında hiçbir talep yokken, mevzu ermeniler ya da makedonlar olunca (ki elbette bunların da durumu hiç iyi değil) iş siyasî meseleye dönüyor. bu açıdan, tarihte, osmanlı hapishaneleri ve hapishane reformları, bunun uluslararası mesele olduğu tek örnek.

1898’de ilk defa abdülhamit hücre tipi hapishane projesi hazırlattırıyor. projeyi hazırlayan jasmus, aynı zamanda sirkeci garı’nı çizen mimar. yani “hazır prusyalı mimar gelmiş, garı çizmiş, bir de bize hapishane çizsin”! bunun adı “yedikule penitentiary projesi”. yapılacağı yer, şimdiki yedikule. yedikule, osmanlıların ilk siyasî hapishanesi –veya mahbesi diyelim– fatih orayı hapis manasıyla kullanmaya başladı. abdülhamit’in projesinin de yapılacağı yer yedikule. bu bir tesadüf değil tabiî. ancak tarihe olan muhabbetten de kaynaklanmıyor. her reformist yapacağı yeni şeyi eski zarfın içine koyuyor. o eski zarfın içinde, doğabilecek sosyal tepkiyi azaltmaya çalışıyor. siz yedikule’nin içerisine bir penitentiary koyduğunuz zaman, “bu bizde 500 senedir devam eden gelenektir” demiş oluyorsunuz. dolayısıyla iktidarın tarih sevgisi, âdeti kırmak üzere değil yeni âdetler ihdas etmek üzere bir sevgidir. o yüzden türkiye’de baktığınız zaman, osmanlı’dan, abdülhamit’ten pek hoşlanılmaz, hoşlanılması da gerekmiyor ama bütün devlet kurumlarının kuruluş tarihi 1880-1885. marmara üniversitesi’nin kapısında 1885 yazıyor. danıştay öyle.

siz hem yeni bir devlet oluğunuzu iddia edeceksiniz, bir yandan da çok eski bir kuruluşuz, çok eskiyiz, çok güzeliz diye, osmanlı’nın kurumlarına referans vereceksiniz. bizim hapishane üzerine çalışmamızdan sonra, şu anki hapishaneler ve tevkifhaneler genel müdürlüğü de kendi tarihlerini öğrenip kuruluşunun 120. yılını kutlamaya kalkar diye korkuyoruz!

bu proje bir kez daha 1902’de gündeme geliyor. 400 tane hücrenin olacağı, kaloriferli, tam teşekküllü bir hapishane. muhtemelen gerçekleşmiş olsaydı içine siyasî mahkûmlar koyulacaktı diye tahmin ediyorum. çünkü oldukça pahalı bir proje. fakat parasızlıktan yapılamıyor. kuruluş efsanesine göre, yani elimizdeki resmî belgeye göre abdülhamit gazetelere bakıyormuş –ki yabancı gazeteleri pek sever– orada hapishanelerin önünde muntazam tıraşlı tahtaları görmüş, “bir tane de bizde olsun, ne güzel hapishane” demiş. dolayısıyla böyle bir proje hazırlanmış. modernizm tarihçileri, yani modern dönemde yapılan her kurumu bir iyiye gidiş, aydınlanma, karanlıktan ve zulümden kurtuluş projesi olarak gören ve kabul edenler bir tür bir efsaneyi benimseyip, bunu “güzel bir hapishane yapıldı” şeklinde yorumluyorlar. bu proje para olsaydı yapılacaktı, ama para olmadığı için yapılamıyor. tam yüz sene sonra bu proje yapıldı. yüz sene sonra bu hatırlandı, bunu yapanlar bilmiyorlar.
ancak son cümle olarak şunu ilave edeyim, tarihi rasyonalize etmeyi seven biriyim. hapishane ya da ceza ile ilgili reformların, benim adına bürokratizasyon dediğim dönemler içinde cereyan ettiğini gördüm, bu da bir büyük kriz sonrasında ortaya çıkar. ya bir büyük savaş oluyor ya da o savaşlara bağlı olarak bir büyük kriz çıkıyor. aslında üç-dört alanda reform yapıldı. ilk önce ordu alanında, hemen arkasından eğitimle ilgili bir reform yapıldı, hemen arkasından ceza kanunu ya da hapishaneyle ilgili bir adım atıldı. dolayısıyla iktidar daha çok kriz konjonktüründe büyüyor. yani en fazla zayıfladığı anda sosyal alana kollarını daha fazla açıyor. bunda da temel aldığı alanlar, askeriye, eğitim ve hapishane.

türkiye’de 2000 yılındaki ceza infazıyla ilgili reforma baktığınız zaman, bundan kısa bir süre önce zorunlu eğitimin 5 seneden 8 seneye çıktığını görüyorsunuz, yine aynı konjonktürde bir tür askerî darbe olduğunu görüyorsunuz. eğer siyasî merkezin aklına hapishane denilen şey ne zaman gelir diye sorarsak, yanıt, daha çok ‘sıkıntıya girdiği zamanlar, kriz sonraları’ olur. 1870’te yapılan hapishane girit isyanından sonra gerçekleşti. 1846’da kurulan ilk zaptiye tevkifhanesi, 1843’teki askerî sistemle ilgili yapılan büyük değişiklikten sonra ortaya çıktı. 1897 türk-yunan savaşı’ndan sonra da, yedikule projesi dediğim penitentiary hapishane projesi yapıldı.



söyleşiden notlar


* hapishaneyi açar açmaz, gezsin diye üç gün insanlara açıyorsun, yabancı sefirlere açıyorsun. hatta, ahmet lütfi efendi diyor ki, “şehrin merkezine hapishane yaptılar, buraya bir sürü suçluyu dolduracaklar. bir de, bak, ne güzel yerdir, siz de suç işleyin de gelin, deyip millete gezdiriyorlar”. f tipiyle ilgili bizim bölümdeki hocalardan şöyle şeyler duydum: “yahu, milleti suça teşvik ediyorlar. ne kadar güzel, otel gibi yer yapmışlar.” eğer bir gün hapse girerseniz, oranın ne kadar temiz olduğunun hiçbir şey ifade etmediğini anlamak mümkün! ama böyle, hapishaneyi tanıtma ve benzeri bir gayret içine giriliyorsa, bir meşrulaştırma arayışı vardır. osmanlı’da, tam bu hapishane inşaatı öncesinde tersanenin ne kadar kötü olduğuna dair bilgiler var: tersane artık durulmaz hale geldi ve saire. ancak o zaman medyatik, enformatif bir toplum olmadığı için (bugünkü durumu pozitif bir şey olarak kullanmıyorum) bunun bugünkü gibi büyük kampanyalara dönüşmüş olması mümkün değil. ama basitçi ali basiret gazetesi’nde bunu tefrika haline getiriyorsa, birkaç gün hapishaneyi yazıyorsa, “tersane kullanımı çok kötü” diyorsa, bir meşruiyet zemini arandığını söyleyebiliriz.

bugünkü kontrol-gözetlemeyle o günkü arasındaki farka gelince... insanların daimi bir şekilde iktidar tarafından gözetlenmesi, osmanlı’da olan mahpusiyet kaydına benzemiyor. mahpusiyet kayıtları sonuç itibariyle kayboluyor. teknoloji içinde çok daha rahat kontrol etme şansı var. ikincisi, insanlar bunu talep eder hale geldiler: herkes apartmanının, okulunun kapısına kamera konmasını istiyor. yeter ki bir tane gasp haberi seyretsin. amerika’da 11 eylül’den önce müdahale için böyle korkulara ihtiyaç vardı: kanada sınırından iki kişi sınırı geçmiş ve new york metrosuna sinir gazı atacaklarmış. bizde de, zaman zaman, ne işe yaradığı, neden olduğu bilinmeyen haberler çıkar. ırak sınırından üç kişi geldi ve bombalayacaklar gibi. bu korku, ustaca burada da yaratılıyor. 10 milyonluk bir şehirde yaşıyoruz, günde sadece 10-15 tane gasp olayı oluyor. ama ben, televizyonda bu on tane kapkaçı arka arkaya izlediğim zaman, sanki istanbul’da sokağa adımımı attığım anda on tane kapkaç olayı olacak ve kaçırılacağım gibi bir intibaa kapılıyorum, arkasından da hemen bizimle alakalı, hayatımıza müdahale eden bir şey geliyor. bundan rahatsızlığımı dile getirdiğimde, “ama lazım,” diyorlar, “bu kadar gasp, hırsızlık var.” bbg ve benzerlerinin amacı şu: siz bunu bir kere zevk haline getirirseniz, ondan sonra iktidarın sizi röntgenlemesine, sizin mahremiyetinize tecavüz etmesine karşı çıkmanız artık mümkün olmaz. insanların da röntgencilik dürtüsünün bir zevk, bir hobi haline geldiğini görüyoruz.

ama ben şuna inanıyorum: nasıl ki, alcatraz’dan ya da en sıkı hapishaneden bile kaçmak mümkünse, her tarafa kamera soksan ne olur?! scott “sosyal direniş” kitabının önsözüne bir söz koymuş, türkçe meali şu: “reaya efendisinin önünde eğilir ama bir yandan da arkasından yellenir.”


* bentham’ın panopticon’unun esas olarak mahpusları değil gardiyanları gözetlemek için yapılan bir proje olduğunu söyleyenler var. biz genelde iktidarı bir bütün olarak düşünüyoruz, ama merkez ile kolları arasında bir problem var. yani merkez, bir hapishaneye bir gardiyan görevlendirdiği zaman, gardiyan illaki nizamnameye uyacak diye bir şey yok. çoğu kez, gardiyan orada mahpuslarla hareket edebiliyor. osmanlı’da 1871’de hapishane açıldıktan sonra hapishane düzeni beş kere değişiyor. sebep hep suiistimal; suiistimalden kasıt da mahpuslara yardımda bulunmak. refi cevat’a bakılırsa, süresi az kalan mahpuslar sultanahmet’in önüne sandalye atıp nargile içiyorlar. dolayısıyla osmanlı hapishanesi insanları salgın hastalıktan ve saireden dolayı daha kolay öldürüyor, ama günlük hayatlarında “saat beşte kalk” diye bir şey yok. bir ingiliz, 1885’te bir nizamname hazırlamış, nizamnamede şöyle yazıyor: saat 6’da gong çalacak, herkes yatağını yapacak, yemeğini yiyecek. ingiltere hapishanesine benzer bir model yaratmış. ama burada gong mong yok, böyle bir zaman disiplini yok. aslında ingiliz hapishanesinde de yok, fransız hapishanesinde de yok.

şimdi biz resmi şöyle koyuyoruz: fransız hapishanesinde ingiliz hapishanesinde tam bir penitentiary, tam bir kontrol var; osmanlı hapishanesinde bunun binası bile yok. çünkü foucault böyle bir izlenim veriyor. oysa, nizamname başka, hapishanenin içi başka. sonuç itibariyle, hapishanenin içindekiler nizamnameye her zaman uymuyorlar. o yüzden de orada hücre tipi hapishane modelleri çöpe atılıyor. onlar orada çöpe atılırken, burada “büyük reform, harika, artık bizim de hapishanemiz var, f tipi, y tipi hapishanemiz var.” diye bir şeyle karşı karşıya kalıyoruz, sıkıntı bunun ne olduğunu bilmemekte. yoksa ne olursa olsun, o insanın direnme kabiliyeti mevcut.


* ben doğma büyüme istanbulluyum. istanbul’da özellikle son on senede birçok şeyi kabullendik. ama 1980’lerin başında bunlar yoktu. muhtemelen benden 40-60 yaş büyük olanlar da benim kabullendiğim şeyleri kabullenmiyorlardır. bizim verdiğimiz tarih eğitimi de, tarihî olmayan şeyleri tarihîleştirmek, tarihî olan şeyleri de tarihsizleştirmek üzerine kurulu. bunu tarihi kutsallaştırmak, kutsalı tarihselleştirmek olarak da görebiliriz. böyle bir tarih yazdığımız zaman, karşımıza çıkan hiçbir müdahaleyi, hiçbir tahakkümü anormal karşılamamız mümkün değil. mesela, bizim bir büyük ordu-millet efsanemiz var.

1840’larda anadolu’da milleti askere almaya çalıştıkları zaman, askere gitmemek için burunlarını, kulaklarını kesiyorlarmış. bakın, mısır’da mehmet ali paşa, en sonunda “bunların askere gideceği falan yok, ama kulak burun keserek kurtulamasınlar” diyor; kulağı, burnu kesik olanı da geri hizmet diye askere almaya başlıyorlar.
oysa sanki mete han’dan beri mütemadiyen, sürekli at üzerinde hareket ediyoruz. türk olarak doğduğun andan itibaren muharip-gazisin. her türk asker doğar vs. her türk bir şekilde muharip, gazi olarak doğmadığı gibi, türkler ya da bu topraklarda yaşayanlar genel olarak yüzyıllardır hapishaneyle tanış değiller. tıpkı 200 sene önce insanlığın da tanışık olmadığı gibi. bunu bilmek, en azından bu kurumu değiştirebileceğimizi, kadim bir kurum olsa bile ebedî olmadığını bilmemize yarar. örneğin bugün, amerika’da bu kurumun değişmesine yönelik yeni girişimler var. tabiî bu sefer, farklı gözetleme metotlarıyla. artık bir adamı bir yere hapsetmiyorlar, ayağına bilezik takarak, onun hareketlerini nereye giderse gitsin kontrol altına alıyorlar. burada vazgeçilen bir şey var: mahpusun ıslah edilmesi, onun yeni bir insana dönüşmesi projesi.


* osmanlı’da işçilerin proleterleşmesini görseydim marksist modeli benimsemem daha kolay olurdu. foucault’nun modelinin özelliği, sermayenin teşekkülünden çok, merkezî devletin teşekkülüne ağırlık vermesi. fransa, batıda ilk merkezî devletin kurulduğu yer. prusya, osmanlı, avusturya bu manada birbirine benziyor. virilio şöyle der: ikili proleterleştirme vardır; biri askerîleştirme, diğeri işçileştirme. sokaktaki halk, barış zamanında imalat yapan sanayi işçisi, savaş zamanında ise potansiyel asker.

amerikan hapishanelerini yazanlar bu iktisadî faktöre daha çok ağırlık veriyor. amerikan hapishanelerinde mahpusların sanayi işçisi olarak, ziraat işçisi olarak özel hapishanelere kiralanması söz konusu. aslında bu hapishane, hür olan emeğe bir uyarıdır. fazla sendikal hak vs. isterseniz, bakın hapishane içinde böyle bir emek var. abd’deki sendikalar hapishanede bedava çalıştırılmasına karşılar. ingiltere’nin de durumu böyle.

türkiye’de de son iki üç senedir televizyonlarda sık sık “hapishane kendi kendisini finanse ediyor”, “hapishane imalathanesinde yapıldı” gibi haberler görüyoruz. bu, türkiye’nin genel olarak siyaset felsefesini değiştirdiğini ve ekonomik zihniyetin giderek daha ağır bastığını gösteriyor. ama bahsedilenler, mahpusun çıktığı zaman iş bulamayacağı, dışarıdaki ekonomiyle eklemlenmemiş işler: marangozluk, matbaa işçiliği.

hapishane kendi kendini finanse etsin, ya da adam bir zanaat öğrensin. osmanlı hapishanelerinde proleter ahlâkının verilmesi gibi bir durumla karşı karşıya değiliz. sadece bir yerde hapishanede çalışma atölyesinin yapıldığına dair kayıtlara rastladım. ama bunların ne kadar işlediği ayrı bir hikaye. 1830-40’larda kışla hapishaneye benzetiliyor. modern manastırın ilk benzerlerinden bir tanesi. kışlanın da mantığı aynı, içeri gireceksin, dışarı çıkmayacaksın, sosyal ilişkilerden tecrit olacaksın, sadece hareket-davranış kalıplarına uyacaksın. ama osmanlı’da fabrika yoksa, proleterleşme yoksa, hapishane fenomenini başka bir şekilde açıklamalıyız.


* 1890’lara geldiğimizde, hapishanenin ıslah edici özelliği olmamasına, olmadığının fark edilmesine rağmen var olmasının bir sebebi var. diğer ceza alternatifleri kalktığı için, hapishane içerideki adamı hapsettiği kadar, dışarıdaki adamı da bir hürriyet sınavına sokuyor. hapishaneye baktığınız zaman, dışarıda hür olduğunuzu düşünüyorsunuz. iktidar, hapishanede bütün kamusal alan için planladığının bir küçük modelini yapar. elinde imkân olsa, bütün bir fizikî mekânı buna çevirecek. türkiye’de askeri darbe dönemlerinde otobüs bekleyenlerin bile askerî nizama sokulması gibi. bugün kışlada askerî düzen vardır ve bu bizim için meşrudur, ama bunu dışarıda görürsek garipseriz. kışladaki model, imkân olsa, kışlayı yapan tarafından bütün memleket sathında teşkil edilir.


* iktidar, her gün hepimizin zihninde, kalbinde yer bulur. panopticon fiziken hiç var olmadı, ama epistemik olarak var. iktidar her şeyi izleyebilse bile, izleyebileceği insanın sadece bir boyutudur. biz insanlığımızı sürdürdüğümüz sürece kontrol toplumu olamaz. kontrol toplumu, tanrı iktidara oynuyor. iktidara insanüstü leviathan tarzı bir şey atfetmek, ona ayrı bir anlam yüklemek olur. iktidar o kadar güçlü değil.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...